29 Temmuz 2019 Pazartesi

Polonya Notları

Varşova'dayım. İnsanlarla tanışmak için hiç kasmam kendimi. Bazen oturur, kaldığım yerde, özellikle akşamları, ertesi günlerde yapacağım ziyaretleri planlarım bir başıma, bazense birileriyle tanışırım, sohbet kendiliğinden gelişir. "Hello!" diye insanların üstüne atlamayacaksın. Polonyalılar Zibigniyev Praysner'i ve meşhur yönetmen Keşlovski'yi bilmeme çok şaşırdı. E dedim dostum, Üç Renk'i ve Dekalog'u izlemeyeni dövüyorlar, bilmez olur muyuz? Teesüf ederim. İlginç bir millet. Sovyetlerle Hitler Almanyası arasında kalınca az ezilmemişler. Bugün gezdiğim bir müzede adamların çilesine tanık oldum. Zaten biliyordum ama büyük acılar hakikaten.

Türkiye'yi pek bilmiyorlar. Beyaz tenliymişim. Türk gibi durmuyormuşum. Dostum, Türkiye dediğin seksen milyonluk ülke. Her çeşit insan var. Abim esmer, babam ela gözlü, kardeşimse mavi. Senin habarın var mı? Türkiye'de de kuzey var, güney var.

Buraya iner inmez toplu taşımaya uyum sağladım. Uyanık taksici! "Tren arızalı" diyor. Sen Tamer'i tanımamışsın. İndim Şopen Havalimanı'ndan tren istasyonuna. S2 hattına bindim. Vagonda tek kişiydim. Bilet alırken zorlanmadım. Makineden alıyorsun ama işte iş olsun diye bir ihtiyar yardım etti. Sonra çekine çekine para istedi. Bozuklukları verdim. Üzülüyorum böyle şeylere. Üzülüyorum yetmiş beş yaşında adamın üç beş kuruş için orada dikilip gelen geçene yardımcı olmasına. Warzhava Ochota durağında inip Plac Zawisy durağından 73 nolu tramvaya bindim. Niska adlı durak kaldığım yere çok yakındı. Elimle koymuş gibi buldum. Ne diye taksi tutacağım?

Kaldığım yerin balkonu devasa. Sigara içmesem de orada oturuyorum. İlginçtir, insanlar benimle sohbet açmaya çalıştı bu kez. Onlardan geldi kaynaşma isteği. Ne güzel. Seve seve. Burnu havada bir insan değiliz çok şükür. Kaldığım yerin elli metre yakınında ayaküstü yemek yemelik yerler var. Kebab Prisniçki mi, Sivitzeçki mi, öyle bir şey yedim. Güzeldi. İşime geldi yakın olması.

Yarın için planım hazır. Gündüz Old Town'ı gezer, birkaç fotoğraf çekerim. Bir arkadaş muhakkak şu restoranda bunu bunu yemelisin dedi. Onları yer, akşamleyin hostelde muhabbet ederim. "Önce kendi ülkemizi gezmemiz daha doğru olmaz mı?" şeklinde, kibarca laf çarpmıştı birisi. Öyle bir kural yok hâlbuki. Benim tatil anlayışım budur. İlk gün bile bana göre dolu dolu geçti.

Herkes nasıl mutlu oluyorsa öyle yaşasın.

* * *

Dün öyle üşüdüm ki, girdiğim müzelerden çıkmak istemiyor, içeride fazladan duruyordum. Kaç yazdır, St. Petersburg senin Helsinki benim, kuzey şehirlerini gezdim ve her seferinde yanımda götürdüğüm üstlükler valizde kaldı. Hiç kullanmadım. Hep sıcaktı. O yüzden bu kez getirmedim ve büyük bir aptallık ettiğimi anladım. İnsanlar üstüne polar, kapşonlu ya da kazak giymişken ben tişörtle gezdim öyle dımdızlak. Neyse, çözdüm o sorunu. Artık uzun kollu bir kapşonlum var. Hayatımı kurtardı bugün.

Meşhur bilim insanı Maria Curie'nin müzesini gezdim. Kendisini ve eşi Pierre'i bilirdim de, çocuklarının ve torunlarının da bilim insanı olduklarını, hatta bir kızının Nobel ödülü aldığını bilmiyordum. Maşallah. Çocuklukları bile anne-babalarının onlara yabancı dil öğretmesiyle geçmiş. Ders çalışmak nefes almak gibi olmuş onlar için. Aile kültürü işte. Bir kızı Eve ise farklı biri. Sanatçı ruhlu. Piyanist ve yazar.

Hostelde son tanıştıklarım Fransız bir kız, yirmi yedi-yirmi sekiz yaşlarında, Yeni Zelandalı altmış dokuz yaşında bir amca ve Avustralyalı elli dört yaşında bir abimiz oldu. Sohbet ilerledikçe Avustralyalı Avrupa'nın çöktüğünü söyledi. Rakamlar verdi. Kız laf yetiştiremeyince, ya da meramını anlatamayınca diyelim, sinirlenip ayrıldı ortamdan. Sonra "yirmi sene önce insanlar daha sakin tartışırdı, şimdi gençler hemen kızıyor, her şeye inciniyor" dedi Avustralyalı. Yeni Zelandalı amca ise nazik, hoş sohbet birisi. Artık koyun postu para etmiyormuş oralarda. Ülkesi yılda yedi bin göçmen kabul ediyormuş. Kırk iki yaşındaki oğlu hiç evlenmemiş. Anlattı da anlattı. Zevkle dinledim.

Otuz yaşlarında Vietnamlı bir çiftin işlettiği bir lokanta var. Oraya takılıyorum arada. Elli çeşit yemek var. Avrupalı damağına hitap edecek şekilde geliştirmişler kendilerini. Çok iyiler ve bütün gün dükkandalar. Ne zaman baksam oradalar. Gezmek güzel ama çalışmak, hele yabancı bir ülkede tutunmaya çalışmak belli ki kolay değil.

Ha bir de çok sevdiğim yönetmen Keşlovski'nin mezarını bulana kadar akla karayı seçtim ama buldum. Dekalog serisinin çekildiği apartmanları da buldum. O kadar sevindim ki anlatamam. Sırf bu yüzden günü müthiş bir tatmin duygusuyla kapatıyorum.

* * *

Şu anda balkonda iki Flaman genç oturuyor. Biri on yedi, diğeri on sekiz yaşında. İzci Kulübü gibi bir oluşumlarmış ve grup hâlinde geziyorlar. Sanırım toplam on beş kişiler. Çok eğlenceli, hoşsohbet ve saygılılar. Şu an klavyeyi tıkırdatmadan, sessizce yazıyorum; zira bana beş metre mesafede açmış kitap okuyorlar. Hani gençlik bitikti? Görseniz insanlığın geleceğine dair umutlarınız yeşerir.

Türk lirasındaki değer kaybı kendini burada da belli ediyor. Nereye gidersem gideyim, illa ki gezen Türkler görürdüm. Üç gün bitti burada. Ne kaldığım yerde ne de dışarıda Türklere rastladım. Tek bir tane görmedim. Bir tek Azeri karındaşla tanıştık. O da merkezde bir restoranda çalışıyor. Turist değil. Üzücü bir durum aslında. İnsanımız gezemiyor. Nüfusun çoğu yurtdışına çıkmıyor. Araplar tüm dünyayı geziyor mesela. Çinliler de her yerde.

Üzerimde kapşonlu var. Nasıl da soğuk -özellikle geceleri. Üşüme muhabbetini uzattım ama hayatta en sevmediğim şey üşümektir. Hiç sıcaklardan yakındığımı duydunuz mu? Sıcaklardan bunalabilirim. Aşırı bunalırsam içimden sövüp sayarım belki; ama sıcak sadece bunaltır. Piştirir. Gelgelelim üşümek insanı çaresiz hissettiriyor. Kendimi güçsüz, çaresiz ve muhtaç hissetmekten nefret ederim. Dolambaçsız bir yapım var. Güçlüysem mutluyumdur. Güçsüzsem mutsuz. Üşümek kendimi güçsüz ve çaresiz hissettirir. Bu yüzden her şartta yazı kışa yeğlerim.

Bugün ne oldu biliyor musunuz? Sosyalizm Altında Yaşam Müzesi'ni gezdikten sonra Lazienki Sarayı'na doğru yola koyuldum. Yol üstünde Şopen Anıtı olduğunu gördüm haritada. Dedim bir uğrayayım.

Bir de baktım insanlar doldurmuş ortalığı. Evet, heykel oradaydı ama bir gölet ve göletin etrafındaki çimlere yayılmış, katlanır sandalyesine oturmuş, yere havlu serip uzanmış bir sürü insan vardı. Acaba ne oluyor diye düşündüm. Heykelin sağında üzerinde gölgelik bulunan kuyruklu bir piyano gördüm. Meğer konser verilecekmiş! II. Dünya Savaşı'nda yıkılan Şopen Heykeli 1958'de tekrar dikilmiş ve o gün bugündür her yıl Şopen'in eserlerini icra ediyorlarmış. Yahu dedim, bu kadar kalabalığın kamusal alanda işi ne? Aldım megafonu elime ve "hadi herkes evine dönsün! Bu kadar kalabalık iyi bir şey değil. Şopen'i de evde açıp YouTube'dan dinlersiniz!" dedim. Hak verip dağıldılar -dermişim :) Hayır, oturdum ve efendi gibi Japon piyanistin resitalini dinledim. Günün değil, yılın mutlu tesadüflerinden oldu.

İyi ki yürüme alışkanlığım var.

* * *

Varşova'da yedinci günüm. Yarın sabah ayrılıyorum. Şehirde gitmediğim yer kalmadı diyebilirim. Moskova, St. Petersburg ve Berlin'i tüketmek kolay değildi. Varşova ise çok daha küçük. Gezmek için üç gün ideal. Bana bakmayın, benim tatil anlayışım biraz farklı. Sıkıya gelemiyorum. Günde beş mekân gezeceğime, öğleden önce mesela bir müzeye gider, öğle yemeğinden sonra yürüye yürüye bir başka yere giderim, yeter. Akşam yemeğini çok erken saatte yiyorum. Sonra tek başıma takılıyorum. Biraz kitap, biraz internet. Akşam dokuz-ondan yatıncaya kadarsa kaynaşıp sohbet ediyoruz.

Burada balığa doydum. Morina balığı tavuktan az daha pahalı. Çok uygun. Türkiye'de deniz ürünlerine talep yok. Talep olsa bir şekilde ucuzlattırılır, getirtilir ya da üretilirdi. Ukrayna'nın denize kıyısı bizden azdır mesela, ama süpermarketlerinde envai çeşit balık bulursunuz. Hatta kurutulmuş balık ve deniz ürünlerini, çubuk kraker gibi, küçük paketlerde satarlar: Alır çatır çutur yersin çerez niyetine. Bu sorun Türkiye'de çözülmez bence. Çünkü Türk insanının büyük çoğunluğu, dürüst olalım, deniz ürünlerini sevmiyor. Pazardaki payı büyük değil.

Varşova gördüğüm en temiz şehir olabilir. Dümdüz. Bisiklet için uygun. Düzenli. Berlin'i pek temiz bulmamıştım mesela. Özellikle Duvar'ın olduğu grafiti bölgesini. Varşova karışık bir şehir değil. Polonya zaten göçmen alan bir ülke değil. Şehrin neredeyse homojen olduğunu söyleyebilirim. Berlin geliyor aklıma: Çok kozmopolit, elli çeşit milletten insanın olduğu bir metropoldü Berlin.

Dün tanıştıklarımdan en ilginç olanı bir Japondu. Dünya'ya bu kadar meraklı bir insan görmedim. Adam bizim İstanbul seçimlerini tüm detaylarıyla takip etmiş :) Evde bazen NHK World'ü izlediğimi söyleyince ilgilendi. Kendi kültürünü çok eleştiriyor yalnız. Yani toplumsal baskıyı, utanç duygularının çok fazla olmasını, işten çıkarılan adamın bunu ailesine söyleyememesini, hata yapanın intihar etmesini vs. Bence de Japonlar bazı konularda değişmeli, yoksa çökmeseler bile zayıflamaya devam edecekler. Ama kültür hep yeniden üretilen bir şey. Kolay olmuyor değişmesi.

Hostelde kalmak isterseniz büyük olanlardan uzak durmanızı öneririm, naçizane. Ortak kullanım alanı çok büyük olunca insanlarla tanışmak zor oluyor. Berlin'deki hosteli hatırlıyorum: Koca salonda birinin yanına gidip tanışmaya çekiniyordu insan. Burada ise balkon ve salon küçük olduğundan ister istemez kaynaşıyor, sohbet fırsatı yakalıyorsun.

Gecelerimiz neşeli geçiyor böylelikle.

* * *

Bugün üç saatlik bir yolculuğun ardından Lublin'e geldim. Lublin ismi gibi şirin bir şehir. İlk izlenimim insanlarının Varşova'ya göre daha güleryüzlü olduğu yönünde. Ne var ki ben bunu Lublinlilere bağlamıyorum. Lublinlilerin Varşovalılardan daha güleryüzlü, daha ilgili insanlar olduklarına dair bir genelleme yapamam. Sebebi bence başka.

Çünkü büyükşehirlerde daha çok turist oluyor ve bir yerden sonra, bana kalırsa, yerel halk turistlerden bıkmaya başlıyor. Sabah Varşova metrosuna bindiğimde vagonlar sıkış tepişti. İnsanlar işe gidiyor, eve gidiyor, gündelik hayatlarını sürdürme derdindeler ama vagonda ben gibi başka milletlerden insanlar işin keyfinde, gezmesinde ve adam işe giderken oturacak yer bulamıyor. Ayakta bile zor gidiyor. Varşova yine çok iyi. Ancak Paris, Berlin, hele Venedik, Roma ve Barcelona gibi şehirler söz konusu olunca, insanlar cidden bezmiş durumdalar.

Mallorca o kadar turist alıyormuş ki artık geceyarısından sonra sokakta içki içilmesini yasaklamışlar. İçine ediyorlarmış kumsalların. Her sabah her taraf plastik şişeler, bira kutuları vs. Tayland'da doğa harikası bir koy vardır. Lagün mü demeli yoksa? O kadar fazla turist gitmiş ki, Tayland bir yıl boyunca bölgeyi turizme kapatma kararı almış. Ekosistem bozulmaya başlamış artık. İspanya, İtalya ve Dubrovnik gibi Adriyatik kıyısında yer alan yerlerse, özellikle şu büyük gemilerin (cruise) binlerce turisti karaya yığmasından bıkmış. Adam otelde kalmıyor, yemeğini de gemide yemiş zaten. Şehre kayda değer bir katkısı yok. Katkısı gemi işletmecisine. Bir ara teknelerle o büyük gemilerin etrafını sarıp protesto düzenlemişlerdi. “Tourists go home!“ diye. Barcelona artık yeni otellerin açılmasına izin vermiyormuş. Hollanda bu yıl tanıtım kampanyası yapmama kararı almıştı. Amsterdam kaldıramıyormuş o yükü artık. Amsterdamlı birisi bana banliyöde yaşadığını, merkezin artık turistler için bir vitrin gibi olduğunu söylemişti.

Antalya şehir vergisi uygulaması getirecekmiş. Kesinlikle gerekli. Dünya'da birçok yerde bu uygulama zaten var. Bence kitlesel turizm ilerde ciddi sıkıntılar çıkartacak ve şehir yönetimleri çeşitli önlemler almak zorunda kalacak. Bunlar neler olur bilemiyorum ama bildiğim şu ki bugün Venedik, Amsterdam, Mallorca ve Roma gibi şehirlerdeki durum ileriki yıllarda sürdürülemez hâle gelecek.

* * *

Size biraz içimi dökeyim. Felsefeye meraklı olanlara özellikle. Son üç yıldır değerler üzerine düşünüyorum. Ayhan Çitil Hoca çetrefil bir soruyla karşılaşınca “gidip yirmi yıl düşünüp öyle cevap vereyim“ derdi. Ben, evet, biliyorum, insanlar kesin yanıtlar, açık ve net görüşler işitmeyi yeğliyor, ama ben, itiraf edeyim, değerler (values) konusunda işin içinden çıkamadım.

Geçen yıl Tomislav Sunic, Alain De Benoist, Pascal Bruckner, Alexandr Dugin gibi sağın, batı sağının düşünürlerini okudum. Sırf yeni şeyler duymak için. Roger Scruton var bir de. İçlerinde en zekisi odur bence. Ancak, kusura bakmasınlar da yalnızca bazı tepkilerini haklı buldum. Değerler yaratmak bakımından, insanlığa yeni bir değerler kümesi sunmak bakımından onlarda da aradığımı bulamadım. Ben, mesela, “İnsan Haklarının Ötesinde“ adı verilmiş bir kitaptan yalnızca İnsan Hakları temelli mevcut etiğin eleştirisini değil, kayda değer bir alternatifin, yeni bir modelin de önerilmesini beklerim.

Zaten işin içinden çıkmakta zorlanırken, okuduklarımda da umduğumu bulamamak felsefedeki en büyük hayal kırıklığımdır. Tüm değerlerin çöktüğünü söylüyorsan alternatif sunmanı beklerim. “Modernlikle birlikte ayağımızın altındaki zemin çöktü, artık insanları birbirine bağlayan evrensel değerler yok“ diye yakınıyorsan, çözüm önerini de beklerim. “Üst-insan yeni değerler ortaya koyacak“ demek yerine o değerleri bizzat üretmeni beklerim. Sam Harris'in The Moral Landscape'i de hayal kırıklığı oldu. Olgu ve değer ayrımını ortadan kaldırmak o kadar kolay iş değil. David Hume'un is-ought (olan'dan olması gereken, mevcut olandan normatif olan çıkmaz vb.) saptaması o kadar güçlü ki, hâlâ aksine ikna olabilmiş değilim. Ne zaman birisi “şöyle yapmalıyız, öyle etmeliyiz“ dese, altını kurcaladığımda bilgiye değil arzuya ulaşıyorum. O -meli/-malılar nesnel bir zemine değil, yalnızca öyle istemiş olmana dayanıyor. İşine gelen işine geldiği gibi.

Değerlerin göreli olması insanlığa yeni bir ideal sunmanın önünde engel teşkil ediyor. Kolektif, toplu olarak adanabilecek yeni bir modelin yokluğunda kimseyi harekete geçiremiyorsun. Ben hep, tıpkı olgular (facts) için olduğu gibi, değerler bakımından da nesnelliğe yaklaşabileceğimize inandım; ancak bunu temellendiremedim. Görüşlerim yalnızca kanaat (doksa) düzeyinde kaldı ve bir türlü bilgi düzeyine eremedi. İçten içe bildiğim, sezdiğim olduğu zamanlarda ise ifade etmekte zorlandım. Aktaramadım.

Tevazu olsun diye söylemiyorum. Bakmayın kimi küçük, önemsiz, gelip geçici konularda güçlü kanaatler beyan etmeme. Evet, normalde zihnim berraktır. Pek arada kalmam. Gelgelelim bu bahsettiğim konu öyle olmadı. Ufak tefek görüş beyanları felsefe değil.

Son iki yıldır yaptığım edebiyat okumaları felsefi/kuramsal okumalarımın önüne geçti. Bu pes etmek anlamına gelmiyor yine de. Üç yıl kayda değer bir zaman değil. Daha çok düşünmek, daha çok okumak lazım. Belki düşünür ya da okurken bir gün “işte bu!“ diyebilirim -belki de diyemem. Bilmiyorum.

* * *

Dün öğlenleyin Krakov'a geldim. Çok güzel bir şehir gerçekten ve bu benim keşfim değil; zira her yer turist dolu zaten. Kaldığım yer bir ev. Daireyi hostele dönüştürmüşler. Ortak kullanım alanının neresi olduğunu sorduğumda "mutfak" yanıtını aldım :) Küçücük mutfakta akşamları masa etrafında oturuyoruz.

Zeynep diye yirmi dokuz yaşında bir kız var. İtalya'da mühendislik doktorası yapıyormuş. Türkiye bir programla göndermiş. Unuttum şimdi o programın adını. Roma pahalı bir şehir olduğu için bir süreliğine Krakov'a gelmiş. Ne zamandır her söylediği bu kadar akıl-mantık dolu, bu kadar makûl birisine denk gelmemiştim. Doktorası bittiğinde -anlaşma gereği- Türkiye'ye dönüp devlette çalışması gerekiyormuş. Bir yıl olmuş Roma'da doktoraya başlayalı. İtalyancayla ise arası yokmuş. Motive olamadığını, öğrenesi gelmediğini söylüyor. Gerçekten böyle bir şey var: Kültürünü merak etmediğin, ilgi duymadığın bir ülkenin dilini öğrenmek de zor oluyor.

Burası Polonya ama hostelin çalışanları ve hostelde kalanların çoğu Ukraynalı. Dün akşam kuşatma altına aldılar beni. Rusya Kırım'ı ilhak ettiğinde neden Türkiye Rusya'ya sert bir tepki koymamış, neden Rusya'ya karşı yaptırımlar uygulamamış, neden Kırım Tatarlarına sahip çıkmamış Türkiye vs. Vallahi tatilde de olsan, başka bir ülkede de olsan siyaset peşini bırakmıyor. Hayır, ne bileyim, "Türkiye kınadı aslında" dedim. Ne bekliyorsunuz, Rusya'yla diplomatik ilişkilerin kesilmesini mi? Askeri operasyon mu? Herkes kendi ülkesinin önceliklerine göre beklentiye giriyor işte. Amca anlatıyor, genç olansa çevirmenlik yapıyor. Bir ara kendimi Dışişleri Bakanlığı müsteşarı gibi hissettim. Konuyu değiştirmek için Taras Çevşenko Üniversitesi diyorum, Bulgakov'un Kiev'deki evi diyorum, amca ise "S400" diyor. Olsun, sohbet iyidir.

Krakov'dan önce Lublin'deydim ya, Arthur'u hatırlıyor musunuz? Topallıyordu ya hani, meğer bir bacağı protezmiş. Lublin'deki hostelden benden bir gün önce ayrıldı. Kocaman iki valizi, bir de gitarı var. Dur dedim, ben taşırım onları aşağı. Hostel üçüncü kattaydı. Asansör yok. Teşekkür etti. "Tomaş" diyor bana. "Thank you Tomaş." Ne demek dedim, "sen benim older brother'ımsın." Bir banka kadar taşıdım eşyalarını. Banka oturdu ve vedalaştık. Bilmiyorum ne yapacak, başka bir şehre mi gidecek, nerede kalacak. Yolu açık olsun. "Çok seviyorum ülkemi" diyordu. Polska yazan bir atkıyla geziyor. Ama dikiş tutturamamış bir türlü işte. Acımak haddime değil. Bana göre sefalet ama belki de bilerek seçmiştir bu hayatı. Bilmiyorum.

Bir de Maria vardı Lublin'de. İstanbul'a gelmiş iki yıl önce. En çok neyden etkilendiğini sordum. Ne Galata Kulesi ne de Boğaz'da tekne turu. İlk gecesinde otel odasında uyurken sabah ezanını duymuş ve etkilenmiş. Onu unutamıyorum diyor. "Haklısın" dedim, "benim de en sevdiğim makamdır." Aynı makamdan olan "Bir Dalda İki Kiraz" türküsünü dinlettim sonra. Onu da beğendi.

Krakov'da hava sıcak. Kemiklerim ısındı en sonunda. Tişörtle gezmek güzel.

* * *

Demek yurtdışına çıkmak zengin işi? Gerçekten böyle düşünenler bence ömür boyu sürünmeye razı, yoksulluğa gönüllü insanlar. Başka bir açıklama bulamıyorum. Yurtdışından alınan telefonların Türkiye'de kaydedilme ücreti 1.500 liraya çıkartılmış. Açıyorum interneti, adam bunu bile normal görüyor. Savunuyor çatır çatır. "Ya zaten yurtdışına çıkan adam o 1.500 lirayı da verir" diyor. Demek ki yurtdışına çıkmayı ortalama gelirli insanlara hak görmüyor. Sanıyor ki başka ülkeye giden herkesin yatları-katları var.

Dostum, 1960'lı yıllarda mıyız hâlâ? Uçaklar otobüs gibi vızır vızır gökyüzünde. Elin Avrupalısı on sekiz yaşında çıkıyor gezmeye, yirmi yaşında gitmediği yer kalmamış oluyor. Benim Alman meslektaşım bir haftalık tatilde kayak yapmak için komşu ülkeye gitmişti mesela. Dünyayı gezmek, Latin Amerika'yı gezmek Batılılar için neredeyse olağan bir hâl almışken, marifet sayılmazken ve adamlar sırf değişiklik olsun diye Afrika'yı bisikletle katetmeye filan çalışırlarken, bizim vatandaş diyor ki "canım yurtdışına zaten varlıklı kesim çıkıyor, veriversin 1.500 yetaleyi."

Yurtdışı çıkış harç pulu da 15 liradan 50 liraya çıkartılacak deniyor. "Yetmez ama evet" diyorum. Bence 500 liraya çıkartılsın. Hakikaten müstehak bize. Kimse bir yere kıpırdayamasın. Bir tek topçular, popçular ve Sabancı gibi aileler çıksın, geri kalanların tümü olarak içeride kalalım.

Yirmi birinci yüzyılda senede bir kez başka bir ülkeye gitmeyi "zengin işi" olarak, "aşırı lüks" olarak görüyorsak gerçekten bize her şey müstehak. Bunu bile kendine hak görmeyen, zengin işi olarak gören kişi hiçbir konuda hayal kuramaz, büyük düşünemez. Vizyonu bu kadar dar, kendi zararına olan uygulamaları bile savunmaya bu denli meyilli insanların, içinde yaşadıkları topluma katkı sunacağına, o toplumu daha iyiye götüreceğine de zerre kadar inancım yok.

* * *

Bir İngilizle tanıştım. 43-45 yaşlarında. Sanat tarihi okumuş. Öğretmenlik yapmış bir süre. "Öğrencilerin bazıları derste uyuyor, beni dinlemiyor, hatta kimisi kabul edemeyeceğim davranışlar sergiliyordu" gibi sözler etti. Çat diye istifa etmiş. Çeşitli işlerde çalışmış. Şu an bir sanat galerisinde çalışıyormuş. Tam olarak görevi nedir, eserlerin bakımını mı yapıyor yoksa konuklara bilgi mi veriyor bilmiyorum, o an konu değişti ve soramadım; ama cesaretini takdir ettim.

Elimde olsa branşımı değiştirirdim. Türkiye'de İngilizce öğretmeni olmaktansa felsefe öğretmeni olmak isterdim. Kültür, sanat, edebiyat filan da olurdu. Sözel kimi alanlar. Felsefe yüksek lisansım var aslında ama Milli Eğitim'de branşımı değiştirmeme yetmiyor. Lisansımın da felsefe olması gerekiyormuş. "Neden İngilizce öğrenemiyoruz?" sorusuna o kadar sık muhatap oluyorum ki mesleğimi saklıyorum artık. Ciddiyim. Türkiye'de bir ortama girince, özellikle sorulmadıkça açmıyorum meslek konusunu.

En son bir otobüs firması çalışanı, öğretmen olduğumu biliyor kendisi, branşımı sormuştu. Sonrası klasik konuşmalar. Neden öğrenemiyoruz, neden öğretemiyorsunuz, lisedeki çocuğum nasıl öğrenebilir vs. Dedim "ders/kurs yetmez. Yabancı müzik dinlesin, internette İngilizce içerikleri takip etsin, filmleri Türkçe dublaj izlemesin" vs. "Peki kültürünü vermeden bu dili öğretmenin bir yolu yok mu?" diye sorunca verecek cevap bulamadım. Hem pastam dursun hem karnım doysun, olmuyor öyle.

Okuyup yazmak dışında bir becerim yok. O yüzden aklıma öğretmenlikten başka bir iş gelmiyor. Evin kredisini ödüyorum. İngiliz kadar cesur da değilim öyle: Çat diye istifa edemem şu an. O yüzden yurtdışı öğretmenliğe başvurmaya karar verdim. Türkiye başka ülkelerde öğretmen ve okutman görevlendiriyor. Üniversitelerin Türkoloji enstitülerinde okutmanlık yapıyor, Türklerin azınlık olduğu okullarda branş derslerine veya yabancı okullarda Türkçe ve Türk Kültürü derslerine giriyormuşuz. Vallahi bana uyar.

Ayrıntıları bilmiyorum ama vanaları kısıp, sigortaları kapatıp, valizimi alıp gitmeye hazırım. Mülakattan hiç çekinmiyorum. Genel kültürüme güveniyorum. Yalnız yazılı sınava çalışmak lazım. Selçukluları filan soruyorlarsa bilgilerim hiç taze değil açıkçası. Beylikler, Gazneliler, Karahanlılar... Tarih bilgimin zayıf olduğunu kabul etmeliyim. Çalışırsam toparlarım herhalde.

Teşekkürler Shirley. Zaten birkaç yıldır aklımdaydı bu konu ama hikayen beni iyice motive etti. Bu hayalin mutluluğu bana bir süre yeter.

* * *

Lodz'da üç gün kaldıktan sonra, beş saatlik bir yolculuğun ardından Gdansk'a geldim. Nam-ı diğer Danzig. Lodz da fena değildi tabi, bu arada ilginçtir, "ğuc/vuc" diye okunuyor, "lodz" diye değil, ama Gdansk'a gelince büyülendim. Polonya'nın en güzel iki şehri Krakov ve Gdansk. Hatta bana kalırsa Gdansk daha ağır basıyor. Baltık denizi esintisi iyi geldi.

Yorgun ve uykusuzdum. Hostele yerleştikten sonra şöyle bir yürüyecek ve dönüp uyuyacaktım. Gelgelelim, şu mecalsiz hâlimle vızır vızır gezindim durdum çünkü gerçekten çok güzel bir şehirmiş. Masal gibi. Bir tek böyle anlarda SLR fotoğraf makinem veya iPhone'um olsaydı keşke diyorum. Bin liralık Asus'la çekiyorum fotoğrafları. Olduğu kadar. Eski şehri gezerken yol sizi Vistula nehrinin kıyısına taşıyor. Orası harika. İlk gün için yeterince yürüdüm, fotoğraf çektim ve bir tekne turuna katıldım. Bir Almanla sohbet ettik. Birbirimize muhtaç kaldık çünkü teknedeki herkes Polonyalıydı ve rehber Lehçe anlattıkça çaresiz birbirimize baktık. Bir buçuk saatte İkinci Dünya Savaşı'ndan günümüzdeki mülteci meselesine kadar girmediğimiz konu kalmadı. O da öğretmenmiş. Gabriela'nın aile geçmişi ve bazı görüşleri beni şaşırttı. İlginç buldum. Belki ayrı bir paylaşımda bahsederim.

Yorgunluktan pestilim çıkmış olsa da son derece keyifli bir gün oldu. Hostele dönerken anahtarımın yerinde olmadığını fark ettim. Onca yolu tekrar yürüdüm ve önce yemek yediğim balık restoranına gittim. Bozuk para çıkartırken anahtarı orada bırakmış olabilir miydim? Yok dediler. Sonra bizi gezdiren tekneye doğru yürüdüm. Teknede de yoktu anahtar. Madem öyle, çaresiz, hostele yürüdüm bu kez. Olmazsa parasını verecektim, n'apalım? Ayakkabıları çıkarttım. Ayakkabıları çıkartmak, en büyük mutluluk. Havlumu ve sabunumu alıp banyoya girdim ve ne göreyim? Anahtarı banyoda bırakmışım öğlenleyin :)

20-30 ziloti ceza ödememek uğruna bu kadar yürüyen bir cimri daha var mıdır merak ediyorum.

Türkiye nasıl gidiyor? CNNTürk, HaberTürk filan neler diyor? Bodrum'da, Alaçatı'da lahmacun 25 liraymış, kola 20 liraymış, şezlong kiralama 100 liraymış diye duydum. Abartı mı bunlar yoksa gerçek mi? Neler oluyor oralarda? Bu gece YouTube'dan HaberTürk filan izleyeyim bari.

* * *

Çocuklar hamile kediyi pitbula parçalatmış ve yakalanmış. Ama maşallah güpgüçlü karakterlere sahipler -miş gibi görünüyor. Yaptıklarının arkasında dimdik duruyorlar. İşte aradığımız nesil. Yaşları genç olabilirmiş ama yaşadıkları yetermiş onlara -laflara bak. Böyle birtakım özlü sözler, Facebook'ta paylaşılan tarzda iddialı cümleler kullanınca şık durduğuna inanıyorlar muhtemelen.

Ben bu geçişi resmen yaşadım. Çocukken kitap okumayı sevmeyenler olarak kitap okumayı sevmediğimizi söylemeye utanırdık. Çünkü kitap okumak iyi ve gerekli bir etkinlikti ve bunu yapmadığın için utanmalıydın. Hadi utanmasan bile hiç değilse okumamakla övünmemeliydin. Sonra, aradan yıllar geçti, biz büyüdük ve televizyonda şöyle bir cümle duydum: "Kitap okumuyorum. Hiç sevmiyorum kitap okumayı." Bir başkası "yarışmacı arkadaşlara başarılar dilemiyorum!" diyordu. Bunu söyleyen bir ortaokul öğrencisiydi. Dobralık olarak, cesaret olarak görülüyordu bu tavırlar.

Aradan daha fazla zaman geçti ve şu "dimdik durma" muhabbeti iyice yayıldı. Saçmasapan bir görüş için bile "olsun, kendisine katılmasam da duruşunu beğeniyorum" gibi cümleler kurulur oldu. Onun "çok dik bir duruşu" vardı. Hayata karşı net bir tavır takınmıştı. Yaptıklarının ne kadar saçma olduğunun, yanlış olduğunun bir önemi yoktu. Yeter ki yaptığının arkasında dursundu. İçerik değil biçim belirliyordu artık itibarı.

Ben artık hepimizi bağlayan değerlere ihtiyaç duyduğumuzu düşünüyorum. Kötülük yapınca bunun savunulamaması gerekir. Ben bu görecilikten, "canım sana göre kötü olan bana göre kötü olmayabilir" genelliğinden gerçekten usandım. Hiç de o kadar göreli değil. Mesela bir başkasına sırf zevk için zarar veriyorsan bunun adı kötülüktür. Karnında bebeklerini taşıyan bir kediyi pitbuluna dişletip öldürtüyorsan buna kötülük denir ve bunun sana göresi, bana göresi olmaz. Hepimizi bağlayan değerlere, artık nesnel mi dersiniz, evrensel mi yoksa özneler arası uzlaşmaya dayalı mı dersiniz, benim için fark etmez ama buna ihtiyacımız var.

Yaptığı apaçık bir şekilde kötü de olsa "yaptığımın arkasındayım!" diye meydan okuyan, basbayağı yanlış yaptığı hâlde özür dilememeyi, suçunu kabul etmemeyi marifet sayan, şu "duruş sergileyen" insanlardan resmen gına geldi. Dik dursan ne olur durmasan ne? Zarar vermiş, zırvalamış, saçmalamışsın ve bunun arkasında dik duruyorsun, yaptığının arkasındasın öyle mi? Aferin. Hiç aklıma gelmemişti böylesine zekice bir davranış.

Sergileme kardeşim sen duruş muruş. Resmen topluma zararın var. Al duruşunu defol git. Utanmasalar "2*2=3" deyip bunun arkasında da sapasağlam duracak ve bizden "en azından dik durdu" dememizi bekleyecekler. Hadi oradan.