29 Eylül 2019 Pazar

İngilizce Kolay mı?

İngilizce Türkler için kolay bir dil değil. Çocukluğumuzdan beri gerek okulda, gerek internette, reklamlarda, gerekse Hollywood sinemasında karşılaştığımız için kolay olduğunu sanıyoruz. Anadili Türkçe olan birisi için İngilizce zor bir dil. Bizde olmayan sesler var: “Those” ve “thoroughly” gibi sözcüklerin sesletimlerinde olanlar gibi. “Diphthong” denen çifte ünlüler var. Türkçede “tren” dersin. Dümdüzdür: Ti-ren. İngilizcesindeyse “treyy[ı]n” diye okurken bir yuvarlama söz konusudur. “Claim” sözcüğünde olduğu gibi, iki ünlünün yuvarlanarak birleşmesi sıkça gerçekleşir. Bunlar Türkçeye ters işler.

Kaldı ki, Hint-Avrupa değil de Altay dillerine mensup olduğumuz için sözdizimi, biçimbilgisi ve sesletim bakımından, yani her bakımdan Türkçe ve İngilizce birbirine olabilecek en uzak diller. Türkçede “dışarı çıktım” dersin. Başına “ben” koymana gerek yoktur. Koşaç (to be) yükleme eklenir: “çıkt-ım”, “çıkt-ık”, “çıktı-lar” vs. İngilizcede böyle bir şey yok.

Türkçede uzatmalı ünlü de yoktur. Tabiri caizse takır tukur bir dildir Türkçe. “Dı-şa-rı-çık-tım”: Tüm heceler eşit uzunlukta okunur. Türkçede uzatılan ünlülerin olduğu sözcüklere rastlarsanız bilin ki Arapça kökenlidir. Nisa, Kübra gibi kız isimlerinde uzatılan ikinci hecede olduğu gibi. “Adap” ve “tamir” sözcüklerindeki ilk hecenin uzatılması gibi. Bunlar Arapça sözcükler. “Kapıyı onarmayı unutma!” gibi Türkçe bir cümlede uzatma olmaz.

Takır tukur bir dil derken kötü anlamda söylemiyorum. Japonca bu bakımdan bizimle neredeyse aynı. Muhtemelen büyük ve küçük ünlü uyumları Türkçe ve Japoncada aynı. Uzatma, yuvarlama ve İngilizcedeki tuhaf sesler olmadığı için Japonca sözleri kolayca taklit edersiniz: “Harakiri”, “kamikaze”, “arigato”, “origami” gibi nice sözcüğü ilk duyduğunuzda öğrenir, telaffuz ederken zorlanmazsınız. Japonca bizim için kolay bir dildir, ancak gündelik yaşamımızda olmadığı için zor görünür. Korece de nispeten öyle. Oysa Çince bambaşkadır. Ne teşekkür ederken çıkarttıkları “ş” sesi bizimkine benzer ne de evet derken çıkarttıkları nefesle karışık “h” sesi. Çincenin Japoncayla bir ilgisi yok.

Bir Alman, Danimarkalı, Norveçli, İsveçli veya Hollandalı için İngilizce çok kolaydır çünkü bunlar yakın akraba. “Ich habe ein buch” = “I have a book.” Sözdizimi aynı, biçimbilgisi aynı, sesletim çok yakın. Öğrenirken dilbilgisine neredeyse ihtiyaçları yok. Ama bizim var. Yok deniyor; inanmayın. Çünkü dilimizin yapısının İngilizceyle hiçbir ortaklığı yok.

Fransızcayı başlangıç düzeyinde biliyorum. İnanın, Türkler için Fransızcayı anlamak İngilizceden çok daha kolay. Sözcükleri ve sözceleri kolaylıkla ayırt edebilir kulağınız. Vurgular daha anlaşılırdır. Fransızca bilmesen bile, konuşanları duyduğunda tane tane konuşuyor izlenimi alırsın. Öte yandan, yazıldığı gibi okunmak bakımından İspanyolca daha kolaydır. İspanyolca bir şarkı açıp önünüze sözlerini koyun. %85 yazıldığı gibi okunur.

Diller güzel şeyler.

22 Eylül 2019 Pazar

Neslican Tay'ın Ardından

“Her ölüm erken ölümdür” sözüne katılmıyorum. Erken ölümler daha acı. 90 yaşında ölen biri yaşamış gene, 20’lerinde ölenle bir değil. Neslican Tay dün gece öldü. Kanserle mücadele ettiğini biliyordum. Üzülmekle yetinmeyip bazı şeyleri konuşmak lazım.

Kanserle mücadelesinde kendisi için “dikkat çekmek istiyor” diyenler oldu. Ben bunu geçersiz bir eleştiri olarak görüyorum. Eleştiri değil yani. Boş laf. Herkes dikkat çekmek ister. Bir şekilde odak noktası olmak, ama güzelliğiyle, ama başarısıyla, ama çalışkanlığıyla veya başka özellikleriyle dikkat çekmek ister. Dikkat çekmek illa sahnede olmak değildir. Mütevazısındır, göz önünde değilsindir ama başka özelliklerin konuşulsun istersin. Ben de dikkat çekmek isterim. Facebook’ta, Twitter’da yüzbinlerce takipçim olsa keşke. Arasıra yazdıklarım daha fazla insana ulaşsa. Keşke kitaplarım yüzlerce değil de yüzbinlerce satsa. Hem de nasıl isterim. Dikkat çekmek istemesem şu an okuduğunuz satırları evde günlüğüme yazar, kendime saklardım. Ama başkaları okusun istiyorum. Evet, beğeni aldıkça yazasım geliyor. Schopenhauer, öğrencilerin çoğu Hegel’in derslerine gidince üzülür, onları kendi dersine çekmeye çalışırmış. Uzatmayayım, “dikkat çekmek istiyor” muhabbeti bomboş iş.

Hayır, bir de işi çirkin bir şekilde ifade etme sorunu var. “Neslican prim kasıyor ya” diyen mi dersin, “şu kız da kanserin ekmeğini iyi yedi ha” diyen mi? Yahu ne ekmek yemesi? Kız can çekişerek öldü. Bir bacağını kestiler. Ne priminden bahsediyorsun? Ölüyor zaten adım adım ve öleceğini biliyor, buna rağmen kendince pozitif kalmaya çalışıyor, çıkmış oradan bik-bik konuşuyorsun. İşyerinde bir olaydan ötürü yıkılacak, evde ya da dışarıda bir arkadaşının dediği en ufak bir sözden incinecek, kırılacak, depresyona girecek tipler, incir çekirdeğini doldurmayacak şeyleri dert edecek zayıf karakterli kişilikler çıkmış, can çekişen birine “kanserin ekmeğini yedi” diyor. Hadi oradan be! Sen kanser olsan o kadar güçlü olabilecek miydin acaba? Kimselere anlatmadan durabilecek miydin? Gündemin o olmayacak mıydı sanki?

Neslican’ın yaşama azmini eleştiren de oldu. İnsanlar neden yaşamakta bu kadar ısrarcıymış, bu küçültücü değil miymiş filan. E abi çok meraklıysan git intihar et madem. Neden yaşamak istemeyecek mişiz? Yaşayış ve giyim tarzı nedeniyle cennete gidemeyeceğini söyleyen trollere söyleyecek lafım yok zaten de, o söylemleri beğenenlere diyeceğim, sizinle aynı mekânda olmaktan zaten esef duyardı, bu onun için en büyük ceza olurdu, emin olun.

Ben bu kızı, pek tanımasam da, gördüğüm an şöyle düşündüm: Bu kız güzel. Yüzü güzel, boyu posu kilosu yerinde, üstelik özgüvenli ve pozitif. Eh, böyle insanlar kıskanılır. Ayrıca dikkat çekmek için kansere ihtiyacı da yoktu emin olun. Zaten dikkatleri üzerine çekebilecek birisiydi. Bu yüzden kıskandılar muhtemelen. Hastalığından bahsetmesinden rahatsız oldular ve “bir sen misin kanserle mücadele eden?” diye üzerine vardılar.

İyi ki yaşadın #neslicantay

12 Eylül 2019 Perşembe

Erkeği Yetiştiren Kadın mı?

“Bir erkeği eğitirseniz, bir erkeği eğitmiş olursunuz. Ama bir kadını eğitirseniz, bir nesli eğitmiş olursunuz. Çünkü erkeği yetiştiren de kadındır.” Hadi canım! “Eğitmek” ile kastedilen üzerinde mutabık kalınmasının zorluğu bir yana, kadına -ve daha doğrusu annelere- burada biçilen rol son derece abartılı.

Neyse ki son zamanlarda bir uyanış yaşanıyor: “Çocuğu yetiştiren bir tek annesi değildir” saptaması yaygınlık kazandı. Çocuk ilk fiziksel temaslarını, ilk izlenimlerini ve öğrendiklerini anneden, babadan ve yakın çevresinden edinir muhakkak. Ailenin ve annenin rolü burada göz ardı edilemez. Gelgelelim çocuk toplum içinde yetişir. Annenin çocuğu, sanki çocuk dünyadan kopuk, yalıtılmış bir varlıkmış gibi, boş bir levha, yoğrulmayı bekleyen bir hamurmuş gibi sıfırdan, dilediğince şekillendireceğine dair inanç büyük bir yanılgı. Annelere yüklenen bu olağanüstü misyon, çocuklarını diledikleri gibi yetiştiremediklerinde, çocuk beklenen davranışları sergilemediği, arzu edilen tutum ve tercihleri kazanmadığında onları düş kırıklığına da uğratıyor. O kadar kitaplar aldım diyor kadın, çocuk yetiştirmek üzerine, "o kadar özenli davrandım, niye böyle oldu ki?" Anne sanıyor ki bu sırf onun beceriksizliği. Oysa annelerin çocuğun karakterinin gelişmesinde mutlak bir hükmü yok. 

“Bir kadını eğitirsen bir nesli eğitirsin” vecizesinde kadınlara düzülen methiye esasen bir aldatmaca. Bir kere “eğitim” ile bilerek ya da bilmeyerek yenilenme, toplumun ileriye gitmesi, düzelmesi, çağdaşlaşması vs. anlaşılıyor. “Eğitim” hep cehaletin karşıtı olarak kurgulanır. Öte yandan nesilleri eğitme görevini kadına yükleyerek aslında tam da geleneksel, yerleşik yapıyı sürdürmüş oluyorsun. 

Annelere böylesine methiyeler düzmek, “yeni nesil sizlerin eseri olacaktır” minvalinde sözlerle onların gururlarını okşamak ilk anda cazip gelebilir. Bir an için kadın olduğumu düşünüyorum, bunları duysam hoşuma gider, bir an için kendimi güçlü duyardım herhalde. Ancak bu sözde methiyeler, her şeyi tek bir nedene, tek bir kökene bağlama alışkanlığındaki, karmaşık bir ağ olan toplumsal ilişkileri basite indirgeme alışkanlığındaki toplumumuzun, “katilleri yetiştirenler de sizsiniz!” diyerek kadınları suçlamasına da yarıyor.

Bu yüzden, evet, annelik önemlidir; ama ona mutlak bir güç atfetmek abartılı bir tutum. Çocuk yakın ve uzak çevresinin ve içine doğduğu toplumsal kültürün etkilerinden soyutlanamaz. Tüm bu etkiler yokmuş gibi, toplumun iyiye götürülmesini sırf annelerden beklemek ve iyi veya kötü tüm sonuçları onlara bağlamak yanıltıcı olur.