6 Şubat 2019 Çarşamba

Felsefe, Descartes, Özne Metafiziği ve Heidegger

Kaç senedir felsefeyle iç içeyim, hiçbir zaman “düşünüyorum, öyleyse varım” tarzındaki yaklaşımları sıcak bulmadım. Evet, “sıcak” gibi değer-yüklü (value-laden) bir ifadeyi bilerek kullanıyorum. Bilimden evrenselliği, yani tarihsel ve coğrafî belirlenmişliği aşan, tüm zaman, mekân ve kültürlerde geçerli olan doğrulara ulaşma çabasını anlıyorum; ancak felsefede bu bağlam-dışılık ne makûl ne de cazip geliyor. Düşünen, bilen bir özne anlayışı, aşkınsal dediğimiz, bedenin, duyguların, tarihin ve mekânın varlığını parantez içine alan, sırf zihinden ibaret, Dekart’ta, Kant’ta ve Husserl'de gördüğümüz o soyut özne anlayışı bana soğuk geliyor.

Yaşanmışlıklara bu yüzden önem verdiğimi ve otobiyografileri bu yüzden sevdiğimi biliyorum. Dünyada olan, Heidegger’in tabiriyle dünyaya “fırlatılmış” varoluşumuzla şeyler-içerisinde-bir-şey olduğumuzu, bir bağlamın, bir ortamın içerisine doğduğumuzu, dahil olduğumuz ilişkilerden, başkalarından, eşyadan, etrafımızı saran tüm şeylerden ve koşullardan soyutlandığımızda bizden geriye pek bir şey kalmadığını, kalsa bile o şeyin artık biz olmayacağını biliyorum. Biliyorum ki dünyaya aynı koşullarda bir kez daha gelseydim, yaşayacağım hayat şimdikiyle aşağı yukarı aynı olurdu.

Bu ev benim için şu kadar metrekareden, bu kadar odadan ve şu ve şu malzemeden müteşekkil bir nesne değil. İçinde yaşadığım, yemek yediğim, okuduğum, uyuduğum ve konuklarımı ağırladığım bir mekân. Giderek bütünleştiğim bir uzantı. Şu bilgisayar benim için şu kadar belleği, bu kadar inç boyutunda bir ekranı, bilmem kaç santimetre boyutlarında bir eni ve boyu olan bir nesne değil. Şu an bu satırları yazarak sizinle paylaştığım, parmaklarımın temas ettiği, birlikte zaman geçirdiğim bir şey. Fazıl Say için piyanosu şu kadar ağırlıkta, şu boyutlarda ve şu ağaçtan yapılmış bir nesneden ibaret değil. Bütünleştiğinde harikulâde ezgilerin duyulmasına vesile olduğu bir şey. Adeta bedeninin bir uzantısı. Yeni bir uzuv.

Hayata dair benimsediğim bu bağlamcı yaklaşımdan ötürü daha zor olan düşünce üretimine de, nispeten kolay olan kanaat beyanına da kendi kişiselliğimizi katmamızın kaçınılmaz olduğuna inanıyorum. Kaçınılmaz olmasa bile, soyut konuşmaktansa kendilerinden, yaşantılarından ve düşüncelerinden bahseden insanları seviyorum; zira en bireysel, en ben-merkezci otobiyografilerde bile zamanın ruhuna bir tanıklık görüyor, “ben” derken bile, benliklerini, etraflarını kuşatan onca şeyden kopartamadıklarına her defasında yeniden tanık oluyorum.

Bu sebeplerle metinlerde yer alan yaşantılar, düşünceler, edebiyat, felsefe, duygu durumları ve hatta bedenin hareketleri bile bir bütün. Dağınık gibi görünürken asıl yaptıkları birbirini beslemek. "Hayır, ben sadece soyut konuşurum" dediğimizde bile yaptığımız, soyut düşüncenin yeşerdiği bağlamı, yani kişisel yaşantıları ve dünyanın getirdiği koşulları gizlemek.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder