28 Haziran 2019 Cuma

Yaşlılarımızın Yalnızlığı

Yaşlılarımız yalnız ve mutsuz. Canları sıkılıyor. Tek başına yürüyen, iş olsun diye bir yerlere gidip gelen, sohbet başlatmaya çalışan yaşlılarımız. Balık alırken başıma geldi en son. Nisan’dı galiba. Çinekoplar küçükmüş, sarıkanat almak lazım, lüfer zaten kalmadı, sardalyanın mevsimi değil filan derken konu konuyu açtı ve yetmiş beş-yetmiş altı yaşlarındaki amca koluma girip “gel sana çay ısmarlayayım” diye ısrar etmeye başladı. Hep balık alırken değil tabi ama birkaç kez başıma geldi bu durum.

Yaşlılarımız tek başına kalmayı muhtemelen tecrübe etmemişler. Erken evlenmişler muhtemelen ve eşleri kendilerinden önce ölünce dımdızlak ortada kalıyor, ne yapacaklarını şaşırıyorlar. Üniversite okumamış, ailesinden ayrı kalmamış, tek başına ev tutup bir odada kendisiyle baş başa kalmamış kişi, bir ömrü birisiyle paylaştıysa, o kişi hayata veda edince gerçekten şoka uğruyor. Kimisi o yaşta hemen evleniyor tekrar. Bunda yaşlı erkeklerimizin yemek yapmak gibi temel becerileri edinmemiş olmasının ve “hizmet görme” alışkanlığının da payı var tabi.

İki çözümü var bu işin. Birincisi bireyin kendi sorumluluğunda. Koca bir ömrü hiçbir ilgi alanı geliştirmeden geçirmemeliyiz. Uğraşacağın, vaktini dolduracak, severek yapacağın bir iş olmalı. Hobi. Artık kitap mı okursun, bahçeyle mi uğraşırsın, ahşap mı oyarsın, orası sana kalmış. Yaşlılığımızda her zaman sohbet edecek birisini bulamayacağız. İnsanların işi gücü olacak. Sohbetimize eşlik edemeyebilecekler. O yüzden kendimizle başbaşa kalmaya antrenmanlı olmamız lazım.

İkincisi dernekleşme. Almanya’ya proje vesilesiye gitmiştik. 2014’te. Hafta boyunca çalıştık ve Cuma akşamı veda gecesi düzenlendi. Programda konser verileceği yazıyordu. Konseri kim verdi dersiniz? En genci altmış beş-yetmiş yaşlarında, kimisi seksenlerinde olan yaşlı amcalar. Adamlar boş durmamış, “yok olmaya yüz tutmuş Alman denizci türkülerini (halk şarkıları) yaşatma derneği” kurmuşlar. Karşılarında ortaokul öğrencileri. Ama nasıl da ciddiye alıyorlardı bu işi, bir görseniz. Enstrüman çalanlar ve vokaller. İşlerini ciddiye alıyor, profesyonel davranıyorlardı. 

Türkiye’de de buna ihtiyacımız var. Tarım toplumunda olduğu gibi cemaat (gemeinschaft) değil de, kentli bir örgütlenme biçimi olan cemiyetlere (gesellschaft) ihtiyacımız var. Herkesin kendine uygun bir ilgi alanı vardır. Ona göre bir yerlere üye olup çalışmak, üretmek, uğraşmak lazım. Aksi hâlde yaşlandığımızda yalnızlıktan ve can sıkıntısından dışarıda, alışverişte veya bankta otururken, laf atıp sohbet başlatacak birilerine bakınmaya mecbur kalacak, arkadaşsızlığımıza üzülecek, insanları vefasızlıkla suçlayacağız.

23 Haziran 2019 Pazar

Yerleşik Tabirleri Çevirmek ya da Çevirmemek

Yıllar önce, arkadaşlarını arkadaşlarıyla tanıştırmayan insanların çekinceli olduklarını okumuştum. “Aha!” demiştim, ben de mi öyleydim yoksa? Neden aynı anda bir-iki kişiden fazlasıyla bir arada olmayı sevmiyordum? Neden sakınımlıydım böyle? Arkadaşları arkadaşlarla mı tanıştırsaydım yoksa? Yok. Zamanla anladım ki bir ortamda üç kişiden fazlası varsa ve ortamdaki kişiler yüksek sesle konuşuyorsa, aman diyeyim, başım ağrıyor. Kaldırmıyor kafam.

Akşamüstü eve döndüğümde kafam demir gibi ağırdı. Yattım uyudum. Uyanınca MEB'in “eşsiz” projesiyle uğraştım: Özdeğerlendirme. Okulda yapamıyorsun çünkü tüm Türkiye yüklendiği için sistem tıkanıyor. Tüm iyi niyetimle soruları yanıtlamaya başladım. Spesifik olmalıymışım. Net cevaplar vermeliymişim. İyi de sorular genel, spesifik olmaktan uzak yani. Bir tanesinde iş sağlığı için ne gibi çalışmalar yaptığımı soruyordu. Yabancı dil öğretmeni olarak iş sağlığı için ne yapmış olabilirim Alla'sen? Bana alanıma özel, spesifik diyorsun ya hani, öyle sorular sorsana? Hadi edebiyat parçaladım diyelim. Ağzımız laf yapıyor. İyi de, iş sağlığı konusunda kanıt istiyor bu kez. Tamam, kanıt da bulur ya da üretirim. Tamam ama bu gibi, gerekliliğine ikna olmadığım, iş olsun diye, “yazın da çalıştıralım bunları” diye yaptırıldığına inandığım işleri yapmaktan esef duyuyorum. Yararına inansam çok daha uğraştırıcı işler bile dokunmaz; ama bomboş olunca zulüm gibi geliyor.

Aman, kişisel dertlerimden size ne, değil mi? İşi bitirince kahve yapıp oturdum Nietzsche’nin Deccal’ini okumaya. Ve bitirdim. Nietzsche’nin en çok yabancı tabir kullandığı kitabı olsa gerek. Fransızca, İtalyanca, Latince, Yunanca, İngilizce tabirler. Aere perrennius, dies nefastus, ephexis, folie circulare vs. Ben artık hemen hemen tüm tabirleri anlıyorum. Çevirmen notlarının çoğuna bakmıyorum. İngilizce dışında bir yabancı dilim var mı? Yok, yani eh, çat-pat; ama var demem. Gelgelelim anlıyorum. Felsefe okurları Yunanca ve Latince tabirleri anlar. Nietzsche bütün bunları kullanırken açıklama zahmetine girmiyor. Bence çevirmen de açıklamamalı, olduğu gibi almalı. Okurun da sorumlulukları var. Araştırsın, sözlük kullansın, kendini geliştirsin.

Türkçe aşığı olsam da, bir keresinde Türkçe karşılık üretmekte zorlandığım bir tabiri İngilizce kullandım da, ukala bulundum. İlgisi yok hâlbuki. Felsefe kozmopolit bir etkinlik. Entelektüel konular bunu gerektiriyor. Fin de siecle tabiri yerleşmişse kullan gitsin. Senin okurların zaten küçücük bir kitle. Allah aşkına, Gadamer, Ricoeur, Blanchot ve Girard çevirilerini ciddi ciddi okuyan kaç kişiyiz Türkiye’de? Birkaç yüz civarıdır emin olun. Girin Kitapyurdu’na, Ricoeur’un Yoruma Dair’i 2007’den beri tükenmemiş. 86 satış. Marjinal olduğumuzu kabullenelim. Felsefe popüler olmadı, olmayacak. Okur kendini geliştiriyor bu yüzden. Latince bilmiyorum ama Latince tabir görünce sözlüğe bakmadan anlıyorum artık. Anlıyoruz. Nietzsche ve diğerleri sağolsun. Zamanla oluyor bu.

Bellum omnium contra omnes!

19 Haziran 2019 Çarşamba

İnzivaya Doğru

Birkaç yıl yalıtmak istiyorum kendimi. Küçücük bir kasabada, belki bir köyde yaşamak, kışın fırtınalı, karanlık havalarda masa lambamı yakıp oturmak, yazmak, dünyadan soyutlanmak istiyorum. Herkesin hayali kendine. Işıklı metropollere olan ilgim yavaş yavaş söndü. Tiyatrolar, seminerler, kitabevleri umrumda değil. Sinemaya gitmek ilgimi çekmiyor. Ben inzivaya çekilmek istiyorum. Kısmen yaşadığım inziva hâlini daha da arttırmak, daha da güçlendirmek istiyorum.

İl dışı atamalar açılınca okullara bakıp hayaller kurdum. İstesem hemen yazarım Bozcaada’yı! Hemen yazarım Edirne’nin Enez ilçesinin Yenice Köyü Ortaokulu’nu! Saroz Körfezi’ne yakın, mis gibi yer. Hem de nasıl tenha. Şimdilik evime biraz daha doyayım, ödemeleri de azalsın ve bana daha az dokunur, beni daha az sarsar hâle gelsin, o vakit, muhtemelen iki yıl sonra basar giderim. Giresun'un Tirebolu'suna da öyle gitmiştim. Gene giderim. Ama daha küçük bir yer olmalı. Tutan mı var?

Evi taşımam. Ev aynen dursun. Tek bir eşyayı dahi taşımam. Yazın, Temmuz ve Ağustos aylarında memlekete döner, evimde takılırım. İnsanlar yazın tatile gider, ben memlekete dönerim. Bozcaada asıl yazın güzelmiş, Enez, Saroz Körfezi, bilmem ne gölü asıl yazın güzelmiş, kışın ne işim varmışmış oralarda, manyak mıymışım, rahat mı batmış bana? Doğrudur, kışı oralarda geçirmek istiyorum asıl. Soğuk, deniz, rüzgâr, ıssızlık ve nem. “Fuuu” diye esen rüzgârın sesini ve kapının gıcırtısını seviyorum. Masa lambasının sarı ışığını seviyorum. Florasan ışığını hiç sevmem. Bembeyaz. Ofis gibi. Iyk.

Kitap götürmem yanımda. Kobo yetiyor. İki yüz elli gramlık kişisel kütüphanem. Hep yanımda. Yanımda hepi topu iki tane valiz götürürüm. Evi hayatta taşımam. Burası benim kürkçü dükkanım. Ama üç-dört yılı uzakta, küçücük bir yerde, soğuk, ürpertici, karanlık kışlarda azıcık öğrenciyle, kalabalıktan ve koşuşturmacadan uzak geçirmek istiyorum. Gittiğim yerde eşyalı bir ev bulurum herhalde. İlçede bir ev bulurum illa ki. Olmazsa bir pansiyon bulurum. Basar giderim. Sıcak su olan her yer benim evimdir. Yeni bir ortama uyum sağlamam en fazla bir saat sürer. “Ay orada kalamam, burada uyuyamam, şuraya kıvrılamam” demem. Her yer benim. Hepsi. Anında adaptasyon.

Zihnim berrak. Biraz daha pişmem, daha da demlenmem lazım. Henüz eksik duyuyorum kendimi. O gün geldiğinde 3-5 kış inzivaya çekileceğim. Bir şeyler yazmam gerekecek. Otobiyografi desem değil, düşünce desem değil, ben de bilmiyorum ne olduğunu. Hem o hem bu, ne o ne bu. Bakalım. Şimdilik okumalara devam.

17 Haziran 2019 Pazartesi

Üniversite Sınavı Kaldırılsın! -Acaba?

Sınavdan çıkan arkadaşlara geçmiş olsun. Bu konudaki hassasiyetinizi anlıyorum ama “on iki yıllık bilgimizi yüz otuzbeş dakikada ölçüyorlar” gibi yakınmalarınıza hak vermiyorum. Sınav elbette insanlığınızı ve kişiliğinizi ölçmez; ama akademik becerilerinizi pekâlâ ölçebilir. Çoktan seçmeli soru tipi en nesnel soru tipidir, bilirsiniz. Açık uçlu sorular, üniversite sınavı gibi yüzbinlerce, hatta bir-iki milyon kişinin girdiği sınavlarda pek uygun değildir. En azından değerlendirenlere yüzde yüz güven sağlanmadan o risklere girilmez.

KPSS’de matematik öğretmeni adayları “neden tarih sorusu çözüyorum?” diye yakınır, mesela bir coğrafya öğretmeni adayı ise “bana ne diye edebiyat sorusu soruluyor ki!” serzenişinde bulunurdu. Sonra ne mi oldu? Alan sınavı geldi. Gözünüz aydın! Artık tarihçiye tarih sorusu sorulacaktı. Peki önceki genel kültür sınavı kaldırıldı mı? Hayır. Yani işler daha da zorlaşmış oldu. Üstelik mülakat da getirildi.

Ben, bazılarınızın üniversite sınavından, sorulardan ve süreden yakınan, “kral mı köle mi olacağımızı yüz otuzbeş dakikada belirliyorlar” gibi abartılı ve basite indirgeyen sitemlerine hak vermiyorum. Türkiye şartlarında, bu gibi şikayetlerin sonu mülakata varır. Mülakat getirildiğinde hiç torpil dönmeyeceğinin, yüksek mevkilerdeki tanıdıklara ulaşmanızın gerekmeyeceğinin, birilerinin himayesine ihtiyaç duymayacağınızın bir garantisi var mı? Mülakat, açık uçlu soru, niyet mektubu vs. gelirse, bugünün şartlarında, her şeyin tamamen tarafsız ve nesnellikle yapılacağına inanıyor musunuz?

Benim başım matematikle hep dertteydi. Yine de, mühendislik okumak istiyorsam, torpil aramak, araya birilerini sokmak filan yerine oturup matematik sorusu çözmeyi tercih ederim. Bir de her şey için “bu bilgiler günlük hayatta ne işe yarayacak ki?” diye sormazdım şahsen. Ona bakarsanız hayatta yaptığımız pek az şey somut olarak işe yarıyor. İzlediğimiz filmlerden, dizilerden tutun dinlediğiniz müziklere kadar. Hayatta her şeye “işe yararlılık” ölçüsüyle bakmamak lazım bence.

Eleştirilebilecek yerleri, tek tek hatalı soruları olabilir; ama üniversite sınavının, bilenle bilmeyeni, akademik becerisi üst düzey olanla olmayanı ayırabildiğine inanıyorum. Nesnel, tarafsız, güvenilir bir yöntem. İleride daha güveniliri geliştirilirse sözüm yok; ama şu anki şartlarda en iyisi bu.

Umarım herkes dilediği bölüme girer. Başarılar.

13 Haziran 2019 Perşembe

Gençlere Akıl Vermek

Şu zamanda lise çağında olmak istemezdim. Gençlere akıl veren verene. Kimse gençleri beğenmiyor. Tarihte, okuduğum kadarıyla, eskiler yenileri genellikle beğenmemiş zaten ama şimdiki gençliğe iyice haksızlık edildiğini düşünüyorum. Kusura bakma da amcacığım, 40 yaşında emekli olmuşsun, belki hiç emeklilik yüzü göremeyecek, iş garantisi olmayan, yarın ne olacağı belirsiz gençlere akıl verip duruyorsun.

31 yaşımdan itibaren yurtdışına gitmeye başlamış birisi olarak geçirdiğim şoklardan birisi Avrupalı gençlerin konforuyla yüzleşmekti. Benim hâlâ bir MacBook'um yok. Gelgelelim, yurtdışında kaldığım hostellerde mesela Danimarkalı, onsekiz yaşındaki genç iPhone, iPad ve MacBook üçlemesiyle geziyor, Kindle’ını çıkartıp kitap okuyordu. Elemanlar daha 18 yaşında tüm Avrupa’yı geziyor neredeyse.

Sürekli yeni mesleklerden bahsediyorlar: “Yapay zeka konusunda kendinizi geliştirin! Enformasyon teknolojileri üzerine uzmanlaşın!” Yapay zekadır, karanlık fabrikadır, endüstri 4.0’dır, güzel konuşuyorsun ama gençler en nihayetinde “tıbba gireyim de işim garanti olsun” deyip kendini sağlama almak istiyor.

Cem Seymen Twitter’da neredeyse fırça atar gibi gençlerin sivil toplum kuruluşlarına girip etkin olmamalarını eleştirmiş. Cem Seymen olsun, başkaları olsun, herkes kendi reçetesince gençlere misyon yükleme derdinde. STK’lara girmek istemiyorsa istemiyordur, ne diye bu ısrar? Ayrıca Türkiye’de STK’lar politik kimi tutumlara sahip olabiliyor. Tarikat, cemaat, parti gibi oluşumların uzantıları olabiliyor. Riskli konular.

Okumak güzel şey ama okuyunca okumayanlardan daha çok para kazanacağının bir garantisi yok. Üniversiteyi bitirdikten sonra yine asgarî ücretle çalışacaksın muhtemelen. Ama işine aşık olmaktan, adanmışlıktan, kurumsal kimlikten filan bahsedenlerin akıl vermeleri sona ermeyecek. 3.000 lira alıp on iki saatini verecek, akşam eve gittiğinde kafanı kaldıramayacaksın belki. Ama 40 yaşında emekli olmuş büyüklerin seni bir türlü beğenmemeye devam edecek. Sen parasızlıktan çiğ köfte ve tavuk dönerle günlerini geçirirken ve hiç sermayen yokken, “girişimci olun”, “yatırım yapın” gibi akıllar verecekler. Akıllar verecek, para vermeyecekler. Onlar tek yabancı dil bilmezken size “2-3 yabancı dil öğrenin!” aklı verecekler mesela. Kendileri yatışta, 40 yaşından beri emekli maaşı alır, başka bir işle uğraşır, üzerine belki bir de oradan buradan kira alır ve entelektüel hiçbir gayret sarf etmezken, “okuyun”, “dil öğrenin”, "çift anadal yapın", “yüksek lisans yapın” deyip durmayı sürdürecekler. Bir türlü gelmeyecek telkinlerinin sonları.

“Gençlerin hepsi çalışkan ve idealist, her biri bir harika” demiyorum. Ama onları azarlar tonda konuşan ve sürekli akıl veren insanlardan da hoşlanmıyorum. Onlara sürekli misyonlar yükleyen, onları doğar doğmaz ülkesine ve Dünya’ya borçlu ilan eden ve bunu sürekli hatırlatan büyüklerden hiç haz etmiyorum.

Biraz rahat bırakın. Zaten kolay bir hayatları olmayacak.

12 Haziran 2019 Çarşamba

Bencil Olmak

Bencil olduğumu kabullendiğimden beridir mutluyum. “Neden böyleyim?” diye kendime sorar, keyfimi kaçırıp dururdum önceden. Oysa etrafa zarar vermediğin sürece nasıl mutluysan öyle yaşa gitsin. Bende fedakârlık duygusu yok. Başkaları için özveride bulunayım, kendimden ödün vereyim, yardım edeyim, kendi zamanımı feda edeyim gibi dürtülere sahip değilim. Bunu dert eder, değişmeye çabalardım. Boşuna üzmüşüm kendimi.

Gördüğüm kadarıyla fedakârlık gösterişe dönüşebiliyor. Samimiyetsizliği sezdiğim anda soğuyorum. Başkalarında da -gayet doğal olan- bencilce davranışlar gördüğüm hâlde, lafta, en azından ilk lafta nasıl da fedakâr, nasıl da diğerkâm olduklarını vurgulamaları ya yalan söylediklerine ya da kendi özelliklerinin farkında olmadıklarına işaret ediyor. Evet kardeşim. Bencillikse bencillik. Ben zamanımı kendi ilgilerime göre kullanmayı seviyorum. Tatili bulmuşken başkalarını mutlu etmeyi değil, kendimi mutlu etmeyi, bol bol kitap okumayı, son günlerde yaptığım gibi, Çernobil dizisini ve Bohemian Rhapsody’yi izlemeyi, arada Playstation’a takılmayı (bunlara oyun değil sanat eseri demek lazım bu arada. Filmin içinde etkin bir karakterim adeta) ve gezmeyi tercih ediyorum.

Başkaları her fırsatta çocuklarla zaman geçirmeyi, huzurevlerini ziyaret etmeyi, zamanlarını kendilerine değil de başkalarına ayırmayı, tüm arkadaş ve akrabalarını telefonla arayıp hâl hatır sormayı, mültecilere yardım etmeyi, dernek ve vakıflarda sosyal sorumluluk projeleri yürütmeyi tercih edebilir. Bunlar bana hitap etmiyor. Güzelim Pazar günümü heba edemem.

Yalnızca bencil değil, cimriyim de. “Nasıl" diyorlar, "yurtdışına çıkıyorsun, kaça patlıyor sana üç haftalık bir gezi?” gibi sorular. Vallahi cimriyim de onun sayesinde geziyorum. Arabam yok. Sigaram yok. Yemeğimi evde yapar, akşamları kafelere çay-kahve içmeye çıkmam. Avro yedi liraları da görse bir şekilde biraz para atıyorum kenara. Yurtdışında da taksi tutmadan, hostellerde odamı altı ila sekiz kişiyle paylaşarak geziyorum işte. Cimri olmasam olmazdı. Araba alsam direkt fakirim zaten.

Kendimi de tam çözemedim. Entelektüellik var. Okuyup yazmayı seviyorum. Hayatımda hep var. Hazcılık var. Çelik disiplini severim ama yeme-içmeden aşırı haz alırım. Kendimde bir Ayhan Sicimoğlu potansiyeli görüyorum. Biraz aristokratlık var. Soylu değiliz ama kendi başımayken bu havalar nereden geliyor anlamadım. Biraz köylülük var. Geçen gün arıcılıkla ilgili bir belgesele rastladım. Hayranlıktan ağzım açık seyrettim mesela. Ah, dedim, petekler, arılar, çiçekler, ne güzel olurdu öyle kovanlarım olsa, arıcılıkla uğraşsam, astronot gibi giyinsem o korumalı kıyafetleri. Hatta bir çiftlik evim olsa, keçilerim, ineğim olsa, peynirimi kendim yapsam. İçimdeki köylüyü zaptedemiyorum.

Önceden ben neden böyleyim, neden şöyleyim diye sorguluyordum. Saldım gitti -özellikle son birkaç senedir. Kimseye zararım yok nasıl olsa. Varsın biraz ondan biraz bundan, hatta cimri ve bencil olayım, ziyanı yok.

Özümüzü inkâr edecek değiliz! 

11 Haziran 2019 Salı

Instagram Hesabımı Sildim

İki yıla yakın orada durduğum hâlde kendimi ortama ait hissetmiyordum. Orada durma sebebim herkesin orada olmasıydı. En sonunda Instagram hesabımı kapattım.

Zamanla anlarım diyordum. Neredeyse iki yıl oldu ama anlayamadım Instagram’ın neden bu kadar sevildiğini. Evet, görsel bir çağda yaşıyoruz, tamam; ama ben gibi görselle, fotoğrafla pek arası olmayan birisiyseniz o ortam size hitap etmiyor işte. Kaldı ki, Facebook’a da fotoğraf konabiliyor zaten. Ama Instagram’a yazı konamıyor. Yazıları yükleyebilmek için grafik işleme yazılımı kullanıyor, metinleri görsele dönüştürmem gerekiyordu. O işten de kurtuldum neyse ki. Oh be.

Şimdi cinsiyetçilik yapıyorsun diyebilirsiniz ama Instagram bana başından beri daha kadınsı geldi. Erkeklerde, ben dahil, gördüğüm kadarıyla fotoğraf merakı, görsel merakı daha az. Yani erkeklerin bir mekânda kendi fotoğrafını çekip paylaşması pek alışıldık değil. Tuhaf duruyor zaten. Kendi fotoğrafımı çekip çekip paylaştığımı tasavvur bile edemiyorum. İçgüdülerimizde mi yoktur, nedir? Hikaye özelliğini de Twitter gibi kullanıyordum bazen. Kısa cümleler için. Hadi diyordum, belki okuduğum bir kitabın sevdiğim sayfasını paylaşırım; ama yok, o ortamın ruhu buna uygun değil.

Hiç anlayamadığım hikayeler araba sürerken atılanlar oldu. Belki zamanla anlarım dedim ama kafam basmadı. Trendlerden, keşfet kısmından hiç tat almadım. Ne zaman keşfet kısmına girdiysem kadın oyuncuların güzel fotoğrafları çıktı karşıma. Tamam, çok güzeller ama eee? Yani fotoğraf bakıp duracak mıyız? Ben hiçbirini tanımıyorum ki, neden dizi oyuncuları çıkıp duruyor karşıma?

Dediler ki "bak", şarap uzmanlarını takip et, ilgilendiğin konuyu takip et. Güzel, ettim de. Ama adamlar sürekli görsel paylaşıyor. Kısacık, on saniyelik videolar. Şuradayız, festivaldeyiz vs. Hani bilgi? Bir şey öğrenemiyorum ki? Fotoğraf ve kısa video görüp duruyorum. İlgilendiğim konuları da görsele indirgemişler yani. Çıktım takipten.

“Facebook 40 yaş üzeri ya, artık herkes Instagram’da” denir. Facebook deyince insanlar burun kıvırır; gelgelelim benim burada takip ettiğim çok sayıda nitelikli kişi var. Felsefeciler var. Felsefeciler içerisinde çok genç olanlar var. Adam 18 yaşında, 20 yaşında, analitik felsefe üzerine görüşlerini paylaşıyor mesela. Ben daha ziyade gündelik değiniler yapıyorum, benden çok daha derinlikli, entelektüel metinler yazanlar, tartışanlar var. Ne diye hor görülüyor Facebook bu kadar?

Hasılı sevemedim Instagram’ı. Herkes orada olduğu için bir süre durdum ama benlik değilmiş. Hani bir görsel var, sarımsağın bir dişini çıkartmış ve yerine mandalina dilimi koymuşlar. Kendimi o mandalina dilimi gibi hissediyor, ortama yabancı buluyordum. Zorlamanın anlamı yok. Çıktığım iyi oldu. Sevene de sözüm yok. Hor gördüğümden değil. Çoğunluğun Instagram'ı sevdiğini biliyorum. Ben sevemedim sadece.

Birbirimizle etkileşime girdiğimiz ortam ne olursa olsun, hiç değilse birkaç paragraflık metinler yazamadıktan sonra kıymetsiz geliyor bana.

Farewell Instagram!

6 Haziran 2019 Perşembe

Sol Cenahtaki Acıseverlik

İnsan bazen arkadaş çevresinin onayını alacak şeyler söylemeye kapılıyor. Konforlu bir alan çünkü. Dünya görüşleri birbirine az çok yakın olan insanlar benzer şeyler söyleyip safları sıklaştırırlar. Tabi bazen dayanamayıp tersine gittiğin olur ve o zaman muhalif denen kitlenin de pek o kadar matah olmadığı gerçeğiyle yüzleşirsin.

Dün Twitter’da Turizm Bakanı’nın eşinin bir paylaşımını çok sert bir yorum eşliğinde gördüm. “Ya” dedim, “kusura bakmayın da bu fotoğraftan o yazdıklarınız çıkmaz.” Biraz zorlama olmuş. Büyük büyük sözler, kesin yargılar. Ben fotoğrafta el öpen kızla şakalaştıklarını, işin içinde bilmediğimiz bir eğlencenin olduğunu hissettim. Bunun üzerine bana cevap veren muhaliflerden birisi demiş ki “profilinde felsefe kitabın olduğu yazıyor, bence sen git masal kitabı yaz” :) Bir büyüklenmeler, laf sokmalar, kendince beni aşağılamalar. Neden? Önemsiz, yarın unutulacak bir konuda kendi görüşünü söyledin, “arkadaşlar biraz abartmıyor musunuz?” nevinden itiraz ettin diye.

Yaka silktiğim bir başka konu ise insanlardaki acıseverlik. Solda daha yaygın bu. Yan yana gelmeyecek, birbiriyle ilgisi olmayan, birbirini koşullamayan iki olayı zorla birbirine bağlayıp, “böyle böyleyken nasıl böyle böyle yaparsınız” demeleri. “Senegal’de maden kazası olmuş, siz burada bayram kutluyorsunuz”, “Atanamayan öğretmenler intihar ederken siz burada kahkaha atıp sohbet ediyorsunuz”, “Biz burada yemeğimizi yerken Afrika’da çocuklar aç” tarzında, o an ortamdaki neşeyi alıp götüren, vicdana, suçluluk duygusuna çağıran ve suratların asılmasına sebep olan bir tuhaf muhaliflik. Ben sevmiyorum böyle tutumları. İnsanın enerjisini alıp götürüyor. Dünya daha iyi bir yer olacaksa bunun için umut lazım. Ben acı ve hüzünden başka bir şey bilmeyen, hep karamsar duran kişilerin yanında umudumu yitiriyorum. Yüreğim ağırlaşıyor, içim sıkılıyor.

Türkiye’nin ya da Dünya’nın herhangi bir köşesinde yaşanan acıların o anki neşemizden ötürü suçluluk duymamızı gerektirdiği fikrini aşırı buluyorum. Kategorik, ödünsüz bir tavır. Bir de Camus ve Marx gibi adamlara referans veriyorlar. Onlar da kahkahayı patlatırdı emin olun. En karamsar yazarlardan Thomas Bernhard’ın söyleşilerine bakın, adamın yüzü gülüyor. Edebiyat ve felsefe acıyı işleyebilir; bu demek değil ki insan acıdan ibarettir. İnsanın binbir çeşit yönü var.

“Tacizin, tecavüzün, hastalıkların, ölümlerin, savaşların olduğu bu Dünya’da 23 Nisan’ı (Anneler Günü'nü, Yılbaşını vb.) kutluyorsunuz!” gibi ifadeler bana kibirli de geliyor. Yani bir sen farkındasın Dünya’da olan bitenin ama şu üç günlük Dünya’da zaman zaman edindiği neşeli hâllerin tadını çıkartanlarsa hep salak. Bir sensin akıllı. Bir sensin farkındalığı yüksek olan.

Özellikle solda daha çok gördüğüm bu tutumlara kendimi yakın hissetmiyorum. Bir tanıdığım böyle yaşamaktan gülümseme yetisini yitirdi. 7/24 kaşları çatık geziyor. Spinozacılık mı dersiniz, güleryüzlü sosyalizm mi dersiniz, bilmiyorum; ama başka bir yol olmalı.

5 Haziran 2019 Çarşamba

Şeker Bayramı ve Akrabalar

Bayramlarda akrabalarla görüşmekten bu kadar şikayet edilmesini anlamıyorum. Her seferinde, özellikle yirmi ila kırk yaş arasındaki kişilerin yakınmaları düşüyor önüme. Cidden, “ne zaman evleniyorsun?” sorusu sizin için bu kadar büyük bir zulüm mü? Küfür gibi bir şey mi? Evli değilim, evlenmeyi düşünmüyorum da; ama insanlar, özellikle beni uzun zamandır görmemiş veya düzenli olarak görüşmediğim insanlar, aile olsun, akraba olsun, komşu olsun, böyle şeyler sorabilir. “Düşünmüyorum” dersin. “Böyle mutluyum” dersin. Bu kadar zor mu bu?

Evlilik ve bayram ziyareti gibi konuların birer dayatma olduğunu söylerken tam olarak neyi kastediyorsunuz? Yani zorla nikâh masasına oturtup kafanıza silah mı dayıyorlar? Bir sürü insan var evlenmeyen. Kimse zorunda filan değil. Eğer akrabaları sosyal ağlarda eklemeyecek kadar onlardan utanıyorsanız, onlarla hiçbir ortak noktanız yoksa, bir görüşünüz olduğunda onu ifade etmeye, onlara katılmadığınızda bunu açıkça söylemeye bile çekiniyorsanız neden ilişkinizi tamamen kesmiyorsunuz?

Nadiren görüştüğünüz kişilerle Kafka üzerine, Nuri Bilge Ceylan filmleri üzerine filan mı konuşuyorsunuz mesela? Bu insanların size aile, iş, eğitim ve sağlık gibi daha genel konulara dair sorular sorması doğal değil mi? İnsanlarla bir araya gelmeden önce “bana şunu sorsun ama bunu sormasın” gibi sipariş vermek ne kadar mümkün? Bunda bu kadar rahatsız olacak ne var? “Okul n’oldu?”, “ne zaman evleniyorsun?”, “iş bulabildin mi?” gibi soruları siz de sorabilirsiniz. Evli bir çifte “üçüncü çocuğu ne zaman yapacaksınız?” diye sorabilirsiniz mesela. Onlar da size sorabilir. Büyütülecek bir şey değil.

Ramazan Bayramı’nın diğer adı Şeker Bayramı. Tatlı ve şeker ikramının en çok yapıldığı dönem Ramazan ayı ve bayramı olduğu için öyle denmiş zamanında. Şimdilerde gördüğüm, pekçok kişi yine Şeker Bayramı demek istiyor ama tepki görmekten çekindikleri için olsa gerek, “Şeker tadında bayramlar!” yazıyor. Galiba fabrika ayarlarımıza döneceğiz ve bu ürkeklik geçince tekrar hem Ramazan hem Şeker Bayramı diyenlerin sayısı artacak.

Ben oruç tutmuyorum. Baskı da görmüyorum. Çocukluğuma göre ortam daha iyi. Nispeten küçük bir ilçede bile dışarıda bazı mekânlar açık oluyor. Koşulara devam ediyorum. Kimse sormuyor neredeyse ama tek tük soran olursa "oruçlu değilim” diyorum. Yanıtım olağan karşılanıyor. Herkes özgür. Bir baskı ortamı varsa, bunda oruç tutmadığı hâlde oruç tuttuğunu söyleyenlerin payı var asıl. Soran olursa, tutuyorsan "tutuyorum", tutmuyorsan "tutmuyorum" dersin, çok mu olağanüstü bir iş bu? 

Bir keresinde anneme gittiğimde komşu bir teyze çocukluk yıllarıma dair, babamla annemin boşanması gibi konulara girmişti. Nazikçe, “sizi tanımıyorum teyze. Böyle ailevî konuları sizinle konuşmak istemem” demiştim. Açık ve net olmak güzel şey. Sert değil, sakince. Ne diyeceksen söylemek lazım. O zaman kimseden rahatsız olmuyorsun. O diyeceği varsa diyor, sen diyeceğin varsa söylüyorsun. Bu kadar basit.

1 Haziran 2019 Cumartesi

Komplo teorisyeni arkadaşların, bizler bir türlü göremezken “büyük resmi”, “büyük oyunu”, “görüntünün ardında yatan gerçekliği” gören arkadaşların içi ne zaman soğuyacak? Evet, Facebook, Twitter, Instagram Amerikan markaları. Diyorsunuz ki, bu şirketler aslında özel hayatlarımıza dair bilgileri depoluyor ve onlar aracılığıyla Büyük Birader bizi gözetliyor. Peki, öneriniz nedir? Bu sitelerin Türkiye’de erişime kapatılması mı?

Kaldı ki, ortalama yurttaşın bilgilerinin, tercihlerinin ve paylaşımlarının CIA'in umrunda olduğunu hiç sanmıyorum. Kendimizi o kadar da önemsemeyelim. Olsa olsa firmalar, tercihlerinize göre satın almanızın daha muhtemel olduğu ürünleri önünüze koyarlar, o kadar.

Diyorsunuz ki Google bizim tercihlerimizi yönlendiriyor, arama sonuçlarında şunu değil de bunu üst sıralara çıkartıyor ve bize yanlış bilgileri dayatıyor. YouTube aslında bilinçdışımıza propaganda yaparken cep telefonlarımız sesimizi dinliyor, konumumuzu takip ediyor, FBI, CIA filan her şeye muktedir ve bizler enayi gibi tüm bilgilerimizi internette paylaşıyoruz. E tamam, çözümün nedir? Cep telefonlarını, GPS teknolojisini ve Google’ı da mı kullanmayalım?

Türkiye’de YouTube yıllarca kapalı kalmışken, bu gibi tespitler yapıp emniyeti göreve çağırırken, her tiviti “@emniyetgm” diye bitirirken amacınız tam olarak nedir? Yani mesela Twitter algı yönetimi yapıyor, tamam, Twitter’a erişim kapatılsın mı? O zaman mı rahatlayacaksınız? Amerikan dizileri, Netflix, HBO filan Amerikan propagandası yapıyormuş ya mesela, ee, n’apalım Netflix’e de erişimi engelleyelim mi? Herkes yerli dizi izlemek zorunda mı?

Türkiye’de Orwell’in 1984’ü çok satan kitaplara girdi son zamanlarda; ama ben Türkiye’de 1984’ün tersine işleyen bir süreç görüyorum. Yasak, sansür ve erişim engeli talepleri bizatihi halkın kendisinden geliyor. Bu işin sonu yok. Herkes her şeye özenebilir ve herkes her şeyden rahatsız olabilir. Bir filmde silahlı çatışma sahnesi olduğu gerekçesiye yasaklanması önerilebilir. Bu kusursuz sterillik arzusunun, bu sürekli arınma isteğinin varacağı bir son durak yok.

Büyük resmi gören, internetin hepimizi köleleştiren bir mecra olduğunu, üst-aklın bir oyunu filan olduğunu düşünenler ve sürekli yeni yasak talepleri dillendirenler dilerlerse bu mecralarda yer almayabilirler. Geçmiş nostaljisinde olduğu gibi, hani sobayı özlüyordur ya, yahut yer sofrasını, e kur abi sobayı hemen, at telefonu çöpe, ye yemeğini yerde, bunlar yasak değil ki? Bunları yapmana bir engel yok ki? Bu iş ona benziyor. Kullanmayıver interneti, Google'ı ya da sosyal ağları?

Sosyal ağlarda hangi içerikleri takip edeceğimiz bizim tasarrufumuzda. Nitelikli insanları takip edersen önüne nitelikli içerikler düşer. Kötü içerik sosyal ağların suçu değil; zira buralarda içeriği inşa edenler bizleriz. İnternette ister gündeme dair, ister bilimsel veya edebî metinler okur, istersen ona buna küfreder durursun. 

Sorun kişilerde, internette değil.

28 Mayıs 2019 Salı

Emeklilikte Yaşa Takılanlar

Emeklilikte yaşa takılanlar gündemde. Ben artık altmış yaşından önce emekliliğin mümkün olmadığına inanıyorum. Evet, yeni nesil daha da şanssız bu konuda. İnsanlar zamanında kırk yaşında emekli oldu ama çocuklarınız belki emeklilik yüzü göremeyecek ve ileride emeklilik diye bir konsept kalmayacak.

İnsanların çoğunun, her ne kadar sorduğunuzda mesleklerinin onlar için yaşamlarını idame ettirmekten, yani para kazanmaktan öte bir anlam taşıdığını söyleseler de, fırsatını bulsalar çalışmayacaklarına inanıyorum. Cennet imgeleri bile öyledir: Havai adası gibi güneşli bir ortam. Boyunlarına çiçeklerden halkalar geçirmiş, dans eden güzel kızlar, sınırsız yeme-içme, sofralar, şaraplar, müzik, eğlence ve uyku. Ben hiçbir dinin cennetteki iş hayatından bahsettiğini görmedim. Mitolojide böyle bir şeye rastladığımı hatırlamıyorum. Cennet sınırsız tembellik ülküsüdür.

İnsanların çalışmak istemediğini rakamlarda da görüyoruz. Bir ara TÜİK verilerinde görmüştüm. Türkiye’de çalışanların toplam nüfusa oranı %25-26 kadarmış. Elbette öğrenciler var, çocuklar var. Yine de rakam düşük. İnsanımız çalışmıyor. İşsizlik var, doğrudur ama çalışmamaya yatkınlık da var bizde. Ev hanımları milyonlara tekabül ediyor. Çok erken yaşta emekli olanlar var. Bir de sosyal yardımlarla geçinenlerin sayısı az değil. O kadar ki, psikiyatrist bir arkadaş kendisine “Hocam benim psikolojim bozuk, depresyondayım. Devlet beni maaşa bağlamaz mı bunun için? Bir rapor yazsanız!” gibi taleplerle gelenlerden bahsediyordu :) “Şunun şurasının burasından bir şey göstertsem de kendime aylık bağlatsam” diye düşünen ve bunun için uğraşanlar az değil.

Emeklilik yaşı giderek yetmişe çekilecek ve en sonunda öyle bir hak kalmayacak yeryüzünde. Benim gördüğüm bu. Devrim filan da olacağı yok. Yani sanmıyorum Dünya’da sosyalist devletlerin kurulup zenginin mülkünü kamulaştıracağını, pastayı eşit ya da eşite yakın dağıtacağını. Universal basic income, yani robotlar çalışsın ve devlet bize çalışmasak da yurttaşlık aylığı bağlasın gibi bir uygulama da olsa olsa yedi-sekiz nesil sonra olur. Peki ne yapacağız?

Bence çalışma ortamlarımızı güzelleştirmemiz lazım. Birbirimizin ayağını kaydırmak, kusurunu bulup istismar etmek gibi huyları bırakmamız lazım. İşyerinde önplanda olacağım diye yırtınmak çok itici durabiliyor. Hep birlikte, belki ölene dek çalışacakken hayatı birbirimize zehretmemizin anlamı yok. Bir arkadaş bu rekabetten öyle yıldı ki, Çek Cumhuriyeti’ne gidiyor şimdi. İş başvurusu kabul edilmiş. “Bir yere yemeğe gittik diyelim” demişti, iş arkadaşı telefonda “yemeğe geldik” demiyormuş mesela, “arkadaşları yemeğe GETİRDİM” diyormuş 😊 Bu gibi ucuz kurnazlıklarla sivrilme çabaları gerçekten acınası.

Ortam huzurluysa çalışmak ağır gelmez. Evet, naif bir görüş olduğunun farkındayım ama bizi kurtaracak olanın iş ortamındaki ilişkilerimizi daha insanî hâle getirmemiz olduğuna inanıyorum. Aksi takdirde ölene dek birbirimizi yer dururuz.

26 Mayıs 2019 Pazar

"19 Mayıs'ı Masaya Yatırıyoruz"

“Bu akşam 19 Mayıs’ı masaya yatırıyoruz.” Almayayım ya :/ Yatırmayın bence 19 Mayıs’ı masaya. 2002-2005 yıllarında Birikim dergisini okurdum. Derginin jargonunu, yazarlarını, tutumlarını filan neredeyse öngörebiliyordum artık. İletişim Yayınları’nın Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce Ansiklopedisi var ya hani, onun Kemalizm cildini baştan sona okumuştum. Cildin büyük çoğunluğu Cumhuriyet ve tek parti dönemi eleştirisiydi. Atatürk’ün putlaştırılması, halkımızın arzu etmediği devrimlerin icra edilmesi gibi şeyler. Hevesle okur, anlamaya çalışır, yer yer hak verirdim. Sonuçta tarafsız bakmaya, ülkemin tarihini anlamaya çalışıyordum.

Aradan geçen yıllar bu tavrımı gözden geçirmeme sebep oldu. Yok arkadaş. Türkiye’de sağlıklı bir tartışma kültürü yok. Altta başka niyetler var. Zincirleme bir etkisi var bu işlerin. Tamam, Cumhuriyet’in kuruluş felsefesini, tek parti dönemini, hatta kurucu liderini eleştir, dinlerim diyorsun, ki inanın bizdeki kadar yıpratıcı olanı ABD’de Benjamin Franklin'e yapılmıyordur, ip öyle hızlı kopuyor ki eleştiri bir anda Cumhuriyet ne yapmışsa hepsini reddetmeye varıyor. Ardından komplo teorileri geliyor. Atatürk ajandı diyenler, Batı’yı meydanda yendik ama İsviçre’den medenî kanunu ithal ederek yenilmiş sayıldık diyenler, ki bence iyi ki Batı’dan o kanunları almışız, Zübeyde Hanım’ı aşağılamak için burada söylemek istemediğim ithamlarda bulunanlar, Atatürk’e söz edip başıma iş almayayım diye İsmet İnönü’ne sövenler türüyor anında. O iklimde orta bire giden çocuk bile “öğretmenim askerler savaşırken Atatürk çadırında rakı içiyormuş” diyebiliyordu. 

2002-2011 arası diyeyim, böyle bir rüzgar esti. Sonra insanlar tepki vermeye başladı. İtiraf edelim, 19 Mayıs törenlerinde sıkılırdık öğrenciyken. Mecbur olmasak çoğumuz katılmazdık. Ama Cumhuriyet’e ve Atatürk’e yönelik eleştirinin önü açıldığında bunu hunharca, hoyratça yapanlar ve işi hakaret noktasına vardıranlar gördükçe insanlar “ne oluyor yahu?” demeye başladı. 2012’den itibarendi sanırım, insanlar kendi istekleriyle resmî bayramlara gitmeye başladı. Anıtkabir dolup taşar oldu. Zoraki değil gönüllü yürüyorlardı artık.

Sonuç olarak ben artık TV kanallarında ya da kimi dergi ve kitaplarda 19 Mayıs’ı, 29 Ekim’i, 23 Nisan’ı masaya yatıran görünce ilgilenmiyorum. Vallahi masaya yatırmak filan istemiyorum kardeşim. En ufak bir fırsatta bohçasında ne varsa birdenbire ortaya dökenleri gördükçe, en ufak bir ödün verdiğinde işin çirkinleştiğini gördükçe böyle masaya yatırmalardan haz etmez oldum. Cumhuriyet iyidir. Kazanımları çoktur. Resmî tarihi eleştireceksin diye uydurmalara, aşırılıklara ve mitlere savrulmanın anlamı yok. Bu tartışmalardan bir şey çıkmadı. En fazla televizyon programlarının reklam gelirleri artmıştır, halk olarak biz ise niyet okuma becerilerimizi geliştirmişizdir, o kadar.

Birikim’i almayalı yıllar oldu. 2002-2005 arası okuduklarımıysa klişe buluyorum artık. Geleceğe bakmak lazım.

25 Mayıs 2019 Cumartesi

Yetişkinliği Çocukluğa Tercih Ederim

Dün otuz yedinci yaşımı doldurdum. Alelade bir gündü. Doğum tarihimi önemsemiyorum ama bugünlerimi önemsiyorum. Çocukluğumu özlemiyorum. Çocukluk dediğin, ilk yıllarında bedenen hayata tutunma mücadelesi verdiğin bir dönem. Kusuyor, diş çıkartıyor, ameliyat oluyor, çocuklara özgü belirli hastalıklar geçiriyorsun. İlkokul ikiye giderken basit bir bademcik ameliyatı sırasında kan kaybından ölüyordum az daha. Şimdi olsa olsa yılda bir kez grip olurum, o da yatağa düşürecek derecede değil.

İlkokul dördüncü ve özellikle beşinci sınıfta bedenen güçlendiğimi hatırlıyorum. Çelimsiz değildim artık. Ancak çocukluğun ve ilk gençliğin yine de özlenecek pek bir tarafı yok. İçimde en çok yer etmiş olan duygu özgür olmamamdı. Özgür olmadığımı derinden hissederdim. Canın istediğinde dışarı çıkamazdın. Akşam evde olmalıydın. Ödevlerini yapmalıydın. Her sabah erkenden okula gitmeli, okulda sıkılmalı, tek başına çalışmayı seven bir yapıda olmana rağmen kümelerle zorla sosyalleştirilmeli, başkalarıyla birlikte çalışmaya çalışmalıydın. Okul benim için hep “bitse de gitsek” diye yaklaştığım, günlerin zor geçtiği, mecburen katlandığım bir ortam oldu. 

Hem özgür irademe ne hakla müdahale ederlerdi? Ne hakla kıymetli vaktime, tüm günlerime el koyarlardı? Belki ben bir başıma okumayı seviyordum? O Nasreddin Hocalı, Keloğlanlı sıkıcı dergileri değil, kendi istediklerimi okumak istiyordum belki? Çok kızardım hakikaten. Bugünlerde Kafka’nın Amerika’sını okuyorum. Kitaptaki Karl adlı karakter yüzünden içim daraldı. Çok zayıf çünkü. Bir türlü kendi istediğini yapamıyor. İşten kovuyorlar Karl’ı. "Peki" diyor, "o hâlde tasımı tarağımı toplayıp gideyim." Bu kez de “gidemezsin!” diye kükreyip alıkoyuyorlar onu. Kitap boyunca Karl başkalarının istediklerini yapıyor. Okudukça çocukluğum ve öğrencilik yıllarım aklıma geldi. İçimi daralttıysa da okudum işte. Her neyse. Sonuçta lise de bitti ve düzlüğe çıktık.

Yetişkin olmayı çocuk olmaya bin kez tercih ederim. Evet, yine irademizin bir kısmını iş hayatına teslim ediyoruz. Kafamıza göre hareket edemiyoruz her zaman; fakat hiç değilse iş dışında kendi kararlarını kendin alabiliyorsun. Dilersen dışarı çıkıyor, dilersen geziyor, koşuyor, evde kitap okuyor ve not tutuyorsun. Yazın nereye gideceğini planlıyorsun. En önemlisi ise çocukluğun sefaleti yok yetişkinlikte. Az çok para kazanıyorsun ve onu nasıl kullanacağın sana kalmış. Biraz tutumlu ve zevk sahibiysen değme keyfine.

Çocukluk yıllarımda kendi istediklerimi yapamadığım için geçmek bilmeyen günler şimdi ışık hızıyla geçiyor. Hiç istemiyorum bitmesini. Elimde olsa zamanı durdururdum. Daha önce de yazmışımdır, bu şekilde olduğu sürece hiç ölmemek isterim. Mutluluk kendini bağlamamak, istediklerini engellemeksizin yapabilmekmiş.

Çocukken nereye baksam "hayır!" yazan, "yapamazsın!" yazan tabelalar görürmüşüm gibi gelirdi. Yetişkinlikte o tabelaların sayısı büyük ölçüde azaldı. Bu yüzden bu yaşlarımı çok daha fazla seviyorum.

24 Mayıs 2019 Cuma

Maddî Gerçeklik Psikolojik Üstünlüğün Üstünde

Algıya haddinden fazla önem atfedildiğini düşünüyorum artık. “Önemli olan gerçekler değil, gerçeklerin nasıl algılandığıdır” denir ya, bir yere kadar doğru doğru olmasına da, en nihayetinde gerçekler baskın geliyor. Alışveriş sitelerinde sipariş geçmişi olur, bilirsiniz. Orada gördüm. 2017 Kasım’ında 63 liraya aldığım bluetooth klavye şimdi 269 liradan satışta mesela. Ben bunu nasıl algılarsam algılayayım, bana bunun bir pahalanma olmadığı ne kadar anlatılırsa anlatılsın, fiyatın arttığı gerçeği değişmiyor. 

İradenin öneminin de abartıldığını düşünmeye başladım. İrade önemsizdir demiyorum. Yalnız, önkabullerin hatalıysa, sonuç vermeyen uygulamalarda ısrarcıysan o konuda irade göstermek olumsuz sonuç veriyor. İrade ortaya koymadan önce ölçüp biçmek lazım. Kararının ne olduğu kararlılıktan daha önemli. Kararlılığın kişiyi düze mi çıkartacağı yoksa uçuruma mı götüreceği alınan karara göre değişir.

Psikolojik üstünlüğe abartılı bir önem veriliyor. Ortada buz gibi gerçekler varken psikolojik üstünlüğün pek etkisi olmuyor. Hitabetin önemi de benzer şekilde abartıldı. Etkili konuşmak güzeldir ama en sonunda maddî gerçeklik galip gelir. 

Teknik direktör olduğunuzu düşünün. Takımınız beş-sıfır yenik durumda ve sırf etkili konuşmayla, amiyane tabirle “gaz vererek” işleri yoluna koymaya çalışıyorsunuz. Çok da güzel konuşuyor, insanların duygularına hitap ediyor, bam tellerine dokunuyorsunuz. Derken bir gol daha geliyor ve sonuç: Altıya sıfır. Gerçek sorunlarla yüzleşmedikçe, ona karşı önlemler almadıkça, futbol örneğinden gidersek en basitinden taktik değiştirmedikçe dilediğin kadar hitabetin güçlü olsun, dilediğin kadar “sıkıntı yok”, “her şey yolunda, müsterih olun” filan deyin, boş.

23 Mayıs 2019 Perşembe

Beyaz Yakalıların Yoksulluğu ve Pembe Otobüsler

“Beyaz yakalılar yeni işçi sınıfıdır” gibi cümleler duymuşsunuzdur. Gerçekten doğru. Diplomalı ile diplomasız arasındaki fark eriyor. Özel bir kolej öğretmen alım ilanı vermiş mesela. Asgarî ücret vereceklermiş -ki ücretli öğretmenlik müessesesi varken ve kimi kolejler maaşları sürekli eksik, yarım ve geç yatırırken “asgarî ücret gene iyi” diyebilirsiniz ama durumun vahametini de gözden kaçırmamak lazım.

Ben bu durumun öğretmenlik dışındaki mesleklere de yayıldığını görüyorum. Yayılacak da. Her yerde üniversite var. Her yerde her bölüm var. Çok düşük puanlarla, çok düşük netlerle de illa ki bir yere giriyorsun. Tamam, kendini yetiştiren yetiştiriyor, ona bir lafım yok; gelgelelim, ihtiyaçtan fazla sayıda mezun olunca mezunların piyasa değeri de düşüyor tabi. O yüzden firmaların asgarî ücretle, bilemedin 2,500 lirayla mühendis alım ilanı vermesi, özel hastanelerin asgarî ücretle doktor alım ilanı vermesi yakındır -belki de hâli hazırda başlamıştır, araştırmadım.

Son diyeceklerime katılmayabilirsiniz. “Önemli olan para değil, idealler” diyebilirsiniz. Meslekleri bir saygınlık hiyerarşisine tabi tutuyor olabilir, “aynı gelire sahip olmaları beyaz yakalıyla mavi yakalıyı bir kılmaz” diyebilirsiniz. Ama şahsen, asgarî ücretle öğretmenlik yapacağıma, yeri geldiğinde zor sınıflarda sinir stres sahibi olup geceleri evde yazılı okuyacağıma, e madem geliri aynı, BİM’e, ŞOK’a filan girer raf dizer paspas yapardım daha iyi.

* * *

Şu "otobüste taciz" haberlerinden yıldım. Vallahi yıldım. Pes ettim artık ya. Tamam, bana uyar: Toplumun her alanında kadın ve erkeği birbirinden uzak tutalım. Bitirelim artık bu işi. 
Bize uygun değilmiş. Beceremedik bu işi. Artık “hayır! Kadın ve erkek kamusal alanda birlikte varolmalı” diye ısrar etmiyorum. "Bu insan olmanın, çağdaş olmanın bir gerekliliğidir!" filan da demiyorum. Gerçekten önemsemiyorum artık. Her yerde ayırsınlar bizi. Toplum olarak beceremedik insan gibi bir arada durmayı. Yapamadık kardeşim. 

Israrı bıraktım bırakmasına da, kadın ve erkeği ayırmanın zaten mümkün olmadığı sonradan kafama dank etti. Kamusal hayatı haremlik-selamlık tarzda düzenlemek ekonomik olarak mümkün değil. Altından kalkılamaz.

Düşünsenize, her masraf ikiyle çarpılır. Durakta otobüs beklediğinizi düşünün, ki ben her gün şehiriçi dolmuşuna binerim mesela, içi boş bir otobüs geliyor ama binemiyorsunuz. Niye? Aaa, kadınlara özelmiş. Bir başka otobüs geliyor ama o da erkeklere özel, kadınlar binemiyor. Düşünün, iki otobüs de yarısı boş gidiyor. Oysa cinsiyet temelli ayrılmasalardı tüm koltuklar dolacak, böylelikle tek otobüs yeterli olacaktı. Böyle har vurup harman savurursan iflas etmen yakındır.
Hastaneye gidiyorsun, nöbetçi doktor kadınmış. Olmaz! Ben erkeğim, o hâlde bir nöbetçi daha lazım. Erkek doktor da durmalı. Ne yani? Radyoloji uzmanı bir kadınmış, makineyle oramı buramı görecek, olur mu öyle rezillik? O zaman her hastane her branşta iki doktor çalıştırmalı, her bir cinsiyetten, çarp masrafları ikiye. Ne demek tek dahiliyeci var? Olmaz, derhâl bir kadın bir erkek dahiliyeci istiyoruz her ilçeye. 

Alışverişe çıktığımızda karşı cinsle muhatap olmamamız için tüm işyerleri her iki cinsten eleman çalıştırmalı. Çarp masrafları ikiye. Bir saniye, o işyerinde de kadınla erkeği bir arada tutacak hâlin yok herhalde? E o zaman birer oda daha lazım, daha büyük mekânlar kiralaman lazım. Çarp, çarp dostum, çarp ikiye, üçe, beşe.

İki cinsi birbirinden uzak tutmak, eşyanın tabiatına demeyeyim de, günün şartlarına aykırı yani. O yüzden hiç kaygılanmıyorum; çünkü ekonomik olarak müsrif, hatta gerçekleşmesi imkânsız bir talep bu. Yoksa şu haberlerde izlediklerimizi görmemek için karşı cinsten tamamen yalıtılsak bile sorun etmezdim. Ben bıktım çünkü taciz haberlerinden. Bana uyardı yani. Ayrılalım, tamam; ama mümkün değil. O yüzden taciz etmemeyi, insan gibi yaşamayı öğrenecek herkes. Başka yolu yok.

18 Mayıs 2019 Cumartesi

İnsan Anneliği ve Hayvan Anneliği

Türkiye’de pekçok genç kadın insan anneliğindense hayvan anneliğinden bahsediyor. Bir anne ve bebeğinin içgüdüsel ilişkisinden değil, anne kedilerin yavrularını korumak için adeta şövalyeye döndüğü, dişi bir köpeğin yavrusuna sarıldığı, bir tarlakuşunun koskoca biçerdöver geçerken ezilmek pahasına yumurtalarını terk etmediği, yahut yavrularını kanatları altında koruduğu görüntüleri paylaşmayı tercih ediyor. Anneliğin özel, derin, farklı bir deneyim olduğunu bilseler de insan söz konusu olduğunda bunu açıkça dillendirmiyorlar. En sevmedikleri laflardan birisi "annelik kutsaldır."

Şimdi bence annelik bambaşka bir bağ. Baba da çocuğunu sever muhakkak ama bir kere çocuk annenin karnında uzun süre duruyor. Sonra emzirme süreci var. Düşünün, bebek aylarca besinini bile annesinden alıyor. Babayla bu tip bağlar yok. Yine de pekçok kadın ülkemizdeki kutsal annelik vurgusundan rahatsız oluyor. 

Vallahi haklılar bence; çünkü Türkiye’de anneliğin değerinden bahsettikleri anda zincirleme bir rol, görev ve yakıştırmaya maruz kalıyorlar. “Annelik çok önemli, bambaşka bir deneyim” dediğinde, “tabi, annelik kutsaldır”dan girip, cennetin annelerin ayaklarının altında olmasından, kadının esas rolünün annelik olmasından çıkanlar var. Kutsal dediğin anda bir de bakmışsın "kadının yeri evidir" diyenlerle aynı pozisyona düşmüşsün. Anne ve yavrusunun özel bağından dem vurduğunda bir de bakmışsın "zaten kadının esas görevi anneliktir” diyenlerden tut, kadının aslında çalışmaması, erkenden evlenmesi, evinde oturması ve çocuk büyütmesi gerektiğini söyleyenleri onaylamış gibi olmuşsun. Bir de bakmışsın “kadının dışarıda işi ne?” diyenlerle, “o saatte orada ne işi varmış?” diyenlerle, “kadın dışarıda gülmemelidir” filan diyenlerle aynı yerde saf tutuyorsun.

Pekçok genç kadın bunun farkında olduğundan temkinli konuşuyor. Anneliğin öneminden bahsetmeyegörsünler, biliyorlar ki bir “paket programa” maruz kalacaklar ve o paketin içinde asla onaylamayacakları çok şey olacak. O yüzden “annelik en güzel meslek” gibi sözlere, haklı olarak, ilk başta onlar tepki veriyor.

Başka konularda da böyledir. Laik kesim diye tabir ettiğimiz insanlar içki içmeseler bile, veya ayda yılda bir içseler bile içki hakkında kötü konuşulmasına karşıdırlar. Aslında nadir içiyordur, hani olmasa hiç aramaz; ama kötülenmesini de istemez; zira içkiyi kötüleyenler yine komple bir paket programla karşılarındadır ve onlara bir konuda katıldıklarında, zincirleme bir onaylama talebine maruz kalacaklarından ötürü kaygı duyarlar. Tabiri caizse elini versen kolunu kaptırma riskin vardır.

İnsanlar bir konuda verilecek taviz başka konularda da tavizler doğurabileceği için tepkisel bir tavır sergiliyor.

29 Nisan 2019 Pazartesi

Evinize Suriyeli Mülteci Alır mıydınız?

Sokak röportajlarının halkın nabzını tuttuğuna inanmıyorum. Bir kere çoğu kişi özgün bir görüşe sahip değildir. Televizyonda duyduklarından işine gelenleri seçerek tekrar ederler. Görüşlere tartıp düşünerek varmış değillerdir. İkincisi, kamerayı gördüğümüz zaman genelgeçer sözler etme eğiliminde oluruz. Üzerimizde baskı hisseder ve bu baskıdan ötürü inanmadığımız ama genel kabul gören şeyler söyleriz. Üçüncüsü, her beyana güven olmaz. İnsanlar açıkça yalan söyleyebilir. Bu sebeplerle sokak röportajları kadar anketlere de kuşkuyla yaklaşırım.

Eğlenceli bir video izledim. Adam çıkmış sokağa, vatandaşa “zor durumdaki bir Suriyeli kardeşimizi, yatacak yeri olmayan, aç bilaç Suriyeli bir kardeşimizi evinize alır mıydınız?” diye soruyor. Buna benzer laflar. Kamera önünde vatandaşın ne demesini beklersiniz? “Tabi alırım” diyor. Sonra muhabir hemen Suriyeli genç bir erkek çağırıyor yanına. “Bu kardeşimiz aynen o durumda. Kalacak yeri yok. Yanınıza alırsanız çok seviniriz” diyor ve tabi iş ciddiye binince kimse kimseyi evine almak istemiyor :) 

Bence burada bir sıkıntı yok. Asıl sorun bu durumun riyakârlık olarak yorumlanması. İşi Türk insanını küçük düşürmeye vardıran yorumlar okudum. Sözde konuksevermişiz ama aslında değilmişiz. İkiyüzlüymüşüz. Kötüymüşüz vs. Bence bu yorumlar aşırıya kaçmış; çünkü orada söz konusu olan siyaseten doğruculuk denen illet. Bir Suriyeli’yi veya başka bir mülteciyi gerektiğinde evine alır mısın sorusuna, kameralar önünde hemen herkes “tabi” der. Neden? Çünkü “almam” derse vicdansızlıkla ve ırkçılıkla suçlanacağını bilir. Bu yüzden aslında inanmadıkları şeyleri söylemek zorunda kalırlar. Siyaseten doğruculuk denen olgu, bana kalırsa, ifade özgürlüğünün önündeki engellerden biridir. Kişileri inanmadıkları şeyleri söylemeye ve otosansüre götürür.

O videonun aynısı daha önce İsveç’te çekilmişti. İsveçli vatandaşlar kendilerini ırkçı, vicdansız, bencil veya İslamofob olarak yaftalamasınlar diye, yine siyaseten doğru olanı söyleme gerekliliğinden, “elbette evime mülteci alırdım” diyor, muhabirin hemen çağırıverdiği Ortadoğulu mülteciyi gördüğündeyse çeşitli bahanelerle şu an alamayacaklarını söylüyorlardı. Olay Anadolu insanına özgü değil demek ki.

Vallahi ben evime mülteci almam. Varsın ırkçı desinler, ne derlerse desinler. Yahu elin adamının evimde işi ne? Ev benim dört duvarım. Benim özelim. Dünya’dan koparabildiğim yegâne alan ve ben o alana, yanı başıma kimseyi sokmak zorunda olmadığım gibi, hele hiç tanımadığım birisini sokmak zorunda hiç değilim. Irkçı demesinler diye böyle bir ödün vermek zorunda değilim.

Sözde demokrasi ve ifade özgürlüğü var ama Türk olsun İsveçli olsun kimse gerçek görüşünü söyleyemiyor. E ne anladım ben bu işten? Keşke insanlar politik olmayı bıraksalar, bir de baskı altında hissetmeseler ve kendilerine mikrofon uzatıldığında “evime mülteci filan almam” diyebilselerdi. Ve tüm diğer konularda rahat konuşabilselerdi. Şahsen, duymak istediklerimin söylenmesindense dürüstlüğü tercih ederim.

23 Nisan 2019 Salı

Türkiye Tatiller Ülkesi

"Türkiye tatiller ülkesi" -şu söz de ezbere döndü. Tatil karşıtı insanları anlamakta zorlanıyorum. Herhalde 7/24 hiç nefes almadan çalışsak, Türkiye’deki tüm tatiller ve izinler iptal edilse, hatta Pazar günleri de çalışsak sanıyorlar ki herkes zengin olur, tüm sorunlar çözülür ve daha mutlu oluruz. Oysa ekonomik kalkınmayla tatil yapmamanın hiçbir ilgisi yok.

Dünya’nın en zengin şirketlerinin, Google, Apple, Facebook vb. yerlerin çalışma ortamlarının gayet rahat olduğunu öğrendim. Yeri geliyor içinden gelerek işyerinde sabahlıyormuş çalışanlar, yeri geliyor atlayıp tesisteki havuzda yüzerek stres atıyor, yeri geliyor işten erken çıkıyorlarmış. 7/24 çalışmanın, dinlenmemenin, daha doğrusu çok çalışmanın verimlilik getireceği düşüncesini kim ortaya attıysa yanılıyor. Çok çalışırsın ama buradan çok verimli olacağın anlamı çıkmaz.

Kaldı ki, hadi tamam, tüm tatilleri iptal edelim. Resmî ve dinî bayramları kaldıralım yürürlükten. Yeni bir yasa çıkartsın meclis ve yıllık izinlerle haftasonu tatilleri bile kaldırılsın. Peki, yapalım hadi. 
Sonuç ekonomik çöküntü olur. İlk iş konaklama sektörü çöker. Piyasada otel kalmaz. Hizmet sektörü çalışanlarının büyük çoğunluğu işsiz kalır. Ulaşım sektörü, otobüs firmaları filan zaten batar. Restoranları, dinlenme tesislerini ve eğlence mekânlarını saymıyorum bile. 

Tatil de bir ekonomi yaratıyor yani. Tatil dediğimiz şey toplam ekonomiye kayda değer bir katkı sağlıyor. Çarkın dişlilerinden biri.

22 Nisan 2019 Pazartesi

Başkalarını Anlamak - Kendini Tanımak

Başka insanların yaşamlarını okumayı sevme nedenim onlarda kendimden bir şeyler bulmam. “Her insanda insanlığın bütün hâlleri vardır” demiş ya Montaigne, başkalarının yaşamlarını okurken özel yaşantılarına duyduğum ilgiden ziyade insanlığa dair gördüğüm ortak özellikler ilgimi çekiyor. Bu yüzden, bir yandan kuramsal metinleri çalışırken diğer yandan son derece rahat okunan yaşam öykülerine okumalarımda yer veriyorum.

Başkasını anlamak kendimi anlamama katkı yapıyor. Anlamak derken bir teoremi anlamak gibi soyut bir anlama değil kastettiğim. Daha varoluşsal, ayakları yere basan bir anlama. Kendini ve başkalarını anlamak, ortak bir kültür dairesinde olduğunda daha kolay oluyor. Sonuçta anlarken mevcut bir noktadan yola çıkıyorsun. Farkında olduğumuz ve olmadığımız yüzlerce değişkenden oluşan bir bağlamın içerisine doğuyoruz ve bugüne dair söylediklerimiz ister istemez geçmiş tarafından etkileniyor. Aynı bağlamın çocuklarının birbirini anlaması daha kolay. Birçok önkabul var paylaştığımız. Bunların bir kısmı reflekse dönüşüyor. Lavaboyu tıkayıp durgun suyu yüzümüze çarpmıyor, akar suda yıkanıyoruz mesela. Başka dillere (başka bağlamlara) çevrildiğinde anlaşılmayacak şakalara gülüyoruz.

Anlamak için aynı bağlama ait olmak zorunda da değiliz. Başka bağlamları da az çok anlayabiliriz diye düşünüyorum. İskandinavların mesafeli olması ve havadan sudan sohbet etmeyi pek sevmemelerinin sebebini bir kitapta okumuştum: Bu insanlar o soğuk ve geniş coğrafyada evlerinde üretim yaparmış eskiden. Bir aile ayakkabıcıymış mesela, diğer aile terzi, bir başkası marangoz. Ancak ticaret ve takas gibi gerekli durumlarda karlı yolları aşıp bir araya gelirlermiş. Yüzyıllarca o şekilde yaşayınca davranış kodlarına mesafelilik yerleşmiş olsa gerek.

Alman disiplini denen olgunun da tarihsel kökleri olsa gerek. Makyavelli, Hükümdar’da Almanya’yı fethetmenin çok zor olduğunu söylüyor. "Bu Almanlar" diyor, değil önündeki yılın, önündeki birkaç yılın erzağını, odununu, ıvırını zıvırını önceden hazırlar, toprağını işgal etsen de sakladıkları kaynaklarla, iki yıl sonra bile olsa illa ki ayaklanır ve baş edemezsin. Belki Roma tehdidi ve soğuk iklim şartları derken bu insanlar hep yarını düşünmeye alıştı ve davranış kodlarına dakiklik ve planlamacılık yerleşti.

Uzakdoğu toplumlarında bireysellik yerine kolektivite yaygındır, bilirsiniz. Onunla ilgili bir araştırma okumuştum. Akvaryumda büyük bir balık var, bir de bir sürü küçük balık. Batılılara gösterdiklerinde hepsi büyük balığı izlemiş. Uzakdoğulu, Çinli, Vietnamlı ise küçük balıkların birlikte nasıl hareket ettiğini izliyormuş. Bambaşka önkabullere dayanan bambaşka zihniyetler demek ki. Göz hareketlerini, bakışlarını bile belirliyor.

Bazen yanılıyorum elbette; ama kendimi, başkalarını, bana benzerleri ve farklı olanları anlamaya çalışmak hoşuma gidiyor. Her bireyin yaşamöyküsünü ortak insanlığın bir tezahürü olarak görüyor ve onda kendimden bir şeyler buluyorum.

16 Nisan 2019 Salı

Nurullah Ataç'ı Neden Sevdim?

Yazın Cemil Meriç’le İsmet Özel okudum. Cemil Meriç’in ikna gücünü düşük, çoğunluk 1-2 sayfa, bazen tek bir paragraf, hatta tek bir cümleden ibaret denemelerini fazlasıyla kısa, Arapça ve Fransızca sözcükleri kullanırken Türkçe olanları kullanmama inadını ise taraflı bulmuştum. Savunduğu ideoloji kısaca “Doğu iyidir, Batı kötüdür” olarak özetlenebilir. 

İsmet Özel’in Türkçesini beğendim ama ideolojisi son derece kategorik ve Meriç’ten daha sert idi. Zaten İsmet Özel’de biraz çılgınlık mı desem, çatlaklık mı desem, bir sıkıntı var. Bir eleştiri yöneltseniz sinirlenip saldıracakmış gibi bir duruşu var. Yazı dili, kendisine hak vermeyen kişileri gerizekalı olmakla itham edeceği kanısı uyandırıyor zaten.

Ekim’de Sabahattin Eyüboğlu’nu okudum. Hayal kırıklığı. Üzgünüm. Sıkıldım okurken. Geçenlerde Salâh Birsel okudum. Dilini sevmedim. “Sözcük cambazı” denebilir belki kendisine. Neşeli bir üslubu olduğu da açık; ama sevmedim işte. Ben dilin şu tarzda kullanımından haz etmiyorum: "Benim aklımın erdiği, insanların dillerine düdük olan o öğün çorbalarının içine bile ayak sokan dostluğun, fırıldak sarısı ile dalavere fıstıkisi arasında bir rengi vardır." (Kurutulmuş Felsefe Bahçesi, s. 84.) Kitabın neredeyse tamamında, çok fazla nadir kullanılan sözcük ve deyimi tek bir paragrafta kullanıyor ve bunu zorlama buldum.

Tabi Türkiye’de yazarların sevenleri vardır ve o yazarları sevmediğinizi çeşitli gerekçelerle ifade ederseniz sevenlerinin tepkisini çekersiniz. Salâh Birsel’in üslubunu beğenmedin mi? Demek ki salaksındır, sende vardır bir sorun. Cemil Meriç’e nasıl dil uzatırsın? İsmet Özel kim sen kim? Metinde değil, sende bir sıkıntı vardır. Zevksizsindir, idrakin zayıftır vs. Entelektüel çevrelerde böyle bir koruyup kollama ağı vardır, sevdiklerini eleştiriden muaf tutmak isterler. Belki başka ülkelerde de öyledir, bilmiyorum.

Gelgelelim, Nurullah Ataç’a resmen bayıldım. Bir kere o da sevmediklerini sevmediğini açıkça söylüyor. İlk kez böyle sözünü esirgemeyen birisine denk geliyorum. Diğer yazarların bir kitabını daha okumam ama Nurullah Ataç ne yazmışsa okumaya karar verdim.

Ne diyordum? Gelelim Nurullah Ataç’a. Karalama Defteri ve Ararken’i okudum ve Ataç’a gerçekten bayıldım. O da böyle “bayıldım”, “bayılırım” ifadelerini sıkça kullanıyor 😊 Şiirden pek anlamadığım için kendisinin şiir incelemelerine bir sözüm yok; ama onun dışında ne kadar tespit yapmış, ne kadar görüş beyan etmişse hepsine katılıyorum.

İnancımızı doğrulayan metinler okumak isteyişimizden bahsediyor mesela. Bir konuyu okumadan önce bildiğimizi zanneder ve bu inancımızı doğrulayacak kitaplara yöneliriz. Çok doğru. Astrolojiye inanan birisi astroloji kitapları alıp o inancını doğrulamış olur. Dünya’yı devletlerin değil de birkaç masonun yönettiğine inanan birisi, bunu doğrulayan kitapları alıp inancını daha da pekiştirecektir. Bu böyle gider.

“Duygularınızın birer düşünce olduğunu zannediyorsunuz” diyor Ataç. Gerçekten böyle bir durum var. Çoğu zaman düşünce sandığımız, nötr sandığımız şeyler aslında duygularımızın birer yansıması. Ataç, duygudan ziyade bir düşünce adamı bence. Ama duygularıyla düşüncelerinin bazen bir ikilik oluşturduğunun da farkında: Çağdaş Türkiye’de Fuzuli, Baki ve Galip gibi eski şairlerin dizelerine yer olmadığını, bu tarz metinlerin yeni nesillere hitap etmeyeceğini söylüyor. Öte yandan, sırf sevdiği için yer yer bu kişilerden beyitler paylaşıyor. Evet diyor, duygularıma bakınca seviyorum; ama düşününce bunlar geride kalacak. Gençliğe yeni bir dil sunmak gerekecek. Haklı da çıktı. Bugün o şairleri konunun uzmanları dışında okuyan yok.

Batı uygarlığına yakın durmamız gerektiğini bu kadar cesurca savunan bir yazara daha rastlamadım. Böyle bir dürüstlüğe hasret kalmışım. Gerçi Ataç hangi konuda dürüst değil ki? Tiyatro övüp sinema kötülemek adettendir mesela. Oysa Ataç sinemayı tiyatrodan üstün tutuyor. Tek yakınması filmleri kitap gibi el altında tutamıyor oluşumuza. Keşke bugünleri görseydi; zira bugün dilediğimiz filme dilediğimiz an erişebiliyoruz.

Okumaya bir ömür adamış ama okumayı yüceltmiyor. Toplumun yalnızca okumakla dönüşeceğini, aydınlanacağını filan düşünmüyor. İki kişi aynı metni okusun, birinin anladığı başka diğerininki başka olur diyor -e doğru söze ne denir? Sonra sevmediklerinden bahsediyor sık sık. Abdülhak Hamit’in şiirlerini, Flaubert’in romanlarını, kitaplarda yapılan doğa betimlemelerini sevmediğini söylüyor. Polemikçi bir tarzı var. Cahit Tanyol’a yazdığı açık mektupta “Ben bundan yirmi beş, yirmi altı yıl önce yazın alanına girerken: ‘Besmelesiz çıktım yola – Dil uzattım sağa sola’ dedimse, öyle deyişim gençliğimden değildi; o gün bu gündür hep inandıklarımı yazarım. Uslanmıyacağım ben; sizin gibi efendi efendi bir yazar olmıyacağım” demiş 😊

Türkçe’nin gelişimine tanıklık etmek de güzel. “Erreur/error” için “yanılgı” karşılığını önerenin Peyami Safa olduğunu aktarıyor. Bugün hepimiz kullanıyoruz “yanılgı” sözcüğünü. Ne hoş.
Bir kitabını daha aldım. Çok sevdim Nurullah Ataç’ı. Tam benlikmiş.

14 Nisan 2019 Pazar

Öldürülen Öğretmenin Düşündürdükleri

İşimiz gücümüz duygusallık. “Eğitim alsaydım var ya, robot yapardım robot!” gibi, aslında yapabilirmişiz ama imkânımız yokmuş mesajı veren reklam ve kamu spotları, güneydoğunun ilçe ve köylerine kitap gönderelim diye düzenlenen kampanyalar, özellikle ücra yerlerdeki yoksul ya da yoksul görünümlü çocukları sürekli kameraya çekip paylaşan, mahremiyet ilkesinden bihaber öğretmenler, kırmızı çizmeye sevinen kız çocuğunu, oyuncağa sevinen erkek çocuğunu kameraya çekip paylaşan "yardımseverler", her yerde ağlak bir romantizm, sevimsiz, daha kötüsü sonuç vermeyen bir duygusallık.

Bütün bunlardan gerçek sorunlara sıra gelmiyor. Şu anda, internetin en ücra yere bile eriştiği, çoluk çocuğun bile elinde akıllı telefonların olduğu günümüzde imkânsızlıklardan dem vurmayı doğru bulmuyorum. Daha ziyade, zorunlu eğitime lise de dahil edildi edileli ortaya çıkan sorunlar söz konusu. Artık herkes ama herkes okula gitmek zorunda. Okulu sevenle sevmeyen, öğrenmeye hevesli olanla olmayan, davranış sorunları olanla olmayan herkes bir derslikte, birlikte, saatlerini, yıllarını geçirmek zorunda ve bu durumu sürdürmek hiç de kolay değil. 

Eminim kulağınıza hoş geliyordur: Eğitim iyi bir şey olduğuna göre ZORLA eğitelim herkesi, değil mi? Lise zorunlu olsun, hatta ileride üniversite de zorunlu olsun, doğruyu bilen, ışığı haiz öğretmenler olarak o ışığı yeni nesillere taşıyarak onları aydınlatalım. Kağıt üzerinde ne kadar da güzel duruyor. Ama ben ilkokuldan sonra zorunlu kitlesel eğitime kuşkuyla yaklaşıyorum artık. Bu sistemde müthiş becerikli, istekli ve başarılı, diyelim ki her sınavdan 90-100 alan, etkin öğrenci ile boş kağıt veren bütün gün bir arada duruyor ve ben bunu adil bulmuyorum. Eşit belki; ama adil değil.
İki sözcükten doğru olanı işaretlemesi gerekirken bütün cümleyi yuvarlak içine alan, eşleştirme, ayırma, seçme, grafik okuma vb. en temel akademik becerileri edinememiş öğrenciyle, resmen hayran olduğum, gelecekte beni aşıp geride bırakacağını, benden daha iyi yerlere geleceğini öngördüğüm öğrenci aynı sınıfta duruyor ve buna eşitlik diyoruz. Seviye sınıfları oluştursan “çocuğuma ayrımcılık yapıldı” diyecek bir veli profili varken öğrencileri akademik becerilerine göre, sınavla gayet adilane de ayırsanız ayrımcı addedilmekten kurtulamıyorsunuz. Sanki çocuğu kaşına gözüne, ırkına, mezhebine, akrabanız olup olmadığına filan bakarak ayırmışsınız gibi. Bu kibar tabirle “heterojenlik”, daha doğru tabirle “uçurum” ise başarılının başarısızı yukarıya çekmesiyle değil, tam tersiyle sonuçlanıyor. Üzülüyorum o pırlanta gibi olanlara. Tabi bu konuda hiç umudum yok çünkü herkesin dilinde bir "haksızlık!" söylemidir gidiyor.

Televizyonun, medyanın, internetin yaygınlaştığı günümüzde öğretmenlerin toplumu dönüştürmede sanıldığı kadar etkisi yok. Bizden temelde beklenen, artık çoğu anne ve baba çalıştığı için, reşit oluncaya kadar öğrencilerin güvenliklerini sağlamamız. Elbette okulda dersler işleniyor, sınavlar yapılıyor, ama modern toplumda okulun, bir kurum olarak, gençleri başıboş bırakmamak gibi bir işlevi olduğunu da kabul etmek lazım. Çağın bir ihtiyacı. Onca genç, işte de çalışamayacaklarına göre, dışarıya da -asayişi sağlamak bakımından- salınmamalı derken buradan nöbet çıkıyor, okulların yarı açık cezaevi gibi çitlerle çevrili olması, dışarıya çıkamaması çıkıyor. Çünkü dışarıya çıksa ve araba çarpsa okul yandı. Dışarıdan yemek söyleyip zehirlense okul yandı. Ve gelsin kurallar, kurallar, kurallar. Sonra uzmanlar ekranlara çıkıp bir lise ve bir yarı açık cezaevi fotoğrafı gösterip aradaki benzerliğe dikkat çekiyor. Derslere girmeyen, nöbet tutmayan, okulda uzun süreli çalışmamış kişilerin dışarıdan konuşması, böyle hiç risk almadan akıl vermesi nasıl da keyifli olmalı onlar için.

Eğitim hizmetlerinde olmayanların anlaması gereken bir şey var. Bunu ben de işin içine girinceye kadar anlamamıştım. Yani diyordum, ne kadar zor olabilir ki? Sonuçta dersine hazırlanır, görsel ve işitsel gereçlerle konuyu destekler, yeterince tekrar yapar, “çağdaş” yöntemler kullanırsan bu iş tamamdır. Sanıyordum ki güzelce öğretirsen öğrenme gerçekleşir. Olmuyormuş meğer. Öğretmek ve öğrenmek bambaşka şeylermiş ve senin çabaların öğrenmenin gerçekleşmesini garanti etmiyormuş. Öğrenen öğreniyor, öğrenmeyen öğrenmiyor ve bu hem tahsil (dersler) için hem de eğitim (değerler) için geçerli. 

İnsanımız sanıyor ki tüm öğrenciler eşit kapasitede, tüm öğrenciler öğrenmeye hevesli, dünyaya karşı meraklı ve tüm öğrencilerde öğrenme gerçekleşir. Öyle bir şey yok. Eskiden bu sorun göze batmazdı, çünkü sadece okumak isteyen okurdu. Artık milyonları zorla okullarda zaptediyoruz ve zorla güzellik olacağına dair inancı idealizm diye birbirimize yutturuyor, sorunlardan bahsedeni “seni zorla tutan yok, beğenmiyorsan istifa et!” diye susturmayı yeğliyoruz.

Gebze’de öğrencisi tarafından öldürülen öğretmenle ilgili ne desek boş. Üzgünüm sadece. Muhtemelen ihale yine öğretmene kalmıştır. Olay biraz soğusun, başına bir iş gelenlerin “o saatte orada ne işi varmış?” denerek eleştirilmesinde olduğu gibi, suç yine “demek ki öğrencisini eğitememiş” denerek öldürülen öğretmenin üzerine kalır emin olun.

Yazık.

13 Nisan 2019 Cumartesi

"O kadar hümanist değilim!"

“O kadar hümanist olamayacağım”, “hümanizmin de bir sınırı var!”, “bence bu suçu işleyenler idam edilsin, herkese karşı hümanist değilim” gibi ifadelere sıkça rastlıyorum. “Ne alaka?” demekten alamıyorum kendimi. Sanıyorum hümanizm dendiğinde merhamet veya herkese karşı kayıtsız şartsız bir sevgi beslemek gibi safiyane tutumlar anlaşılıyor.

Oysa hümanizm, Türkçesiyle insancılık, insanı merkeze alan bir dünya görüşü. İnsanı merkeze almak ise herkese karşı kayıtsız şartsız hoşgörülü olmak, kimseyi cezalandırmamak filan demek değil. İnsanın merkezde olması, yasa koyucunun gökten yere inmesi demek. İnsanın Tanrı buyruğuna göre değil, kendi belirlediği kurallara göre hareket etmesi, kişinin kendi iradesi ile aldığı kararları uygulaması demek. Örneğin yasa koyucuların bugün kutsal kitapların değişmez sözüne bakarak değil, tartışarak bir karara varması ve insanların insan-yapımı yasalar ve düzenle yönetilmesi demek. Göklerin değil yerin, uhreviyatın değil dünyeviyatın yüceltilmesi, öte-dünyanın değil bu-dünyanın değerli görülmesi demek.

Hümanist olmak herkese ve her şeye karşı sınırsız bir hoşgörü göstermeyi gerektirmez. Eleştirel aklı, dolayısıyla tartışmayı ön plana çıkartır. Bilgi hâli hazırda mevcut, orada-duran bir şey değildir. Onun inşa edilmesi gerekir. Mutlağın bilgisini haiz olduğu iddiasında olanlar zaten tartışmaz. Oysa böyle bir iddiası olmayanlar tartışır, inşa sürecine katılır ve emek verir. Madem x ya da y kişisinin söylediği mutlak bilgi değildir ve madem artık bilgi için kutsal kitaplara değil de akla ve deneye bakmamız gerekir, o hâlde sağlıklı bir tartışma ortamı, dolayısıyla demokratik bir ortam da gerekli olacaktır. Yalnız şu var: Kanaatlerin hepsi eşit değildir. Tartışmanın galipleri ve mağlupları olacaktır -en azından bir süreliğine.

Yetkinin Tanrı’dan İnsan’a geçmesinde, dogmaların yerine kanıt ve gerekçelere bakılmasında, daha da önemlisi kaderciliğin reddedilerek, dünyanın insan iradesiyle daha iyi bir yere dönüştürülebileceği inancında temellenen hümanizm bugün kötü anlamlar kazandı: Kötülüğe karşı tepkisiz olmak, gaddarlıklara bile empatiyle yaklaşmak, herkesi, iyi ya da kötü tüm insanları ayırt etmeksizin sevmek gibi ayrımsız, genelgeçer, dolayısıyla boş bir anlam verildi bu kelimeye. (Bir kavram fazlasıyla genişse anlamsızdır. Spesifik olması gerekir.) Bir nevi aptalca sevgi gibi bir şey. Bu nereden çıktı bilmiyorum ama hümanist olmanın kötülüklere karşı tahammül etmek anlamına gelmediğini biliyorum. 

En basitinden, başkasına psikolojik ya da fiziksel şiddet uygulayan birisine karşı hoşgörülü olmam gerekmez; zira o kişi başkalarına karşı hoşgörüsüz olmuş, hatta zarar vermiş. İşkence edeni affedince hümanist olmuş olmuyorum yani. Başkalarına açıkça zarar veren kişilere bile sevgiyle yaklaşmak için safça ve tükenmez bir sevgi, sonsuz bir bağışlama yetisi ya da bunları telkin eden bir öğreti gerekir belki; ama bunların hümanizmle bir ilgisi yok.

2 Nisan 2019 Salı

Yineleme Yerine Yenilik

Tekrar tekrar aynı şeyleri konuşmaktan sıkılıyorum. Bir keresinde bir seminere katılmıştık. Seminer dediysem, anekdotlarla dolu, nispeten eğlenceli, gelgelelim kayda değer bir şey kazanmadığımız bir konuşmaydı. Konuşmacı YouTube’da videoları olduğunu söylemiş, bunun üzerine eve gidince açıp bakmıştım. Videolar otuz saniye ila bir buçuk dakika süren, bize yaptığı konuşmada aktardığı anekdotların birebir aynılarını içeren kayıtlardı. Adam aynı sunumu, aynı konuşmayı başka ilçelerde de, belki yüz kez yapıyor, her yerde aynı anekdotları tekrar tekrar anlatıyordu.

Bu benlik bir şey değil. Çünkü sıkılırım. Bir konu üzerine okumuş, düşünmüş ve notlar tutmuşumdur. Daha sonra kafamda derlenip toparlanmış olan kanaatimi aktarır, belirli bir süre üzerinde dururum. Ama sonra terk ederim. Çünkü yeter kardeşim. Sıkılıyorum. Bir konuyu kafamda hallettikten sonra benim için o defter kapanıyor. Yeni sorunlarla uğraşmak istiyorum. Diyelim ki bilim felsefesi çalıştım bir süre. Zihnimdeki soruya yanıt buldum mu? Tamam, bitmiştir. Birkaç yıl önce yaptığım gibi sekülerleşme üzerinde mi duruyorum? Yazdık, çizdik, güzel ama tamam. Ömür boyu aynı mevzuyu konuşacak hâlim yok. Hele siyasetçiler gibi her Allah’ın günü aynı şeyleri günlerce, aylarca yinelemek, veya o bahsettiğim sunumu yapan kişide olduğu gibi aynı şeyleri bin kez tekrar etmek hiç de benlik işler değil.

Şimdi, tamam, eğer Heidegger uzmanı olma iddian varsa bir ömrü Heidegger çalışmaya adayabilirsin. Epistemoloji çalışıyorsundur, bu konuda uzmanlık iddian vardır, yirmi yılını ayırabilirsin. Buna bir şey demem. Kant ilk büyük eseri olan Saf Aklın Eleştirisi’ni yazdığında elli yedi yaşındaydı mesela. Yalnız, ben gibi belirli bir konuda uzmanlık iddiası olmayan, hakikatlerden ziyade kanaatlerle, yorumlama ile ilgilenen kişiler için tek bir konuya bir ömür adama gibi bir zorunluluk yok.

2019’da en çok okuduğum yazar Thomas Bernhard oldu. Yılın filozofu ise benim için Gadamer. Gadamer üzerine kitaplar okuyorum. Hakikat ve Yöntem’e de başladım. Satır satır, sabırla ilerliyorum. Acelem yok. Bir yıl, bir buçuk yıl sürsün. İki yıl sürsün. Gadamer’in yorumlama becerime katkı sunacağına inanıyorum. 

Felsefeye duyulan merakın, çağın egemen kabul ve değerlerini benimseyemiyor olmaktan kaynaklandığını düşünüyorum. İşin özünde bir itiraz saklı. Yaygın kabul ve düşüncelerde kimi sorunlar sezen kişiler, meramını daha iyi anlayabilmek ve aktarabilmek için felsefeye başvuruyor. Sonrası uzunca süren bir serüven. Bu yıl bu serüvenin uğrak noktası Gadamer benim için. Sonrası nereye varır bilmiyorum.

21 Mart 2019 Perşembe

Teknoloji İyidir

Dün akşam ilçenin yarısında uzun süre elektrik yoktu. Benim evin olduğu tarafta arada kesilip geldiyse de uzun süren kesinti diğer taraftaydı. Carrefour’a gitmek üzere dışarı çıktım. Uzun zamandır böyle bir görüntüye maruz kalmamıştım. Karanlığın yüreğine doğru yol alıyordum adeta. Çarşının tam ortasına kadar tüm dükkanlar ışıl ışılken, belirli bir noktadan itibaren zifiri karanlık hüküm sürüyordu. Ne dükkanlar ne sokak lambaları... Tümden karanlık. Elektrik olmadığında dünyanın geceleri bu kadar karanlık olduğunu unutmuşum -onu anladım.

Bir tane pastanede elektrik vardı bir tek. Bir şey almak üzere içeri girince bir tek onlarda elektrik olduğunu, onun dışında yüzlerce metrelik, belki iki kilometrelik şerit boyunca tek dükkanda elektrik olmadığını söylediğimde, mağrur bir gülümsemeyle ve hafiften gözlerini kapatarak “bizde jeneratör var” dedi.

Carrefour’a vardım, alacaklarımı alıp eve doğru yola koyuldum. Biraz uzak sayılır. Aradan geçen yirmi beş dakikada elektrikler hâlâ kesikti. İlk kesildiğinde ortaya çıkan neşe de yavaş yavaş kasvetli bir havaya bırakmıştı yerini. İnsanların suratı asıktı. Kimisi telefonunu el feneri olarak kullanıyor, dükkan sahipleri ise kapılarında yüzleri düşmüş bir hâlde bekleşiyor ve sıkıntıyla kol saatlerine bakıp duruyordu. Baştaki neşe yerini “yeter artık”, “ne zaman gelecekmiş?” gibi yakınmalara bırakmıştı.
Eve geldiğimde televizyonu açtım. Bu kadar olur. Amasya’nın bilmem ne köyünde cep telefonları çekmiyormuş. Köylüler bundan şikayetçiydi. Köylerine bir an önce bir baz istasyonu kurulmasını talep ediyorlardı.

Görünen o ki modernleşmeyi istemeyen yok. Elektriksiz, telefonsuz ve internetsiz bir dünyayı, dün akşam tanık olduğum o karanlık dünyayı ciddi anlamda isteyen kalmamış. Varsa da marjinalden de öte bir azınlıktır.

Ben daha da fazlasını, teknolojinin çok daha ilerlemesini, kablosuz güç aktarımının yaygınlaşmasını, tarlada ve fabrikalarda robotların çalışmasını, yapay zeka ile hayatın çok daha kolaylaşmasını, böylelikle insanların zamanlarını entelektüel, sanatsal ve kişisel kimi ilgilerine ayırabilmelerini istiyor, gelecekten bunu bekliyorum.

Yaşasın modern uygarlık.

13 Mart 2019 Çarşamba

Feministler ve 8 Mart Dünya Kadınlar Günü

Geçen sene yazdığım 8 Mart mesajı ne kadar olumlu, ne kadar içtenmiş. Bu yıl Kadınlar Günü için benzer şeyler yazamayacağım; zira sosyal ağlarda feministlerin yaptığı kimi paylaşımlar tadımı kaçırdı. Gerçi memnunlardır. “Erkeklerin tadını kaçırdıysak ne mutlu!” diyorlardır içlerinden.

Kaç senedir kadın-erkek eşitliğine değinmişimdir. En son Ceren Damar cinayetinde olsun, önceki yıllarda Özgecan Aslan cinayetinde olsun, tecavüz, cinayet, şiddet olayları vuku bulduğunda hep tepki verdim. İlkokul beşinci sınıf öğrencilerine bile, her fırsatta, yüksek lisans tez danışmanımın bir kadın olduğunu, demek ki kadın ve erkek arasında bir konuma yükselme, bir meslekte başarılı olma gibi konularda bir fark olmadığını, kadının da erkeğinde -mesela- profesör olabildiğini söylemişimdir. Sırf önyargıları kırayım, zihinleri açılsın diye.

Gelgelelim, feminist hareketin kimi mensuplarına göre kadınlara dair hiçbir söz söyleme hakkım yok. Sebep? Çünkü erkekmişim. Erkekler olarak “ezen” tarafta olduğumuzdan, kadınlarsa ezilen tarafta olduğundan, ezenler olarak ezilenler adına konuşma hakkımız yokmuş. Yani bu arkadaşlara göre bir tarafta tamamı masum, mağdur ve haklı bir kadınlar kümesi, karşısında ise yine tamamı kötü olan bir erkekler kümesi var. Kafalar şahane.

Kendilerince kurdukları kavramsal çerçeve o kadar basit ve tam da basit olduğu için ikna gücü o kadar yüksek ki, zira siyah ve beyaza, Orklar ve Elflere vs. dayanıyor, kendilerinden tamamen emin olmakta beis görmüyor ve hiçbir eleştiri kabul etmiyorlar. Müthiş saldırgan bir tutumları var ve bu sertliklerini, bu makûl-olmamaklıklarını hoşgören, “ağız dalaşına girmeyeyim şimdi” diye ses etmeyen makûl insanları da kendilerinden uzaklaştırdılar -sağolsunlar. Tutumları kadın dayanışmasıyla, kadın ve erkeğin hukuk önünde eşit olması, hayatın hiçbir alanında şiddetin varolmaması gibi taleplerden, tüm erkeklerin özü gereği kötü (özcülük/essentialism) olduğunu alenen ya da zımnen savundukları bir erkek düşmanlığına vardı.

“Erkeğin kadını sömürüsü anne sütü emerken başlar”, “Kadınlar Günümüzü erkekler kutlayamaz”, “mitingde annemle babamın karşılaşması, bir işçinin kendisini sömüren patronuyla karşılaşmasına benzer” gibi ifadelerle ne kadar destek toplayabilecekler, anlamak güç.

Erkek sırf erkek olduğu için kötü değildir. Sırf erkek olarak doğdum diye özür dileyecek değilim. Erkekler kadınlar üzerine konuşabilir -tıpkı kadınların erkekler üzerine konuşmasında olduğu gibi. Tüm konularda, herkes her şey üzerine konuşabilir. “Sen ezen taraftasın, konuşma hakkın yok!” yaklaşımı tam da asıl ezme çabasını yansıtıyor. Erkek bedenine doğmak durduk yere bizi yüceltmediği gibi, kadın bedenine doğmak da durduk yere kadınları her zaman haklı, iyi ve üstün kılmıyor.

Bu konu uzar. En iyisi bir ara YouTube'a video yüklemek. Susacak değilim. Konuşurken kimseden izin alacak da değilim. Her ne kadar "8 Mart'ta erkekler sussun", "ezen tarafın desteğine ihtiyacımız yok" filan diyenler olsa da, Kadınlar Günü kutlu olsun.

12 Mart 2019 Salı

Orhan Pamuk, Hatıralar ve Şehir

Otobiyografileri sevdiğimi daha önce söylemiştim. Belki bir çeşit magazinciliktir, özel yaşamlara dair bir merak, bir dedikodu ihtiyacıdır. Sebebini kurcalamadım ama seviyorum işte.

Orhan Pamuk’un okuduğum ilk kitabı Beyaz Kale idi. Bana göre ortalama bir kitaptı. Yıllar sonra Yeni Hayat’ı okurken, kendimi ne kadar sevmeye ve odaklamaya zorladıysam da hafakanların basmasına engel olamıyordum. Geçen yıl Kar’ı okudum. Sevdim aslında. Yeni Hayat’a dair hiçbir şey hatırlamıyorum ama Kar’daki tüm karakterleri ve çoğu olayı hatırladığımı söyleyebilirim. Yine de, iki yüz elli sayfayı aşmasaymış daha iyi olurmuş.

Derken geçenlerde İstanbul: Hatıralar ve Şehir adlı kitaba başladım. Adı üstünde, İstanbul üzerine olan bu kitap Pamuk’un şehre dair hatıralarından oluşan, tamamen diyemeyeceğim ama kısmen otobiyografik bir eser. Kapağında kendisinin çocukluk fotoğrafı olduğu için çocukluğundan bahsedeceğini de biliyordum. Otobiyografi sevdiğim için başladım ve 360 sayfa kadar olan bu kitabı zevkle okuyup bitirdim.

Kitapta çocukluk yıllarını öyle güzel anlatmış ki, nesnel gerçekliklerle öznel yaşantılarını, başka bir deyişle, dışarısı ile dışarısının onda bıraktığı izlenimleri öyle güzel dengelemiş ki, bazı yerleri okurken “işte bu!” duygusuyla, olmuşluk, tamamlanmışlık duygusuyla doldum. Çocukluk anılarına ara ara ara verip İstanbul’a dair başka yazarların yazdıklarından bahsetmesi de güzel olmuş ama, eh, o kısımlara daha az, kendi yaşantılarına ise daha çok yer verse tadından yenmezmiş.

Çocukluk ve ergenlik yılları, kendini dünyanın merkezinde görmesi, sürekli öğüt veren annesi, hep gezmelerde olan babası, didişip durduğu abisi, aile büyükleri, İslam’ı kendince yaşayan, mesela oruç tutmayan ama kurbanda koç kesip yoksula dağıtan, daha ziyade laik ve Avrupaî bir yaşam tarzını haiz ailesi, resim merakı ve bu merakının resimden ziyade başkaları tarafından onaylanma arzusunun bir yansıması olması, nihayet lise yılları, ilk aşk ve kapanış.

Pamuk’un hayatında en hoşuma giden yön ise zengin bir aileye doğmuş olması oldu. Dedesinin bıraktığı, babasının ve amcasının iş kura batıra bitiremediği miras, konak hayatı, evde hizmetçi, aşçı vs. çalışıyor olması, küçük Orhan daha rahat resim yapabilsin diye Cihangir’deki diğer dairenin anahtarının ona verilmesi, Pamuk Apartmanı vs. Zenginlik görelidir ve elbette Pamuklar bir Koç ya da Sabancı değildi. Doğru; ama Pamuk’un varlıklı bir aileye doğmuş olduğu da apaçık.
Zenginlerin tasasız hayatlarını okuyup izlemeyi hep sevmişimdir. Temel İçgüdü filmi vardır mesela; meşhur. Onu o zengin yaşamı, devasa, deniz manzaralı, bol camlı, bahçeli ve havuzlu müstakil evleri ve lüks otomobilleriyle bambaşka bir yaşamı resmettiği için tekrar tekrar izlemiştim. Mis gibi, huzur veren tasasız yaşamlar.

Zenginlik derken ölçütüm çalışmak zorunda olmamaktan, “yarın kaygısı” duymamaktan ibaret tabi. Duymaktan en haz aldığım cümle şudur: "Kendisine yüklü bir miras kalmıştı."

Pamuk’un okuyacağım beşinci kitabı Kara Kitap olacak.

7 Mart 2019 Perşembe

Thomas Bernhard, Beton ve Ertelemek

Thomas Bernhard Beton’da sürekli bir erteleme içerisinde. Kitaptaki karakterin yazmak istediği bir kitap var. Besteci Mendelssohn üzerine bir kitap yazmaya kararlı. Tonla belge hazırlamış. Notlar tutmuş; ama bir türlü başlayamıyor. “Hele ablam bir gitsin, hemen başlayacağım çalışmaya” diyor kendi kendine. Ablasının evdeki varlığının onu huzursuz ettiğini söylüyor. Ancak, ablası evden ayrılıp başka bir şehre, üstelik uzun süreliğine gittiğinde bile yazar çalışmaya başlayamıyor. Kafasını sürekli kimi düşüncelerle, daha doğrusu kuruntularla meşgul ediyor. “Ya şöyle olursa, böyle olursa” gibi, aslında varolmayan koşul ve durumları zihninde tasarlayıp, durduk yere kendi huzurunu bozuyor. 

Çok ilginç. Ablası evde yokken bile “ya birazdan kapı kilidinden bir ses gelir ve ablam içeri girerse ve çalışmam yarım kalırsa?” gibi düşüncelerle kendi kendini geriyor. Abla evdeyken yazamayan yazar, abla evde değilken de yazamıyor; çünkü onun evdeki -olmayan- varlığını ve gelecekte eve dönecek olma ihtimalini düşünerek, kendi kendisini huzursuz ediyor.

Kitaptaki bu izlekten etkilendim. Kişisel gelişim mesajı verir gibi olacak ama elimde değil: Bir şeyi yapacaksak o an yapmamız lazım. Mükemmel an diye bir şey yok. Her ne yapacaksak onu yapmamız için tüm şartların sağlandığı kusursuz bir ortama, kusursuz bir zamana erişmemiz mümkün değil. 

Kaldı ki, kitapta yazarın ablasının evden ayrılmasında olduğu gibi, şartlar elverdiği hâlde yapacağımız işi çeşitli bahane ve kuruntularla ertelemeyi sürdürüyor, evde bir o yana bir bu yana yürüyüp, ilgisiz uğraşlara gömülüp, şartların nasıl da yeterince olgunlaşmadığına dair kendimize telkinler verip duruyorsak, yapmak istediğimizi sandığımız o işi aslında yapmak istemiyor bile olabiliriz.

4 Mart 2019 Pazartesi

Sıkı Sıkı Tutunmak

Düğünün birinde kız tarafı ile erkek tarafı “siz daha çok oynadınız” diyerek birbirine girmiş. İki taraf arasında büyük kavga çıkmış. Görüntüde sandalyeler havada uçuşuyordu.

Taraf olmak güzel bir duygu olmalı. Sevdiklerinle, kan bağın olanlarla ya da duygudaşlarınla bir kabile aidiyeti paylaşmanın verdiği dayanışma hissi bambaşka olmalı. Dünya bu insanların yüzü suyu hürmetine dönüyor ve inanıyorum ki insanımızda bu hırs ve baskın çıkma arzusu varken ülke olarak sırtımız yere gelmez.

Ben böyle insanlara imreniyorum. Ciddiyim. Keşke bende de o kadar hırs olsaydı. “Sahnede benden/bizden daha çok yer aldılar, bu kabul edilemez!” deyip ortalığı ayağa kaldırsaydım. Hep önplanda olmak için, her şeyden hep daha fazlasını elde edebilmek, beğeni, para, statü, kariyer, sosyal çevre ve aklınıza ne gelirse tüm alanlarda daha görünür, daha yukarıda, daha baskın olmak için tükenmez güçler duysaydım içimde. İçimdeki bir itki -hangi konuda olursa olsun- beni ölümüne mücadeleye sevk etseydi keşke. 

Ama doğuştan mı yoksa sonradan mı nedense artık, nasıl kodlanmışsam, mesela sahnede fazla mı kalmışım, “buyur kardeşim” derim, çık sen oyna. Canıma minnet. Zaten “bitse de gitsek” kafasındayımdır. Sahne senin olsun. Veya keşke maç izlerken heyecanlanabilseydim. Tuttuğum takım gol atınca delicesine sevinip, yenildiğinde üzülebilsem, maç boyunca dünya ile bağım kesilecek kadar maça odaklanabilseydim. Sesim kısılıncaya, boğazımda, alnımda damarlar görününceye kadar bağırasım gelseydi keşke içimden. Keşke en basit mücadele için kalp atışlarım hızlansa, para, statü, imaj gibi işler için hiç ölmeyecekmiş gibi uğraşabilseydim.

Bu insanlardaki yaşama arzusunun yüzde onu bende olsaydı neler başarırdım kim bilir. Oysa sürekli “gölge etmesinler başka ihsan istemez” modundayım ve bu yönümü hiç beğenmiyorum.

27 Şubat 2019 Çarşamba

Kitap İmzalatmanın Anlamsızlığı

Evde yazarından ya da çevirmeninden imzalı yirmi kadar kitap vardır. En azından beş senedir ise kitap imzalatmayı önemsemiyorum. Bir kez olsun o kitaplara yazarın imzasını ya da notunu okumak için dönüp bakmamışımdır. Bir ara imzalı olanları ayrı bir rafa mı dizsem diye düşündüm. Sonra o da anlamsız geldi. Karışık duruyorlar öyle. Benim için imzasız kitaplardan bir farkları yok. Galiba başkalarına özenmişim. Hani son zamanlarda erkekler sevdiği kıza içini onlarca çikolata ve gofretle doldurduğu kocaman kutular hazırlayıp veriyor ya, onun gibi, başkaları imzaya önem verdiği için benim de önem veresim gelmiş olmalı. En son geçen yaz bir kitabın yazarıyla yüz yüze konuşma fırsatım oldu. Kitabı götürmedim yanımda. Yazdıkları yeterdi. Vakitlice sohbet etme şansı ise cabası oldu.

Yazar bana vereceğini yazdıklarıyla vermiş zaten. Yaşantılarının, hayallerinin, okumalarının ve düşüncelerinin bir bileşkesini, aylar süren, kimi durumlarda yıllar süren bir çalışmanın ardından ortaya koyduğu kitapla zaten bana aktarmış. Kitabı imzalatsam ne olur, imzalatmasam ne? Yazarların da bundan pek haz ettiğini sanmıyorum. Hele o imza kuyruklarında yorulduklarına, yüzlerce imza atmaktan, yüzlerce not yazmaktan ve kitaplarına dair ayak üstü, birkaç dakikalık sohbet etmekten sıkıldıklarına inanıyorum. Hatta bunu gözlemlediğim de oldu.

Ayaküstü sohbet demişken, edebiyatçı ya da felsefeci olsun, yazarlar kısa karşılaşmalarda kitaplarından bahsetme eğiliminde olmuyor pek. Hani ünlü kişiler bir yerden sonra sıkılıp insanlardan kaçmaya, güneş gözlüğü veya başka aksesuarlarla kamufle olup dışarı öyle çıkmaya başlar ya, yazarlar da önüne gelenle bilmem hangi kitabının bilmem kaçıncı sayfasında anlattıklarına dair tartışmak istemiyor. Gayet de haklılar. Yazarken ve okurkenki ruh hâlimiz çok farklı çünkü. Evdeki köşemde, loş ışığın altında koltuğuma kurulmuş okurken dış-dünyadan kopuyor, bambaşka bir varoluş kipine bürünüyor ve yazarın zihnine nüfuz edebildiğimi hissediyorum. Ama gündüz vakti veya florasan ışığının altında yazarla yüz yüze geldiğimde hiç de o ruh hâlinde olmuyorum.

Uluslararası bir felsefe sempozyumuna gitmiştim. Orada bir molada, uzunca bir masada ikramlardan alırken, kitabını okuduğum bir felsefeciyle yan yana denk geldik. Ayaküstü sohbet açmaya çalıştım. Kitabını okuduğumu söyleyip bazı ayrıntılara girmeye kalkıştım. Teşekkür etti, gayet nazikçe dinledikten sonra genelgeçer bir yanıt verip sordu: “Tuzlu kurabiyeler nerede?”

Haklıydı. Sonuçta, görece kısa bir molada ayaküstü bir şeyler atıştırıp çay içmek derdindeyken Viyana Çevresi’ni veya Wittgenstein’ı konuşacak değildi.

24 Şubat 2019 Pazar

Kararlarımızda Duyguların Etkisi

Karar vermenin (ve tercih yapmanın) yalnızca akıl ve mantıkla ilgili olduğuna inanırız. Oysa karar vermek duygusal bir edim.

Bir şey yapmaya karar verirken bunu bilgiye dayanarak yapmıyoruz; zira eğer kararlarımız yalnızca bilgiye, ki bilgi derken nesnel doğruları veya olgulara dayanan kimi genellemeleri kastediyorum, dayansaydı, hepimiz her konuda aynı kararları verirdik. Oysa aynı bilgiye sahip iki kişi aynı konuda farklı kararlar verebilir. Bilgiden karara ya da tercihe giden tek bir yol yok. 

İki adam düşünelim. Bunların maddî durumu, yaşam tarzları, yaşları, yaşadıkları yer, eğitim durumları, hatta arkadaş çevreleri aynı olsun. Hatta bu iki kişi birbiriyle akadaş olsun. Ellerinde ikisinin de yüz elli bin lirası olsun. Otomobil alırken karşılarında duran modellerin tüm teknik bilgilerine vakıf olsunlar. Yine de birisi A otomobilini, diğeri ise B’yi seçebilir. Çünkü tüm koşullar aynı kaldığında bile (şu "ceteris paribus" dedikleri durum) bu iki kişi farklı tercihlerde bulunabilir.

Kararlarımızda mantığımız da sandığımız kadar devrede değil. Mantık yasaları tüm zihinler için geçerli olabilir. Evet, hepimiz için iki kere iki dört ediyor, "eğer > öyleyse" döngüsü kusursuz işliyor olabilir. Sorun şu ki, yine iki farklı kişi, ne kadar birbiriyle aynı koşulları taşırlarsa taşısın, farklı kararlar verebilir. Şöyle düşünelim: Eğer karar vermek sırf rasyonel, başka bir deyişle yalnızca akla ve mantığa dayanan bir eylem olsaydı, hepimiz her konuda aynı kararı vermek zorunda kalırdık. Hatta hiç düşünmez, yapay zekaya verili durumu aktarır ve onun en mantıklı tercihi bizim için yapmasını isterdik; zira madem kararlar mantıkla (ve bilgiyle ve kimi deneysel verilere dayanarak) alınıyor, o hâlde “doğru” karar, “doğru" tercih varken “yanlış” olanı seçen kişi ya bir mantık hatası yapıyordur ya da bilgisi eksik, başka bir deyişle cahil birisidir: Sıkça düşülen bir yanılsama. Bir biz akıllıyızdır, başkaları ise salak ya da cahil.

Sonuçta görüyoruz ki pekçok konuda karar ve tercihlerimiz bambaşka. "O kadar zeki birinden böyle bir şey beklemezdim" tepkisi haksız; çünkü o zeki kişi de karar ve tercihlerinde zekasına değil duygularına başvuruyor. Demek ki karar verme esnasında, bilgi ve mantık ya kısmen ya da tamamen devredışı ve daha kesin olan şu ki duygularımız, bilinçdışımız, yani kimi irrasyonel unsurlar her an devrede. 

Bu yüzden kararlarımıza gerekçe bulmak yerine çoğu zaman “canım öyle istedi” deyip geçiyoruz ve bunda bir sorun yok.