27 Şubat 2019 Çarşamba

Kitap İmzalatmanın Anlamsızlığı

Evde yazarından ya da çevirmeninden imzalı yirmi kadar kitap vardır. En azından beş senedir ise kitap imzalatmayı önemsemiyorum. Bir kez olsun o kitaplara yazarın imzasını ya da notunu okumak için dönüp bakmamışımdır. Bir ara imzalı olanları ayrı bir rafa mı dizsem diye düşündüm. Sonra o da anlamsız geldi. Karışık duruyorlar öyle. Benim için imzasız kitaplardan bir farkları yok. Galiba başkalarına özenmişim. Hani son zamanlarda erkekler sevdiği kıza içini onlarca çikolata ve gofretle doldurduğu kocaman kutular hazırlayıp veriyor ya, onun gibi, başkaları imzaya önem verdiği için benim de önem veresim gelmiş olmalı. En son geçen yaz bir kitabın yazarıyla yüz yüze konuşma fırsatım oldu. Kitabı götürmedim yanımda. Yazdıkları yeterdi. Vakitlice sohbet etme şansı ise cabası oldu.

Yazar bana vereceğini yazdıklarıyla vermiş zaten. Yaşantılarının, hayallerinin, okumalarının ve düşüncelerinin bir bileşkesini, aylar süren, kimi durumlarda yıllar süren bir çalışmanın ardından ortaya koyduğu kitapla zaten bana aktarmış. Kitabı imzalatsam ne olur, imzalatmasam ne? Yazarların da bundan pek haz ettiğini sanmıyorum. Hele o imza kuyruklarında yorulduklarına, yüzlerce imza atmaktan, yüzlerce not yazmaktan ve kitaplarına dair ayak üstü, birkaç dakikalık sohbet etmekten sıkıldıklarına inanıyorum. Hatta bunu gözlemlediğim de oldu.

Ayaküstü sohbet demişken, edebiyatçı ya da felsefeci olsun, yazarlar kısa karşılaşmalarda kitaplarından bahsetme eğiliminde olmuyor pek. Hani ünlü kişiler bir yerden sonra sıkılıp insanlardan kaçmaya, güneş gözlüğü veya başka aksesuarlarla kamufle olup dışarı öyle çıkmaya başlar ya, yazarlar da önüne gelenle bilmem hangi kitabının bilmem kaçıncı sayfasında anlattıklarına dair tartışmak istemiyor. Gayet de haklılar. Yazarken ve okurkenki ruh hâlimiz çok farklı çünkü. Evdeki köşemde, loş ışığın altında koltuğuma kurulmuş okurken dış-dünyadan kopuyor, bambaşka bir varoluş kipine bürünüyor ve yazarın zihnine nüfuz edebildiğimi hissediyorum. Ama gündüz vakti veya florasan ışığının altında yazarla yüz yüze geldiğimde hiç de o ruh hâlinde olmuyorum.

Uluslararası bir felsefe sempozyumuna gitmiştim. Orada bir molada, uzunca bir masada ikramlardan alırken, kitabını okuduğum bir felsefeciyle yan yana denk geldik. Ayaküstü sohbet açmaya çalıştım. Kitabını okuduğumu söyleyip bazı ayrıntılara girmeye kalkıştım. Teşekkür etti, gayet nazikçe dinledikten sonra genelgeçer bir yanıt verip sordu: “Tuzlu kurabiyeler nerede?”

Haklıydı. Sonuçta, görece kısa bir molada ayaküstü bir şeyler atıştırıp çay içmek derdindeyken Viyana Çevresi’ni veya Wittgenstein’ı konuşacak değildi.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder