31 Ocak 2019 Perşembe

Yeni İnsanlar Tanımanın Zorluğu

İki kez denedikten sonra bıraktım. Tam iki yıl önce kitabım Çağımızın Yanılgıları çıktığında kendi kendime söz vermiştim: Artık bırakacaktım bu işleri. Daha az okuyacak, daha fazla dışarı yönelecektim. Evde daha az zaman geçirmeye ve yeni insanlar tanımaya kararlıydım.

Tamam, gezmesine geziyordum. Gerçi onu da tuhaf bulan olmuyor değil; çünkü yurtdışında turlarla değil fakat tek başıma geziyor, hiç de sıkılmıyordum. Yol arkadaşınla kafanın uyuşması çok önemli. Ben tatilde geç kalkmam mesela. Erken kalkar, kahvaltımı yaptıktan sonra en geç dokuzda dışarı çıkarım. Sonuçta yeni bir ülke, yeni bir şehre gitmişken kıymetli vaktimi uykuda harcayacak değilim. Yorulmadan, dinlene dinlene ne kadar tarihî mekân, mimarî eser, müze ve sanat galerisi varsa, ağır ağır geziyor, gündüzün yeterince yorulduğum için akşamları -kaldığım hostelde- konuşmak isteyen olursa sohbet ediyor, olmazsa açıp dergi ya da kitap okuyordum.

Şimdi boşverelim yurtdışını. 2017 Ocak’ına dönelim. Kitap da çıkmıştı madem, madem artık bir görev duygusu taşımıyordum, o hâlde dedim kendime, "artık daha sosyal olabilirim!" Peki nasıl olacaktı bu? Doğa yürüyüşleri! Evet. Doğa yürüyüşlerine katılmalıydım. Derhâl bir etkinlik buldum. Kaydoldum ve gittim. Gerçi güleryüzlü ve yerine göre girişken birisiyim; ama yürüyüşe gittiğimde bir şeyi fark ettim: Zaten herkes ikili-üçlü gruplar hâlinde gelmişti ve neredeyse herkes birbirini tanıyordu. Bir arkadaşa, “gel yürüyüşe gidelim” dediğimde ilgilenmemiş, bunun üzerine “iyi, o zaman ben kendim giderim!” demiştim ve netice buydu işte… Herkes ya ikili ya üçlü gelmiş ve çoğu birbirini tanıyor. Dedim ki Tamer, önyargılı olma, genelleme yapma ve şansını bir kez daha dene. Bir başka etkinlik yakaladım iki hafta sonra. Ona da katıldım ve sonuç yine aynı oldu.

Yani insanlar bir etkinliğe yeni insanlar tanımak için gitmiyordu. İnsanlar zaten tanıdıkları kişilerle katılıyordu etkinliklere. Meğer sosyalleşmek yeni insanlar tanımak değil, tanıdığın insanlarla bir şeyler yapmak anlamına geliyormuş. Kapalı bir çember.

Bunun üzerine öğrencilikte okul, yetişkinlikte ise işyerinin insanlarla tanışmak bakımından yegâne mekânlar olduğunu anladım ve daha fazla zorlamayıp özüme döndüm. 

İki yıl önce gerçekleştirdiğim bu sosyalleşme atağını şimdi gülünç ve acınası buluyorum. Olsun, o da bir öğrenmedir. Artık efendi gibi işe gidiyor, eve dönüyor, okuyor, yazıyor, film izliyor ve arada bir etkinlik olursa ona hâli hazırda tanıdığım insanlarla katılıyorum. 

Tıpkı o doğa yürüyüşüne katılanların yaptığı gibi.

29 Ocak 2019 Salı

Vasatta Buluşmak

Rize’de festival düzenlenmiş. Karda şambriyelle, naylonla kayıyorlar. Eğlenceli görünüyor ama ciddi ciddi sakatlananlar, kolunu ayağını kıranlar olmuş yine. Neden böyleyiz? Yani neden her konuda bir dalga geçme, her şeyi tiye alma eğilimindeyiz? Neden Rize’nin, Erzurum’un dağlarında profesyonel kayak ekipmanlarıyla kaymıyoruz? Neden tüm madalyaları İsveçlilere, Norveçlilere, Finlandiyalılara bırakıyoruz? Neden tek bir şampiyon bile çıkmıyor bu koskoca, kalabalık ülkeden?

Biz buyuz-muş. Çok eğleniyoruz-muş. Kolumuz kırılsa, bacağımıza kramp girse, takla atıp kafamızı ağaç gövdesine de vursak biz buyuz. Memnunuz hâlimizden. Aradan sıyrılacak birisi olduğunda da destek vermeyiz. Eğer o yükselirse biz aşağıda kalacağızdır çünkü. Yabancı dil mi? Yaaa biz bilmeyiz, anca’adın ne diye sorarız. Çünkü iki tane kelime söylesen, iki tane cümle kursan, "telaffuz hatası yapsa da kahkahayı patlatsak" diye tetikte bekleyen bir güruh muhakkak vardır etrafında. Dans etsen ayağının kaymasını, şarkı söylesen detone olmanı bekleyenler hep mevcuttur. Sürekli başkasının özgüvenini kırmaya meyilli bir çevrede yetişen çocuk, çalışkan olsa kendisine ödül olarak "inek" denilen bir çocuk giderek gözden uzak durmayı, saklanmayı öğrenir böylece. Dalga geçen, tiye alan, senin hatanı veya başarısızlığını bir mizah malzemesi, "Ali'nin/Ayşe'nin yaptığını gördün mü!" şeklinde bir anekdot olarak kullanmaya hazır bir kitlenin varlığı kişiyi risk almamaya, sessizliğe iter. Sonra da bekleriz ki birileri çıkıp bir mucize yaratsın. Çıkmaz.

Risk almamaya başlıyor -özellikle daha zeki ve yetenekli olanlar. Sesi gür çıkanlarsa ortalama kitle. Hani gelin-kaynana programları vardı, gerçi tüm realite programlarında öyle ya, işte o programlarda kim daha çaçaron, kim daha çenesi kuvvetliyse o kazanır. Halk da onu destekler SMS’lerle. 

Vır-vır-vır durmadan yüksek desibelde konuşup, bildiğin sözel şiddet uygulayarak daha efendi, daha aklı başında tipleri iş yerinde, okulda, sokakta, her yerde baskılayan vasat güruh, daha iyi olanın yükselmesini engelleye engelleye herkesin beklentilerinin düşmesine sebep oldu. Artık “eline yüreğine sağlık kardeşim”, “emeğine sağlık kardeşim" sözlerini duya duya vasata alıştırıldık. “Olsun, sonuçta emek var” dene dene takdiri hak etmeyen de takdir edilir, nitelikli ile niteliksiz olan ayırt edilemez oldu.

Komünizm geldi bir bakıma: Herkesi aşağıya çekmekle, kimsenin yukarılara tırmanmasına izin vermemekle vasatta eşitlendik. Ama memnunuz böyle. "Biz buyuz! İşinize gelirse!"

28 Ocak 2019 Pazartesi

Değişiyoruz

Kendimizdeki kimi değişimlerin farkında olmak güzel şey. Buralardaki bir süpermarketin kapısı aylarca yapılmamıştı. Marketten çıkan müşterinin kapıyı sonuna kadar çekmesi gerekiyordu. Market çalışanları bazen, kapıyı açık bırakan müşterinin arkasından öfleyip pöflüyor, sonra gidip kapıyı kapatıyordu. Yirmi sekiz yaşındaydım galiba. Çok düşünceliyim ya, her seferinde, ellerim yüklü olmasına rağmen o kapıyı itinayla kapatmayı ihmâl etmezdim. Duyarlı vatandaş Tamer.

Geçen gün başka bir yerde aynı duruma rastladım. Bu kez kapıyı kapatmadım. Çünkü umrumda değil artık. Orada dükkan ya da süpermarket açmışsan, kişisel olur kurumsal olur, o kapıyı bi’zahmet yaptıracaksın kardeşim. Vatandaştan duyarlılık bekliyorsan önce o duyarlılığı senin göstermen, sorumluluğunu başkalarına devretmemen gerekir. Varsın kapı açık kalsın. Çıkıp giderim.

Daha da eskilere bakınca (büyüklerim kusuruma bakmasın, eskiler dediğim on, bilemedin onbeş sene öncesi ve sizler için o kadar eski olmadığını biliyorum) her konuda çok daha duyarlıymışım. Kavga eden iki kişi görürsem etkilenir, üzülürdüm. Kalbim daha hızlı çarpmaya başlar, hatta mümkünse kavgayı ayırırdım. Geçenlerde bir kavgaya tanık oldum ve -kızmayın ama- resmen çekirdek çitleyerek izleyesim geldi. Çok komik geldi koskoca iki adamın yerde debelenmesi. “Benden sonra tufan” ruh hâliyle, tamamen sakin, kalbim yavaş yavaş atmaya devam etti. Reziller.

Arasıra çenem düşer. Bunu eskiye göre çok daha iyi kontrol ediyorum yine de. Daha az konuşuyorum. Bazen günlerce konuşmuyorum. Kimi zaman, karşımdaki dinlemeye hevesli oluyor hakikaten. O zaman şevkle anlatıyorum; ama sorduğu sorunun cevabını dinlemeyen insanlar da yok değil. Hemen kesiyorum anlatmayı. Derste de aynı. Ders işlerken aralara anekdot koymayı severim. Bu talep bazen öğrencilerden de gelir. Bakıyorum ki bu suiistimal edilecek; yani anlatmam talep edilmesine rağmen anlatmaya başladığım anda dinlemeyip başka şeylerle ilgilenecekler, derhâl kesiyorum anlatmayı ve ders konusuna dönüyorum. İlgi duymayan bir kitleye “n’olur beni dinleyin!” dercesine, ısrarla bir şeyler anlatmak anlamsız.

Son olarak, önceden başkaları adına utanırdım. Başkası toplum önünde küçük düştüğünde, dili sürçtüğünde ya da hata yaptığında, veya bile isteye kendisini rezil ettiğinde sanki ben rezil olmuşum gibi kızarıp bozarırdım. Son yıllarda o duyguyu yitirdim. Başkaları kendilerini rezil ediyorsa ediyor. Hiç utanıp sıkılmıyorum. 

Eleştirmek de istemiyorum çünkü birilerinin dilinin sürçmesini, hata yapmasını, başarısız olmasını filan yakalayacağım diye tetikte beklemeyi çoktandır marifet saymıyorum.

26 Ocak 2019 Cumartesi

Batı'dan Gelen Ne Varsa Kötüdür

“Batı’da insan yok. İnsan Hakları Batı’nın bir icadı”, “Kadın Hakları diye de bir şey yok. Bizde kul hakkı var” gibi söylemlere, hani Cemil Meriç’te, İsmet Özel’de filan görebileceğiniz bu kategorik Batı karşıtlığına bugünlerde Yusuf Kaplan’da rastlıyoruz. Cemil Meriç’in Bu Ülke’sini, İsmet Özel’inse Tahrir Vazifeleri’ni okumuştum. Küçük küçük beş tane kitap. Bu yazarlar üzerine makaleler de okudum elbet. Yusuf Kaplan’ı televizyonda görünce dinledim biraz. Kitabı varsa da alıp okumam; zira bu zihniyetteki kişilerin ne diyeceklerini kestirebiliyorum. Üzgünüm ama boş. Yalnızca Batı’ya karşıt olmak üzerinden kendini kuran bir söylem. Batı olmasa, konuşacak bir şeyleri kalmayacak. 

Karşıtlık derken ifadeyi yumuşatıyorum. Yaptıkları apaçık bir düşmanlık. Cemil Meriç Batı için, Avrupa için “düşman bir medeniyet” der. Batılı’nın yaptığını, Doğu’yu mistik, farklı, irrasyonel bir Öteki olarak görmeyi oryantalizm olarak itham ederler etmesine ama Yusuf Kaplan gibi yazarların söyledikleri de, süslü sözlerle bezeli bir oksidentalizmden fazlası değil. Eleştirdikleri tavrın bir benzerini takınmaları bir yana, eleştirdikleri medeniyetin üstün yönlerine karşı da nefret duyuyorlar. Klasik müzik? Bizim değildir. Roman sanatı? Bizim değildir. Bizde sözlü kültür vardır. Resim? Heykel? Canlıların resmedilmesi hoş karşılanmaz. Bizde hat, ebru, bezeme vs. vardır. Olimpiyatlar? Yunan icadıdır. E peki askerî mağlubiyetlerimiz? Ha onlar özümüzden koptuğumuz için yaşanmıştır. Özümüze dönseydik, hiç batılılaşmasaydık o mağlubiyetler yaşanmayacaktı.

Kabaca özetliyorum ama emin olun dünya görüşleri genel hatlarıyla böyle. Son derece zayıf ve bir alternatif üretmekten uzak, sabahtan akşama “Batı-Batı-Batı!” diye diye baş ağrıtan, kendisine bir karşıt varsayıp varoluşunu ona karşıt olmak üzerinden kuran, dolayısıyla tam da karşıt olduğu şeye göbekten bağlı, sıkıntılı bir yineleyişler bütünü.

Esasında tarım toplumuna, o çoktan tarihe karışmış feodaliteye özlem duyduklarını düşünüyorum. Yitik bir cennete duyulan nostalji. “Kadın-erkek eşitliği projesine bir son verilmeli!” derken, duydukları rahatsızlık geleneksel tarım toplumunun çoktan çökmüş olmasından, geleneksel rollerin geride kalmış olmasından kaynaklı. Televizyonda “tanımlamazsanız, tanımlanırsınız” deyip diyordu elli sefer. Dünya’yı Batı’nın değil, kendi tanımlarımızla, kendi kavramlarımızla anlamlandırmalıymışız. Çizdiği çerçeveyi anlıyorum ama çerçevenin içine bir türlü geçilemiyor, hep boş kalıyor içerisi.

Kurdukları bu Doğu-Batı karşıtlığı pek gerçekçi değil. Bir kere hayat o denli siyah-beyaz değil. Yaptığımız tanımlar hatalı olabiliyor. Gri alanlar var. İkincisi, daha ziyade kentleşme, modernleşme, dolayısıyla feodalitenin -her ne kadar tortuları hâlâ varlığını hissettirse de- sonlanmış olması, tarım toplumunun sona ermiş olması ve toplumumuzun bunu kabullenmekte zorlanması söz konusu diye düşünüyorum.

Yani olay, masum doğuya karşı kötü kalpli batı ikiliğinden başka bir şey.

22 Ocak 2019 Salı

Poşet, Bez Çanta ve Kitaplar

Dün gece e-kitap okuyucumda yakın zamanda okuma ihtimalim olmayan kitapları ayıkladım. Önümüzdeki dönemde felsefe adına Gadamer’in Hakikat ve Yöntem’ini ve Derrida’nın Gramatoloji’sini çalışacağım sadece. Elimde Derrida ve Gadamer üzerine başka birkaç kitap daha var. Onun dışında Nietzsche’nin henüz okumadığım birkaç kitabı ve Spinoza’nın Teoloji-Politiği bir de. Eagleton kitaplarını, Arendt’i filan sildim.

Edebî kitaplarda ise okumayacağımı bildiğim kitapları ayıkladım. Bernhard’ın tüm kitaplarını okuyacağım. Tezer Özlüleri de öyle. Bilge Karasu’ya elim gitmiyor. Vardır bir bildiğim zira içgüdülerim beni pek yanıltmaz. Tahsin Yücel okumak istiyorum. Çekiyor beni. Şu saatten sonra açıp da 500 sayfalık bir polisiye ya da tarihsel roman okumayacağımı biliyorum. Artık yalnızca sevdiğim, istediğim kitapları okuyacağım. 2019 kararımdı bu. Felsefe konusunda Gadamer ve Derrida, edebiyatta ise -otobiyografi ağırlıklı olmak üzere- Alman, Rus, Fransız ve Türk yazarlar. Yunus Emre Divanı’nı, İnci Aral’ı, Ahmet Ümit’i ve Sabahattin Alileri ayıkladım. Olur da içimden okumak gelirse tek tek ekleyiveririm. Artık yok öyle önüme okunacak tonla kitap yığmak.

Selçuk Altun yüzünden, çok sevmediğim hâlde Paul Auster okumaya heveslendim. Yalnızlığın Keşfi, Kırmızı Defter ve Timbuktu’yu okumuştum. Üç kitap da pek hitap etmedi bana. Bernhard nereeeee, Auster nere. Yine de New York Üçlemesi'ni ve Leviathan’ı okuyasım geldi Altun yüzünden; ama en doğrusunu yaparak tek bir kitabını attım cihaza: Cebi Delik; çünkü otobiyografik. Kendi hayatını anlatanları seviyorum ben. Zorlama kurguları değil.

Bugün 13.20’de diş hekimiyle randevum vardı. Aslında ağrı sızı yok ama sol üst arka diş etimde, yemeği çok çiğnemem gerektiğinde, mesela et yediğimde 2-3 gün süren bir sızı oluyordu. Durduk yere değil de sadece yerken. Sonra geçiyordu. Dedim bi'baktırayım. Nitekim ufak bir çürük varmış. Hemen oydu ve oluşan boşluğu dolguladı -sağolsun.

Şehiriçi dolmuşuyla merkez ışıklarda inip aşağıya yürümeye başlamışken bir kalabalık gördüm. Önce arbede zannettim. Uzaktan kavga edenler ve onları ayırmaya çalışanlar var gibi duruyordu -yahut kavga eden iki büyük grup. Onbeş metre kadar ilerleyince bedavaya bir şey dağıtıldığını fark ettim. Kavga filan değildi. Merak ederek izdihama dahil oldum. Ama nasıl bir mücadele! Altın mı dağıtıyorlardı yoksa? Tam hedefime ulaşacakken iki teyze beni omuz darbesiyle ekarte etti. Hırslandım. O bedava şey neyse ben de istiyordum! Kalabalığı yararak nihayet masaya vardığımda, belediyenin bez çanta dağıttığını gördüm. Böyle uzun saplı, yüksek olanlardan. Hemen bir tane aldım. Zabıtanın "herkes bir tane alsın! İki tane almayın!" bağırışları arasında olay mahallini terk ettim.

Çok mutluyum. Böyle küçük şeyler beni bir hafta mutlu edebilir. Nihayet ilk kez poşetsiz alışveriş yapıp, omzumda bez çantam, yüzümde gülümsememle evin yolunu tuttum.

20 Ocak 2019 Pazar

Çok Okumak Marifet Değil

Selçuk Altun’un Yalnızlık Gittiğin Yoldan Gelir adlı kitabını Ankara’da öğrencilik zamanlarımdan beri bilirim. Ne var ki merak edip okumamıştım. İsmiyle sıradan bir aşk hikayesini çağrıştırmıştı bana. Yıllar sonra, Thomas Bernhard okumalarıma dair geçenlerde yazdığım değiniye Serdar’ın yaptığı yorum üzerine Selçuk Altun’un romanını merak ettim ve bugün başlayıp yarıladım.

Kitap için Selçuk Altun’un "kitabografisi" diyebilirim. O güne dek okuduğu tüm yazarların adını anıyor neredeyse. 200 sayfalık roman adeta bir edebiyat ansiklopedisi. Hani canınız sıkılsa ve yeni bir yazar keşfetmek isteseniz, açın romanı orta yerinden, emin olun en az iki ismin zikredildiğini görürsünüz. Yazarların yanı sıra çok sayıda ressam ve müzisyenin, hatta New York’taki, Hollanda’daki, İsviçre’deki kitapçıların, sahafların, kütüphanelerin ve müzelerin ismi durmaksızın zikrediliyor. Çok ilginç. İlk kez böyle bir kitaba rastlıyorum. Sevdim mi? İçerik olarak evet, olay örgüsü olarak ise eh işte. Biraz fazla isim yığmış doğrusu.

Selçuk Altun o kadar çok okumuş ki, okudukları dışında bahsetmeye değer bir şey yaşamamış gibi duruyor neredeyse. Kitabı kitaplar üzerine yani. Öyle birisi olamazdım. Yazılmış tüm kitapları okumak asla mümkün değil ve ömür kısıtlıyken seçici olmak zorunlu. Bir de, sürekli okumak tuhaf bir şekilde köreltici olabiliyor. Yazmak lazım. Artık not mu tutarsın, günlük mü, yoksa öykü mü yazarsın bilmiyorum. Ama hiç yazmaksızın sürekli okumakta tarifi zor bir sıkıntı var. Schopenhauer bir yerde fazla okumanın zararlarından söz ediyordu. (Buna bir ara bakayım.)

Entelektüellik sırf alımlamaktan ibaret olmamalı. Sürekli okuyor, film izliyor, müze ve sanat galerisi geziyor, konserlere gidiyor, tiyatroya gidiyor, evde müzik dinliyorsan, tamam, güzel de, tüm bu etkinliklerde yalnızca alımlayıcı konumdasın. Üreten hep başkaları. Hep tüketiyoruz. Etkin olmamız gerekmiyor fakat sürekli alıyor, yalnızca bakıyor ve dinliyoruz.

Entelektüel gıdalarla beslenmek kadar, hiç değilse arasıra üretmek de gerek. Yazmak, beste yapmak, entrüman çalmak, yabancı dil öğrenmek, bahçeye çiçek ekmek veya aklınıza ne gelirse artık... Arada bir bir şeyler yapmalı. Öteki türlü, bitimsiz bir veri akışına maruz kalmış hâlde, sentezlemeksizin, edilgin bir konumda sürekli alımlayıp duruyoruz ve tek başına bunun iyi bir şey olduğundan emin değilim.

14 Ocak 2019 Pazartesi

Ev Almak mı Yoksa Kirada Oturmak mı?

Ev almaktansa ömür boyu kirada oturmayı savunanlar var. Bugünün yüksek kredi faizleriyle hesaplandığında haklılar da. Ömür boyu kira vermek, kağıt üzerinde makûl bir seçenek olabilir. Yine de katılmıyorum.

Birincisi, tamam, kirasını ödediğiniz sürece o evin kullanım hakkı sizindir ama kendi evinize taşınmanızın psikolojik bir üstünlüğü vardır. Kiradayken duvarlara tek bir tablo astığımı hatırlamıyorum mesela. Her halükârda içinizde bir geçicilik duygusu olur ve kalıcı olacağınızın garanti olmadığı bir evde aidiyet duygunuz güçlü kalamayabilir. Eve masraf yapmak istemez, özellikle dekorasyonla ilgili arzularınızı devamlı ertelersiniz. Eşyalara gelirsek, dünyanın parasını vererek alacağınız eşyalar da taşınırken yıpranır. Bir dolabı, bir yemek masasını tekrar tekrar söküp takmak onu zayıf düşürür.

İkincisi, kredi faizlerini ve kirayı bugüne güvenerek hesaplamak yanıltıcı. Yarın ne olacağını biliyor muyuz? Belki kiralar beklentilerinizin ötesinde artacak? Belki yarın bir gün kredi faizleri eski oranlarına düşecek? Ömür boyu kirada oturmayı ev almakla bir tutan bu görüşte şimdiki andaki koşulları mutlaklaştırma eğilimi var ve bu eğilim yanıltıcı.

YouTube’da evsizlerle yapılmış röportajları izliyordum. Oradan oraya atlarken “çalışan evsizler” ile ilgili kısa belgesellere rastladım. Evet: Çalışan evsizler. Kiraların uçuk meblağlara ulaştığı ABD’nin Washington ve Kaliforniya eyaletlerinde ve Almanya’nın Münih şehrinde insanlar çalıştıkları hâlde ev kiralayamıyorlarmış. Bildiğin sen gibi, ben gibi işinde gücünde insanlar. Sabah kalkıp mesaiye başlıyorlar. Arabaları var. Arabalarına yastık ve yorgan sermişler. Orada yatıp kalkıyorlar. Nerede yıkanıyorlar bilmiyorum ama gerçekten çarpıcı bir durum. Kiralar maaşını aşsın. Hem çalış hem sürün.

Üstelik bu durum tüm metropollerde, giderek tüm şehir merkezlerinde yayılmakta. Giderek, Dünya’nın her yerinde insanlar taşrada iş bulamaz, şehir merkezinde ise iş bulmakla birlikte geçinemez hâle geliyor. İş bulmaya kente gidiyorsun -buluyorsun da; ama gelirinle en temel ihtiyaç olan barınma ve ısınmayı bile denkleştiremiyorsun. 

Eski sinema oyuncularının yaşlılıklarında çektikleri sefalet ve ilgisizlik haberlere konu olur. Üzülmekle birlikte biraz da kızarım. E be adam, gençken, boylu-poslu ve yakışıklı, n’erde akşam or’da sabah eğlenmek güzeldi de, hiç değilse kutu kadar da olsa bir ev alsaydın kendine. Biliyorum herkes için kolay değil ama ev sahibi olmayı çok önemsiyorum. 1+1 olsun benim olsun. Sonuçta, işler kötüye gittiğinde, hiç değilse başını sokacak bir evin olmalı. Bu hayatın yaşlılığı da var.

Duvarlara üç-beş çerçeve astım. Zamanla daha da dolduracağım. Bir köşeyi filozoflar köşesi yapabilirim mesela: Pos bıyığıyla Nietzsche, nur yüzüyle Spinoza, acılı bakışlarıyla Schopenhauer ve kel kafasıyla Foucault. Güzel olur.

13 Ocak 2019 Pazar

Thomas Bernhard ve Otobiyografi

Thomas Bernhard’ın otobiyografik beşlemesine başladım. Beşlemenin ilk kitabı Neden’i bitirdim. İnsanların yazdıklarına kendilerinden bir şeyler katmasını, dünyanın kendilerine nasıl göründüğünü anlatmalarını, hatta ailelerini, çocukluklarını, ilişkilerini yazmalarını severim. Yapmacık bir tevazuya bürünenlerdense “ben” diyebileni, birinci tekil şahısla konuşanı severim. Bernhard’ın Don, Bitik Adam ve Yürümek-Evet kitaplarını okumuştum. En sevdiğim ise Neden oldu. Neden? Çünkü adam çocukluğunu olduğu gibi ve öylesine güzel anlatıyor ki, insanı cezbeden o magazinsel içerik, üslup ustalığıyla da birleşince tadından yenmiyor. Bayıldım.

Bernhard elli sekiz yıllık yaşamında öz babasını hiç tanımamış. Büyükbabalarından birisi epey ilgilenmiş onunla neyse ki. Yine de, gerek içine doğduğu aileden kaynaklı sorunlar, gerek doğuştan getirdiği eleştirel tutum, gerekse de aşırı disiplinli okul eğitimi onu her şeyden nefret etmeye sevk etmiş görünüyor. Okuldan, kiliseden, Nazilerden, Katoliklerden, Salzburg’dan, Viyana’dan, Avusturya’dan ve Avusturya halkından duyduğu tiksintiyi öylesine güzel anlatıyor ki, Avusturya’yı kötülediği gerekçesiyle yaşarken pek sevilmeyen, hatta bir gün yaşlı bir kadının şemsiyeyle kendisini dövmeye kalktığı bu ters adam, anlatı sanatındaki ustalığı ve dili kullanma becerisiyle Avusturya’dan çıkmış en büyük yazarlardan birisi sayılmış. O kadar ki, adam Salzburg hakkında onca kötü söz söylerken bende Salzburg’u gidip görme isteği uyandırdı mesela. Demek ki bu "hain" aslında iyilik yapmış ülkesine.

Bunca nefret ve karamsarlığa karşın bu adamın YouTube’da izlediğim kimi videolarında güleryüzlü olduğunu hatırlıyorum. Dışarıdan neşeli birisi olduğu gözlenirmiş diye de okumuştum. Buna da hiç şaşırmadım. Sonuçta hayatla mücadele edebilmek için güçlü olman gerekir ve hiçbir duygu sabitlenemez. 7/24 karamsar olunması imkânsız olduğu gibi, sürekli gülmek de mümkün değil. Dış görünüşe aldanmamak lazım. Muhtemelen, çocukluğundan itibaren yaşadığı ve onu rahatsız eden ne varsa içinde tutup yenmeye çalışıyor, yazı masasına oturduğundaysa içindekileri -tabiri caizse- kusuyordu. 

Bir yerde “her şey yolunda gidiyormuş gibi davranmaya bir gün son vereceğimden emindim” mealinde bir cümlesi var. Anladığım kadarıyla o gün hiç gelmemiş. Her şey yolunda gidiyormuş gibi gülümsemeye devam etmekle birlikte, yolunda gitmediğinden yakındıklarını da kağıda dökmüş. Zaten, bence, başka türlü yaşayabilmesi de olanaksızdı.

11 Ocak 2019 Cuma

Hayvanseverlik Neden Yükselişte?

Hayvanserverliğin son yirmi yıldaki çarpıcı gelişimi çeşitli sebeplerle açıklanabilir. Bence, üzerinde pek durulmasa da, bu sebeplerden birisi kedi ve köpeklerle kurulabilen fiziksel temas. İnsan yavrusu sevip okşanamıyor çoktandır. Başkasının çocuğuna dokunmak istemezsiniz. Özellikle erkekseniz sapık damgası yeme riskiniz vardır. Şahsen kolay kolay elimi sürmem ve zaten, gördüğüm kadarıyla, ebeveynler de çocuklarının yanaklarının, saçının veya göbeğinin başkaları tarafından okşanmasından haz etmiyor. Sonuçta grip veya başka hastalıklar da bulaşabilir. Kadınlar daha rahattır bu konuda. Alıp şapır şupur öperler çocukları. Kendi çocukluğumdan da hatırlıyorum. Teyzelerin ve ablaların teklifsizce dadanıp şap şup öpmesinden pek haz etmediğim için hemen gömleğimin yeniyle silerdim yanaklarımı.

Hayvanlarda ise durum farklı. Kedi ya da köpeğin varsa onu dilediğin zaman sevebilirsin. Evet, sevgiye ruhanî bir nitelik atfedilir ama onun bedensel yönü hep unutulur. İnsan, dokunmaya ihtiyaç duyan bir varlık. Kedi sana kendi gelir ve zaten kendisini sevdirmek ister. Köpek desen öyle. Bir çocuğa dokunmam; ama bir köpek yavrusunun başını ve göbeğini okşayabilir, bir kediye sarılabilirim. Kediler tüyleriyle birer oyuncak gibi, yumak gibidir zaten. 

Eskiden, Almancı akrabalardan duyduğumu hatırlıyorum: “Almanya'da tek başına yaşayıp kedi veya köpek besleyen çok insan var” demişlerdi. Yadırgayarak. Bana da tuhaf gelmişti çocuk hâlimle. Şimdi Türkiye olarak aynı noktaya geldik.

Bu değişimin bir sebebi de hayvan bakmanın kişinin omuzlarına fazla sorumluluk yüklememesi. Dünya’ya çocuk getirirsen onun bakımı, masrafı, okulu, sağlığı, ergenliği, depresyonu, gelecekte ne gibi bir işte çalışacağı veya ne kadar süreyle işsiz kalacağı vb. tonla kaygı ve sorumluluk yüklenirsin. Kedi ve köpeğinse karnını doyurman yeterli. Ha, bir de kediyse kum ver, köpekse gezdir. Hem yürüyüş olur. Onun dışında hiçbir şey talep etmezler. Üstelik dilediğin zaman, dilediğin kadar sevip sarılabilirsin.

“Bizde öyle şey olmaz ya” denen ne varsa kendiliğinden ortaya çıkıyor. Avrupalı meyvayı sayıyla alırmış denirdi. Artık bizde de o şekilde alanlar çoğaldı. Avrupa’da bakkaldan ziyade süpermarketler varmış denirdi. Şimdi bizde bakkal kalmadı desek yeridir. Avrupa’daki nüfus artışının durağanlığı tuhaf bulunur, genç nüfusumuzla övünülürdü. Şimdi bizde de evlenmeme, geç evlenme, evlenilse bile bir, hadi bilemedin iki çocuk yapma eğilimi yükselişte. Veya aile bağlarımızın nasıl da sağlam olduğuyla övünülürdü. Şimdi bayram tatilini fırsat bilen, akraba ziyaretinden ziyade kıyılara akıyor.

Bu yüzden “bizde olmaz ya” denen ne varsa başımıza geleceğinden neredeyse eminim ve bunun temel sebebinin kentleşme olduğuna inanıyorum. Şahsen şikayetçi değilim. Su akar yatağını bulur.

8 Ocak 2019 Salı

Ceren Damar Cinayeti Üzerine

Üniversitede sınav yapılıyor. Sınavda gözetmenlik görevi araştırma görevlisine verilmiş. Gencecik bir kadın. İki ay olmuş evleneli. Bir yerde ’94 doğumlu olduğu yazıyordu. Bir başka yerde 28 yaşında olduğu. Fark etmez. Sınav esnasında kopya çektiğini tespit ettiği bir öğrenci hakkında tutanak tutuyor. Aslında görmezden gelse, kopyaya göz yumsa, danışmanı olduğu, dolayısıyla sorunlu olduğunu bildiği ve daha önce de kopyadan ötürü disiplin cezası almış bu öğrenciye bulaşmamak, başına bela almamak adına kopyayı görmemiş gibi davransa hayatta kalacaktı; ama muhtemelen idealist yapıda birisi ve ilkeli davranıp o tutanağı tutuyor.

Öğrencisindir. Olabilir. Gerekirse o dersi bir daha alırsın. Gerekirse okulun bir sene uzar. Herkes yaşayabilir bunu -tamam. Ama yok, beyefendi kırılmış. Eve gidip tabanca ve bıçak alıyor. Önce dövüyor kadını, sonra iki el ateş ediyor ve -artık nasıl kırıldıysa, içi nasıl da soğumadıysa- silahla vurduktan sonra araştırma görevlisini bıçaklamaya başlıyor. Hadi her zaman ölüm riski olan mesleklerden olsa, asker olsan, polis olsan neyse diyeceğim. Ama feci şekilde -ve bir hiç uğruna- katledilen bu kişi üniversitede araştırma görevlisi. Demek ki artık kimse güvende değil.

Öğrenciye şiddet sorunu çözüldü ama öğrencinin başka öğrenciye, öğretmene, akademisyene şiddet uygulaması veya hastanın doktora şiddet uygulaması vb. sorunlar çıktı bu kez ortaya. Artık kim kime denk gelirse. Ortaokul ya da lise olsa -gene kabul edilemez ama- hadi çocuktur, hata yapmıştır dersin. Gelgelelim bu herif üniversite öğrencisi. Savunması ise sinir bozucu. Kendisini mağdur göstermiş. Zavallı gencimiz sınıfını geçmek için kopya çekmek “zorunda kalmış.” Kopya çekerken yakalanıp hakkında tutanak tutulmasını, kendisine yapılmış bir haksızlık olarak görüyor olsa gerek.
Geçen sene bir paylaşımımda çocuklarınızın başkalarıyla doğrudan temas etmeyeceği, yüz yüze iletişim kurmak zorunda kalmayacağı mesleklere yönelmesinde fayda olduğunu söylemiştim. Bu görüşümün arkasındayım; çünkü öğretmen, akademisyen, doktor, hemşire, avukat vb. meslekleri seçenler cidden risk altında artık. Ne bileyim, evraklarla, deney tüpleriyle, toprakla filan uğraşılacak bir meslek edinilebilir. Belki web tasarımı ya da gelecekte ortaya çıkabilecek yeni meslekler. İnsandan kurtuluş yok elbette; yine de dolaysız temaslar asgarî düzeye çekilebilir.

Görünen o ki, ortada bir haksızlık yokken bile haksızlığa uğradığına inanan kişilerin sayısı çoğalıyor ve daha da kötüsü, "hakkın yerini bulması" için şiddete başvurmak normalleşmeye, yeni normalimiz olmaya başladı. N’olacak böyle? Sırayla birbirimizi öldürüp, son kalanımız da intihar edene kadar bu “atarlı-giderli”, alıngan ve ödün vermez tavırlara devam mı edeceğiz?

İdealist olmak, ilkeli olmak? Vallahi mesleğiniz ne olursa olsun kendinizi kollayın bence; zira artık kimin neye alınacağı, kimden nasıl bir tepki geleceği belli değil. İnsanların şiddete başvurma eşikleri düştü ve bu yüzden hepimiz risk altındayız maalesef.

6 Ocak 2019 Pazar

TRT Müzik - Viyana Filarmoni Orkestrası, Yılbaşı Konseri

Bugün TRT Müzik’te Viyana Filarmoni Orkestrası’nın yeni yıl konseri vardı. Bir buçuk saat kadar izledim. Arada opera binasının içini, tabloları, heykelleri ve avizeleri de gösteriyorlardı. Kimi prova ve performansları banttan yayınladılar. Viyolonsel dörtlüsü, baletler ve balerinler, güçlü sesler ve oyunculuklar -hayranlıkla seyrettim. İzlerken “keşke Almancam daha iyi olsaydı” diye geçirdim içimden.

Şunu kabul etmek gerek: Klasik Batı Müziği gerçekten takdire şayan bir dal. Çok sesli müziğin icrası inanılmaz zor. Aynı anda onca farklı enstrüman ve solist bambaşka sesler çıkartıyor. Bir keresinde Türkiye’de aynı anda 1.000 tane bağlama ile bir türküyü icra etmişlerdi. Rekormuş. Oysa bu bir marifet değildi; zira değil 1.000, 10.000 tane bağlama olsa, sonuçta müziğimiz tek sesli olduğu için aynı anda aynı notaya basacaklardı. Bizim için çok-seslilik en fazla “back vocal” ya da aynı notayı bir alt ya da bir üst perdeden okumak anlamına geliyordu.

Klasik Batı Müziği’ni, Schumannları, Berliozları, Şostakoviçleri filan sevmeyebilirsiniz. Yaygın tabirle “kulağınıza hoş gelmiyor” olabilir. Ana dilimizde yazılmış hafif bir şarkıya eşlik etmek zevklidir. Hepimizin diline dolanır, bilinçaltımıza işler. Buna lafım yok. Ancak gerçek anlamda bir yetkinlik, kusursuzluk ve yücelik hissiyle dolmak için, “excellence” denen düzeye erişmek için, odaklanarak, dikkatini vererek, çok-sesli müziğin eşsiz kimi eserlerini dinlemek gerekiyor. Klasik müzik yalnızca kulağa hoş gelme gibi bir hedef gütmüyor. Amaç, yapılması en zor olanı, en çok ve çeşitli, en çetrefil olanı yapabilmek. Herhangi bir şarkıyı herkes söyler mesela; ama opera icrası çok güçlü ve eğitimli sesler gerektirir. 

En büyük hayalim türkülerimizin, Çemberimde Gül Oya’sından tutun bozlaklara varasıya ne varsa, yer yer çok-sesli olmak üzere tenor ve sopranolarca, çağlayan gibi gürül gürül icra edilmesi. Kızıl Ordu Korosu’nun yaptığı da buydu esasen. Neredeyse tüm eserleri, Rusların anonim halk şarkılarının modern birer yorumuydu.

Hat, ebru, çini, mukarnesat, minyatür, halıcılık ve el işi gibi sanatlarımız var. Keşke yağlıboya ve heykel sanatını da çok çok daha önceden benimseseymişiz. Neyse, o ayrı konu şimdi.

Ey gidi TRT! Sen nelere kadirmişsin. İlk kez “aldığın vergiler helal hoş olsun” diye düşündürttün.

2 Ocak 2019 Çarşamba

Mutlu Yıllar! (2019)

Yılbaşı şerefine bir çılgınlık edip tüm petekleri yaktım. Varsın yansın doğalgaz!
Günlerin yirmi dört saat, saatlerinse altılık sistemde olması bir kurgu. Doğru. İnsan kendi kurduğu sistemde kendince kimi günleri öne çıkartırken diğerlerini sıradan sayıyor.

Ee? N’olmuş peki? Yılbaşı anlamsız mı oluyor öyle olunca? Yoo. Hayatı anlamlandıran insandır sonuçta. Günlere anlam ve değerini veren bizleriz. Yılbaşının psikolojik bir etkisi var. “Temiz bir sayfa açma” duygusu veriyor insana. Yeni yılda sigarayı bırakmaya karar veriyor kimisi mesela.
Eve yerleştim. Sigaram yok. Arabam yok. Aile konseptine sıcak bakmıyorum. Dolayısıyla epey özgürüm ve bundan sonrası için kimi planlarım var. Hayatıma dengeli beslenmeyi sokmuştum. Portakallı kereviz yaptım mesela dün. Ama daha sık kırmızı et yemek istiyorum. 2019’dan beklentim kırmızı et. Ciddiyim. Et konusunda ustalaşmak istiyorum. Dana antrikot, kuzu pirzola filan. Kısık ateşte saatlerce pişiriniz. Hiç değilse onbeş günde bir hiç sektirmeyeceğim.

Eve alınacak bir eşya kalmadıysa, borcun da yoksa ne yaparsın? Gezersin tabi ki. Yeşil pasaportum var. Hiç olmadı Varna’ya, Sofya’ya giderim. Bükreş’e, Minsk’e giderim. Evet, Avro bölgesi çok pahalı artık ama sorun değil. Hostellerde kalır, süpermarketten alışveriş eder, üniversite öğrencileri gibi yemeğimi hostelin mutfağında yapar, biraz tutumlu davranıp iki-üç hafta gezerim. Hiç değilse yılda iki kez. Norveç’e bile gideceğim.

Daha az kitap okuyacağım. Çok okumanın marifet olduğuna inanmıyorum. Ayda bir, bilemedin iki kitap bitirsem yeter. Altı yüz sayfalık antropoloji kitabı okumak benim neyime? Eski Ahit'teki mesellerin metinsel çözümlemeleri filan… Biraz abarttım bu işleri. Ömür biter okumak bitmez. Sınır getireceğim buna ve defter tutmaya devam edeceğim. Yazdıklarımı okuduklarımdan daha çok önemsiyorum. Çok güzel görünüyorlar gözüme.

İrademi aşan konulara dair hiçbir umut beslemediğim gibi herhangi bir kaygı da duymuyorum. 2018 bu bakımdan keyifliydi. Turist gözüyle baktım memlekete. Doğası güzelmiş. Yeşille mavinin kesiştiği bir ülke. Yemekleri de lezzetli. Bak keyfine. Plan yap ama dilek dileme. Kontrolunu aşan işleri kafana takma. Doğru bildiğim şekilde yaşıyorum. Kendimden eminim. Ama kontrolumu aşan işleri değiştirmek için uğraşmak istemediğimden de eminim. Siz parti kurup oy toplamak için ev ev, kapı kapı dolaşır mıydınız mesela? Ben uğraşmam.

Kendimi ait hissetmediğim bir çoğunluğun kültürüne, onu analiz edercesine dışarıdan bakmak daha keyifliymiş. O arada kendim gibi olanlarla yakınlaşmak, bir şeyler paylaşmak, yeri geldiğinde aynı sofra etrafında oturmak da hoş. İletişimleri kısıtlamayı, kiminle iletişime geçeceğimi mümkün olduğunca belirleyebilmeyi seviyorum. Herkesten değil, istediğim kişiden mesaj almak mutlu eder beni. Konuşmak ve dinlemek değil, istediğim, bana benzeyen, kafamın uyuştuğu kişilerle konuşmak ve onları dinlemek beni mutlu eder -herkesle değil.

Piyangodan yine amorti çıktı. Onunla da kuruyemiş alırım artık. Mutlu yıllar