26 Ağustos 2019 Pazartesi

Emine Bulut Cinayeti

Yıllardır tanışıyoruz burada. Kadın cinayeti yaşandığında tepki veriyoruz. 4-5 sene geçmiş Özgecan Aslan cinayetinin üzerinden. Tepki vermedik mi? Verdik. Ses çıkartmadık mı? Çıkarttık. Hem de tüm Türkiye. Bugün de aynı şekilde sesimizi yükseltiyoruz. 

Ne var ki sorun büyük ve köklü. 2008’de altmış altı kadın öldürülmüş kocaları, eski eşleri, sevgilileri ya da ailesi tarafından. 2018’de ise rakam altı katına çıkmış: Üçyüz doksan beş. O kadar ses çıkarttık, üzüldük, protesto ettik ama gelinen noktada bu cinayetler altı kat artmış durumda. 

Yine “idam cezası gelsin” diyenler var. İyi de, çözümün cezalarla sağlanamayacağını da biliyoruz içten içe. Pekçok vakada adam zaten cezayı göze almış oluyor. Ayrıldığı kadını öldürdükten sonra kendi kafasına sıkanlar var. Bu insanları cezayla korkutamazsın. Sorun kanunlarda değil, zihniyette. Bir yandan modernleştik. Kadın artık çalışıyor, geliri var, birey olmuş, diploması var ve sen bu kadını alıp tarım toplumundan kalma, otoriter kocalı, kaynanalı aile yapısının içine sokuyorsun. Tutmuyor artık. Eskiden tutuyordu; çünkü annelerimiz ve büyükannelerimiz ses çıkartamıyordu. 

Boşandıklarında baba evine dönmek zorundaydılar. Kendi ayakları üzerinde duramıyorlardı. Evlilikleri boşanmayla bitmiyordu, evet ama bunun sebebi çok büyük aşklar yaşamaları filan değil, ilişkinin muhtaçlık üzerine kurulmuş olmasıydı. 

Şimdi öyle değil. İki meslektaş düşün. Kadın ve erkek. İkisinin de geliri aynı zaten. Geçinemeyip ayrılacak olsalar bir şekilde yaşayıp giderler yine. Ortada muhtaçlık bağı yok yani. Ama sen hâlâ kadının sana muhtaç olduğu neolitik ilişki tipini “değerlerimiz” adı altında sürdürmeye ve böylelikle kadını baskılamaya çalışıyorsun. “Boşanamazsın”, “boşansan da başkasıyla evlenemezsin” vs. Bu cinayetlerin geleneksel değerlerin yitimiyle de bir ilgisi yok; zira gayet geleneksel ailelerde de çokça yaşanıyor bu olaylar. Yeni bir toplum düzenine geçildi. Kentli, bireysel, özerk; ama bu yeni düzenin değerler sistemini benimsememek için hâlâ direniyoruz.

Hayır, erkek olarak düşünüyorum, bir kadın beni istemiyorsa hâlâ peşinden koşmak, ille de beni istesin diye ısrarcı olmak kırardı benim gururumu asıl. Beni istediğinden değil, mecbur olduğundan yanımda olduğunu bilmek kahrederdi. “Ne demek istemiyor!” diye düşünmek anlamsız. Bırak. İstemiyor işte. Zorla mı sevdireceksin kendini? Eşitler arasında gönüllülük bağı olur. Günümüzde ilişkilerin muhtaçlık ve mecburiyet üzerinden sürdürülmesi mümkün değil artık. Annelerimizin, büyükannelerimizin devri geçti. Bırakın bu nostaljiyi.

On yılda çok daha kötü bir duruma düştük. Umarım yeni nesiller bu sorunları aşar da eşit ve gönüllülük esaslı ilişkiler kurar ileride. Bari onlar güzelce, insanca yaşasın. #eminebulut

19 Ağustos 2019 Pazartesi

Daralan Okuma Tercihlerim

Döndüğümde ilk önce Cicero’nun Yaşlılık ve Dostluk’unu okudum. Romalılar Yunanlılardan ve Yeniçağ Avrupalılarından çok farklı. Kılı kırk yaran bir felsefeleri yok. Bazen düzyazı bazen şiir biçiminde, hayata dair görüşlerini ifade ediyor ve bunu adım adım kanıtlayarak değil, Montaigne’nin denemeleri tarzında, günümüzün deyişiyle kanaat düzleminde dile getiriyorlar. Cicero’nun yazdıklarını bugün yazıp yayımlasanız, “ama bunlar bilgi değil, kanaat” tepkisi alırsınız. Ben seviyorum yine de. Belki ölene dek politikayla iç içe olduğu, hatta en sonunda idam edildiği içindir, somut geliyor bana Cicero vd. Romalılar.

Sonra Baudelaire’nin Paris Sıkıntısı’nı okudum. Kendisi şair ama kitap düzyazı biçiminde. Şiirle aram olmadığından böyle yaptım. Kitap 400 sayfa olsa okumazdım. Tadında bitti. Kundera’nın Gülüşün ve Unutuşun Kitabı’na başladım. Her biri ayrı bir öykü gibi metinler. Bir bütünlüğü de var sanki ama öyküler müstakil olarak okunabilir. Onu yarıladım.

Spinoza’nın Politik İnceleme’sini okudum. Kitabın ilk on sayfasında insan doğası üzerine Spinoza’nın zeka dolu tespitleri var. Bir cümle alıntılayayım: "İnsanlar zorunlu olarak duygulara boyun eğerler, öyle yaratılmışlardır ki, mutsuzlara acırlar, mutlulara özenirler ... Herkes başkalarının kendi yaradılışına uygun olarak yaşamasını, kendisinin benimsediği şeyi benimsemesini ve kendisinin yadsıdığı şeyi yadsımasını ister." Ne var ki kitabın geri kalanı meclis tüzüğü gibi bir metin.

Tezer Özlü’nün okumadığım iki kitabı kalmıştı, birisi Kalanlar idi. Onu okudum. Tezer Özlü’nün metinleri kişiliğinden ayrı değil. Ben kişiselliği sevdiğim için kitabı sevdim. Özlü’nün harikulade bir üslubu olduğundan değil, kendi yaşadıklarını ve samimi düşüncelerini yazdığından. Alman bir dilenciye para vermenin hazzından bahsediyor, farelerden nefret ettiğini yazıyor vs. İçten.

“Virtue Signalling” (erdem gösterisi?) üzerine 5-6 makale okuduktan sonra Hasan Ali Toptaş’ın Gölgesizler’ine başladım. Kitap 240 sayfa. Bence 120 sayfa olsaymış daha iyi olurmuş çünkü yarısına sorunsuz geldim ama sonra sıkıldım. Şu an “hay senin köyüne, muhtarına!” modundayım. Bazı söz sanatlarını etkili kullanıyor, metni dantel gibi örüyor, uzun betimlemeler yapıyor olabilir. Kurgusu çetrefil ve kimileri için etkileyici olabilir ama ben sıkıldım.

Kırk yaşına geliyorum. Artık kurgu yapıtlar seçerken daha dikkatli olacağım. Bir arkadaş kitap önerdi, klasik değil, meşhur değil ama 800 sayfa. Okumam. Kurgu ise 100-150, bilemedin 200 sayfa olacak. Ağaoğlu’nun Ölmeye Yatmak’ı, Makanin’in Underground’u gibi olağanüstü bir yapıt olsun, tamam ama genel olarak hacimli romanlardan uzak duracağım.

Otobiyografileri, isterse 1.000 sayfa olsun, sıkılmadan okuyorum. Ama kurgu olunca, ı-ıh. Bundan böyle sınırlı ömrümü tüketmeyen kitaplar seçeceğim. Neydi, bir şair demiş ya, karpuzu kestin, baktın kabak, ne diye yemekte ısrar ediyorsun? Kitaplar da öyle. İyisi iyi, ama sana hitap etmeyenini okurken hafakanlar basıyor.

16 Ağustos 2019 Cuma

Uçakta Yer Vermek Bir Görgü Kuralı mı?

Tanımadığı insanların fotoğrafını çekip ahlâkî yargılamalar eşliğinde paylaşmanın modası geçse de kurtulsak. Adam uçakta yerini ayırtmış. Açmış kitabını okuyor. Bir baba ve oğlu ise belli ki yer ayırtmamış. Yan yana düşmemişler. Baba o tek oturan kişiye “yer değiştirebilir miyiz?” diye soruyor. Sorabilir. Şansını deneyebilir. Diğeri de yer değiştirmek istemediğini söylüyor. Buraya kadar sorun yok. Yok da, üçüncü bir şahıs fotoğraf çekip “okumak bilgini arttırır ama insanlığını arttırmaz!” gibi bir cümleyle Twitter’a salıyor.

Ben bilakis yerini değiştirmeyen adamı takdir ettim. Bir kere öğretici bir deneyim. O çocuk hayatta her istediğini zırlayarak elde edemeyeceğini öğrenmiş oldu böylelikle. Babası da, eğer makûl bir insansa çocuğuna yolculuk bitince “rezervasyon yaptırmadım. Aslında koltukları daha önce yan yana ayırtmam gerekirdi. O adam haksız değil” gibi bir açıklama yaparsa güzel olur. Ha yok, çocuğun yanında “vicdansız adam yer değiştirmedi!” diye anlatırsa çocukta öğrenme gerçekleşmez. Zırlamakla her şeyi elde edebileceğine olan inancını korur ve yerini vermeyen kişinin sorunlu olduğunu, bir istisna olduğunu düşünür.

Hayır, hadi önceden koltuk ayırtmamakla hatalı bir baba söz konusu. Evet, yine de şansını deneyebilir başkasını yerinden oynatmak için, tamam da, buradan erdem gösterilerine varmak, ahlâken yargılamak, başkalarına insanlık dersi vermek de nereden çıkıyor? Hem de üçüncü kişi tarafından. Sürekli bir ders verme merakıdır gidiyor. Neydi şu, “hiç şiir okumamış gibi kötüsünüz”, “bir kedinin başını okşamamış gibi kötüsünüz” gibi laflar da vardı. Ben bunlarda artık başkalarını kötü ilan ederek, dolaylı ve taktiksel bir biçimde, kendini övme gayreti görüyorum.

Son olarak, ben de okumaya öyle büyük anlamlar atfeden birisi değilim de, olayın kitap okumakla ne alakası var? Hemen yapıştırmış “okumak cehaleti alır ama eşeklik bakî kalır” nevinden bir söz. Adam yerini önceden ayırtmış, ister açar kitabını okur, ister okumaz. Sana ne? Bir de şeytan imojisi koymuş yerini değiştirmeyi kabul etmeyenin kafasına. Uçakta her zaman koridor tarafından alırım yerimi. Hem bir taraftan da olsa sıkışmamak, hem de tuvalete giderken kimseyi kaldırmamak için. Bazen kitap okurum bazen makale. Kime ne?

Çocuğundan, hem de küçük sayılmayacak çocuğundan bir saatlik yolculukta bile ayrı kalamıyorsan uçağın koltuklarını önceden ayırtıverirsin, olur biter. Takdir ettim yerini değiştirmeyen adamı. Güzel insan. Helal olsun. İnsanlık dersi vermeye, had bildirmeye, başkalarını haksız yere vicdansız, okumuş cahil, duyarsız vs. diye itham etmeye meraklı böyle insanlar varken ödün vermemek lazım demek ki.

15 Ağustos 2019 Perşembe

Nafaka ve Bekâr Annelik

Bugün nafaka savunulabilir olmaktan çıktı. Ben makûl olmaya çalışıyorum ve şu sonuca varıyorum: Eğitimli, çalışan ve çocuksuz bir kadın söz konusuysa kocasından ayrıldıktan sonra nafaka alması akıl kârı değil. Kimisi bunu gururuna yediremez zaten ama böyle örnekler de var maalesef. Öte yandan annelerimiz gibi erken evlenmiş, diploması olmayan, diplomayı geçtim, hiçbir işte çalışmamış bir kadın, hele bir de çocuk onda kalıyorsa ortada dımdızlak kalmaması için nafaka ödenmeli. Yargıçların tüm şartları göz önünde bulundurarak makûl bir karar vermesi gerekir. Bu esnada gerek ekranlardaki gerekse Twitter’daki, son derece agresif, artık bir şiddet türü diyeceğim kadar yüksek perdeden konuşan kimi kadınların nafakayı kayıtsız şartsız savunması, “altı ay da evli kalsan ödeyeceksin", “it gibi ödeyeceksin”, “bu ülkede erkeklerden alacaklıyız” gibi sert ve özcü cümleler kurmaları daha da tepki oluşmasından başka bir işe yaramıyor. Oldu olacak nafaka havuzu kurup doğan her erkek çocuğunu evlenmese bile ömür boyu haraca bağlayın bari. "Alacaklıyız", "hepiniz borçlusunuz" vs. Üslup yüzünden insanın hak vereceği varsa bile inadına köstek olası geliyor.

Bu yaz daha az düğün yapıldığını fark ettim. Evlenme oranları azaldı. Çevrenizde benim gibi, hatta benden yaşça büyük olan çok kadın ve erkek vardır hiç evlenmemiş. Görüyorsunuzdur. Anneme bayram ziyaretimde bir komşu teyze bana “neden evlenmiyorsun?” diye sordu. Lafı dolandırmadan ama kibarca, “ben o işlerde başarısızım, biraz da isteksizim” dedim. Meğer kendi oğlu da elli üç yaşındaymış. O da hiç evlenmemiş. Hâl böyleyken, yani insanlar aile sorumluluğu almak konusunda zaten müteredditken nafaka konusundaki sert söylemler, abartmıyorum, "bir yıl da evli kalsan, kadın çalışsa da ödeyeceksiniz” gibi söylemler insanların aile kurumuna olan azıcık sempatisini bile yok etmekten başka bir işe yaramıyor. Hiçbir şey bahane değil tabi. Aile kurmak isteyen uğraşır kurar.

Önümüzdeki dönemde bekâr anneliğin de tartışılacağına inanıyorum. Şimdi ilk tepki “bizim kültürümüze ters! Bizde olmaz öyle şey” şeklinde olur, biliyorum ama bu gidişle o iş de kaçınılmaz görünüyor. Polonya’da tanıştığım ve evli olmayan genç kadınlar evlenip aile kurmak istediklerini ama evlenmeseler bile muhakkak bir çocukları olsun istediğini söylemişlerdi. Hak verdim. Diyelim ki bir şekilde evlenemedin, bulamadın birini, buldun da ayrıldın, olmadı vs. Bu durum çocuk sahibi olmana engel olmamalı. Şahsen yadırgamam. Bir kadın, evli değilse bile çocuk sahibi olmak isteyebilir ve bundan ötürü onu eleştirmek bize düşmez. Bir eğitim projesiyle İsveç'e gitmişti öğretmen arkadaşlarım. Oradaki okulun müdiresi bekâr bir anneymiş mesela. Ne yapacaksın, kadını toplumdan mı dışlayacaksın? 

Yirmi yıl sonraki gündemi merak ediyorum asıl. Aile kurumunun dönüşümü bu yaşadığımız. Sancılı oluyor biraz. Bir yandan modernleştik, öte yandan geleneğin kimi tortuları mevcut. Bir dönüşüm yaşandığıysa hissediliyor.

14 Ağustos 2019 Çarşamba

Alev Alatlı'nın Son Açıklamaları

Dün gece Alev Alatlı’nın katıldığı programı izledim. Öncelikle ukalalık etmek niyeti taşımadığımı belirteyim.

Alev Alatlı’nın, hitap ettiği kitleyi bile ikna edememek gibi bir sorunu var. Dünkü programda sunucu o kadar istekliydi ki “işte bu!” demeye, sağlam bir tez işitmeye, şöyle içine sinerek, tüm aklıyla ikna olmaya; ama olmadı. Çünkü Alatlı’nın batıyla olan sorunu ve batıyı neredeyse kategorik olarak reddetmesi onu kıymetli bir cephaneden yoksun bırakıyor. Argüman, gerekçe, kanıt, karşılaştırma, kısacası rasyonalite diyelim, batıya özgü olarak görüldüğünde elinde bir tek belagâtli konuşma, vurucu sözler ve insanların duygularına hitap eden şairane özdeyişler kalıyor. İnsanları bu şekilde ikna edemezsiniz. İkna aklen gerçekleşir ve siz anlam arayışındaki, anlama çabasındaki insanlara anlamanın hayatla kurulan tek ilişki kipi olmadığını, anlamanın şart olmadığını, önemli olanın sezgi, hissetme vs. olduğunu söylerseniz, eh, eyvallah, sanat söz konusu olduğunda buna katılırım, gelgelelim, düşünce söz konusu olduğunda bu şekilde kimseyi ikna edemezsiniz. Duymak istediklerini söylediğiniz kimseler bile ancak önkabulleri okşandığı için geçici bir doyum yaşar. Gerisi gelmez.

Batıya düşman olabilir, Avrupaî yaşam tarzını, bilimi, seküler eğitimi, parlamenter demokrasiyi, güçler ayrılığını, İnsan Hakları’nı, ifade özgürlüğünü, Descartes’ı, Bacon’ı, Spinoza’yı, Kant’ı, Marx’ı, Einstein’ı, uzay çalışmalarını ve teknolojiyi elinin tersiyle itebilirsin. Ama “batıda maneviyat eksik” demekle, “bilim dinin hizmetine girmeli, ona güdümlü olmalıdır” demekle, (İsmel Özel idi galiba) “batı sapkındır” demekle batı felsefesi de, uygarlığı da çökmüyor öyle. (Bu arada batı felsefesine kısaca "felsefe" diyorum ben. Doğu gizemciliği ve Uzakdoğu ahlâk öğretileri başka şeyler.) Benzerine Cemil Meriç’te rastladım. Eleştirilemeyen, kimsenin toz kondurmadığı Meriç’te. Bir paragrafta, iki cümlede çökertiyordu batıyı. Oysa bu işler öyle kolay değil.

Görüşlerine katılmak isteyen, seninle aynı zihin dünyasını paylaşan birisi bile olsa “neden?” diye sorduğunda verecek güçlü bir yanıtın olmalı. “Hangi gerekçeye dayanarak böyle söylüyorsunuz?” dediğinde karşı tarafı ikna edebilecek argümanların olmalı. “Argüman kurmak batıya özgüdür, batının felsefesi ve bilimi ise evrensel değildir” demekle ancak konuyu geçiştirmiş olursun. Çünkü akıl evrenseldir ve insanlar “neden?” sorusunu sormaya devam edecek.

Alev Alatlı 2004-2005 gibi Ruslarla Türklerin benzerliğinden söz ediyor, Dostoyevski’den alıntılarla örnekler veriyor, bu iki ulusun duygusal olduklarından, rasyonel olmadıklarından dem vuruyordu. Bir Rus batılı gibi hesapçı değildir, duygusaldır. Biriktirdiği paraları bir gecede kumar masasında bırakabilir gibi cümleler. O zamanlardan rasyonalite karşıtlığı belliydi. Hatırlayın: Aydınlanmaya karşı merhamet. Bugün vardığı yer beklenmedik değil.

İzliyorum denk gelirse. Ama insanları o şaşaalı, büyük sözlerle, atlamalı sıçramalı, ilgisiz örneklerle ikna edemezsiniz.

13 Ağustos 2019 Salı

Vereceğin Alanın Alacağı Kadardır

Ne kadar verirsen ver, karşılığı yoksa toplum almıyor. İhtiyaçtan fazla İmam-hatip lisesi mi açtın mesela? Tutmuyor. Bir yere kadar gereklidir, karşılığı vardır, tamam; ama talepten fazlasını açtığında içini dolduracak öğrenci bulamıyorsun.

Polonya’daki rehberimiz anlatmıştı. 80’li yıllarda Pazar günleri kiliseye gidenlerin oranı %90 civarıymış. “Of!” diyorsun, Polonyalılar ne kadar da dindar insanlar. Oysa şimdilerde oran %28'lerdeymiş; çünkü sosyalizm döneminde kiliseye gitmek o günkü yönetime itirazın tek yoluydu. On kişi bir köşede toplanıp sohbet etsen, “eylem yapacaklar” şüphesiyle polis müdahale ediyor. Ama kiliseye gitmek serbest. Sistemdeki bir gedik. O yüzden milyonlar gidermiş aynı anda. Bir nevi güç gösterisi. Milyonları birleştiren amaç sistemin değişmesiyle birlikte ortadan kalkınca kiliseye gitme oranı da gerçek rakamlarına inmiş.

Başka konularda da öyle. Hadi tüm okulları fen lisesine dönüştürelim! Tutmaz. Çünkü toplumdaki ihtiyaç bellidir. Üstün sayısal yetenekleri olan ve bilimde ilerlemek isteyen gençlerin sayısı bellidir. Meslek lisesinde okuyup fabrikaya girecek adama fen lisesi müfredatı dayatırsan verim alamazsın. Bu gibi konular açıldığında herkes küçük birer diktatör kesiliyor. “Var ya” diyorlar, eğer iktidar bende olsaydı bütün okulları fen lisesi yapar, toplumu bilimin ışığında aydınlatırdım. Diğeri de diyor ki tüm üniversiteleri medreseye çevirirdim. Oysa her bir konuya yöneleceklerin sayısı sınırlı.

Bugün NTV’de özel okullar birliği başkanı mı, öyle birisi davetliydi. On yıl önce olsa söylemeyeceği şeyleri söyledi. Veliler bile veli Whatsapp gruplarından bıkmış. Kimi baskın velilerin okuldaki her şeye müdahil olmasından özel okul yöneticileri bile yılmış. “Bile” diyorum; zira özel okullarda veli bir müşteridir ve müşteri her zaman haklı olduğu için onu eleştiremezsin. Onlar bile, hatta kimi veliler de tepki gösterir, “bırakın öğretmen işini yapsın” noktasına vardığına göre, bu konuda da bir doyum olduğu görülüyor.

Son onbeş-yirmi yılda bitkisel tedaviler, aktarlar, alternatif tıp modelleri filan bayağı bir revaçtaydı. İnsanlar doktora danışmadan internetten ilaç benzeri ürünler alıyorlar(dı). Bunda da bir doyuma ulaşıldığını düşünüyorum. Son zamanlarda, belki modern tıbbı reddedip alternatif tıp adı altında faaliyet gösterenlere başvurduğu için ölenlerin haberleri de etki etmiştir, son zamanlarda insanlarda “en iyisi doktora başvurmak ya”, “ben hastaneden ötesini tanımam kardeş” gibi sözler işitir oldum. Bu konuda da toplum alacağını almış, normalleşmeye başlamış olabilir.

Diyeceğim, topluma bir şeyi zorla verince veya sürekli telkin edince toplum onu almıyor. Hatta tepki geliştiriyor. İhtiyaçtan fazlasını sunmak israf anlamına geliyor. Ve bazı şeyler kendiliğinden gelişiyor. Türkiye’de çayı şekersiz içenlerin oranı şekerli içenleri geçmiş olabilir. TV’de 7/24 “çaya şeker atmayın!” kampanyası yapılsa bu kadar başarı elde edilmezdi. 

Toplumların işleyişi çok enteresan.

11 Ağustos 2019 Pazar

Turkcell'in Faturadaki Yaptığı Düzeltme

Büyük kurumsal firmaların ne talep etseniz "mümkün değil" demesine, "sözleşmede öyle bir madde yok" demesine bakmayın. Polonya'dayken, yirmibeş gün boyunca telefonumu hiç kullanmadım. Çoğu zaman uçuş modunda tuttum. Tek kullandığım Haritalar uygulamasıydı ve onun için GPS yeterli oluyordu. Bir ara reklam içerikli kısa mesajlardan bıktım. Özel hastaneye göz doktoru gelmiş, onu duyuruyor. Bu mesajlardan kurtulmak için "İPTAL" yazıp bilmemkaç bilmemkaça göndermeliymişim. Telefonda beşyüz kısa mesaj hakkı olup hiç kullanmayan, her yöne beş yüz dakikası olup toplasanız otuz dakikasını kullanan birisiyim. "İPTAL" yazıp söz konusu numaraya gönderdim. Ne de olsa kullanılmamış kısa mesaj hakkım çoktu. Ne olsa beğenirsiniz? O an Turkcell tarafından faturama kırk (40) lira eklendiği tarafıma iletildi. Ses etmedim.

Türkiye'ye dönünce otobüste Turkcell'i aradım. Dolambaçlı yolların, labirent gibi menülerde oradan oraya savrulmaların ardından, güç bela da olsa bir şekilde müşteri temsilcisine ulaşınca talebimi sordular. Bir talebim ya da işlemim olmadığını, yalnızca şikayetçi olduğumu, söyleyeceklerimin kayda geçmesini, mümkünse yetkililere iletilmesini söyledim. Yahu, attığım mesaj mesaj bile değil. "Naber? Nasıl gidiyor?" bile yazmamışım. Birileri benim numaramı edinmiş ve reklam gönderip duruyor. İptal etmek için "İPTAL" yazıp bilmemkaça göndermem gerekiyor. E zaten onca kısa mesaj hakkım var. Bunu kullanayım diyorum ve hop, yurtdışında olduğum için Turkcell tarafıma 40 lira yazıveriyor.

Lütfen bakar mısınız dedim, "son yirmibeş gün ne kullanmışım." "Yalnızca bir SMS göndermişsiniz efendim" dedi temsilci. İşte o SMS. Bir işlemim de yok, talebimde. Ama sizce bu adil mi dedim. Biliyorum, hukukî bir dil değil belki. Yönetmeliklere, sözleşme maddesine, şuna buna referans da vermedim. "Ama" dedim, Turkcell'deki yetkililer şu durumu görse, yani adam telefonu hiç kullanmıyor, bir iptal mesajı atacak oluyor ve faturasına çat diye kırk lira yazıyorsun, herhalde bunu adil bulmaz, "bizim bu yaptığımız da haksızlık yani" diye düşünürlerdi, dedim. Başka bir işlemim var mıymış. Yok dedim, teşekkür ederim. İyi günler. Bir beklentim yoktu; zira imza attırdıkları o upuzun ve kimsenin okumadığı sözleşmede beni haklı çıkaracak bir madde olmadığına inanıyordum.

Ertesi gün aradılar. O kırk lirayı faturamdan silmişler. Talep değil de sitem ederek bir kazanım elde etmek tuhaf bir duyguymuş.