31 Aralık 2019 Salı

Çok Fazla Siyaset

Herhangi bir konuyu siyasete çekmeden konuşmak ne kadar da zor. Bir de, birisi kesmeden sözünü bitirebilmen de zor gerçekten. 90’lar güzeldi. Benim için güzeldi. Severdim. Neden? Nedenine gelemiyorum; çünkü sözüm hemen ama’larla bölünüyor: “Ama Güneydoğu’da faili meçhuller vardı.” Eyvallah, ben başka bir şey diyecektim. Bi’saniye... Oradan bir başkası: “28 Şubat’ı unutma! Dindar yurttaş baskı altındaydı. Fadime Şahinler, kurgu haberler, sürülen memurlar.” Ya tamam, bi’izin verin devam edeyim… Bu kez bir başkası, “Uğur Mumcu ve Ahmet Taner Kışlalı gibi laik aydınlar da katledildi o dönem” diyor ve "doksanlar" dediğine diyeceğine pişman oluyorsun.

Acılar var. Anlıyorum da, başka şeyler de var yaşamda. O dönem de vardı. 82 doğumlu olduğum için 90’lar çocukluk ve ergenlik yıllarıydı benim için. O söylenenler umrumda değildi –çoğunun farkında da değildim zaten. Türk pop müziği, "hafif müzik" tabirini de severim bu arada, altın çağını yaşıyordu: Fatih Erkoç, Sertab Erener, Levent Yüksel, Tarkan, Sibel Alaş, Demet Sağıroğlu vs. Video klipleri ezbere bilirdim.

Bilgisayar oyunlarından inanılmaz haz aldığım, Basic, Pascal ve ardından Delphi gibi kodlama dil ve ortamlarıyla yaratıcılığımı zorladığım yıllar. Her ay bilgisayar dergileri alırdım. Harçlıklarımın kayda değer bir kısmını dergilere yatırırdım. Roman okumazdım mesela, gelgelelim, o bilgisayar dergilerini baştan sona okur, bir yere giderken yanımda götürür, reklamlarına varasıya tüm içeriklerini hatmederdim. Game-Show diye müthiş bir oyun dergisi vardı. Amatör. Büyülenirdim okurken.

Arşiv merakım vardı. Demo ve shareware dahil olmak üzere ne kadar yazılım ve oyun varsa kaset, disket ve CD’lerde depolar, hepsini kutulayıp dizerdim. Artık internet ve “streaming” teknolojisi var. Arşiv yapmanın gereği kalmadı.

97’de mIRC ile ilk tanışma, Netmeeting ile ilk görüntülü konuşma –çat pat İngilizcemizle, Japonla, Yeni Zellandalıyla sohbet. IRC ve ICQ. Of, nasıl tat alırdım rumuz kullanarak yine rumuz kullanan başkalarıyla yazışmaktan! Hiç sıkılmazdım. Şimdi birisinden mesaj gelse merak edip tıklatasım gelmiyor. Görüntülü konuşma imkânı var mesela; ama en son ne zaman kullandığımı hatırlamıyorum bile.

Yazınca lafımı bitirebildim. İnsan bazen “90’lar güzeldi”, “80’ler güzeldi”, “70’ler harikaydı”, “60’lar çok hoştu” filan derken, o dönemde yaşanmış her şeyi onaylıyor olduğundan demiyor olabilir bunu.

Biraz sakin olalım bence.

27 Aralık 2019 Cuma

Rantiye bir Yaşam veya Çalışmak

Schopenhauer’in hayatını okurken rantiye bir düşünür olmasından etkilenmiştim. Ne güzeldi! Düzenli bir geliri vardı ve çalışmasına gerek yoktu. Böylelikle, tüm vaktini felsefeye ayırabiliyordu. Zengin olduğu için yemek yapmakla uğraşmıyor, kıyafet seçimi için mağaza mağaza dolanmıyor, evi temizlemekle uğraşmıyordu. Gelsin her ay mülklerden paralar. Mis.

Evlerim ve dükkanlarım olsaydı da kiralarıyla geçinseydim, çalışmak zorunda kalmayıp tüm vaktimi ilgilerime vakfetseydim diye hayal kurmuşumdur hep. Son zamanlarda bu hayalden uzaklaştım. Birincisi, kendini aşırı derecede yormadığın sürece çalışmanın yararlı olduğuna inanıyorum. İyi hissettiriyor. Sosyal çevremiz de bir ölçüde iş hayatı ile şekilleniyor. İkincisi ise, yalnızca kiralarla geçinmenin riskli olduğunu düşünüyorum artık.

Kadıköy ve Beşiktaş gibi yerlerde evin ve dükkanın vardır ve olağanüstü yüksek meblağlar alırsın, ona bir şey diyemem. Ama Türkiye’nin öyle merkezî olmayan yerlerinde yaşıyorsan ve diyelim ki dört tane dairen varsa, bir dairede sen otursan, kalan üç dairenin kirasıyla geçinme fikri hiç de makûl değil. Her yer metropol değil. Her yerde kiralar yüksek değil. Her yerde talep fazla değil. Mesela yanımdaki daire üç aydır boş. Lafa gelince 1.200 lira kira talep edersin ama oturacak kimse çıkmaz işte böyle. 1.500 lira da istersin. İstersin yani.

Gerçekçi bakarsam, o üç farazî dairemden 1.000’er lira alsam diyelim, ayda 3.000 lira yapar ki zaten asgarî ücret 2.020 lira. Bu durumda “oo, adamın dört dairesi var, birinde kendi oturuyor, üçündense kira alıyor, kral vallahi” gibi düşünceler ilk anda kulağa hoş gelse de, ayda 3.000-4.000 lira alan birisi için “zengin” denemez herhalde. Kaldı ki, kiracı kirasını ödeyemeyebilir. Evden çıkabilir. Birkaç ay ev boş kalabilir vs. Evlerin bakım masraflarını ve vergisini saymıyorum bile. Bir de psikopat kiracıya denk gelirsen, bittin.

Şu sıralar şöyle düşünüyorum: Oturduğun ev senin olmalı. Kira alabileceğin fazladan mülkün varsa ne âlâ; ama ona yan gelir olarak bakmak lazım. Ana gelir olarak, olağanüstü zengin değilseniz, güven olmaz.

Her halükârda çalışmaya devam yani. Çalışma hayatının iyi tarafları da var zaten.

Yurtdışı öğretmenlik sınavı 25 Şubat’ta. Ona başvuracağımı söylediğimde, pek çok kişi başarı dilemekle yetinse de, iki tepki tespit ettiğimi de söyleyebilirim: (1) Torpilin yoksa atamazlar seni; (2) Git kurtar kendini.

Birincisi için lafı uzatmayayım: Abi, torpil yok diye n’apayım, sınava mı başvurmayayım yani? Kaybedeceğim ne var? Ben başvururum, olmazsa da dünyanın sonu değil. Şartları karşılar, yazılı sınavından yeterli puanı alırsam gider mülakatta şansımı denerim. Almazlarsa ağıt yakacak hâlim yok.

İkincisine gelirsek, vallahi benim kendimi kurtarma gibi bir derdim yok. 3-5 sene değişiklik istiyorum sadece. İkinci yabancı dili yerinde öğrenmek, kendimi geliştirmek, farklı bir ortama girmek istiyorum. Olay bundan ibaret. Türkiye’deki hayatımdan gayet memnunum. En fazla beş sene sonra kürkçü dükkanına dönerim ve inanın bunu seve seve yaparım. Yurtdışı görevine başvurmayı düşünenler bunu illa mutsuz oldukları için yapmıyor olabilir. 20 yaşında da değilim ayrıca. Kalıcı biçimde ülke filan değiştiremem şimdi. Canım istemiyor.

Batı ülkelerinde övülecek şeyler çok olmakla birlikte, oralarda da hayat Altın Yıllar’da (1945-75) olduğu gibi değil çoktandır. İngiltere’de devlet hastanesinden bir ay sonrasına sıra alan da biliyorum, Amerika’da parasızlıktan dişçiye gidemeyen de. Hollandalı kiralayacak ev bulamıyor Amsterdam’da. Kutu kadar daire aylık 2.800 Avro. YouTube’da bu konuda çok güzel videolar var.

37 yaşındayım. 15 yıllık ödenmiş sigortam var. Hayatımdan memnunum. Evimi almışım. Kusursuz ve renkli bir hayatım yok belki ama bu benim yapımla ilgili, mekânla değil. Memuriyette yükselince yeşil pasaportuma kavuşmuşum, canımın istediği ülkeye gidebiliyorum canım isterse. Tamam, yazdan yaza diyelim ama o da iyi. Uzatmayayım, ben memnunum hayatımdan. Ülkemde olan biten şeyleri eleştirme hakkım da -herkeste olduğu gibi- saklı. Ama bu demek değil ki her şey çok kötü ve sabah akşam üzülüyorum. İlgisi yok. Kendimi “kurtarmaya” filan ihtiyacım yok.

3-5 sene değişiklik iyi gelir. Ev dursun böyle eşyasıyla olduğu gibi. Alır valizi giderim. Çalışır, kendimi geliştirir, oralarda da okuyup yazmaya devam eder, yazları kendi evime tatile gelirim -ne güzel işte. Hayalini kurmak motive ediyor. Olmazsa da olmasın yahu, hayat güzel. Stres-sıkıntı yok değil ama orana vurduğumuzda asgarî düzeyde kalıyor. %15’e %85.

Veya hadi 20’ye 80 olsun :)

Halil İnalcık'ın Sözleri ve Doktora

Tarihçi Halil İnalcık şöyle demiş: “Bu dünyadan giderken en çok neye hayıflanacağım biliyor musunuz? O büyük şaheserleri okuyamadan gözlerimi kapayacağıma. Peygamberleri, Buda’yı,Kant’ı, Shakespeare’i, Dante’yi, Fuzuli’yi ve Dostoyevski’nin bütün romanlarını okumak isterdim. Ömür o kadar kısa ki." Facebook ve Twitter’da gördüğüm için böyle dememiş olma olasılığı olmakla birlikte, bana demiştir gibi geldi. Dememişse de bu cümleleri sevdim.

Doktoraya başvurmaktan bu yüzden vazgeçmiştim 2013’te. Yüksek lisans teziyle uğraşırken gözüm başka bir şey görmüyordu. İnsanlarda odaklanma sorunu olduğu söylenir, yani bir türlü odaklanamadıkları. Bende ise tam tersi geçerli. Bir konuya fazlaca odaklanıyorum. Saplantı gibi oluyor. O defteri kapatana kadar gözüm başka bir şey görmüyor. Tez süresince tezle ilgisi olmayan tek kitap okumamıştım mesela. Hiçbir yere gitmemiştim gezmeye. Yazın sabah yarım saat yüzüyor, sonra tüm gün, dinlene dinlene de olsa, ya tezle ilgili okumalar yapıyor ya da yazmakla uğraşıyordum.

Doktoraya “bulaşsam” yıllarca kilitleyecektim kendimi, biliyorum. Halil İnalcık’ın durumuna düşmek istemezdim. Çok samimi buldum o cümleleri. Ben içimden geleni içimden geldiği an yapmayı seviyorum. Bir kitaba başlayınca, bölüm bittiyse başka kitaba geçiyor, bu şekilde dört tanesini birden okuyorum mesela. Veya tek bir kitaba devam ediyorum. Gezeceksem geziyorum, ne yapacaksam yapıyorum. 2013 Ocak’ında tezi bitirinceye kadar geçen aylarda, “tez bitince bunu okuyacağım, şunu da okuyacağım” diye hayal kurduğumu hatırlıyorum. Özgürlüksüzlük bu. Hiç benlik değil.

Yalnız, kitap kurdu olarak görmüyorum kendimi. Yılda yüz kitap okuyan da vardır. Goodreads 2019 istatistiği yapmış. 2019’da, çoğu e-kitap olmak üzere, irili ufaklı elli üç kitap bitirmişim toplamda. Yaklaşık on bin sayfa tutmuş. Tüm okuduklarımı önüme serdi. Hiç böyle hesaplar yapmadığım için hoşuma gitti bu hizmet. Yılın sonunda "sahi, bunu da okumuştum, aa, şunu da okumuştum" diye içinden geçirmek hoşmuş.

Ben işin niceliğinde değilim. Canım ne isterse onu okumak tek derdim. O sebeple bu durum değişsin ve yaşlılığımda yakınayım istemezdim vallahi.

20 Aralık 2019 Cuma

Zorunda Değiliz Elbette; Yine de Yaparız

Onu yapmak zorunda değilim, bunu yapmak zorunda değilim –eyvallah da, hayatta yaptığımız çoğu şeyi zorunda olduğumuz için yapmıyoruz ki zaten? En son “bir anne çocuğunu sevmek zorunda değildir” cümlesi dolandı ortalıkta. O zaman niye doğurdun sorusu ve çocuk için sevginin bir gereksinim olduğu tartışması bir yana, e tamam, zorunda değil diyelim, iyi de, annenin çocuğunu sevmesi, zorunda olduğu için yaptığı bir şey değil ki zaten?

Biliyorum, kendimi de ait hissettiğim seküler/modern kesimi eleştiriyorum en çok. İnsan içinde olduğunu, kendini yakın duyduğunu eleştirirmiş daha çok –iç içe olunca gözüne batar çünkü. Bir de ait olduğun kesimde gördüğün yanlışlar düzelsin istersin. Sanırım bizimkilerde, en azından daha marjinal olanlarında diyelim, muhafazakâr kesim neye sahip çıkıyorsa onu elinin tersiyle itme eğilimi var. Aile, annelik, babalık, gelenekler, teamüller vs. Adamlar neyi savunuyorsa bizimkiler otomatikman tepki veriyor. Refleks geliştirmişler artık.

Felsefeciler bilir, İbn-i Meymun Tanrı'dan söz ederken via negativa denen bir yöntem kullanır: "Tanrı sonsuzdur" dememelisindir. Onun sıfatları insan idrakini aştığı için ona dair herhangi bir olumlu niteleme getiremezsin. Onun pozitif bilgisine sahip olmamız mümkün değildir. O yüzden Tanrı’dan bahsederken "Tanrı merhametlidir", "her şeye gücü yetendir" vs. demektense, "Tanrı sonlu değildir", "merhametsiz değildir", "güçsüz değildir" vb. ifadeler kullanır. Yani o şudur, budur değil, o şu değildir, bu değildir şeklinde. Ne olduğu üzerinden değil, ne olmadığı üzerinden giderek.

Modern kesimin marjda kalanları da benzer bir negativizm ile kuruyor kendini –daha doğrusu kuramıyor. Ne olduklarını, neyi benimsediklerini değil, daha ziyade neye karşıt olduklarını söylüyor, mesela geleneksel/muhafazakâr yaşam tarzında olan ne varsa, onlarla kurdukları karşıtlık üzerinden kendilerini inşa etmeye çalışıyorlar. Adamlar aileyi mi savundu? Derhal aile mefhumuna karşı çıkmalıyım! “Kadın annedir” mi dedi? Olmaz, hemen buna itiraz etmeliyim. Birey olarak topluma karşı olan sorumluluklarımızdan mı bahsetti? Hayır, karşı çıkmalı ve hiçbir şey yapmak zorunda olmadığımı söylemeliyimdir vs. Karşıt çıkacağı şeylere göbekten bağlı bir varoluş kipi.

Dağıtmadan bitireyim. Hayatta yalnızca zorunda olduklarımızı yapsaydık hayat hayat olmaktan çıkardı. Yalnızca kanunlarda yazılı olanların yapılıp/yapılmadığı bir toplum olmaz. Evet, yaşlılara hürmet etmek zorunda da değilim ama ediyorum. İletişimi nezaket çerçevesinde kurmak zorunda değilim ama kuruyorum. Sabah gördüklerime "günaydın" demek zorunda da değilim ama diyorum. Toplumsal yaşam kanunlardan ibaret olmadığı gibi, başkasının benimsediği her şeyi, sırf benimseyenler başkaları olduğu için elinin tersiyle itmeye de gerek yok.

5 Aralık 2019 Perşembe

2019 YDS 3

Dün sabah sekiz yıl sonra ilk kez YDS’ye girdim. Soğuk bir Pazar sabahında, camları buğulanmış bir çay ocağında simit yiyip çay içmenin ne kadar büyük bir keyif olduğunu fark ettim önce. Sınavdan bir saat önce İzmit’e vardım. Aklımda sınavlara geç kalıp ortalığı velveleye verenler vardı: Hani diyordum, bu kez de ben geç kalsam, “açsanıza kapıyı ulan vicdansızlar!” nidalarıyla, üstümü başımı yırtarak, güm-güm-güm diye camlara-kapılara vursam, "haberlere ben çıksam bu kez" diyordum. Yok, madem hayatının sınavı, geç kalmayacaksın kardeşim. Hak vermiyorum o insanlara. "N’olur beş dakika geç geleni alıversen" denir, bu kez on dakika geç kalan, “e beni de alın madem” der, bu zincir böyle sonsuza kadar gider.

Hiç abartmıyorum, şu ana kadar girdiğim en zor yabancı dil sınavıydı. Normalde, tamam, branşım İngilizce ama biraz da kitaplarla aram iyi olduğu için, üç saatlik sınav süresinin yarısı yeterdi bana. 2011’deki sınavda beni dışarı çıkartmamışlardı. Gereğinden erken bitirmişim. Bu kez öyle değildi. Sorular yalnızca dil becerisini değil, IQ’muzu da ölçüyordu. Kök söktürdü hakikaten. Parçayı anlıyorum, bilmediğim kelime yok, her şey yolunda; gelgelelim sorular o kadar zordu ve dolaylı çıkarımlara dayanıyor ki, bir kez daha bakman gerekiyordu metne. Sonuç olarak, sınavı bitirmem tam 2 saat 45 dakika sürdü. Yani 15 dakika kala bitirebildim.

Sınavın bir başka zorluğu, evde çözdüğüm denemelerde Çin’in ekonomik yükselişi, küresel ısınma, Avro’nun geleceği ve Avrupa Birliği gibi konularda metinler varken, bu sınavın daha ziyade fen bilimleri ile yüklü olmasıydı: Radar sistemleri, gıda endüstrisi, güvercinlerin mamogramları tanıması, DNA’lar ve Neandertaller, kültür-sanat adamı diyebileceğim kişiler için zor konulardı. İnanın, sınav bittiğinde başıma ağrı girmişti. Tuvalette birisi, suratı ve kulakları kıpkırmızı, yüzünü yıkıyordu: “Beynim yandı” dedi bana dönüp :)

Bu arada, ÖSYM iyi çalışıyor da, şu emanet sorununu çözmeleri lazım. Ben tek başıma yaşıyorum, yanımda evin anahtarı, cüzdan ve telefon olmadan nasıl gelebilirim? Hadi telefonu almadım, hadi cüzdanı da bıraktım ve biraz para ve kimlik kartımı almakla yetindim diyelim; ama anahtar sokmuyorlar yahu? O zaman bir kutu yap oraya, sar kağıda emanetimi, paket lastiği filan kullan, ne bileyim. Gittik dışarıda bir pastaneye bıraktık -sağolsunlar aldılar. Ama bu iş yanlış.

Bu kez 100 alma amacıyla sınava girdiğim için başımı ağrıtmış da olabilirim. Cevaplara baktım. Maalesef bir yanlışım var: Rüyalarla ilgili olan parçaya başlık seçmemizin gerektiği soruda, “lucid dreaming” türünden bahsedildiği için, bir anlık basiretsizlikle “Forms of The Dreams” şıkkını seçmişim. Aslında, rüyaların önemi konusunda bilim insanları anlaşamadığı için ve rüyalarda fizik yasaları geçerli olmadığı için “The Incomprehensible World of Dreams” başlığı daha doğruydu. İkna oldum. Sağlık olsun. Diğer tüm yanıtlarım doğru.

Tabi bu demek değil ki sınav kolaydı. Giren arkadaşlara geçmiş olsun.