21 Ekim 2019 Pazartesi

Bilim Batı'ya Özgü mü?

Birkaç aydır televizyon ve internette bilimle ilgili radikal görüşlere rastlıyorum. Postmodernizmin de beslediği bu görüşler, “bilim Batı’ya özgüdür” şeklinde özetlenebilir. Yüz yüze konuştuklarım “öyle şey mi olur?” diye tepki verse de, bilimi, rasyonaliteyi ve mevcut hâliyle felsefeyi Batı’ya özgü bir fenomen olarak görenlerin sayısında artış var.

Birincisi, bir şeyin bir yerde çıkmış olması o şeyi oraya özgü kılmaz. Tarihsel koşulları yadsımamakla birlikte, herhangi bir bağlamda ortaya çıkmış bir düşüncenin, şu an konumuz bilim olduğundan bilimin diyelim, o bağlamın dışında çalışmayacağını savunmak büyük bir iddia. Bilimin İslam'ın özüyle uyumlu olmadığını, İslam coğrafyasının bilimde geri kalmasının tembellikten değil, İslam’la Batı bilimi arasındaki mahiyet farkından kaynaklandığını, benzer şekilde, bilimin Budizm gibi Doğu kültürleriyle de uyumsuz olduğunu savunanları sık sık görüyorum. Bu gibi görüşlerin öncüllerini postmodernistlerde, Feyerabend’de ve Kuhn’da görmüştük. Anlaşılan, bilimi yadsıyan bu kesimler yine Batı’da üretilmiş olan postmodernist argümanları kabulde beis görmüyor.

Bana sorarsanız, Ortadoğu veya Uzakdoğu’nun bilimsel gelişmeleri yakalamakta geç kalmış olmasını, bilimin özü gereği bu kültürlerle uyumsuz olmasına bağlamak bir avuntu. Bir savunma mekanizması. Peki, hadi diyelim ki haklılar, diyelim ki gerçekten de diyalektik, rasyonalite, bilim vs. batı kültürüne özgü olgular ve diyelim ki Müslüman çoğunluklu Türkiye’ye uygun değiller. İyi de, buradan varılacak sonuç nedir? Yani bunu kabul etsek bile bu bizi nereye götürür? Ne yapalım, üniversiteleri mi kapatalım? Sosyoloji, psikoloji, hukuk gibi sosyal bilim çalışmalarına bir son mu verelim? Biyoloji, fizik, kimya ve matematik gibi gerek doğal gerekse a priori bilimlerin derslerini müfredattan mı çıkartalım? Medrese eğitimine mi dönelim? Çocuklara protonu, nötronu filan mı öğretmeyelim?

Evrenselci olduğum için hak vermiyorum, hak versem de bir yere varamıyorum yani. Öte yandan, neyse ki makûl insanlar da var ve bilimin evrensel (kültürler üstü) olduğunu, bilimi iyi ya da kötü niyetle kullanmanın kullanan kişi ve gruplara (ideolojiye) bağlı olduğunu, bu işin bir bayrak yarışı olduğunu, her kültürün buna katkı sunabildiğini söyleyenler de var. Farabi’nin tıbba katkıları gibi.
Tüm bedenler koşabilir. Ben az antrenman yapıp koşu yarışında yenilirsem ve “canım, koşu benim kültürümde yok, bu yüzden kaybetmiş sayılmam” dersem kendimi avutmuş olurum. Benzer şekilde, akıl tüm insanlarda ortak olduğuna, mesela bir evin bacasından duman tütüyorsa o evde birilerinin oturduğu çıkarımını herkes yapabildiğine, gözlemleme, sistematik deney yapma ve çıkarım yapma gibi beceriler herkeste varolduğuna göre, “bilim bizim kültürümüze ters” filan dersem yine kendimi avutmuş olurum.

Bilim felsefesine varım, ama onun kategorik reddine yokum.

7 Ekim 2019 Pazartesi

Wittgenstein'ın İkinci Dönemi ve Dil Oyunları

Wittgenstein’ın ikinci döneminde geliştirdiği dil oyunları kuramına basitçe girelim: Bir futbol maçı izlediğinizi veya oynadığınızı düşünün. Futbolun koşul ve kurallarını, saha çizgilerini, taçı, ofsaytı, onbir kişilik takımlarla oynandığını ve topu ellemenin yasak olduğunu bilmeyen birisi için maç bir anlam ifade etmez. Oynayanlar belirli kuralları bilip uygular. Bu bir dil oyunudur. Oyuna ancak oyunun normlarını bilen ve kabul edenler dahil olabilir.

Herhangi bir dil oyununa dahil olan kişiler bir topluluk meydana getirir. Ortak normlar paylaşan bir topluluk. Dil oyunu oyundan ve spordan ibaret değil: Her toplulukta yerleşik dil oyunları vardır. Dinler de böyledir: İnananların paylaştıkları normlar, önkabuller ve ritüeller, inanmayan için, onların anlam dünyasını paylaşmadığından ötürü anlamsızdır. Bilim de bundan payını alır. Bilim Batı'da ortaya çıkmış, tarihsel ve toplumsal bir bağlamı haiz, belirli bir kültüre özgü bir dil oyunudur. Kültürler üstü (evrensel) değildir. Bkz. Feyerabend, Rorty ve kimi postmodernistler.

Belirli oyunlar yalnızca o oyuna dahil olanlar için anlam ifade ediyorsa, bunu açalım, bir topluluk için hakikatin o topluluğa özgü, o topluluk içre olduğu söylenebilir. Sorun burada başlıyor: Bir anlam dünyasına mensup olduğuma, ait olduğum topluluğun/toplumun anlam dünyasını paylaştığıma, başkaları ise başka anlam dünyalarına ait olduğuna göre, nasıl ki futbolu bilmeyen kişi bir maça baktığında hiçbir şey anlamazsa, benden farklı olan anlam dünyalarını da anlamam mümkün değildir. 
Feyerabend’in farklı bilimsel kuramları karşılaştırmanın mümkün olmadığını savunmasında, Rorty’nin bakışaçılarını aşan, nesnel, tarafsız, yukarıdan bakan bir bakışın olmadığını, bakışaçılarından bağımsız bir gerçekliğin olmadığını savunmasında olduğu gibi, bu tutum bizi karşılaştırılamazlığa, dolayısıyla tartışmanın imkansızlığına götürür. Bir Uzakdoğu ülkesinde yaşanan kötü bir olayı eleştiremezsin. Elinde kültürler üstü değer yargıları yok ki? İnsana ilişkin bir öz tanımlamak çoğul hakikatleri aşma iddiasıdır ve böyle bir şey -onlara göre- mümkün değildir. Dolayısıyla, farklı kültürleri yargılayamayız; çünkü onları anlayamayız. Sana zulüm, eşitsizlik, özgür-olmama gibi görünen şeyler, kendi bağlamında, oradaki topluluğun normlarında olağan şeylerdir.

Buradan göreciliğe varılır. Tebliğ süreci sona erer. "Ben sosyalizmin/liberalizmin/(veya başka bir ideoloji) insanlık için daha iyi olduğuna inanıyorum" diyemezsin. Bakışaçından (ait olduğun dil oyunu/anlam dünyasından) sıyrılman, onu aşman imkânsız olduğu için insana dair genel, tüm insanları, başka toplum ve toplulukları da ilgilendiren tek söz edemezsin. Buradan ya sessizlik çıkar ya da kavga-dövüş.

Bu göreci yaklaşımları sorunlu buluyorum. Bakışaçılarını yadsıyan sert bir gerçekçilik değil; ama gerçekçilik gerekli: Bakışaçılarını yadsımayan ama gerçekliği bakışaçılarına da indirgemeyen, onların bağlı bulunduğu bir dış gerçeklikte temellenen bir anlayış.

6 Ekim 2019 Pazar

Türkçe ve Kutadgu Bilig

Daha vakit var ama Türkçeyi aradan çıkartmanın iyi olacağı düşüncesiyle akşamları çalışıyorum. Tabi iş yurtdışı öğretmenlik sınavından çıktı; zira çalışırken uyanan meraklarım beni fazlasına yöneltiyor. Eski Türkçe metinler çok hoş. “Gönül” sözcüğünün “aşk” gibi yabancı kökenli olduğunu sanıyordum. Oysa Türkçeymiş: "Üdiğ mini komıttı / Sakınç manga yamıttı / KÖNGLÜM angar emitti / Yüzüm mening sargarur." Ayrıca "dert" için "sakınç" (sakınılası şey?) denmesi ne kadar güzel. “Gömlek” sözcüğü de “gönül” ile aynı kökten geliyormuş. Belki “göğüs” de öyledir.

İlginç bir başka bilgi, genellikle Hıristiyan çileciliğinde rastladığım tarzda bir inziva örneği: Bilen bilir, ben bilmiyordum, Hoca Ahmet Yesevî, Hz. Muhammet'in öldüğü yaş olan altmış üç yaşına geldiğinde, belki yeterince yaşadığı, belki de dünya işleriyle uğraşmanın anlamsızlığı düşüncesiyle, dergâhının altına bir hücre yaptırıp on yıl boyunca orada yaşamış. Hücresi toprak seviyesinin altındaymış. Bir nevi mezar. Ölene dek vaktinin çoğunu orada ibadetle geçirmiş.

Eski Türk edebiyatı ve Karahanlılar derken Yusuf Has Hacip’e merak sardım. Kutadgu Bilig’den seçmelerin olduğu bir kitap vardı bende. Onu okudum. "Katıglan yangılma könilik yolın / Yigitlik yava kılma asgın alın" (Gayret et, doğruluk yolundan şaşma / Gençliği harap etme, ondan yararlan.) Kitabı bayıla bayıla okudum. Kitabın tam metnini Kabalcı basmış. İçine bakmadım ama 1.200 sayfa kadar olduğuna göre muhtemelen hem orijinal hâli hem de günümüz Türkçesine uyarlanmış hâli bir aradadır. 286 lira olduğunu görünce almaktan vazgeçtim.

Kutadgu Bilig’i bir nebze Cicero’nun Yaşlılık Üzerine’sine benzettim. İki kitapta da yazarın niyetinin hükümdara danışman olarak atanmak olduğu seziliyor. Kutadgu Bilig’i, daha doğrusu elimdeki seçmeleri okurken felsefî zayıflığı ister istemez dikkatimi çekti. Kitaptan, Batı felsefesindeki gibi her düşüncenin temellendirilmesini beklememek gerekiyor. Örneğin Ay-Toldı (vezir), hükümdarı mutluluğun geçici olduğuna ikna etmek için top ve ay benzetmeleri yapıyor. Bir topun üzerine oturduğumuzda sabit duramayız ya, mutluluk da öyle sabit değilmiş. Ayın hâlleri vardır, bir büyür bir küçülür ya, mutluluk/saadet de öyleymiş. Bu “argümanları” çocuksu buldum. Vezir yardımcısınınsa -başka özelliklerinin yanında- orta boylu olması gerektiğini söylüyor mesela. Gerekçe? Yok.

Okuduğum metni beğenmem için her okuduğuma ikna olmam gerekmiyor tabi. Kitabı zevkle okudum. Tam metni de elimin altında dursun isterim. Son olarak, Yusuf Has Hacip de kendi dönemindeki yozlaşmadan yakınıyor: “Ey bilgin, alim kişi! Dünyanın bugünkü durumunu bir gör istersen. Bilgili [kişi] ucuzlamış, değeri azalmış, bir tarafa çekilmiş, yalnız bırakılmış. Akıllı [kişi] dilsiz olmuş, ağzını açmıyor. Güvenebileceğin kimse kalmamış. Vefa yerini cefaya bırakmış. 
Doğru yolda yürüyen kişi nerede?”