16 Nisan 2019 Salı

Nurullah Ataç'ı Neden Sevdim?

Yazın Cemil Meriç’le İsmet Özel okudum. Cemil Meriç’in ikna gücünü düşük, çoğunluk 1-2 sayfa, bazen tek bir paragraf, hatta tek bir cümleden ibaret denemelerini fazlasıyla kısa, Arapça ve Fransızca sözcükleri kullanırken Türkçe olanları kullanmama inadını ise taraflı bulmuştum. Savunduğu ideoloji kısaca “Doğu iyidir, Batı kötüdür” olarak özetlenebilir. 

İsmet Özel’in Türkçesini beğendim ama ideolojisi son derece kategorik ve Meriç’ten daha sert idi. Zaten İsmet Özel’de biraz çılgınlık mı desem, çatlaklık mı desem, bir sıkıntı var. Bir eleştiri yöneltseniz sinirlenip saldıracakmış gibi bir duruşu var. Yazı dili, kendisine hak vermeyen kişileri gerizekalı olmakla itham edeceği kanısı uyandırıyor zaten.

Ekim’de Sabahattin Eyüboğlu’nu okudum. Hayal kırıklığı. Üzgünüm. Sıkıldım okurken. Geçenlerde Salâh Birsel okudum. Dilini sevmedim. “Sözcük cambazı” denebilir belki kendisine. Neşeli bir üslubu olduğu da açık; ama sevmedim işte. Ben dilin şu tarzda kullanımından haz etmiyorum: "Benim aklımın erdiği, insanların dillerine düdük olan o öğün çorbalarının içine bile ayak sokan dostluğun, fırıldak sarısı ile dalavere fıstıkisi arasında bir rengi vardır." (Kurutulmuş Felsefe Bahçesi, s. 84.) Kitabın neredeyse tamamında, çok fazla nadir kullanılan sözcük ve deyimi tek bir paragrafta kullanıyor ve bunu zorlama buldum.

Tabi Türkiye’de yazarların sevenleri vardır ve o yazarları sevmediğinizi çeşitli gerekçelerle ifade ederseniz sevenlerinin tepkisini çekersiniz. Salâh Birsel’in üslubunu beğenmedin mi? Demek ki salaksındır, sende vardır bir sorun. Cemil Meriç’e nasıl dil uzatırsın? İsmet Özel kim sen kim? Metinde değil, sende bir sıkıntı vardır. Zevksizsindir, idrakin zayıftır vs. Entelektüel çevrelerde böyle bir koruyup kollama ağı vardır, sevdiklerini eleştiriden muaf tutmak isterler. Belki başka ülkelerde de öyledir, bilmiyorum.

Gelgelelim, Nurullah Ataç’a resmen bayıldım. Bir kere o da sevmediklerini sevmediğini açıkça söylüyor. İlk kez böyle sözünü esirgemeyen birisine denk geliyorum. Diğer yazarların bir kitabını daha okumam ama Nurullah Ataç ne yazmışsa okumaya karar verdim.

Ne diyordum? Gelelim Nurullah Ataç’a. Karalama Defteri ve Ararken’i okudum ve Ataç’a gerçekten bayıldım. O da böyle “bayıldım”, “bayılırım” ifadelerini sıkça kullanıyor 😊 Şiirden pek anlamadığım için kendisinin şiir incelemelerine bir sözüm yok; ama onun dışında ne kadar tespit yapmış, ne kadar görüş beyan etmişse hepsine katılıyorum.

İnancımızı doğrulayan metinler okumak isteyişimizden bahsediyor mesela. Bir konuyu okumadan önce bildiğimizi zanneder ve bu inancımızı doğrulayacak kitaplara yöneliriz. Çok doğru. Astrolojiye inanan birisi astroloji kitapları alıp o inancını doğrulamış olur. Dünya’yı devletlerin değil de birkaç masonun yönettiğine inanan birisi, bunu doğrulayan kitapları alıp inancını daha da pekiştirecektir. Bu böyle gider.

“Duygularınızın birer düşünce olduğunu zannediyorsunuz” diyor Ataç. Gerçekten böyle bir durum var. Çoğu zaman düşünce sandığımız, nötr sandığımız şeyler aslında duygularımızın birer yansıması. Ataç, duygudan ziyade bir düşünce adamı bence. Ama duygularıyla düşüncelerinin bazen bir ikilik oluşturduğunun da farkında: Çağdaş Türkiye’de Fuzuli, Baki ve Galip gibi eski şairlerin dizelerine yer olmadığını, bu tarz metinlerin yeni nesillere hitap etmeyeceğini söylüyor. Öte yandan, sırf sevdiği için yer yer bu kişilerden beyitler paylaşıyor. Evet diyor, duygularıma bakınca seviyorum; ama düşününce bunlar geride kalacak. Gençliğe yeni bir dil sunmak gerekecek. Haklı da çıktı. Bugün o şairleri konunun uzmanları dışında okuyan yok.

Batı uygarlığına yakın durmamız gerektiğini bu kadar cesurca savunan bir yazara daha rastlamadım. Böyle bir dürüstlüğe hasret kalmışım. Gerçi Ataç hangi konuda dürüst değil ki? Tiyatro övüp sinema kötülemek adettendir mesela. Oysa Ataç sinemayı tiyatrodan üstün tutuyor. Tek yakınması filmleri kitap gibi el altında tutamıyor oluşumuza. Keşke bugünleri görseydi; zira bugün dilediğimiz filme dilediğimiz an erişebiliyoruz.

Okumaya bir ömür adamış ama okumayı yüceltmiyor. Toplumun yalnızca okumakla dönüşeceğini, aydınlanacağını filan düşünmüyor. İki kişi aynı metni okusun, birinin anladığı başka diğerininki başka olur diyor -e doğru söze ne denir? Sonra sevmediklerinden bahsediyor sık sık. Abdülhak Hamit’in şiirlerini, Flaubert’in romanlarını, kitaplarda yapılan doğa betimlemelerini sevmediğini söylüyor. Polemikçi bir tarzı var. Cahit Tanyol’a yazdığı açık mektupta “Ben bundan yirmi beş, yirmi altı yıl önce yazın alanına girerken: ‘Besmelesiz çıktım yola – Dil uzattım sağa sola’ dedimse, öyle deyişim gençliğimden değildi; o gün bu gündür hep inandıklarımı yazarım. Uslanmıyacağım ben; sizin gibi efendi efendi bir yazar olmıyacağım” demiş 😊

Türkçe’nin gelişimine tanıklık etmek de güzel. “Erreur/error” için “yanılgı” karşılığını önerenin Peyami Safa olduğunu aktarıyor. Bugün hepimiz kullanıyoruz “yanılgı” sözcüğünü. Ne hoş.
Bir kitabını daha aldım. Çok sevdim Nurullah Ataç’ı. Tam benlikmiş.

14 Nisan 2019 Pazar

Öldürülen Öğretmenin Düşündürdükleri

İşimiz gücümüz duygusallık. “Eğitim alsaydım var ya, robot yapardım robot!” gibi, aslında yapabilirmişiz ama imkânımız yokmuş mesajı veren reklam ve kamu spotları, güneydoğunun ilçe ve köylerine kitap gönderelim diye düzenlenen kampanyalar, özellikle ücra yerlerdeki yoksul ya da yoksul görünümlü çocukları sürekli kameraya çekip paylaşan, mahremiyet ilkesinden bihaber öğretmenler, kırmızı çizmeye sevinen kız çocuğunu, oyuncağa sevinen erkek çocuğunu kameraya çekip paylaşan "yardımseverler", her yerde ağlak bir romantizm, sevimsiz, daha kötüsü sonuç vermeyen bir duygusallık.

Bütün bunlardan gerçek sorunlara sıra gelmiyor. Şu anda, internetin en ücra yere bile eriştiği, çoluk çocuğun bile elinde akıllı telefonların olduğu günümüzde imkânsızlıklardan dem vurmayı doğru bulmuyorum. Daha ziyade, zorunlu eğitime lise de dahil edildi edileli ortaya çıkan sorunlar söz konusu. Artık herkes ama herkes okula gitmek zorunda. Okulu sevenle sevmeyen, öğrenmeye hevesli olanla olmayan, davranış sorunları olanla olmayan herkes bir derslikte, birlikte, saatlerini, yıllarını geçirmek zorunda ve bu durumu sürdürmek hiç de kolay değil. 

Eminim kulağınıza hoş geliyordur: Eğitim iyi bir şey olduğuna göre ZORLA eğitelim herkesi, değil mi? Lise zorunlu olsun, hatta ileride üniversite de zorunlu olsun, doğruyu bilen, ışığı haiz öğretmenler olarak o ışığı yeni nesillere taşıyarak onları aydınlatalım. Kağıt üzerinde ne kadar da güzel duruyor. Ama ben ilkokuldan sonra zorunlu kitlesel eğitime kuşkuyla yaklaşıyorum artık. Bu sistemde müthiş becerikli, istekli ve başarılı, diyelim ki her sınavdan 90-100 alan, etkin öğrenci ile boş kağıt veren bütün gün bir arada duruyor ve ben bunu adil bulmuyorum. Eşit belki; ama adil değil.
İki sözcükten doğru olanı işaretlemesi gerekirken bütün cümleyi yuvarlak içine alan, eşleştirme, ayırma, seçme, grafik okuma vb. en temel akademik becerileri edinememiş öğrenciyle, resmen hayran olduğum, gelecekte beni aşıp geride bırakacağını, benden daha iyi yerlere geleceğini öngördüğüm öğrenci aynı sınıfta duruyor ve buna eşitlik diyoruz. Seviye sınıfları oluştursan “çocuğuma ayrımcılık yapıldı” diyecek bir veli profili varken öğrencileri akademik becerilerine göre, sınavla gayet adilane de ayırsanız ayrımcı addedilmekten kurtulamıyorsunuz. Sanki çocuğu kaşına gözüne, ırkına, mezhebine, akrabanız olup olmadığına filan bakarak ayırmışsınız gibi. Bu kibar tabirle “heterojenlik”, daha doğru tabirle “uçurum” ise başarılının başarısızı yukarıya çekmesiyle değil, tam tersiyle sonuçlanıyor. Üzülüyorum o pırlanta gibi olanlara. Tabi bu konuda hiç umudum yok çünkü herkesin dilinde bir "haksızlık!" söylemidir gidiyor.

Televizyonun, medyanın, internetin yaygınlaştığı günümüzde öğretmenlerin toplumu dönüştürmede sanıldığı kadar etkisi yok. Bizden temelde beklenen, artık çoğu anne ve baba çalıştığı için, reşit oluncaya kadar öğrencilerin güvenliklerini sağlamamız. Elbette okulda dersler işleniyor, sınavlar yapılıyor, ama modern toplumda okulun, bir kurum olarak, gençleri başıboş bırakmamak gibi bir işlevi olduğunu da kabul etmek lazım. Çağın bir ihtiyacı. Onca genç, işte de çalışamayacaklarına göre, dışarıya da -asayişi sağlamak bakımından- salınmamalı derken buradan nöbet çıkıyor, okulların yarı açık cezaevi gibi çitlerle çevrili olması, dışarıya çıkamaması çıkıyor. Çünkü dışarıya çıksa ve araba çarpsa okul yandı. Dışarıdan yemek söyleyip zehirlense okul yandı. Ve gelsin kurallar, kurallar, kurallar. Sonra uzmanlar ekranlara çıkıp bir lise ve bir yarı açık cezaevi fotoğrafı gösterip aradaki benzerliğe dikkat çekiyor. Derslere girmeyen, nöbet tutmayan, okulda uzun süreli çalışmamış kişilerin dışarıdan konuşması, böyle hiç risk almadan akıl vermesi nasıl da keyifli olmalı onlar için.

Eğitim hizmetlerinde olmayanların anlaması gereken bir şey var. Bunu ben de işin içine girinceye kadar anlamamıştım. Yani diyordum, ne kadar zor olabilir ki? Sonuçta dersine hazırlanır, görsel ve işitsel gereçlerle konuyu destekler, yeterince tekrar yapar, “çağdaş” yöntemler kullanırsan bu iş tamamdır. Sanıyordum ki güzelce öğretirsen öğrenme gerçekleşir. Olmuyormuş meğer. Öğretmek ve öğrenmek bambaşka şeylermiş ve senin çabaların öğrenmenin gerçekleşmesini garanti etmiyormuş. Öğrenen öğreniyor, öğrenmeyen öğrenmiyor ve bu hem tahsil (dersler) için hem de eğitim (değerler) için geçerli. 

İnsanımız sanıyor ki tüm öğrenciler eşit kapasitede, tüm öğrenciler öğrenmeye hevesli, dünyaya karşı meraklı ve tüm öğrencilerde öğrenme gerçekleşir. Öyle bir şey yok. Eskiden bu sorun göze batmazdı, çünkü sadece okumak isteyen okurdu. Artık milyonları zorla okullarda zaptediyoruz ve zorla güzellik olacağına dair inancı idealizm diye birbirimize yutturuyor, sorunlardan bahsedeni “seni zorla tutan yok, beğenmiyorsan istifa et!” diye susturmayı yeğliyoruz.

Gebze’de öğrencisi tarafından öldürülen öğretmenle ilgili ne desek boş. Üzgünüm sadece. Muhtemelen ihale yine öğretmene kalmıştır. Olay biraz soğusun, başına bir iş gelenlerin “o saatte orada ne işi varmış?” denerek eleştirilmesinde olduğu gibi, suç yine “demek ki öğrencisini eğitememiş” denerek öldürülen öğretmenin üzerine kalır emin olun.

Yazık.

13 Nisan 2019 Cumartesi

"O kadar hümanist değilim!"

“O kadar hümanist olamayacağım”, “hümanizmin de bir sınırı var!”, “bence bu suçu işleyenler idam edilsin, herkese karşı hümanist değilim” gibi ifadelere sıkça rastlıyorum. “Ne alaka?” demekten alamıyorum kendimi. Sanıyorum hümanizm dendiğinde merhamet veya herkese karşı kayıtsız şartsız bir sevgi beslemek gibi safiyane tutumlar anlaşılıyor.

Oysa hümanizm, Türkçesiyle insancılık, insanı merkeze alan bir dünya görüşü. İnsanı merkeze almak ise herkese karşı kayıtsız şartsız hoşgörülü olmak, kimseyi cezalandırmamak filan demek değil. İnsanın merkezde olması, yasa koyucunun gökten yere inmesi demek. İnsanın Tanrı buyruğuna göre değil, kendi belirlediği kurallara göre hareket etmesi, kişinin kendi iradesi ile aldığı kararları uygulaması demek. Örneğin yasa koyucuların bugün kutsal kitapların değişmez sözüne bakarak değil, tartışarak bir karara varması ve insanların insan-yapımı yasalar ve düzenle yönetilmesi demek. Göklerin değil yerin, uhreviyatın değil dünyeviyatın yüceltilmesi, öte-dünyanın değil bu-dünyanın değerli görülmesi demek.

Hümanist olmak herkese ve her şeye karşı sınırsız bir hoşgörü göstermeyi gerektirmez. Eleştirel aklı, dolayısıyla tartışmayı ön plana çıkartır. Bilgi hâli hazırda mevcut, orada-duran bir şey değildir. Onun inşa edilmesi gerekir. Mutlağın bilgisini haiz olduğu iddiasında olanlar zaten tartışmaz. Oysa böyle bir iddiası olmayanlar tartışır, inşa sürecine katılır ve emek verir. Madem x ya da y kişisinin söylediği mutlak bilgi değildir ve madem artık bilgi için kutsal kitaplara değil de akla ve deneye bakmamız gerekir, o hâlde sağlıklı bir tartışma ortamı, dolayısıyla demokratik bir ortam da gerekli olacaktır. Yalnız şu var: Kanaatlerin hepsi eşit değildir. Tartışmanın galipleri ve mağlupları olacaktır -en azından bir süreliğine.

Yetkinin Tanrı’dan İnsan’a geçmesinde, dogmaların yerine kanıt ve gerekçelere bakılmasında, daha da önemlisi kaderciliğin reddedilerek, dünyanın insan iradesiyle daha iyi bir yere dönüştürülebileceği inancında temellenen hümanizm bugün kötü anlamlar kazandı: Kötülüğe karşı tepkisiz olmak, gaddarlıklara bile empatiyle yaklaşmak, herkesi, iyi ya da kötü tüm insanları ayırt etmeksizin sevmek gibi ayrımsız, genelgeçer, dolayısıyla boş bir anlam verildi bu kelimeye. (Bir kavram fazlasıyla genişse anlamsızdır. Spesifik olması gerekir.) Bir nevi aptalca sevgi gibi bir şey. Bu nereden çıktı bilmiyorum ama hümanist olmanın kötülüklere karşı tahammül etmek anlamına gelmediğini biliyorum. 

En basitinden, başkasına psikolojik ya da fiziksel şiddet uygulayan birisine karşı hoşgörülü olmam gerekmez; zira o kişi başkalarına karşı hoşgörüsüz olmuş, hatta zarar vermiş. İşkence edeni affedince hümanist olmuş olmuyorum yani. Başkalarına açıkça zarar veren kişilere bile sevgiyle yaklaşmak için safça ve tükenmez bir sevgi, sonsuz bir bağışlama yetisi ya da bunları telkin eden bir öğreti gerekir belki; ama bunların hümanizmle bir ilgisi yok.

2 Nisan 2019 Salı

Yineleme Yerine Yenilik

Tekrar tekrar aynı şeyleri konuşmaktan sıkılıyorum. Bir keresinde bir seminere katılmıştık. Seminer dediysem, anekdotlarla dolu, nispeten eğlenceli, gelgelelim kayda değer bir şey kazanmadığımız bir konuşmaydı. Konuşmacı YouTube’da videoları olduğunu söylemiş, bunun üzerine eve gidince açıp bakmıştım. Videolar otuz saniye ila bir buçuk dakika süren, bize yaptığı konuşmada aktardığı anekdotların birebir aynılarını içeren kayıtlardı. Adam aynı sunumu, aynı konuşmayı başka ilçelerde de, belki yüz kez yapıyor, her yerde aynı anekdotları tekrar tekrar anlatıyordu.

Bu benlik bir şey değil. Çünkü sıkılırım. Bir konu üzerine okumuş, düşünmüş ve notlar tutmuşumdur. Daha sonra kafamda derlenip toparlanmış olan kanaatimi aktarır, belirli bir süre üzerinde dururum. Ama sonra terk ederim. Çünkü yeter kardeşim. Sıkılıyorum. Bir konuyu kafamda hallettikten sonra benim için o defter kapanıyor. Yeni sorunlarla uğraşmak istiyorum. Diyelim ki bilim felsefesi çalıştım bir süre. Zihnimdeki soruya yanıt buldum mu? Tamam, bitmiştir. Birkaç yıl önce yaptığım gibi sekülerleşme üzerinde mi duruyorum? Yazdık, çizdik, güzel ama tamam. Ömür boyu aynı mevzuyu konuşacak hâlim yok. Hele siyasetçiler gibi her Allah’ın günü aynı şeyleri günlerce, aylarca yinelemek, veya o bahsettiğim sunumu yapan kişide olduğu gibi aynı şeyleri bin kez tekrar etmek hiç de benlik işler değil.

Şimdi, tamam, eğer Heidegger uzmanı olma iddian varsa bir ömrü Heidegger çalışmaya adayabilirsin. Epistemoloji çalışıyorsundur, bu konuda uzmanlık iddian vardır, yirmi yılını ayırabilirsin. Buna bir şey demem. Kant ilk büyük eseri olan Saf Aklın Eleştirisi’ni yazdığında elli yedi yaşındaydı mesela. Yalnız, ben gibi belirli bir konuda uzmanlık iddiası olmayan, hakikatlerden ziyade kanaatlerle, yorumlama ile ilgilenen kişiler için tek bir konuya bir ömür adama gibi bir zorunluluk yok.

2019’da en çok okuduğum yazar Thomas Bernhard oldu. Yılın filozofu ise benim için Gadamer. Gadamer üzerine kitaplar okuyorum. Hakikat ve Yöntem’e de başladım. Satır satır, sabırla ilerliyorum. Acelem yok. Bir yıl, bir buçuk yıl sürsün. İki yıl sürsün. Gadamer’in yorumlama becerime katkı sunacağına inanıyorum. 

Felsefeye duyulan merakın, çağın egemen kabul ve değerlerini benimseyemiyor olmaktan kaynaklandığını düşünüyorum. İşin özünde bir itiraz saklı. Yaygın kabul ve düşüncelerde kimi sorunlar sezen kişiler, meramını daha iyi anlayabilmek ve aktarabilmek için felsefeye başvuruyor. Sonrası uzunca süren bir serüven. Bu yıl bu serüvenin uğrak noktası Gadamer benim için. Sonrası nereye varır bilmiyorum.