14 Nisan 2019 Pazar

Öldürülen Öğretmenin Düşündürdükleri

İşimiz gücümüz duygusallık. “Eğitim alsaydım var ya, robot yapardım robot!” gibi, aslında yapabilirmişiz ama imkânımız yokmuş mesajı veren reklam ve kamu spotları, güneydoğunun ilçe ve köylerine kitap gönderelim diye düzenlenen kampanyalar, özellikle ücra yerlerdeki yoksul ya da yoksul görünümlü çocukları sürekli kameraya çekip paylaşan, mahremiyet ilkesinden bihaber öğretmenler, kırmızı çizmeye sevinen kız çocuğunu, oyuncağa sevinen erkek çocuğunu kameraya çekip paylaşan "yardımseverler", her yerde ağlak bir romantizm, sevimsiz, daha kötüsü sonuç vermeyen bir duygusallık.

Bütün bunlardan gerçek sorunlara sıra gelmiyor. Şu anda, internetin en ücra yere bile eriştiği, çoluk çocuğun bile elinde akıllı telefonların olduğu günümüzde imkânsızlıklardan dem vurmayı doğru bulmuyorum. Daha ziyade, zorunlu eğitime lise de dahil edildi edileli ortaya çıkan sorunlar söz konusu. Artık herkes ama herkes okula gitmek zorunda. Okulu sevenle sevmeyen, öğrenmeye hevesli olanla olmayan, davranış sorunları olanla olmayan herkes bir derslikte, birlikte, saatlerini, yıllarını geçirmek zorunda ve bu durumu sürdürmek hiç de kolay değil. 

Eminim kulağınıza hoş geliyordur: Eğitim iyi bir şey olduğuna göre ZORLA eğitelim herkesi, değil mi? Lise zorunlu olsun, hatta ileride üniversite de zorunlu olsun, doğruyu bilen, ışığı haiz öğretmenler olarak o ışığı yeni nesillere taşıyarak onları aydınlatalım. Kağıt üzerinde ne kadar da güzel duruyor. Ama ben ilkokuldan sonra zorunlu kitlesel eğitime kuşkuyla yaklaşıyorum artık. Bu sistemde müthiş becerikli, istekli ve başarılı, diyelim ki her sınavdan 90-100 alan, etkin öğrenci ile boş kağıt veren bütün gün bir arada duruyor ve ben bunu adil bulmuyorum. Eşit belki; ama adil değil.
İki sözcükten doğru olanı işaretlemesi gerekirken bütün cümleyi yuvarlak içine alan, eşleştirme, ayırma, seçme, grafik okuma vb. en temel akademik becerileri edinememiş öğrenciyle, resmen hayran olduğum, gelecekte beni aşıp geride bırakacağını, benden daha iyi yerlere geleceğini öngördüğüm öğrenci aynı sınıfta duruyor ve buna eşitlik diyoruz. Seviye sınıfları oluştursan “çocuğuma ayrımcılık yapıldı” diyecek bir veli profili varken öğrencileri akademik becerilerine göre, sınavla gayet adilane de ayırsanız ayrımcı addedilmekten kurtulamıyorsunuz. Sanki çocuğu kaşına gözüne, ırkına, mezhebine, akrabanız olup olmadığına filan bakarak ayırmışsınız gibi. Bu kibar tabirle “heterojenlik”, daha doğru tabirle “uçurum” ise başarılının başarısızı yukarıya çekmesiyle değil, tam tersiyle sonuçlanıyor. Üzülüyorum o pırlanta gibi olanlara. Tabi bu konuda hiç umudum yok çünkü herkesin dilinde bir "haksızlık!" söylemidir gidiyor.

Televizyonun, medyanın, internetin yaygınlaştığı günümüzde öğretmenlerin toplumu dönüştürmede sanıldığı kadar etkisi yok. Bizden temelde beklenen, artık çoğu anne ve baba çalıştığı için, reşit oluncaya kadar öğrencilerin güvenliklerini sağlamamız. Elbette okulda dersler işleniyor, sınavlar yapılıyor, ama modern toplumda okulun, bir kurum olarak, gençleri başıboş bırakmamak gibi bir işlevi olduğunu da kabul etmek lazım. Çağın bir ihtiyacı. Onca genç, işte de çalışamayacaklarına göre, dışarıya da -asayişi sağlamak bakımından- salınmamalı derken buradan nöbet çıkıyor, okulların yarı açık cezaevi gibi çitlerle çevrili olması, dışarıya çıkamaması çıkıyor. Çünkü dışarıya çıksa ve araba çarpsa okul yandı. Dışarıdan yemek söyleyip zehirlense okul yandı. Ve gelsin kurallar, kurallar, kurallar. Sonra uzmanlar ekranlara çıkıp bir lise ve bir yarı açık cezaevi fotoğrafı gösterip aradaki benzerliğe dikkat çekiyor. Derslere girmeyen, nöbet tutmayan, okulda uzun süreli çalışmamış kişilerin dışarıdan konuşması, böyle hiç risk almadan akıl vermesi nasıl da keyifli olmalı onlar için.

Eğitim hizmetlerinde olmayanların anlaması gereken bir şey var. Bunu ben de işin içine girinceye kadar anlamamıştım. Yani diyordum, ne kadar zor olabilir ki? Sonuçta dersine hazırlanır, görsel ve işitsel gereçlerle konuyu destekler, yeterince tekrar yapar, “çağdaş” yöntemler kullanırsan bu iş tamamdır. Sanıyordum ki güzelce öğretirsen öğrenme gerçekleşir. Olmuyormuş meğer. Öğretmek ve öğrenmek bambaşka şeylermiş ve senin çabaların öğrenmenin gerçekleşmesini garanti etmiyormuş. Öğrenen öğreniyor, öğrenmeyen öğrenmiyor ve bu hem tahsil (dersler) için hem de eğitim (değerler) için geçerli. 

İnsanımız sanıyor ki tüm öğrenciler eşit kapasitede, tüm öğrenciler öğrenmeye hevesli, dünyaya karşı meraklı ve tüm öğrencilerde öğrenme gerçekleşir. Öyle bir şey yok. Eskiden bu sorun göze batmazdı, çünkü sadece okumak isteyen okurdu. Artık milyonları zorla okullarda zaptediyoruz ve zorla güzellik olacağına dair inancı idealizm diye birbirimize yutturuyor, sorunlardan bahsedeni “seni zorla tutan yok, beğenmiyorsan istifa et!” diye susturmayı yeğliyoruz.

Gebze’de öğrencisi tarafından öldürülen öğretmenle ilgili ne desek boş. Üzgünüm sadece. Muhtemelen ihale yine öğretmene kalmıştır. Olay biraz soğusun, başına bir iş gelenlerin “o saatte orada ne işi varmış?” denerek eleştirilmesinde olduğu gibi, suç yine “demek ki öğrencisini eğitememiş” denerek öldürülen öğretmenin üzerine kalır emin olun.

Yazık.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder