21 Mart 2019 Perşembe

Teknoloji İyidir

Dün akşam ilçenin yarısında uzun süre elektrik yoktu. Benim evin olduğu tarafta arada kesilip geldiyse de uzun süren kesinti diğer taraftaydı. Carrefour’a gitmek üzere dışarı çıktım. Uzun zamandır böyle bir görüntüye maruz kalmamıştım. Karanlığın yüreğine doğru yol alıyordum adeta. Çarşının tam ortasına kadar tüm dükkanlar ışıl ışılken, belirli bir noktadan itibaren zifiri karanlık hüküm sürüyordu. Ne dükkanlar ne sokak lambaları... Tümden karanlık. Elektrik olmadığında dünyanın geceleri bu kadar karanlık olduğunu unutmuşum -onu anladım.

Bir tane pastanede elektrik vardı bir tek. Bir şey almak üzere içeri girince bir tek onlarda elektrik olduğunu, onun dışında yüzlerce metrelik, belki iki kilometrelik şerit boyunca tek dükkanda elektrik olmadığını söylediğimde, mağrur bir gülümsemeyle ve hafiften gözlerini kapatarak “bizde jeneratör var” dedi.

Carrefour’a vardım, alacaklarımı alıp eve doğru yola koyuldum. Biraz uzak sayılır. Aradan geçen yirmi beş dakikada elektrikler hâlâ kesikti. İlk kesildiğinde ortaya çıkan neşe de yavaş yavaş kasvetli bir havaya bırakmıştı yerini. İnsanların suratı asıktı. Kimisi telefonunu el feneri olarak kullanıyor, dükkan sahipleri ise kapılarında yüzleri düşmüş bir hâlde bekleşiyor ve sıkıntıyla kol saatlerine bakıp duruyordu. Baştaki neşe yerini “yeter artık”, “ne zaman gelecekmiş?” gibi yakınmalara bırakmıştı.
Eve geldiğimde televizyonu açtım. Bu kadar olur. Amasya’nın bilmem ne köyünde cep telefonları çekmiyormuş. Köylüler bundan şikayetçiydi. Köylerine bir an önce bir baz istasyonu kurulmasını talep ediyorlardı.

Görünen o ki modernleşmeyi istemeyen yok. Elektriksiz, telefonsuz ve internetsiz bir dünyayı, dün akşam tanık olduğum o karanlık dünyayı ciddi anlamda isteyen kalmamış. Varsa da marjinalden de öte bir azınlıktır.

Ben daha da fazlasını, teknolojinin çok daha ilerlemesini, kablosuz güç aktarımının yaygınlaşmasını, tarlada ve fabrikalarda robotların çalışmasını, yapay zeka ile hayatın çok daha kolaylaşmasını, böylelikle insanların zamanlarını entelektüel, sanatsal ve kişisel kimi ilgilerine ayırabilmelerini istiyor, gelecekten bunu bekliyorum.

Yaşasın modern uygarlık.

13 Mart 2019 Çarşamba

Feministler ve 8 Mart Dünya Kadınlar Günü

Geçen sene yazdığım 8 Mart mesajı ne kadar olumlu, ne kadar içtenmiş. Bu yıl Kadınlar Günü için benzer şeyler yazamayacağım; zira sosyal ağlarda feministlerin yaptığı kimi paylaşımlar tadımı kaçırdı. Gerçi memnunlardır. “Erkeklerin tadını kaçırdıysak ne mutlu!” diyorlardır içlerinden.

Kaç senedir kadın-erkek eşitliğine değinmişimdir. En son Ceren Damar cinayetinde olsun, önceki yıllarda Özgecan Aslan cinayetinde olsun, tecavüz, cinayet, şiddet olayları vuku bulduğunda hep tepki verdim. İlkokul beşinci sınıf öğrencilerine bile, her fırsatta, yüksek lisans tez danışmanımın bir kadın olduğunu, demek ki kadın ve erkek arasında bir konuma yükselme, bir meslekte başarılı olma gibi konularda bir fark olmadığını, kadının da erkeğinde -mesela- profesör olabildiğini söylemişimdir. Sırf önyargıları kırayım, zihinleri açılsın diye.

Gelgelelim, feminist hareketin kimi mensuplarına göre kadınlara dair hiçbir söz söyleme hakkım yok. Sebep? Çünkü erkekmişim. Erkekler olarak “ezen” tarafta olduğumuzdan, kadınlarsa ezilen tarafta olduğundan, ezenler olarak ezilenler adına konuşma hakkımız yokmuş. Yani bu arkadaşlara göre bir tarafta tamamı masum, mağdur ve haklı bir kadınlar kümesi, karşısında ise yine tamamı kötü olan bir erkekler kümesi var. Kafalar şahane.

Kendilerince kurdukları kavramsal çerçeve o kadar basit ve tam da basit olduğu için ikna gücü o kadar yüksek ki, zira siyah ve beyaza, Orklar ve Elflere vs. dayanıyor, kendilerinden tamamen emin olmakta beis görmüyor ve hiçbir eleştiri kabul etmiyorlar. Müthiş saldırgan bir tutumları var ve bu sertliklerini, bu makûl-olmamaklıklarını hoşgören, “ağız dalaşına girmeyeyim şimdi” diye ses etmeyen makûl insanları da kendilerinden uzaklaştırdılar -sağolsunlar. Tutumları kadın dayanışmasıyla, kadın ve erkeğin hukuk önünde eşit olması, hayatın hiçbir alanında şiddetin varolmaması gibi taleplerden, tüm erkeklerin özü gereği kötü (özcülük/essentialism) olduğunu alenen ya da zımnen savundukları bir erkek düşmanlığına vardı.

“Erkeğin kadını sömürüsü anne sütü emerken başlar”, “Kadınlar Günümüzü erkekler kutlayamaz”, “mitingde annemle babamın karşılaşması, bir işçinin kendisini sömüren patronuyla karşılaşmasına benzer” gibi ifadelerle ne kadar destek toplayabilecekler, anlamak güç.

Erkek sırf erkek olduğu için kötü değildir. Sırf erkek olarak doğdum diye özür dileyecek değilim. Erkekler kadınlar üzerine konuşabilir -tıpkı kadınların erkekler üzerine konuşmasında olduğu gibi. Tüm konularda, herkes her şey üzerine konuşabilir. “Sen ezen taraftasın, konuşma hakkın yok!” yaklaşımı tam da asıl ezme çabasını yansıtıyor. Erkek bedenine doğmak durduk yere bizi yüceltmediği gibi, kadın bedenine doğmak da durduk yere kadınları her zaman haklı, iyi ve üstün kılmıyor.

Bu konu uzar. En iyisi bir ara YouTube'a video yüklemek. Susacak değilim. Konuşurken kimseden izin alacak da değilim. Her ne kadar "8 Mart'ta erkekler sussun", "ezen tarafın desteğine ihtiyacımız yok" filan diyenler olsa da, Kadınlar Günü kutlu olsun.

12 Mart 2019 Salı

Orhan Pamuk, Hatıralar ve Şehir

Otobiyografileri sevdiğimi daha önce söylemiştim. Belki bir çeşit magazinciliktir, özel yaşamlara dair bir merak, bir dedikodu ihtiyacıdır. Sebebini kurcalamadım ama seviyorum işte.

Orhan Pamuk’un okuduğum ilk kitabı Beyaz Kale idi. Bana göre ortalama bir kitaptı. Yıllar sonra Yeni Hayat’ı okurken, kendimi ne kadar sevmeye ve odaklamaya zorladıysam da hafakanların basmasına engel olamıyordum. Geçen yıl Kar’ı okudum. Sevdim aslında. Yeni Hayat’a dair hiçbir şey hatırlamıyorum ama Kar’daki tüm karakterleri ve çoğu olayı hatırladığımı söyleyebilirim. Yine de, iki yüz elli sayfayı aşmasaymış daha iyi olurmuş.

Derken geçenlerde İstanbul: Hatıralar ve Şehir adlı kitaba başladım. Adı üstünde, İstanbul üzerine olan bu kitap Pamuk’un şehre dair hatıralarından oluşan, tamamen diyemeyeceğim ama kısmen otobiyografik bir eser. Kapağında kendisinin çocukluk fotoğrafı olduğu için çocukluğundan bahsedeceğini de biliyordum. Otobiyografi sevdiğim için başladım ve 360 sayfa kadar olan bu kitabı zevkle okuyup bitirdim.

Kitapta çocukluk yıllarını öyle güzel anlatmış ki, nesnel gerçekliklerle öznel yaşantılarını, başka bir deyişle, dışarısı ile dışarısının onda bıraktığı izlenimleri öyle güzel dengelemiş ki, bazı yerleri okurken “işte bu!” duygusuyla, olmuşluk, tamamlanmışlık duygusuyla doldum. Çocukluk anılarına ara ara ara verip İstanbul’a dair başka yazarların yazdıklarından bahsetmesi de güzel olmuş ama, eh, o kısımlara daha az, kendi yaşantılarına ise daha çok yer verse tadından yenmezmiş.

Çocukluk ve ergenlik yılları, kendini dünyanın merkezinde görmesi, sürekli öğüt veren annesi, hep gezmelerde olan babası, didişip durduğu abisi, aile büyükleri, İslam’ı kendince yaşayan, mesela oruç tutmayan ama kurbanda koç kesip yoksula dağıtan, daha ziyade laik ve Avrupaî bir yaşam tarzını haiz ailesi, resim merakı ve bu merakının resimden ziyade başkaları tarafından onaylanma arzusunun bir yansıması olması, nihayet lise yılları, ilk aşk ve kapanış.

Pamuk’un hayatında en hoşuma giden yön ise zengin bir aileye doğmuş olması oldu. Dedesinin bıraktığı, babasının ve amcasının iş kura batıra bitiremediği miras, konak hayatı, evde hizmetçi, aşçı vs. çalışıyor olması, küçük Orhan daha rahat resim yapabilsin diye Cihangir’deki diğer dairenin anahtarının ona verilmesi, Pamuk Apartmanı vs. Zenginlik görelidir ve elbette Pamuklar bir Koç ya da Sabancı değildi. Doğru; ama Pamuk’un varlıklı bir aileye doğmuş olduğu da apaçık.
Zenginlerin tasasız hayatlarını okuyup izlemeyi hep sevmişimdir. Temel İçgüdü filmi vardır mesela; meşhur. Onu o zengin yaşamı, devasa, deniz manzaralı, bol camlı, bahçeli ve havuzlu müstakil evleri ve lüks otomobilleriyle bambaşka bir yaşamı resmettiği için tekrar tekrar izlemiştim. Mis gibi, huzur veren tasasız yaşamlar.

Zenginlik derken ölçütüm çalışmak zorunda olmamaktan, “yarın kaygısı” duymamaktan ibaret tabi. Duymaktan en haz aldığım cümle şudur: "Kendisine yüklü bir miras kalmıştı."

Pamuk’un okuyacağım beşinci kitabı Kara Kitap olacak.

7 Mart 2019 Perşembe

Thomas Bernhard, Beton ve Ertelemek

Thomas Bernhard Beton’da sürekli bir erteleme içerisinde. Kitaptaki karakterin yazmak istediği bir kitap var. Besteci Mendelssohn üzerine bir kitap yazmaya kararlı. Tonla belge hazırlamış. Notlar tutmuş; ama bir türlü başlayamıyor. “Hele ablam bir gitsin, hemen başlayacağım çalışmaya” diyor kendi kendine. Ablasının evdeki varlığının onu huzursuz ettiğini söylüyor. Ancak, ablası evden ayrılıp başka bir şehre, üstelik uzun süreliğine gittiğinde bile yazar çalışmaya başlayamıyor. Kafasını sürekli kimi düşüncelerle, daha doğrusu kuruntularla meşgul ediyor. “Ya şöyle olursa, böyle olursa” gibi, aslında varolmayan koşul ve durumları zihninde tasarlayıp, durduk yere kendi huzurunu bozuyor. 

Çok ilginç. Ablası evde yokken bile “ya birazdan kapı kilidinden bir ses gelir ve ablam içeri girerse ve çalışmam yarım kalırsa?” gibi düşüncelerle kendi kendini geriyor. Abla evdeyken yazamayan yazar, abla evde değilken de yazamıyor; çünkü onun evdeki -olmayan- varlığını ve gelecekte eve dönecek olma ihtimalini düşünerek, kendi kendisini huzursuz ediyor.

Kitaptaki bu izlekten etkilendim. Kişisel gelişim mesajı verir gibi olacak ama elimde değil: Bir şeyi yapacaksak o an yapmamız lazım. Mükemmel an diye bir şey yok. Her ne yapacaksak onu yapmamız için tüm şartların sağlandığı kusursuz bir ortama, kusursuz bir zamana erişmemiz mümkün değil. 

Kaldı ki, kitapta yazarın ablasının evden ayrılmasında olduğu gibi, şartlar elverdiği hâlde yapacağımız işi çeşitli bahane ve kuruntularla ertelemeyi sürdürüyor, evde bir o yana bir bu yana yürüyüp, ilgisiz uğraşlara gömülüp, şartların nasıl da yeterince olgunlaşmadığına dair kendimize telkinler verip duruyorsak, yapmak istediğimizi sandığımız o işi aslında yapmak istemiyor bile olabiliriz.

4 Mart 2019 Pazartesi

Sıkı Sıkı Tutunmak

Düğünün birinde kız tarafı ile erkek tarafı “siz daha çok oynadınız” diyerek birbirine girmiş. İki taraf arasında büyük kavga çıkmış. Görüntüde sandalyeler havada uçuşuyordu.

Taraf olmak güzel bir duygu olmalı. Sevdiklerinle, kan bağın olanlarla ya da duygudaşlarınla bir kabile aidiyeti paylaşmanın verdiği dayanışma hissi bambaşka olmalı. Dünya bu insanların yüzü suyu hürmetine dönüyor ve inanıyorum ki insanımızda bu hırs ve baskın çıkma arzusu varken ülke olarak sırtımız yere gelmez.

Ben böyle insanlara imreniyorum. Ciddiyim. Keşke bende de o kadar hırs olsaydı. “Sahnede benden/bizden daha çok yer aldılar, bu kabul edilemez!” deyip ortalığı ayağa kaldırsaydım. Hep önplanda olmak için, her şeyden hep daha fazlasını elde edebilmek, beğeni, para, statü, kariyer, sosyal çevre ve aklınıza ne gelirse tüm alanlarda daha görünür, daha yukarıda, daha baskın olmak için tükenmez güçler duysaydım içimde. İçimdeki bir itki -hangi konuda olursa olsun- beni ölümüne mücadeleye sevk etseydi keşke. 

Ama doğuştan mı yoksa sonradan mı nedense artık, nasıl kodlanmışsam, mesela sahnede fazla mı kalmışım, “buyur kardeşim” derim, çık sen oyna. Canıma minnet. Zaten “bitse de gitsek” kafasındayımdır. Sahne senin olsun. Veya keşke maç izlerken heyecanlanabilseydim. Tuttuğum takım gol atınca delicesine sevinip, yenildiğinde üzülebilsem, maç boyunca dünya ile bağım kesilecek kadar maça odaklanabilseydim. Sesim kısılıncaya, boğazımda, alnımda damarlar görününceye kadar bağırasım gelseydi keşke içimden. Keşke en basit mücadele için kalp atışlarım hızlansa, para, statü, imaj gibi işler için hiç ölmeyecekmiş gibi uğraşabilseydim.

Bu insanlardaki yaşama arzusunun yüzde onu bende olsaydı neler başarırdım kim bilir. Oysa sürekli “gölge etmesinler başka ihsan istemez” modundayım ve bu yönümü hiç beğenmiyorum.