27 Kasım 2019 Çarşamba

Sıcağı Sıcağına Yazmak

Hacışakir saf sabun kullanan insanım. Şampuan kullanmam. Saçlarımda çok beyaz olsa da dökülmemesiyle avunurdum. Son bir yıldır inanılmaz dökülüyor. Evi süpürmede temel motivasyonum tozdan ziyade saç oldu artık. Her seferinde duşakabinin zemininde bir sürü saç görmeye alıştım.

Dinç hissediyorum. Geçen hafta üç kez koştum. Her seferinde daha da açıldım. Belli ki kalp ve ciğerler iyi durumda, ancak nedense iştahsızlığım sürüyor. Lisedeyken ne güzeldi: Bütün bir ekmeğin içine ne varsa doldurup yerdim. Şimdi günü tek öğünle geçirdiğim oluyor. İştahım açılsın diye sevdiğim yemeklere yöneldim, kasap sucuğu filan aldım ama değişen bir şey olmadı. Zorlamıyorum ben de.

Sabahları bazı günler suçluluk duygusuyla uyandığım oluyor. Mışıl mışıl uyusam da kalbim hızla atarak, vicdan azabı gibi, pişmanlık gibi bir duyguyla uyandığım oluyor –haftanın üç günü filan. Biliyorum, sonbaharda, gerçi havalar harika ama, Ekim ve Kasım’da olur böyle şeyler. Kasım’ı da atlattık sayılır gerçi; gelgelelim bende bir güçsüzlük hissi hasıl oldu. Şakayla karışık yüz yıl yaşamak istediğimi söylemişimdir. Ne var ki bizim sülalede öyle çok uzun yaşayanlar yok. Kendime dikkat etsem belki yaşarım ama bilemezsin yine de.

Küçük bir bilgisayar aldım. Sırf rahat yazabileyim, her daim kucağımda gezdirebileyim diye. Kocaman dizüstünü masaüstü niyetine, sabit kullanıyorum. Bu iyi oldu, hep elimin altında. Yaşantılarımı ve düşüncelerimi, Nietzsche’nin kitaplarındaki gibi numaralandırarak ve belirli bir sistematik olmaksızın yazma fikri vardı bende. Pessoa'nın Huzursuzluğun Kitabı bir yaşantılar kitabı. Anlatı. Ona düşünce bölümleri eklendiğini düşünün. Öyle bir şey. Kırk beş yaşında başlar, elli-elli beş gibi bitiririm diye düşünüyordum. Notlar tutuyordum. Kırk sayfa olmuş notlar. Baktım, işin içinden çıkmak zor. Dağınık. Bir de ya yarın bir gün hık diye gidersem korkusuyla kitabı yazmaya başladım. Hiç kasmadan, samimi ve duru bir dille. Kaynak göstererek. Popüler olmayan görüşler benimkiler, biliyorum. “Bence öyle” demeden, kestirip atmadan, sebepleriyle açıklayarak yazıyorum. Bazen otobiyografik öğeler de giriyor araya. Metnin ayakları yere bassın, düşüncelerin ortaya çıktığı yaşamsal bağlamlar da görünsün diye –magazinsel sebeplerle değil.

Hayırlısıyla başladık. Çok hacimli, 5-6 yüz sayfa filan olacak sanıyorum. On yıl sürsün. Acelem yok. Bir de şuna kaniyim artık: Not tutmayacaksın kardeşim, doğrudan doğruya oturup yazacaksın. O anın sıcaklığını kaybetmeden yazacaksın. İçeride oluşan anlamı yazıyla dışsallaştırma, bana özgü olanı umumi/kamusal kılma ve içerisiyle dışarısının tam olarak örtüştüğü hissi ise bambaşka hakikaten.

Saçlar çok fena dökülüyor. Karnım acıkmıyor. Bilim dünyası da anca’konuşsun dursun. Yapsanıza bir ilaç kardeşim, içince bedenen yirmi yaşına dönelim?

24 Kasım 2019 Pazar

Çağdaş Sanat Yanılsaması

Gezmeye gittiğim her şehirde çağdaş sanat galerilerine uğrar, uğrar uğrar söverim. Eleştirmek için gezer, tüm ürünleri ve ürünler hakkında bilgi veren metinleri inceler, içimden “aferin, iyi halt etmişsin” tepkisi verdikten sonra broşürler elimde galeriden çıkar, bir daha çağdaş sanat galerilerine girmeme kararı alır, gelgelelim, eleştirecek bir şeyler bulmanın dayanılmaz cazibesine her defasında boyun eğerim.

Sanat, özellikle plastik sanatlar için kendimce iki ölçüt belirledim: (1) Üstün bir yeteneğin eseri olması; (2) Emek. Bu iki ölçütü dikkate alarak baktığım için, çağdaş sanat adı altında yapılan işleri, ürünleri, performansları filan güzel sanat saymıyorum. Onlarca masa lambasını duvara doğru döndürmüş, hepsini prizlere takıp yakmış ve duvarı aydınlatmış mesela. Enstalasyon. Bir diğeri çubuklara poşet geçirip poşetten adamlar yapmış. Bir başkası on tane düz çizgi çekmiş. Boş çerçeveler, yırtık kumaşlar, demir yığınları… Bir tane müzik kutusu hatırlıyorum, Polonya’nın Lodz (Vuc) şehrindeki müzede görmüştüm. İçinde devrim şarkıları var. Seçip dinliyorsun. Üç-dört şarkı dinlemiştim; zira müzede katlanılır tek ürün oydu.

Şimdi sorun şu: Herhangi birisi de masa lambalarını o şekilde dizebilir. Herhangi birisi, mesela zamanında kasetçi dükkanı olan babam, belirli şarkıları derleyip toplayabilir. Herhangi birisi bir çarşafı sahildeki kayaların üzerine örtüp, fotoğrafını çekip “doğanın şekil verdiği çarşaf” adıyla sunabilir. Ben bunlara sanat demem; çünkü (1) herkes yapabilir, dolayısıyla üstün bir yeteneğe dayanmıyor ve (2) kayda değer bir emek gerektirmiyor.

Halk sanatı, denebilir ki üstün yetenek istemez fakat yalnızca emek ister. Dantel, kanaviçe, halı ve kilim dokuma vs. Hatta çini, hat, minyatür, mukarnesat: Bunlar daha ziyade usta-çırak ilişkisiyle öğrenilir. Oysa yağlıboya tablolara, klasik eserlere bakın. Yunan heykellerine bakın. Bunlarda birinci ölçüt, yani üstün yetenek de devrededir. O masa lambalarını dizip duvara doğrultan adam, hadi Mikelanjelo'nun Davut’unu yapsın bakalım, hadi, Hirszenberg’in Spinoza’nın Aforozu’u gibi bir şaheser resmetsin -yok, üç tane taşı yan yana koyup, adına “durağanlık” demek daha kolay.

Sanat konusunda klasik kafada bir insanım yani. Öte yandan biliyorum ki, bu yaz Çekya’ya veya Macaristan’a gidersem yine kendimi tutamayacak, kızacağımı, “böyle iş mi olur?” tepkileri eşliğinde, burnumu kıvırarak, yüzümü ekşiterek gezeceğimi bilsem de yine gideceğim çağdaş sanat galerilerine. Kendisini sevmeyip hakkında konuşmayı sevdiğim bir alan.

20 Kasım 2019 Çarşamba

Türkiye'de Entelektüeller

Türkiye’deki entelektüel kesimin kahir ekseriyeti ya bomboş şeyler söylüyor ya da bilineni yineliyor. Entelektüel çevrelere gireceğime gider balıkçılarla, esnafla ayaküstü, havadan sudan, kısa kısa sohbet ederim, daha iyi. Okuyan-yazan kişilerin çoğu, kendilerine sunulan paket programı olduğu gibi alıyor. Eğer okur-yazar tayfaya mensupsan, kesinlikle sosyalist, demokrat, vegan, lgbt destekçisi, feminist, çevreci, insan-merkezcilik karşıtı, Avrupa-merkezcilik karşıtı vb. olmalı, değilsen de onları desteklemelisindir. Ağlak olmalısındır bir de. Bu vatandaşların kendi içlerinde bir çeşit mahalle baskısı kurdukları zaten biliniyor. Berkeley ve New York’da üretilen yeni kavramları (bkz. en son terf, cis vs.) hiç sorgulamaksızın benimser, ona buna, her şeye fobik damgasını yapıştırır, ellerindeki paket programın hiçbir unsuruna söz edilsin istemezler. Çevir abi. Yurtdışında üretildiğine göre her kavram gerçekliği olduğu gibi yansıtmaktadır. Çevir al her şeyi. Sakın bir itirazın, bir özgünlüğün olmasın.

Bu paketin içindekilerden birini benimsemiyorsan, kuşkuların ve eleştirin varsa ve bunu dillendiriyorsan, sözlerini alıntılayarak laf sokmaları, ki tam da kendilerine yakışan ucuzlukta bir tavır, onların bir ritüelidir artık. Özgün tek söz etmezler, varsa yoksa “şöyle olduysa demek”, “ciddili soruyorum”, “olsundu”, “canım sen buna böyle demişsin ama bu bildiğin şu” gibi klişeleşmiş, cümleleri kendilerine ait olmayan kalıpları kullanarak akıllarınca eleştirileri savuştururlar. Laf salatası. Çağımızın “kapak olsun” sevdası entellerimizi de esir etmiş durumda. Okusa da kurtulamıyorlar. Bilmem “laf sokmak” ve “kapak” denen şeylerin yüksek zeka belirtisi olmadığını, mesela kaynana-gelin programlarındaki tiplerin ağızlarının iyi laf yapıyor oluşlarının, onların zekasına delalet etmediğini söylememe gerek var mı?

Onlara göre, okuyan herkes aynı görüşleri paylaşmalıdır. İyi de, madem okuyan herkes aynı görüşleri taşımak, aynı noktaya gelmek durumunda, ne diye okuyor, yazıyor ve düşünüyoruz o zaman? Ver abi paket programı herkese, bir sayfalık bir broşür hazırla ve dağıt madem? Nasıl olsa “senden böyle düşünceler beklemezdim, okuyan insansın” diye tepki vereceksiniz, madem varılacak hedef zaten belli, o hâlde insanlar Girardları, Blanchotları, Foucaultları, Chomskyleri filan ne diye oturup okuyor ki? Madem sizin bu entelektüel cemaat/komüniteniz her şeye vakıf, ne diye enayi gibi yıllarımızı veriyoruz ki?

Sahip oldukları paket programa aykırı giden, ama içten içe haklı olduğunu da bildikleri bir itiraz görünce, yahut özgün bir görüşle karşılaştıkları vakit panikleyen bu kesimin, o aykırılıkları hedef tahtasına oturtmaları ise olağan bir hâl aldı artık. Nasıl da haklı olduklarını birbirini tasdik ederek kendilerini avutuyorlar. Ne de olsa ritüeller inancı diri tutar.

Ne diyordum? Bu samimiyetsiz, klişe aşığı güruhtan kendime çevre yapacağıma, gider kahvede otururum daha iyi. Ha, bir de kitaplarla doğrudan ilişki en iyisi. Yüz yüzesine gerek yok.

16 Kasım 2019 Cumartesi

Bir Yoksulluk Ölçütü Olarak Ekmek

Son günlerde yaşamına kendi elleriyle son veren kişilerin haberleri önünüze düşmüştür. Ben olayları ve kişileri tanımadan, olayın sebeplerine dair iddialı sözler etmek istemiyorum. Birçok etken söz konusu olabilir ve ekonomi de bunun sebeplerinden biri olabilir. Ancak, “olayların sebepleri parasızlık değildir” diyenlerin kimileri pervasızlaşıyor. Tamam, bilip bilmeden, kesinlikle ekonomik sıkıntılara bağlayanlar da yanılıyor olabilir, işin arkaplanında psikolojik etmenler söz konusu olabilir, sonuçta zengin olup yaşamına kendi eliyle son verenler de var, ama “sebep kesinlikle ekonomi olamaz!” demek de fazla iddialı. Nereden biliyorsun kardeşim?

Pervasızlaşmak derken kastım, yalnızca bilgisine sahip olmadığı bir olay hakkında fazla iddialı konuşmak değil, çöplerde yenmemiş ekmekler görmekten ve obeziteden dem vurmak. “Ne yoksulluğu Allah aşkına! Bak, çöpte yarım ekmek var” gibi sözler etmek ayıp kaçıyor; zira günümüzde yoksulluk ölçütleri değişti. Sovyet yapımı, Komünist adında bir film izlemiştim. Ekim Devrimi öncesinde komünistler halka ne vaat ediyordu, biliyor musunuz? Ekmek. Çünkü cidden aç kalmış, ağaç kabuğu kemirmiş insanlar. Evet, (büyük) dedelerimiz gerçekten aç kalmış. Doğru. Evde bulaşık yıkamak için bile önce kuyudan su taşımaları gerekiyormuş. Evet, giysiler sökülüp yırtılınca yama yapar, öyle gezerlermiş. İyi de, bugünün dünyası bambaşka.

Tekstil endüstrisi geliştiği için artık yama yapmaya gerek kalmadı. Ucuz giyime erişim kolay. Gıda endüstrisi, GDO ve modern tarım ve ilaçlama sayesinde ekmeğe erişim kolaylaştı. Obezite boşuna yoksullarda daha yaygın değil. Bir liraya 3-4 patates alsan günü kurtarır, ölmezsin. Ekmek ve makarna erişilebilir. Hatta gerçekten aç kaldığımı, cebimde bir kuruş bile olmadığını düşünüyorum, giderim Kızılay aşevinde tabldot yemek yerim, gene günü kurtarırım. Eyvallah, bunlar doğru ama bu demek değil ki yoksulluk sona erdi.

Günümüz dünyasında sorun ekmek değil, barınma, ısınma, ulaşım ve çocuk yetiştirme gibi kalemlerdeki pahalılık. İnsanlar kirasını ödeyemiyor. Çoğunluk öyle evin tamamını harıl harıl ısıtamıyor. Bebek bezi, bebek maması, çocukların okul servisi gibi masraflar insanların belini büküyor. Sen çıkıp da “ama çöpte yarım ekmek gördüm, bitirmeden atmışlar, yoksulluk diye bir şey yok!” dersen gerçekleri çarpıtmış oluyorsun. Evet, ekmek var, makarna var, patates var, açlıktan ölecek olsam Kızılay’ın aşevi var. Tamam da karnım tok olunca kira, ısınma, çocuğun servis ücreti, bebeğin bezi vb. masraflar yok olmuyor. 

Empati kuruyorum: On bin lira borcum olsun. Çocuklarıma harçlık veremiyor olayım. Evin kirasını 3-4 aydır ödeyememişim. Ev sahibi evden çıkmamı istiyor. Faturayı ödeyemediğim için doğalgazı kesmişler. İşten çıkarılmışım, birkaç yere başvurmuşum ama henüz ses çıkmamış. Çıkmazdayım. Ölümü dahi düşünüyorum diyelim ve tüm bunlar olurken, birisi çıkıp “çöpte yarım ekmek gördüm, yoksulluk filan yok kardeşim!” diyor.

Yüz yıl öncesinin ölçütleriyle bugüne bakınca olmuyor işte.

7 Kasım 2019 Perşembe

Alfabe Değişmeli mi?

Bu işler sönümlenmişti sanki; ama hâlâ önüme “dedelerimizin mezar taşlarını okuyamıyoruz” serzenişleri düşüyor. Şöyle sormak lazım: Peki dedelerimiz kendi dedelerinin mezar taşlarını okuyabiliyor muydu? Nüfusun kaçta kaçı okuma yazma biliyordu? Münevverler, memurlar ve ulema dışındakiler, yani büyük çoğunluğu köylü olan koca bir nüfus, dedelerimiz, ninelerimiz, okuma yazma mı biliyordu sanki? Sanıyor musunuz ki, yirminci yüzyıldan önce insanımız Arap harfleriyle şakır şakır okuyup yazıyordu? Tabi ki hayır. Onlar da kendi akrabalarının mezar taşlarını okuyamıyordu yani.

Şöyle denebilir: “Evet, dedelerimiz de okuyamıyordu mezar taşlarını. Yine de şimdi Arap alfabesine geçelim ve hiç değilse o taşları biz okuyabilelim.” Pekâlâ. Bana uyar. Hadi bırakalım Latin alfabesini ve Türkçenin yeni alfabesi Arap harfleri olsun. İyi de, sizce Türkiye’de böyle bir talep var mı? Yani halkın çoğunluğu, “ya bir sabah uyanalım ve n’olur Arap alfabesi kullanıyor olalım!” diye, "mevcut alfabe yürürlükten kaldırılsın!" diye hayaller kuruyor mu? Hiç sanmıyorum. 

Bir şekilde bütün nüfus okuma yazma öğrendi. Modern yaşamın bir gerekliliği. Okuma yazma bilmeden tabela okuyamaz, telefona bakamaz, bakkal defteri tutamaz, Facebook’ta önüne düşen paylaşımı anlayamazsın. Evine gelen faturayı, resmi bir belge ve tutanağı bile okuyamaz, kısacası günümüz şartlarında okuyamadan yaşayamazsın.

Artık herkes okuyor. Yazıyor da. Şu saatten sonra halkımızın çıkıp da alfabe değişikliği isteyeceğini hiç ama hiç zannetmiyorum. Sokağa çıkıp birine "ne dersin abi, alfabeyi değiştirelim mi?" diye sorsam, "git işine kardeşim, iş çıkartma başımıza!" tepkisi görmem kuvvetle muhtemel. Ha, tabanda milyonlar örgütlense ve alfabeyi değiştirme talebinde bulunsaydı, eh, aklıma yatmasa da, çoğunluğun öyle istediği gerekçesiyle ses etmezdim. Ama öyle kitlesel bir talep yok.

Latin alfabesine, Cumhuriyetin tavizsiz tutumu sayesinde, 1928'de geçildi. Ama bu işler öyle birdenbire ortaya çıkmıyor. On dokuzuncu yüzyılda Osmanlı münevverleri de tartışıp durmuş bu konuyu. İlk okuduğumda şaşırmıştım. İnsanlar sanıyor ki alfabe zevkine, sırf değişiklik olsun diye değiştirildi. Hayır. Çok daha öncesinde alfabenin değiştirilmesini, zira Latin harfleriyle yazmanın Türkçenin yapısına çok daha uygun olduğunu savunanlar vardı zaten. 

Dolayısıyla bu gibi serzenişler bana bomboş geliyor açıkçası. Geleceğe bakmak lazım.