5 Aralık 2019 Perşembe

2019 YDS 3

Dün sabah sekiz yıl sonra ilk kez YDS’ye girdim. Soğuk bir Pazar sabahında, camları buğulanmış bir çay ocağında simit yiyip çay içmenin ne kadar büyük bir keyif olduğunu fark ettim önce. Sınavdan bir saat önce İzmit’e vardım. Aklımda sınavlara geç kalıp ortalığı velveleye verenler vardı: Hani diyordum, bu kez de ben geç kalsam, “açsanıza kapıyı ulan vicdansızlar!” nidalarıyla, üstümü başımı yırtarak, güm-güm-güm diye camlara-kapılara vursam, "haberlere ben çıksam bu kez" diyordum. Yok, madem hayatının sınavı, geç kalmayacaksın kardeşim. Hak vermiyorum o insanlara. "N’olur beş dakika geç geleni alıversen" denir, bu kez on dakika geç kalan, “e beni de alın madem” der, bu zincir böyle sonsuza kadar gider.

Hiç abartmıyorum, şu ana kadar girdiğim en zor yabancı dil sınavıydı. Normalde, tamam, branşım İngilizce ama biraz da kitaplarla aram iyi olduğu için, üç saatlik sınav süresinin yarısı yeterdi bana. 2011’deki sınavda beni dışarı çıkartmamışlardı. Gereğinden erken bitirmişim. Bu kez öyle değildi. Sorular yalnızca dil becerisini değil, IQ’muzu da ölçüyordu. Kök söktürdü hakikaten. Parçayı anlıyorum, bilmediğim kelime yok, her şey yolunda; gelgelelim sorular o kadar zordu ve dolaylı çıkarımlara dayanıyor ki, bir kez daha bakman gerekiyordu metne. Sonuç olarak, sınavı bitirmem tam 2 saat 45 dakika sürdü. Yani 15 dakika kala bitirebildim.

Sınavın bir başka zorluğu, evde çözdüğüm denemelerde Çin’in ekonomik yükselişi, küresel ısınma, Avro’nun geleceği ve Avrupa Birliği gibi konularda metinler varken, bu sınavın daha ziyade fen bilimleri ile yüklü olmasıydı: Radar sistemleri, gıda endüstrisi, güvercinlerin mamogramları tanıması, DNA’lar ve Neandertaller, kültür-sanat adamı diyebileceğim kişiler için zor konulardı. İnanın, sınav bittiğinde başıma ağrı girmişti. Tuvalette birisi, suratı ve kulakları kıpkırmızı, yüzünü yıkıyordu: “Beynim yandı” dedi bana dönüp :)

Bu arada, ÖSYM iyi çalışıyor da, şu emanet sorununu çözmeleri lazım. Ben tek başıma yaşıyorum, yanımda evin anahtarı, cüzdan ve telefon olmadan nasıl gelebilirim? Hadi telefonu almadım, hadi cüzdanı da bıraktım ve biraz para ve kimlik kartımı almakla yetindim diyelim; ama anahtar sokmuyorlar yahu? O zaman bir kutu yap oraya, sar kağıda emanetimi, paket lastiği filan kullan, ne bileyim. Gittik dışarıda bir pastaneye bıraktık -sağolsunlar aldılar. Ama bu iş yanlış.

Bu kez 100 alma amacıyla sınava girdiğim için başımı ağrıtmış da olabilirim. Cevaplara baktım. Maalesef bir yanlışım var: Rüyalarla ilgili olan parçaya başlık seçmemizin gerektiği soruda, “lucid dreaming” türünden bahsedildiği için, bir anlık basiretsizlikle “Forms of The Dreams” şıkkını seçmişim. Aslında, rüyaların önemi konusunda bilim insanları anlaşamadığı için ve rüyalarda fizik yasaları geçerli olmadığı için “The Incomprehensible World of Dreams” başlığı daha doğruydu. İkna oldum. Sağlık olsun. Diğer tüm yanıtlarım doğru.

Tabi bu demek değil ki sınav kolaydı. Giren arkadaşlara geçmiş olsun.

27 Kasım 2019 Çarşamba

Sıcağı Sıcağına Yazmak

Hacışakir saf sabun kullanan insanım. Şampuan kullanmam. Saçlarımda çok beyaz olsa da dökülmemesiyle avunurdum. Son bir yıldır inanılmaz dökülüyor. Evi süpürmede temel motivasyonum tozdan ziyade saç oldu artık. Her seferinde duşakabinin zemininde bir sürü saç görmeye alıştım.

Dinç hissediyorum. Geçen hafta üç kez koştum. Her seferinde daha da açıldım. Belli ki kalp ve ciğerler iyi durumda, ancak nedense iştahsızlığım sürüyor. Lisedeyken ne güzeldi: Bütün bir ekmeğin içine ne varsa doldurup yerdim. Şimdi günü tek öğünle geçirdiğim oluyor. İştahım açılsın diye sevdiğim yemeklere yöneldim, kasap sucuğu filan aldım ama değişen bir şey olmadı. Zorlamıyorum ben de.

Sabahları bazı günler suçluluk duygusuyla uyandığım oluyor. Mışıl mışıl uyusam da kalbim hızla atarak, vicdan azabı gibi, pişmanlık gibi bir duyguyla uyandığım oluyor –haftanın üç günü filan. Biliyorum, sonbaharda, gerçi havalar harika ama, Ekim ve Kasım’da olur böyle şeyler. Kasım’ı da atlattık sayılır gerçi; gelgelelim bende bir güçsüzlük hissi hasıl oldu. Şakayla karışık yüz yıl yaşamak istediğimi söylemişimdir. Ne var ki bizim sülalede öyle çok uzun yaşayanlar yok. Kendime dikkat etsem belki yaşarım ama bilemezsin yine de.

Küçük bir bilgisayar aldım. Sırf rahat yazabileyim, her daim kucağımda gezdirebileyim diye. Kocaman dizüstünü masaüstü niyetine, sabit kullanıyorum. Bu iyi oldu, hep elimin altında. Yaşantılarımı ve düşüncelerimi, Nietzsche’nin kitaplarındaki gibi numaralandırarak ve belirli bir sistematik olmaksızın yazma fikri vardı bende. Pessoa'nın Huzursuzluğun Kitabı bir yaşantılar kitabı. Anlatı. Ona düşünce bölümleri eklendiğini düşünün. Öyle bir şey. Kırk beş yaşında başlar, elli-elli beş gibi bitiririm diye düşünüyordum. Notlar tutuyordum. Kırk sayfa olmuş notlar. Baktım, işin içinden çıkmak zor. Dağınık. Bir de ya yarın bir gün hık diye gidersem korkusuyla kitabı yazmaya başladım. Hiç kasmadan, samimi ve duru bir dille. Kaynak göstererek. Popüler olmayan görüşler benimkiler, biliyorum. “Bence öyle” demeden, kestirip atmadan, sebepleriyle açıklayarak yazıyorum. Bazen otobiyografik öğeler de giriyor araya. Metnin ayakları yere bassın, düşüncelerin ortaya çıktığı yaşamsal bağlamlar da görünsün diye –magazinsel sebeplerle değil.

Hayırlısıyla başladık. Çok hacimli, 5-6 yüz sayfa filan olacak sanıyorum. On yıl sürsün. Acelem yok. Bir de şuna kaniyim artık: Not tutmayacaksın kardeşim, doğrudan doğruya oturup yazacaksın. O anın sıcaklığını kaybetmeden yazacaksın. İçeride oluşan anlamı yazıyla dışsallaştırma, bana özgü olanı umumi/kamusal kılma ve içerisiyle dışarısının tam olarak örtüştüğü hissi ise bambaşka hakikaten.

Saçlar çok fena dökülüyor. Karnım acıkmıyor. Bilim dünyası da anca’konuşsun dursun. Yapsanıza bir ilaç kardeşim, içince bedenen yirmi yaşına dönelim?

24 Kasım 2019 Pazar

Çağdaş Sanat Yanılsaması

Gezmeye gittiğim her şehirde çağdaş sanat galerilerine uğrar, uğrar uğrar söverim. Eleştirmek için gezer, tüm ürünleri ve ürünler hakkında bilgi veren metinleri inceler, içimden “aferin, iyi halt etmişsin” tepkisi verdikten sonra broşürler elimde galeriden çıkar, bir daha çağdaş sanat galerilerine girmeme kararı alır, gelgelelim, eleştirecek bir şeyler bulmanın dayanılmaz cazibesine her defasında boyun eğerim.

Sanat, özellikle plastik sanatlar için kendimce iki ölçüt belirledim: (1) Üstün bir yeteneğin eseri olması; (2) Emek. Bu iki ölçütü dikkate alarak baktığım için, çağdaş sanat adı altında yapılan işleri, ürünleri, performansları filan güzel sanat saymıyorum. Onlarca masa lambasını duvara doğru döndürmüş, hepsini prizlere takıp yakmış ve duvarı aydınlatmış mesela. Enstalasyon. Bir diğeri çubuklara poşet geçirip poşetten adamlar yapmış. Bir başkası on tane düz çizgi çekmiş. Boş çerçeveler, yırtık kumaşlar, demir yığınları… Bir tane müzik kutusu hatırlıyorum, Polonya’nın Lodz (Vuc) şehrindeki müzede görmüştüm. İçinde devrim şarkıları var. Seçip dinliyorsun. Üç-dört şarkı dinlemiştim; zira müzede katlanılır tek ürün oydu.

Şimdi sorun şu: Herhangi birisi de masa lambalarını o şekilde dizebilir. Herhangi birisi, mesela zamanında kasetçi dükkanı olan babam, belirli şarkıları derleyip toplayabilir. Herhangi birisi bir çarşafı sahildeki kayaların üzerine örtüp, fotoğrafını çekip “doğanın şekil verdiği çarşaf” adıyla sunabilir. Ben bunlara sanat demem; çünkü (1) herkes yapabilir, dolayısıyla üstün bir yeteneğe dayanmıyor ve (2) kayda değer bir emek gerektirmiyor.

Halk sanatı, denebilir ki üstün yetenek istemez fakat yalnızca emek ister. Dantel, kanaviçe, halı ve kilim dokuma vs. Hatta çini, hat, minyatür, mukarnesat: Bunlar daha ziyade usta-çırak ilişkisiyle öğrenilir. Oysa yağlıboya tablolara, klasik eserlere bakın. Yunan heykellerine bakın. Bunlarda birinci ölçüt, yani üstün yetenek de devrededir. O masa lambalarını dizip duvara doğrultan adam, hadi Mikelanjelo'nun Davut’unu yapsın bakalım, hadi, Hirszenberg’in Spinoza’nın Aforozu’u gibi bir şaheser resmetsin -yok, üç tane taşı yan yana koyup, adına “durağanlık” demek daha kolay.

Sanat konusunda klasik kafada bir insanım yani. Öte yandan biliyorum ki, bu yaz Çekya’ya veya Macaristan’a gidersem yine kendimi tutamayacak, kızacağımı, “böyle iş mi olur?” tepkileri eşliğinde, burnumu kıvırarak, yüzümü ekşiterek gezeceğimi bilsem de yine gideceğim çağdaş sanat galerilerine. Kendisini sevmeyip hakkında konuşmayı sevdiğim bir alan.

20 Kasım 2019 Çarşamba

Türkiye'de Entelektüeller

Türkiye’deki entelektüel kesimin kahir ekseriyeti ya bomboş şeyler söylüyor ya da bilineni yineliyor. Entelektüel çevrelere gireceğime gider balıkçılarla, esnafla ayaküstü, havadan sudan, kısa kısa sohbet ederim, daha iyi. Okuyan-yazan kişilerin çoğu, kendilerine sunulan paket programı olduğu gibi alıyor. Eğer okur-yazar tayfaya mensupsan, kesinlikle sosyalist, demokrat, vegan, lgbt destekçisi, feminist, çevreci, insan-merkezcilik karşıtı, Avrupa-merkezcilik karşıtı vb. olmalı, değilsen de onları desteklemelisindir. Ağlak olmalısındır bir de. Bu vatandaşların kendi içlerinde bir çeşit mahalle baskısı kurdukları zaten biliniyor. Berkeley ve New York’da üretilen yeni kavramları (bkz. en son terf, cis vs.) hiç sorgulamaksızın benimser, ona buna, her şeye fobik damgasını yapıştırır, ellerindeki paket programın hiçbir unsuruna söz edilsin istemezler. Çevir abi. Yurtdışında üretildiğine göre her kavram gerçekliği olduğu gibi yansıtmaktadır. Çevir al her şeyi. Sakın bir itirazın, bir özgünlüğün olmasın.

Bu paketin içindekilerden birini benimsemiyorsan, kuşkuların ve eleştirin varsa ve bunu dillendiriyorsan, sözlerini alıntılayarak laf sokmaları, ki tam da kendilerine yakışan ucuzlukta bir tavır, onların bir ritüelidir artık. Özgün tek söz etmezler, varsa yoksa “şöyle olduysa demek”, “ciddili soruyorum”, “olsundu”, “canım sen buna böyle demişsin ama bu bildiğin şu” gibi klişeleşmiş, cümleleri kendilerine ait olmayan kalıpları kullanarak akıllarınca eleştirileri savuştururlar. Laf salatası. Çağımızın “kapak olsun” sevdası entellerimizi de esir etmiş durumda. Okusa da kurtulamıyorlar. Bilmem “laf sokmak” ve “kapak” denen şeylerin yüksek zeka belirtisi olmadığını, mesela kaynana-gelin programlarındaki tiplerin ağızlarının iyi laf yapıyor oluşlarının, onların zekasına delalet etmediğini söylememe gerek var mı?

Onlara göre, okuyan herkes aynı görüşleri paylaşmalıdır. İyi de, madem okuyan herkes aynı görüşleri taşımak, aynı noktaya gelmek durumunda, ne diye okuyor, yazıyor ve düşünüyoruz o zaman? Ver abi paket programı herkese, bir sayfalık bir broşür hazırla ve dağıt madem? Nasıl olsa “senden böyle düşünceler beklemezdim, okuyan insansın” diye tepki vereceksiniz, madem varılacak hedef zaten belli, o hâlde insanlar Girardları, Blanchotları, Foucaultları, Chomskyleri filan ne diye oturup okuyor ki? Madem sizin bu entelektüel cemaat/komüniteniz her şeye vakıf, ne diye enayi gibi yıllarımızı veriyoruz ki?

Sahip oldukları paket programa aykırı giden, ama içten içe haklı olduğunu da bildikleri bir itiraz görünce, yahut özgün bir görüşle karşılaştıkları vakit panikleyen bu kesimin, o aykırılıkları hedef tahtasına oturtmaları ise olağan bir hâl aldı artık. Nasıl da haklı olduklarını birbirini tasdik ederek kendilerini avutuyorlar. Ne de olsa ritüeller inancı diri tutar.

Ne diyordum? Bu samimiyetsiz, klişe aşığı güruhtan kendime çevre yapacağıma, gider kahvede otururum daha iyi. Ha, bir de kitaplarla doğrudan ilişki en iyisi. Yüz yüzesine gerek yok.

16 Kasım 2019 Cumartesi

Bir Yoksulluk Ölçütü Olarak Ekmek

Son günlerde yaşamına kendi elleriyle son veren kişilerin haberleri önünüze düşmüştür. Ben olayları ve kişileri tanımadan, olayın sebeplerine dair iddialı sözler etmek istemiyorum. Birçok etken söz konusu olabilir ve ekonomi de bunun sebeplerinden biri olabilir. Ancak, “olayların sebepleri parasızlık değildir” diyenlerin kimileri pervasızlaşıyor. Tamam, bilip bilmeden, kesinlikle ekonomik sıkıntılara bağlayanlar da yanılıyor olabilir, işin arkaplanında psikolojik etmenler söz konusu olabilir, sonuçta zengin olup yaşamına kendi eliyle son verenler de var, ama “sebep kesinlikle ekonomi olamaz!” demek de fazla iddialı. Nereden biliyorsun kardeşim?

Pervasızlaşmak derken kastım, yalnızca bilgisine sahip olmadığı bir olay hakkında fazla iddialı konuşmak değil, çöplerde yenmemiş ekmekler görmekten ve obeziteden dem vurmak. “Ne yoksulluğu Allah aşkına! Bak, çöpte yarım ekmek var” gibi sözler etmek ayıp kaçıyor; zira günümüzde yoksulluk ölçütleri değişti. Sovyet yapımı, Komünist adında bir film izlemiştim. Ekim Devrimi öncesinde komünistler halka ne vaat ediyordu, biliyor musunuz? Ekmek. Çünkü cidden aç kalmış, ağaç kabuğu kemirmiş insanlar. Evet, (büyük) dedelerimiz gerçekten aç kalmış. Doğru. Evde bulaşık yıkamak için bile önce kuyudan su taşımaları gerekiyormuş. Evet, giysiler sökülüp yırtılınca yama yapar, öyle gezerlermiş. İyi de, bugünün dünyası bambaşka.

Tekstil endüstrisi geliştiği için artık yama yapmaya gerek kalmadı. Ucuz giyime erişim kolay. Gıda endüstrisi, GDO ve modern tarım ve ilaçlama sayesinde ekmeğe erişim kolaylaştı. Obezite boşuna yoksullarda daha yaygın değil. Bir liraya 3-4 patates alsan günü kurtarır, ölmezsin. Ekmek ve makarna erişilebilir. Hatta gerçekten aç kaldığımı, cebimde bir kuruş bile olmadığını düşünüyorum, giderim Kızılay aşevinde tabldot yemek yerim, gene günü kurtarırım. Eyvallah, bunlar doğru ama bu demek değil ki yoksulluk sona erdi.

Günümüz dünyasında sorun ekmek değil, barınma, ısınma, ulaşım ve çocuk yetiştirme gibi kalemlerdeki pahalılık. İnsanlar kirasını ödeyemiyor. Çoğunluk öyle evin tamamını harıl harıl ısıtamıyor. Bebek bezi, bebek maması, çocukların okul servisi gibi masraflar insanların belini büküyor. Sen çıkıp da “ama çöpte yarım ekmek gördüm, bitirmeden atmışlar, yoksulluk diye bir şey yok!” dersen gerçekleri çarpıtmış oluyorsun. Evet, ekmek var, makarna var, patates var, açlıktan ölecek olsam Kızılay’ın aşevi var. Tamam da karnım tok olunca kira, ısınma, çocuğun servis ücreti, bebeğin bezi vb. masraflar yok olmuyor. 

Empati kuruyorum: On bin lira borcum olsun. Çocuklarıma harçlık veremiyor olayım. Evin kirasını 3-4 aydır ödeyememişim. Ev sahibi evden çıkmamı istiyor. Faturayı ödeyemediğim için doğalgazı kesmişler. İşten çıkarılmışım, birkaç yere başvurmuşum ama henüz ses çıkmamış. Çıkmazdayım. Ölümü dahi düşünüyorum diyelim ve tüm bunlar olurken, birisi çıkıp “çöpte yarım ekmek gördüm, yoksulluk filan yok kardeşim!” diyor.

Yüz yıl öncesinin ölçütleriyle bugüne bakınca olmuyor işte.

7 Kasım 2019 Perşembe

Alfabe Değişmeli mi?

Bu işler sönümlenmişti sanki; ama hâlâ önüme “dedelerimizin mezar taşlarını okuyamıyoruz” serzenişleri düşüyor. Şöyle sormak lazım: Peki dedelerimiz kendi dedelerinin mezar taşlarını okuyabiliyor muydu? Nüfusun kaçta kaçı okuma yazma biliyordu? Münevverler, memurlar ve ulema dışındakiler, yani büyük çoğunluğu köylü olan koca bir nüfus, dedelerimiz, ninelerimiz, okuma yazma mı biliyordu sanki? Sanıyor musunuz ki, yirminci yüzyıldan önce insanımız Arap harfleriyle şakır şakır okuyup yazıyordu? Tabi ki hayır. Onlar da kendi akrabalarının mezar taşlarını okuyamıyordu yani.

Şöyle denebilir: “Evet, dedelerimiz de okuyamıyordu mezar taşlarını. Yine de şimdi Arap alfabesine geçelim ve hiç değilse o taşları biz okuyabilelim.” Pekâlâ. Bana uyar. Hadi bırakalım Latin alfabesini ve Türkçenin yeni alfabesi Arap harfleri olsun. İyi de, sizce Türkiye’de böyle bir talep var mı? Yani halkın çoğunluğu, “ya bir sabah uyanalım ve n’olur Arap alfabesi kullanıyor olalım!” diye, "mevcut alfabe yürürlükten kaldırılsın!" diye hayaller kuruyor mu? Hiç sanmıyorum. 

Bir şekilde bütün nüfus okuma yazma öğrendi. Modern yaşamın bir gerekliliği. Okuma yazma bilmeden tabela okuyamaz, telefona bakamaz, bakkal defteri tutamaz, Facebook’ta önüne düşen paylaşımı anlayamazsın. Evine gelen faturayı, resmi bir belge ve tutanağı bile okuyamaz, kısacası günümüz şartlarında okuyamadan yaşayamazsın.

Artık herkes okuyor. Yazıyor da. Şu saatten sonra halkımızın çıkıp da alfabe değişikliği isteyeceğini hiç ama hiç zannetmiyorum. Sokağa çıkıp birine "ne dersin abi, alfabeyi değiştirelim mi?" diye sorsam, "git işine kardeşim, iş çıkartma başımıza!" tepkisi görmem kuvvetle muhtemel. Ha, tabanda milyonlar örgütlense ve alfabeyi değiştirme talebinde bulunsaydı, eh, aklıma yatmasa da, çoğunluğun öyle istediği gerekçesiyle ses etmezdim. Ama öyle kitlesel bir talep yok.

Latin alfabesine, Cumhuriyetin tavizsiz tutumu sayesinde, 1928'de geçildi. Ama bu işler öyle birdenbire ortaya çıkmıyor. On dokuzuncu yüzyılda Osmanlı münevverleri de tartışıp durmuş bu konuyu. İlk okuduğumda şaşırmıştım. İnsanlar sanıyor ki alfabe zevkine, sırf değişiklik olsun diye değiştirildi. Hayır. Çok daha öncesinde alfabenin değiştirilmesini, zira Latin harfleriyle yazmanın Türkçenin yapısına çok daha uygun olduğunu savunanlar vardı zaten. 

Dolayısıyla bu gibi serzenişler bana bomboş geliyor açıkçası. Geleceğe bakmak lazım.

21 Ekim 2019 Pazartesi

Bilim Batı'ya Özgü mü?

Birkaç aydır televizyon ve internette bilimle ilgili radikal görüşlere rastlıyorum. Postmodernizmin de beslediği bu görüşler, “bilim Batı’ya özgüdür” şeklinde özetlenebilir. Yüz yüze konuştuklarım “öyle şey mi olur?” diye tepki verse de, bilimi, rasyonaliteyi ve mevcut hâliyle felsefeyi Batı’ya özgü bir fenomen olarak görenlerin sayısında artış var.

Birincisi, bir şeyin bir yerde çıkmış olması o şeyi oraya özgü kılmaz. Tarihsel koşulları yadsımamakla birlikte, herhangi bir bağlamda ortaya çıkmış bir düşüncenin, şu an konumuz bilim olduğundan bilimin diyelim, o bağlamın dışında çalışmayacağını savunmak büyük bir iddia. Bilimin İslam'ın özüyle uyumlu olmadığını, İslam coğrafyasının bilimde geri kalmasının tembellikten değil, İslam’la Batı bilimi arasındaki mahiyet farkından kaynaklandığını, benzer şekilde, bilimin Budizm gibi Doğu kültürleriyle de uyumsuz olduğunu savunanları sık sık görüyorum. Bu gibi görüşlerin öncüllerini postmodernistlerde, Feyerabend’de ve Kuhn’da görmüştük. Anlaşılan, bilimi yadsıyan bu kesimler yine Batı’da üretilmiş olan postmodernist argümanları kabulde beis görmüyor.

Bana sorarsanız, Ortadoğu veya Uzakdoğu’nun bilimsel gelişmeleri yakalamakta geç kalmış olmasını, bilimin özü gereği bu kültürlerle uyumsuz olmasına bağlamak bir avuntu. Bir savunma mekanizması. Peki, hadi diyelim ki haklılar, diyelim ki gerçekten de diyalektik, rasyonalite, bilim vs. batı kültürüne özgü olgular ve diyelim ki Müslüman çoğunluklu Türkiye’ye uygun değiller. İyi de, buradan varılacak sonuç nedir? Yani bunu kabul etsek bile bu bizi nereye götürür? Ne yapalım, üniversiteleri mi kapatalım? Sosyoloji, psikoloji, hukuk gibi sosyal bilim çalışmalarına bir son mu verelim? Biyoloji, fizik, kimya ve matematik gibi gerek doğal gerekse a priori bilimlerin derslerini müfredattan mı çıkartalım? Medrese eğitimine mi dönelim? Çocuklara protonu, nötronu filan mı öğretmeyelim?

Evrenselci olduğum için hak vermiyorum, hak versem de bir yere varamıyorum yani. Öte yandan, neyse ki makûl insanlar da var ve bilimin evrensel (kültürler üstü) olduğunu, bilimi iyi ya da kötü niyetle kullanmanın kullanan kişi ve gruplara (ideolojiye) bağlı olduğunu, bu işin bir bayrak yarışı olduğunu, her kültürün buna katkı sunabildiğini söyleyenler de var. Farabi’nin tıbba katkıları gibi.
Tüm bedenler koşabilir. Ben az antrenman yapıp koşu yarışında yenilirsem ve “canım, koşu benim kültürümde yok, bu yüzden kaybetmiş sayılmam” dersem kendimi avutmuş olurum. Benzer şekilde, akıl tüm insanlarda ortak olduğuna, mesela bir evin bacasından duman tütüyorsa o evde birilerinin oturduğu çıkarımını herkes yapabildiğine, gözlemleme, sistematik deney yapma ve çıkarım yapma gibi beceriler herkeste varolduğuna göre, “bilim bizim kültürümüze ters” filan dersem yine kendimi avutmuş olurum.

Bilim felsefesine varım, ama onun kategorik reddine yokum.

7 Ekim 2019 Pazartesi

Wittgenstein'ın İkinci Dönemi ve Dil Oyunları

Wittgenstein’ın ikinci döneminde geliştirdiği dil oyunları kuramına basitçe girelim: Bir futbol maçı izlediğinizi veya oynadığınızı düşünün. Futbolun koşul ve kurallarını, saha çizgilerini, taçı, ofsaytı, onbir kişilik takımlarla oynandığını ve topu ellemenin yasak olduğunu bilmeyen birisi için maç bir anlam ifade etmez. Oynayanlar belirli kuralları bilip uygular. Bu bir dil oyunudur. Oyuna ancak oyunun normlarını bilen ve kabul edenler dahil olabilir.

Herhangi bir dil oyununa dahil olan kişiler bir topluluk meydana getirir. Ortak normlar paylaşan bir topluluk. Dil oyunu oyundan ve spordan ibaret değil: Her toplulukta yerleşik dil oyunları vardır. Dinler de böyledir: İnananların paylaştıkları normlar, önkabuller ve ritüeller, inanmayan için, onların anlam dünyasını paylaşmadığından ötürü anlamsızdır. Bilim de bundan payını alır. Bilim Batı'da ortaya çıkmış, tarihsel ve toplumsal bir bağlamı haiz, belirli bir kültüre özgü bir dil oyunudur. Kültürler üstü (evrensel) değildir. Bkz. Feyerabend, Rorty ve kimi postmodernistler.

Belirli oyunlar yalnızca o oyuna dahil olanlar için anlam ifade ediyorsa, bunu açalım, bir topluluk için hakikatin o topluluğa özgü, o topluluk içre olduğu söylenebilir. Sorun burada başlıyor: Bir anlam dünyasına mensup olduğuma, ait olduğum topluluğun/toplumun anlam dünyasını paylaştığıma, başkaları ise başka anlam dünyalarına ait olduğuna göre, nasıl ki futbolu bilmeyen kişi bir maça baktığında hiçbir şey anlamazsa, benden farklı olan anlam dünyalarını da anlamam mümkün değildir. 
Feyerabend’in farklı bilimsel kuramları karşılaştırmanın mümkün olmadığını savunmasında, Rorty’nin bakışaçılarını aşan, nesnel, tarafsız, yukarıdan bakan bir bakışın olmadığını, bakışaçılarından bağımsız bir gerçekliğin olmadığını savunmasında olduğu gibi, bu tutum bizi karşılaştırılamazlığa, dolayısıyla tartışmanın imkansızlığına götürür. Bir Uzakdoğu ülkesinde yaşanan kötü bir olayı eleştiremezsin. Elinde kültürler üstü değer yargıları yok ki? İnsana ilişkin bir öz tanımlamak çoğul hakikatleri aşma iddiasıdır ve böyle bir şey -onlara göre- mümkün değildir. Dolayısıyla, farklı kültürleri yargılayamayız; çünkü onları anlayamayız. Sana zulüm, eşitsizlik, özgür-olmama gibi görünen şeyler, kendi bağlamında, oradaki topluluğun normlarında olağan şeylerdir.

Buradan göreciliğe varılır. Tebliğ süreci sona erer. "Ben sosyalizmin/liberalizmin/(veya başka bir ideoloji) insanlık için daha iyi olduğuna inanıyorum" diyemezsin. Bakışaçından (ait olduğun dil oyunu/anlam dünyasından) sıyrılman, onu aşman imkânsız olduğu için insana dair genel, tüm insanları, başka toplum ve toplulukları da ilgilendiren tek söz edemezsin. Buradan ya sessizlik çıkar ya da kavga-dövüş.

Bu göreci yaklaşımları sorunlu buluyorum. Bakışaçılarını yadsıyan sert bir gerçekçilik değil; ama gerçekçilik gerekli: Bakışaçılarını yadsımayan ama gerçekliği bakışaçılarına da indirgemeyen, onların bağlı bulunduğu bir dış gerçeklikte temellenen bir anlayış.

6 Ekim 2019 Pazar

Türkçe ve Kutadgu Bilig

Daha vakit var ama Türkçeyi aradan çıkartmanın iyi olacağı düşüncesiyle akşamları çalışıyorum. Tabi iş yurtdışı öğretmenlik sınavından çıktı; zira çalışırken uyanan meraklarım beni fazlasına yöneltiyor. Eski Türkçe metinler çok hoş. “Gönül” sözcüğünün “aşk” gibi yabancı kökenli olduğunu sanıyordum. Oysa Türkçeymiş: "Üdiğ mini komıttı / Sakınç manga yamıttı / KÖNGLÜM angar emitti / Yüzüm mening sargarur." Ayrıca "dert" için "sakınç" (sakınılası şey?) denmesi ne kadar güzel. “Gömlek” sözcüğü de “gönül” ile aynı kökten geliyormuş. Belki “göğüs” de öyledir.

İlginç bir başka bilgi, genellikle Hıristiyan çileciliğinde rastladığım tarzda bir inziva örneği: Bilen bilir, ben bilmiyordum, Hoca Ahmet Yesevî, Hz. Muhammet'in öldüğü yaş olan altmış üç yaşına geldiğinde, belki yeterince yaşadığı, belki de dünya işleriyle uğraşmanın anlamsızlığı düşüncesiyle, dergâhının altına bir hücre yaptırıp on yıl boyunca orada yaşamış. Hücresi toprak seviyesinin altındaymış. Bir nevi mezar. Ölene dek vaktinin çoğunu orada ibadetle geçirmiş.

Eski Türk edebiyatı ve Karahanlılar derken Yusuf Has Hacip’e merak sardım. Kutadgu Bilig’den seçmelerin olduğu bir kitap vardı bende. Onu okudum. "Katıglan yangılma könilik yolın / Yigitlik yava kılma asgın alın" (Gayret et, doğruluk yolundan şaşma / Gençliği harap etme, ondan yararlan.) Kitabı bayıla bayıla okudum. Kitabın tam metnini Kabalcı basmış. İçine bakmadım ama 1.200 sayfa kadar olduğuna göre muhtemelen hem orijinal hâli hem de günümüz Türkçesine uyarlanmış hâli bir aradadır. 286 lira olduğunu görünce almaktan vazgeçtim.

Kutadgu Bilig’i bir nebze Cicero’nun Yaşlılık Üzerine’sine benzettim. İki kitapta da yazarın niyetinin hükümdara danışman olarak atanmak olduğu seziliyor. Kutadgu Bilig’i, daha doğrusu elimdeki seçmeleri okurken felsefî zayıflığı ister istemez dikkatimi çekti. Kitaptan, Batı felsefesindeki gibi her düşüncenin temellendirilmesini beklememek gerekiyor. Örneğin Ay-Toldı (vezir), hükümdarı mutluluğun geçici olduğuna ikna etmek için top ve ay benzetmeleri yapıyor. Bir topun üzerine oturduğumuzda sabit duramayız ya, mutluluk da öyle sabit değilmiş. Ayın hâlleri vardır, bir büyür bir küçülür ya, mutluluk/saadet de öyleymiş. Bu “argümanları” çocuksu buldum. Vezir yardımcısınınsa -başka özelliklerinin yanında- orta boylu olması gerektiğini söylüyor mesela. Gerekçe? Yok.

Okuduğum metni beğenmem için her okuduğuma ikna olmam gerekmiyor tabi. Kitabı zevkle okudum. Tam metni de elimin altında dursun isterim. Son olarak, Yusuf Has Hacip de kendi dönemindeki yozlaşmadan yakınıyor: “Ey bilgin, alim kişi! Dünyanın bugünkü durumunu bir gör istersen. Bilgili [kişi] ucuzlamış, değeri azalmış, bir tarafa çekilmiş, yalnız bırakılmış. Akıllı [kişi] dilsiz olmuş, ağzını açmıyor. Güvenebileceğin kimse kalmamış. Vefa yerini cefaya bırakmış. 
Doğru yolda yürüyen kişi nerede?”

29 Eylül 2019 Pazar

İngilizce Kolay mı?

İngilizce Türkler için kolay bir dil değil. Çocukluğumuzdan beri gerek okulda, gerek internette, reklamlarda, gerekse Hollywood sinemasında karşılaştığımız için kolay olduğunu sanıyoruz. Anadili Türkçe olan birisi için İngilizce zor bir dil. Bizde olmayan sesler var: “Those” ve “thoroughly” gibi sözcüklerin sesletimlerinde olanlar gibi. “Diphthong” denen çifte ünlüler var. Türkçede “tren” dersin. Dümdüzdür: Ti-ren. İngilizcesindeyse “treyy[ı]n” diye okurken bir yuvarlama söz konusudur. “Claim” sözcüğünde olduğu gibi, iki ünlünün yuvarlanarak birleşmesi sıkça gerçekleşir. Bunlar Türkçeye ters işler.

Kaldı ki, Hint-Avrupa değil de Altay dillerine mensup olduğumuz için sözdizimi, biçimbilgisi ve sesletim bakımından, yani her bakımdan Türkçe ve İngilizce birbirine olabilecek en uzak diller. Türkçede “dışarı çıktım” dersin. Başına “ben” koymana gerek yoktur. Koşaç (to be) yükleme eklenir: “çıkt-ım”, “çıkt-ık”, “çıktı-lar” vs. İngilizcede böyle bir şey yok.

Türkçede uzatmalı ünlü de yoktur. Tabiri caizse takır tukur bir dildir Türkçe. “Dı-şa-rı-çık-tım”: Tüm heceler eşit uzunlukta okunur. Türkçede uzatılan ünlülerin olduğu sözcüklere rastlarsanız bilin ki Arapça kökenlidir. Nisa, Kübra gibi kız isimlerinde uzatılan ikinci hecede olduğu gibi. “Adap” ve “tamir” sözcüklerindeki ilk hecenin uzatılması gibi. Bunlar Arapça sözcükler. “Kapıyı onarmayı unutma!” gibi Türkçe bir cümlede uzatma olmaz.

Takır tukur bir dil derken kötü anlamda söylemiyorum. Japonca bu bakımdan bizimle neredeyse aynı. Muhtemelen büyük ve küçük ünlü uyumları Türkçe ve Japoncada aynı. Uzatma, yuvarlama ve İngilizcedeki tuhaf sesler olmadığı için Japonca sözleri kolayca taklit edersiniz: “Harakiri”, “kamikaze”, “arigato”, “origami” gibi nice sözcüğü ilk duyduğunuzda öğrenir, telaffuz ederken zorlanmazsınız. Japonca bizim için kolay bir dildir, ancak gündelik yaşamımızda olmadığı için zor görünür. Korece de nispeten öyle. Oysa Çince bambaşkadır. Ne teşekkür ederken çıkarttıkları “ş” sesi bizimkine benzer ne de evet derken çıkarttıkları nefesle karışık “h” sesi. Çincenin Japoncayla bir ilgisi yok.

Bir Alman, Danimarkalı, Norveçli, İsveçli veya Hollandalı için İngilizce çok kolaydır çünkü bunlar yakın akraba. “Ich habe ein buch” = “I have a book.” Sözdizimi aynı, biçimbilgisi aynı, sesletim çok yakın. Öğrenirken dilbilgisine neredeyse ihtiyaçları yok. Ama bizim var. Yok deniyor; inanmayın. Çünkü dilimizin yapısının İngilizceyle hiçbir ortaklığı yok.

Fransızcayı başlangıç düzeyinde biliyorum. İnanın, Türkler için Fransızcayı anlamak İngilizceden çok daha kolay. Sözcükleri ve sözceleri kolaylıkla ayırt edebilir kulağınız. Vurgular daha anlaşılırdır. Fransızca bilmesen bile, konuşanları duyduğunda tane tane konuşuyor izlenimi alırsın. Öte yandan, yazıldığı gibi okunmak bakımından İspanyolca daha kolaydır. İspanyolca bir şarkı açıp önünüze sözlerini koyun. %85 yazıldığı gibi okunur.

Diller güzel şeyler.

22 Eylül 2019 Pazar

Neslican Tay'ın Ardından

“Her ölüm erken ölümdür” sözüne katılmıyorum. Erken ölümler daha acı. 90 yaşında ölen biri yaşamış gene, 20’lerinde ölenle bir değil. Neslican Tay dün gece öldü. Kanserle mücadele ettiğini biliyordum. Üzülmekle yetinmeyip bazı şeyleri konuşmak lazım.

Kanserle mücadelesinde kendisi için “dikkat çekmek istiyor” diyenler oldu. Ben bunu geçersiz bir eleştiri olarak görüyorum. Eleştiri değil yani. Boş laf. Herkes dikkat çekmek ister. Bir şekilde odak noktası olmak, ama güzelliğiyle, ama başarısıyla, ama çalışkanlığıyla veya başka özellikleriyle dikkat çekmek ister. Dikkat çekmek illa sahnede olmak değildir. Mütevazısındır, göz önünde değilsindir ama başka özelliklerin konuşulsun istersin. Ben de dikkat çekmek isterim. Facebook’ta, Twitter’da yüzbinlerce takipçim olsa keşke. Arasıra yazdıklarım daha fazla insana ulaşsa. Keşke kitaplarım yüzlerce değil de yüzbinlerce satsa. Hem de nasıl isterim. Dikkat çekmek istemesem şu an okuduğunuz satırları evde günlüğüme yazar, kendime saklardım. Ama başkaları okusun istiyorum. Evet, beğeni aldıkça yazasım geliyor. Schopenhauer, öğrencilerin çoğu Hegel’in derslerine gidince üzülür, onları kendi dersine çekmeye çalışırmış. Uzatmayayım, “dikkat çekmek istiyor” muhabbeti bomboş iş.

Hayır, bir de işi çirkin bir şekilde ifade etme sorunu var. “Neslican prim kasıyor ya” diyen mi dersin, “şu kız da kanserin ekmeğini iyi yedi ha” diyen mi? Yahu ne ekmek yemesi? Kız can çekişerek öldü. Bir bacağını kestiler. Ne priminden bahsediyorsun? Ölüyor zaten adım adım ve öleceğini biliyor, buna rağmen kendince pozitif kalmaya çalışıyor, çıkmış oradan bik-bik konuşuyorsun. İşyerinde bir olaydan ötürü yıkılacak, evde ya da dışarıda bir arkadaşının dediği en ufak bir sözden incinecek, kırılacak, depresyona girecek tipler, incir çekirdeğini doldurmayacak şeyleri dert edecek zayıf karakterli kişilikler çıkmış, can çekişen birine “kanserin ekmeğini yedi” diyor. Hadi oradan be! Sen kanser olsan o kadar güçlü olabilecek miydin acaba? Kimselere anlatmadan durabilecek miydin? Gündemin o olmayacak mıydı sanki?

Neslican’ın yaşama azmini eleştiren de oldu. İnsanlar neden yaşamakta bu kadar ısrarcıymış, bu küçültücü değil miymiş filan. E abi çok meraklıysan git intihar et madem. Neden yaşamak istemeyecek mişiz? Yaşayış ve giyim tarzı nedeniyle cennete gidemeyeceğini söyleyen trollere söyleyecek lafım yok zaten de, o söylemleri beğenenlere diyeceğim, sizinle aynı mekânda olmaktan zaten esef duyardı, bu onun için en büyük ceza olurdu, emin olun.

Ben bu kızı, pek tanımasam da, gördüğüm an şöyle düşündüm: Bu kız güzel. Yüzü güzel, boyu posu kilosu yerinde, üstelik özgüvenli ve pozitif. Eh, böyle insanlar kıskanılır. Ayrıca dikkat çekmek için kansere ihtiyacı da yoktu emin olun. Zaten dikkatleri üzerine çekebilecek birisiydi. Bu yüzden kıskandılar muhtemelen. Hastalığından bahsetmesinden rahatsız oldular ve “bir sen misin kanserle mücadele eden?” diye üzerine vardılar.

İyi ki yaşadın #neslicantay

12 Eylül 2019 Perşembe

Erkeği Yetiştiren Kadın mı?

“Bir erkeği eğitirseniz, bir erkeği eğitmiş olursunuz. Ama bir kadını eğitirseniz, bir nesli eğitmiş olursunuz. Çünkü erkeği yetiştiren de kadındır.” Hadi canım! “Eğitmek” ile kastedilen üzerinde mutabık kalınmasının zorluğu bir yana, kadına -ve daha doğrusu annelere- burada biçilen rol son derece abartılı.

Neyse ki son zamanlarda bir uyanış yaşanıyor: “Çocuğu yetiştiren bir tek annesi değildir” saptaması yaygınlık kazandı. Çocuk ilk fiziksel temaslarını, ilk izlenimlerini ve öğrendiklerini anneden, babadan ve yakın çevresinden edinir muhakkak. Ailenin ve annenin rolü burada göz ardı edilemez. Gelgelelim çocuk toplum içinde yetişir. Annenin çocuğu, sanki çocuk dünyadan kopuk, yalıtılmış bir varlıkmış gibi, boş bir levha, yoğrulmayı bekleyen bir hamurmuş gibi sıfırdan, dilediğince şekillendireceğine dair inanç büyük bir yanılgı. Annelere yüklenen bu olağanüstü misyon, çocuklarını diledikleri gibi yetiştiremediklerinde, çocuk beklenen davranışları sergilemediği, arzu edilen tutum ve tercihleri kazanmadığında onları düş kırıklığına da uğratıyor. O kadar kitaplar aldım diyor kadın, çocuk yetiştirmek üzerine, "o kadar özenli davrandım, niye böyle oldu ki?" Anne sanıyor ki bu sırf onun beceriksizliği. Oysa annelerin çocuğun karakterinin gelişmesinde mutlak bir hükmü yok. 

“Bir kadını eğitirsen bir nesli eğitirsin” vecizesinde kadınlara düzülen methiye esasen bir aldatmaca. Bir kere “eğitim” ile bilerek ya da bilmeyerek yenilenme, toplumun ileriye gitmesi, düzelmesi, çağdaşlaşması vs. anlaşılıyor. “Eğitim” hep cehaletin karşıtı olarak kurgulanır. Öte yandan nesilleri eğitme görevini kadına yükleyerek aslında tam da geleneksel, yerleşik yapıyı sürdürmüş oluyorsun. 

Annelere böylesine methiyeler düzmek, “yeni nesil sizlerin eseri olacaktır” minvalinde sözlerle onların gururlarını okşamak ilk anda cazip gelebilir. Bir an için kadın olduğumu düşünüyorum, bunları duysam hoşuma gider, bir an için kendimi güçlü duyardım herhalde. Ancak bu sözde methiyeler, her şeyi tek bir nedene, tek bir kökene bağlama alışkanlığındaki, karmaşık bir ağ olan toplumsal ilişkileri basite indirgeme alışkanlığındaki toplumumuzun, “katilleri yetiştirenler de sizsiniz!” diyerek kadınları suçlamasına da yarıyor.

Bu yüzden, evet, annelik önemlidir; ama ona mutlak bir güç atfetmek abartılı bir tutum. Çocuk yakın ve uzak çevresinin ve içine doğduğu toplumsal kültürün etkilerinden soyutlanamaz. Tüm bu etkiler yokmuş gibi, toplumun iyiye götürülmesini sırf annelerden beklemek ve iyi veya kötü tüm sonuçları onlara bağlamak yanıltıcı olur.

26 Ağustos 2019 Pazartesi

Emine Bulut Cinayeti

Yıllardır tanışıyoruz burada. Kadın cinayeti yaşandığında tepki veriyoruz. 4-5 sene geçmiş Özgecan Aslan cinayetinin üzerinden. Tepki vermedik mi? Verdik. Ses çıkartmadık mı? Çıkarttık. Hem de tüm Türkiye. Bugün de aynı şekilde sesimizi yükseltiyoruz. 

Ne var ki sorun büyük ve köklü. 2008’de altmış altı kadın öldürülmüş kocaları, eski eşleri, sevgilileri ya da ailesi tarafından. 2018’de ise rakam altı katına çıkmış: Üçyüz doksan beş. O kadar ses çıkarttık, üzüldük, protesto ettik ama gelinen noktada bu cinayetler altı kat artmış durumda. 

Yine “idam cezası gelsin” diyenler var. İyi de, çözümün cezalarla sağlanamayacağını da biliyoruz içten içe. Pekçok vakada adam zaten cezayı göze almış oluyor. Ayrıldığı kadını öldürdükten sonra kendi kafasına sıkanlar var. Bu insanları cezayla korkutamazsın. Sorun kanunlarda değil, zihniyette. Bir yandan modernleştik. Kadın artık çalışıyor, geliri var, birey olmuş, diploması var ve sen bu kadını alıp tarım toplumundan kalma, otoriter kocalı, kaynanalı aile yapısının içine sokuyorsun. Tutmuyor artık. Eskiden tutuyordu; çünkü annelerimiz ve büyükannelerimiz ses çıkartamıyordu. 

Boşandıklarında baba evine dönmek zorundaydılar. Kendi ayakları üzerinde duramıyorlardı. Evlilikleri boşanmayla bitmiyordu, evet ama bunun sebebi çok büyük aşklar yaşamaları filan değil, ilişkinin muhtaçlık üzerine kurulmuş olmasıydı. 

Şimdi öyle değil. İki meslektaş düşün. Kadın ve erkek. İkisinin de geliri aynı zaten. Geçinemeyip ayrılacak olsalar bir şekilde yaşayıp giderler yine. Ortada muhtaçlık bağı yok yani. Ama sen hâlâ kadının sana muhtaç olduğu neolitik ilişki tipini “değerlerimiz” adı altında sürdürmeye ve böylelikle kadını baskılamaya çalışıyorsun. “Boşanamazsın”, “boşansan da başkasıyla evlenemezsin” vs. Bu cinayetlerin geleneksel değerlerin yitimiyle de bir ilgisi yok; zira gayet geleneksel ailelerde de çokça yaşanıyor bu olaylar. Yeni bir toplum düzenine geçildi. Kentli, bireysel, özerk; ama bu yeni düzenin değerler sistemini benimsememek için hâlâ direniyoruz.

Hayır, erkek olarak düşünüyorum, bir kadın beni istemiyorsa hâlâ peşinden koşmak, ille de beni istesin diye ısrarcı olmak kırardı benim gururumu asıl. Beni istediğinden değil, mecbur olduğundan yanımda olduğunu bilmek kahrederdi. “Ne demek istemiyor!” diye düşünmek anlamsız. Bırak. İstemiyor işte. Zorla mı sevdireceksin kendini? Eşitler arasında gönüllülük bağı olur. Günümüzde ilişkilerin muhtaçlık ve mecburiyet üzerinden sürdürülmesi mümkün değil artık. Annelerimizin, büyükannelerimizin devri geçti. Bırakın bu nostaljiyi.

On yılda çok daha kötü bir duruma düştük. Umarım yeni nesiller bu sorunları aşar da eşit ve gönüllülük esaslı ilişkiler kurar ileride. Bari onlar güzelce, insanca yaşasın. #eminebulut

19 Ağustos 2019 Pazartesi

Daralan Okuma Tercihlerim

Döndüğümde ilk önce Cicero’nun Yaşlılık ve Dostluk’unu okudum. Romalılar Yunanlılardan ve Yeniçağ Avrupalılarından çok farklı. Kılı kırk yaran bir felsefeleri yok. Bazen düzyazı bazen şiir biçiminde, hayata dair görüşlerini ifade ediyor ve bunu adım adım kanıtlayarak değil, Montaigne’nin denemeleri tarzında, günümüzün deyişiyle kanaat düzleminde dile getiriyorlar. Cicero’nun yazdıklarını bugün yazıp yayımlasanız, “ama bunlar bilgi değil, kanaat” tepkisi alırsınız. Ben seviyorum yine de. Belki ölene dek politikayla iç içe olduğu, hatta en sonunda idam edildiği içindir, somut geliyor bana Cicero vd. Romalılar.

Sonra Baudelaire’nin Paris Sıkıntısı’nı okudum. Kendisi şair ama kitap düzyazı biçiminde. Şiirle aram olmadığından böyle yaptım. Kitap 400 sayfa olsa okumazdım. Tadında bitti. Kundera’nın Gülüşün ve Unutuşun Kitabı’na başladım. Her biri ayrı bir öykü gibi metinler. Bir bütünlüğü de var sanki ama öyküler müstakil olarak okunabilir. Onu yarıladım.

Spinoza’nın Politik İnceleme’sini okudum. Kitabın ilk on sayfasında insan doğası üzerine Spinoza’nın zeka dolu tespitleri var. Bir cümle alıntılayayım: "İnsanlar zorunlu olarak duygulara boyun eğerler, öyle yaratılmışlardır ki, mutsuzlara acırlar, mutlulara özenirler ... Herkes başkalarının kendi yaradılışına uygun olarak yaşamasını, kendisinin benimsediği şeyi benimsemesini ve kendisinin yadsıdığı şeyi yadsımasını ister." Ne var ki kitabın geri kalanı meclis tüzüğü gibi bir metin.

Tezer Özlü’nün okumadığım iki kitabı kalmıştı, birisi Kalanlar idi. Onu okudum. Tezer Özlü’nün metinleri kişiliğinden ayrı değil. Ben kişiselliği sevdiğim için kitabı sevdim. Özlü’nün harikulade bir üslubu olduğundan değil, kendi yaşadıklarını ve samimi düşüncelerini yazdığından. Alman bir dilenciye para vermenin hazzından bahsediyor, farelerden nefret ettiğini yazıyor vs. İçten.

“Virtue Signalling” (erdem gösterisi?) üzerine 5-6 makale okuduktan sonra Hasan Ali Toptaş’ın Gölgesizler’ine başladım. Kitap 240 sayfa. Bence 120 sayfa olsaymış daha iyi olurmuş çünkü yarısına sorunsuz geldim ama sonra sıkıldım. Şu an “hay senin köyüne, muhtarına!” modundayım. Bazı söz sanatlarını etkili kullanıyor, metni dantel gibi örüyor, uzun betimlemeler yapıyor olabilir. Kurgusu çetrefil ve kimileri için etkileyici olabilir ama ben sıkıldım.

Kırk yaşına geliyorum. Artık kurgu yapıtlar seçerken daha dikkatli olacağım. Bir arkadaş kitap önerdi, klasik değil, meşhur değil ama 800 sayfa. Okumam. Kurgu ise 100-150, bilemedin 200 sayfa olacak. Ağaoğlu’nun Ölmeye Yatmak’ı, Makanin’in Underground’u gibi olağanüstü bir yapıt olsun, tamam ama genel olarak hacimli romanlardan uzak duracağım.

Otobiyografileri, isterse 1.000 sayfa olsun, sıkılmadan okuyorum. Ama kurgu olunca, ı-ıh. Bundan böyle sınırlı ömrümü tüketmeyen kitaplar seçeceğim. Neydi, bir şair demiş ya, karpuzu kestin, baktın kabak, ne diye yemekte ısrar ediyorsun? Kitaplar da öyle. İyisi iyi, ama sana hitap etmeyenini okurken hafakanlar basıyor.

16 Ağustos 2019 Cuma

Uçakta Yer Vermek Bir Görgü Kuralı mı?

Tanımadığı insanların fotoğrafını çekip ahlâkî yargılamalar eşliğinde paylaşmanın modası geçse de kurtulsak. Adam uçakta yerini ayırtmış. Açmış kitabını okuyor. Bir baba ve oğlu ise belli ki yer ayırtmamış. Yan yana düşmemişler. Baba o tek oturan kişiye “yer değiştirebilir miyiz?” diye soruyor. Sorabilir. Şansını deneyebilir. Diğeri de yer değiştirmek istemediğini söylüyor. Buraya kadar sorun yok. Yok da, üçüncü bir şahıs fotoğraf çekip “okumak bilgini arttırır ama insanlığını arttırmaz!” gibi bir cümleyle Twitter’a salıyor.

Ben bilakis yerini değiştirmeyen adamı takdir ettim. Bir kere öğretici bir deneyim. O çocuk hayatta her istediğini zırlayarak elde edemeyeceğini öğrenmiş oldu böylelikle. Babası da, eğer makûl bir insansa çocuğuna yolculuk bitince “rezervasyon yaptırmadım. Aslında koltukları daha önce yan yana ayırtmam gerekirdi. O adam haksız değil” gibi bir açıklama yaparsa güzel olur. Ha yok, çocuğun yanında “vicdansız adam yer değiştirmedi!” diye anlatırsa çocukta öğrenme gerçekleşmez. Zırlamakla her şeyi elde edebileceğine olan inancını korur ve yerini vermeyen kişinin sorunlu olduğunu, bir istisna olduğunu düşünür.

Hayır, hadi önceden koltuk ayırtmamakla hatalı bir baba söz konusu. Evet, yine de şansını deneyebilir başkasını yerinden oynatmak için, tamam da, buradan erdem gösterilerine varmak, ahlâken yargılamak, başkalarına insanlık dersi vermek de nereden çıkıyor? Hem de üçüncü kişi tarafından. Sürekli bir ders verme merakıdır gidiyor. Neydi şu, “hiç şiir okumamış gibi kötüsünüz”, “bir kedinin başını okşamamış gibi kötüsünüz” gibi laflar da vardı. Ben bunlarda artık başkalarını kötü ilan ederek, dolaylı ve taktiksel bir biçimde, kendini övme gayreti görüyorum.

Son olarak, ben de okumaya öyle büyük anlamlar atfeden birisi değilim de, olayın kitap okumakla ne alakası var? Hemen yapıştırmış “okumak cehaleti alır ama eşeklik bakî kalır” nevinden bir söz. Adam yerini önceden ayırtmış, ister açar kitabını okur, ister okumaz. Sana ne? Bir de şeytan imojisi koymuş yerini değiştirmeyi kabul etmeyenin kafasına. Uçakta her zaman koridor tarafından alırım yerimi. Hem bir taraftan da olsa sıkışmamak, hem de tuvalete giderken kimseyi kaldırmamak için. Bazen kitap okurum bazen makale. Kime ne?

Çocuğundan, hem de küçük sayılmayacak çocuğundan bir saatlik yolculukta bile ayrı kalamıyorsan uçağın koltuklarını önceden ayırtıverirsin, olur biter. Takdir ettim yerini değiştirmeyen adamı. Güzel insan. Helal olsun. İnsanlık dersi vermeye, had bildirmeye, başkalarını haksız yere vicdansız, okumuş cahil, duyarsız vs. diye itham etmeye meraklı böyle insanlar varken ödün vermemek lazım demek ki.

15 Ağustos 2019 Perşembe

Nafaka ve Bekâr Annelik

Bugün nafaka savunulabilir olmaktan çıktı. Ben makûl olmaya çalışıyorum ve şu sonuca varıyorum: Eğitimli, çalışan ve çocuksuz bir kadın söz konusuysa kocasından ayrıldıktan sonra nafaka alması akıl kârı değil. Kimisi bunu gururuna yediremez zaten ama böyle örnekler de var maalesef. Öte yandan annelerimiz gibi erken evlenmiş, diploması olmayan, diplomayı geçtim, hiçbir işte çalışmamış bir kadın, hele bir de çocuk onda kalıyorsa ortada dımdızlak kalmaması için nafaka ödenmeli. Yargıçların tüm şartları göz önünde bulundurarak makûl bir karar vermesi gerekir. Bu esnada gerek ekranlardaki gerekse Twitter’daki, son derece agresif, artık bir şiddet türü diyeceğim kadar yüksek perdeden konuşan kimi kadınların nafakayı kayıtsız şartsız savunması, “altı ay da evli kalsan ödeyeceksin", “it gibi ödeyeceksin”, “bu ülkede erkeklerden alacaklıyız” gibi sert ve özcü cümleler kurmaları daha da tepki oluşmasından başka bir işe yaramıyor. Oldu olacak nafaka havuzu kurup doğan her erkek çocuğunu evlenmese bile ömür boyu haraca bağlayın bari. "Alacaklıyız", "hepiniz borçlusunuz" vs. Üslup yüzünden insanın hak vereceği varsa bile inadına köstek olası geliyor.

Bu yaz daha az düğün yapıldığını fark ettim. Evlenme oranları azaldı. Çevrenizde benim gibi, hatta benden yaşça büyük olan çok kadın ve erkek vardır hiç evlenmemiş. Görüyorsunuzdur. Anneme bayram ziyaretimde bir komşu teyze bana “neden evlenmiyorsun?” diye sordu. Lafı dolandırmadan ama kibarca, “ben o işlerde başarısızım, biraz da isteksizim” dedim. Meğer kendi oğlu da elli üç yaşındaymış. O da hiç evlenmemiş. Hâl böyleyken, yani insanlar aile sorumluluğu almak konusunda zaten müteredditken nafaka konusundaki sert söylemler, abartmıyorum, "bir yıl da evli kalsan, kadın çalışsa da ödeyeceksiniz” gibi söylemler insanların aile kurumuna olan azıcık sempatisini bile yok etmekten başka bir işe yaramıyor. Hiçbir şey bahane değil tabi. Aile kurmak isteyen uğraşır kurar.

Önümüzdeki dönemde bekâr anneliğin de tartışılacağına inanıyorum. Şimdi ilk tepki “bizim kültürümüze ters! Bizde olmaz öyle şey” şeklinde olur, biliyorum ama bu gidişle o iş de kaçınılmaz görünüyor. Polonya’da tanıştığım ve evli olmayan genç kadınlar evlenip aile kurmak istediklerini ama evlenmeseler bile muhakkak bir çocukları olsun istediğini söylemişlerdi. Hak verdim. Diyelim ki bir şekilde evlenemedin, bulamadın birini, buldun da ayrıldın, olmadı vs. Bu durum çocuk sahibi olmana engel olmamalı. Şahsen yadırgamam. Bir kadın, evli değilse bile çocuk sahibi olmak isteyebilir ve bundan ötürü onu eleştirmek bize düşmez. Bir eğitim projesiyle İsveç'e gitmişti öğretmen arkadaşlarım. Oradaki okulun müdiresi bekâr bir anneymiş mesela. Ne yapacaksın, kadını toplumdan mı dışlayacaksın? 

Yirmi yıl sonraki gündemi merak ediyorum asıl. Aile kurumunun dönüşümü bu yaşadığımız. Sancılı oluyor biraz. Bir yandan modernleştik, öte yandan geleneğin kimi tortuları mevcut. Bir dönüşüm yaşandığıysa hissediliyor.

14 Ağustos 2019 Çarşamba

Alev Alatlı'nın Son Açıklamaları

Dün gece Alev Alatlı’nın katıldığı programı izledim. Öncelikle ukalalık etmek niyeti taşımadığımı belirteyim.

Alev Alatlı’nın, hitap ettiği kitleyi bile ikna edememek gibi bir sorunu var. Dünkü programda sunucu o kadar istekliydi ki “işte bu!” demeye, sağlam bir tez işitmeye, şöyle içine sinerek, tüm aklıyla ikna olmaya; ama olmadı. Çünkü Alatlı’nın batıyla olan sorunu ve batıyı neredeyse kategorik olarak reddetmesi onu kıymetli bir cephaneden yoksun bırakıyor. Argüman, gerekçe, kanıt, karşılaştırma, kısacası rasyonalite diyelim, batıya özgü olarak görüldüğünde elinde bir tek belagâtli konuşma, vurucu sözler ve insanların duygularına hitap eden şairane özdeyişler kalıyor. İnsanları bu şekilde ikna edemezsiniz. İkna aklen gerçekleşir ve siz anlam arayışındaki, anlama çabasındaki insanlara anlamanın hayatla kurulan tek ilişki kipi olmadığını, anlamanın şart olmadığını, önemli olanın sezgi, hissetme vs. olduğunu söylerseniz, eh, eyvallah, sanat söz konusu olduğunda buna katılırım, gelgelelim, düşünce söz konusu olduğunda bu şekilde kimseyi ikna edemezsiniz. Duymak istediklerini söylediğiniz kimseler bile ancak önkabulleri okşandığı için geçici bir doyum yaşar. Gerisi gelmez.

Batıya düşman olabilir, Avrupaî yaşam tarzını, bilimi, seküler eğitimi, parlamenter demokrasiyi, güçler ayrılığını, İnsan Hakları’nı, ifade özgürlüğünü, Descartes’ı, Bacon’ı, Spinoza’yı, Kant’ı, Marx’ı, Einstein’ı, uzay çalışmalarını ve teknolojiyi elinin tersiyle itebilirsin. Ama “batıda maneviyat eksik” demekle, “bilim dinin hizmetine girmeli, ona güdümlü olmalıdır” demekle, (İsmel Özel idi galiba) “batı sapkındır” demekle batı felsefesi de, uygarlığı da çökmüyor öyle. (Bu arada batı felsefesine kısaca "felsefe" diyorum ben. Doğu gizemciliği ve Uzakdoğu ahlâk öğretileri başka şeyler.) Benzerine Cemil Meriç’te rastladım. Eleştirilemeyen, kimsenin toz kondurmadığı Meriç’te. Bir paragrafta, iki cümlede çökertiyordu batıyı. Oysa bu işler öyle kolay değil.

Görüşlerine katılmak isteyen, seninle aynı zihin dünyasını paylaşan birisi bile olsa “neden?” diye sorduğunda verecek güçlü bir yanıtın olmalı. “Hangi gerekçeye dayanarak böyle söylüyorsunuz?” dediğinde karşı tarafı ikna edebilecek argümanların olmalı. “Argüman kurmak batıya özgüdür, batının felsefesi ve bilimi ise evrensel değildir” demekle ancak konuyu geçiştirmiş olursun. Çünkü akıl evrenseldir ve insanlar “neden?” sorusunu sormaya devam edecek.

Alev Alatlı 2004-2005 gibi Ruslarla Türklerin benzerliğinden söz ediyor, Dostoyevski’den alıntılarla örnekler veriyor, bu iki ulusun duygusal olduklarından, rasyonel olmadıklarından dem vuruyordu. Bir Rus batılı gibi hesapçı değildir, duygusaldır. Biriktirdiği paraları bir gecede kumar masasında bırakabilir gibi cümleler. O zamanlardan rasyonalite karşıtlığı belliydi. Hatırlayın: Aydınlanmaya karşı merhamet. Bugün vardığı yer beklenmedik değil.

İzliyorum denk gelirse. Ama insanları o şaşaalı, büyük sözlerle, atlamalı sıçramalı, ilgisiz örneklerle ikna edemezsiniz.

13 Ağustos 2019 Salı

Vereceğin Alanın Alacağı Kadardır

Ne kadar verirsen ver, karşılığı yoksa toplum almıyor. İhtiyaçtan fazla İmam-hatip lisesi mi açtın mesela? Tutmuyor. Bir yere kadar gereklidir, karşılığı vardır, tamam; ama talepten fazlasını açtığında içini dolduracak öğrenci bulamıyorsun.

Polonya’daki rehberimiz anlatmıştı. 80’li yıllarda Pazar günleri kiliseye gidenlerin oranı %90 civarıymış. “Of!” diyorsun, Polonyalılar ne kadar da dindar insanlar. Oysa şimdilerde oran %28'lerdeymiş; çünkü sosyalizm döneminde kiliseye gitmek o günkü yönetime itirazın tek yoluydu. On kişi bir köşede toplanıp sohbet etsen, “eylem yapacaklar” şüphesiyle polis müdahale ediyor. Ama kiliseye gitmek serbest. Sistemdeki bir gedik. O yüzden milyonlar gidermiş aynı anda. Bir nevi güç gösterisi. Milyonları birleştiren amaç sistemin değişmesiyle birlikte ortadan kalkınca kiliseye gitme oranı da gerçek rakamlarına inmiş.

Başka konularda da öyle. Hadi tüm okulları fen lisesine dönüştürelim! Tutmaz. Çünkü toplumdaki ihtiyaç bellidir. Üstün sayısal yetenekleri olan ve bilimde ilerlemek isteyen gençlerin sayısı bellidir. Meslek lisesinde okuyup fabrikaya girecek adama fen lisesi müfredatı dayatırsan verim alamazsın. Bu gibi konular açıldığında herkes küçük birer diktatör kesiliyor. “Var ya” diyorlar, eğer iktidar bende olsaydı bütün okulları fen lisesi yapar, toplumu bilimin ışığında aydınlatırdım. Diğeri de diyor ki tüm üniversiteleri medreseye çevirirdim. Oysa her bir konuya yöneleceklerin sayısı sınırlı.

Bugün NTV’de özel okullar birliği başkanı mı, öyle birisi davetliydi. On yıl önce olsa söylemeyeceği şeyleri söyledi. Veliler bile veli Whatsapp gruplarından bıkmış. Kimi baskın velilerin okuldaki her şeye müdahil olmasından özel okul yöneticileri bile yılmış. “Bile” diyorum; zira özel okullarda veli bir müşteridir ve müşteri her zaman haklı olduğu için onu eleştiremezsin. Onlar bile, hatta kimi veliler de tepki gösterir, “bırakın öğretmen işini yapsın” noktasına vardığına göre, bu konuda da bir doyum olduğu görülüyor.

Son onbeş-yirmi yılda bitkisel tedaviler, aktarlar, alternatif tıp modelleri filan bayağı bir revaçtaydı. İnsanlar doktora danışmadan internetten ilaç benzeri ürünler alıyorlar(dı). Bunda da bir doyuma ulaşıldığını düşünüyorum. Son zamanlarda, belki modern tıbbı reddedip alternatif tıp adı altında faaliyet gösterenlere başvurduğu için ölenlerin haberleri de etki etmiştir, son zamanlarda insanlarda “en iyisi doktora başvurmak ya”, “ben hastaneden ötesini tanımam kardeş” gibi sözler işitir oldum. Bu konuda da toplum alacağını almış, normalleşmeye başlamış olabilir.

Diyeceğim, topluma bir şeyi zorla verince veya sürekli telkin edince toplum onu almıyor. Hatta tepki geliştiriyor. İhtiyaçtan fazlasını sunmak israf anlamına geliyor. Ve bazı şeyler kendiliğinden gelişiyor. Türkiye’de çayı şekersiz içenlerin oranı şekerli içenleri geçmiş olabilir. TV’de 7/24 “çaya şeker atmayın!” kampanyası yapılsa bu kadar başarı elde edilmezdi. 

Toplumların işleyişi çok enteresan.

11 Ağustos 2019 Pazar

Turkcell'in Faturadaki Yaptığı Düzeltme

Büyük kurumsal firmaların ne talep etseniz "mümkün değil" demesine, "sözleşmede öyle bir madde yok" demesine bakmayın. Polonya'dayken, yirmibeş gün boyunca telefonumu hiç kullanmadım. Çoğu zaman uçuş modunda tuttum. Tek kullandığım Haritalar uygulamasıydı ve onun için GPS yeterli oluyordu. Bir ara reklam içerikli kısa mesajlardan bıktım. Özel hastaneye göz doktoru gelmiş, onu duyuruyor. Bu mesajlardan kurtulmak için "İPTAL" yazıp bilmemkaç bilmemkaça göndermeliymişim. Telefonda beşyüz kısa mesaj hakkı olup hiç kullanmayan, her yöne beş yüz dakikası olup toplasanız otuz dakikasını kullanan birisiyim. "İPTAL" yazıp söz konusu numaraya gönderdim. Ne de olsa kullanılmamış kısa mesaj hakkım çoktu. Ne olsa beğenirsiniz? O an Turkcell tarafından faturama kırk (40) lira eklendiği tarafıma iletildi. Ses etmedim.

Türkiye'ye dönünce otobüste Turkcell'i aradım. Dolambaçlı yolların, labirent gibi menülerde oradan oraya savrulmaların ardından, güç bela da olsa bir şekilde müşteri temsilcisine ulaşınca talebimi sordular. Bir talebim ya da işlemim olmadığını, yalnızca şikayetçi olduğumu, söyleyeceklerimin kayda geçmesini, mümkünse yetkililere iletilmesini söyledim. Yahu, attığım mesaj mesaj bile değil. "Naber? Nasıl gidiyor?" bile yazmamışım. Birileri benim numaramı edinmiş ve reklam gönderip duruyor. İptal etmek için "İPTAL" yazıp bilmemkaça göndermem gerekiyor. E zaten onca kısa mesaj hakkım var. Bunu kullanayım diyorum ve hop, yurtdışında olduğum için Turkcell tarafıma 40 lira yazıveriyor.

Lütfen bakar mısınız dedim, "son yirmibeş gün ne kullanmışım." "Yalnızca bir SMS göndermişsiniz efendim" dedi temsilci. İşte o SMS. Bir işlemim de yok, talebimde. Ama sizce bu adil mi dedim. Biliyorum, hukukî bir dil değil belki. Yönetmeliklere, sözleşme maddesine, şuna buna referans da vermedim. "Ama" dedim, Turkcell'deki yetkililer şu durumu görse, yani adam telefonu hiç kullanmıyor, bir iptal mesajı atacak oluyor ve faturasına çat diye kırk lira yazıyorsun, herhalde bunu adil bulmaz, "bizim bu yaptığımız da haksızlık yani" diye düşünürlerdi, dedim. Başka bir işlemim var mıymış. Yok dedim, teşekkür ederim. İyi günler. Bir beklentim yoktu; zira imza attırdıkları o upuzun ve kimsenin okumadığı sözleşmede beni haklı çıkaracak bir madde olmadığına inanıyordum.

Ertesi gün aradılar. O kırk lirayı faturamdan silmişler. Talep değil de sitem ederek bir kazanım elde etmek tuhaf bir duyguymuş.

29 Temmuz 2019 Pazartesi

Polonya Notları

Varşova'dayım. İnsanlarla tanışmak için hiç kasmam kendimi. Bazen oturur, kaldığım yerde, özellikle akşamları, ertesi günlerde yapacağım ziyaretleri planlarım bir başıma, bazense birileriyle tanışırım, sohbet kendiliğinden gelişir. "Hello!" diye insanların üstüne atlamayacaksın. Polonyalılar Zibigniyev Praysner'i ve meşhur yönetmen Keşlovski'yi bilmeme çok şaşırdı. E dedim dostum, Üç Renk'i ve Dekalog'u izlemeyeni dövüyorlar, bilmez olur muyuz? Teesüf ederim. İlginç bir millet. Sovyetlerle Hitler Almanyası arasında kalınca az ezilmemişler. Bugün gezdiğim bir müzede adamların çilesine tanık oldum. Zaten biliyordum ama büyük acılar hakikaten.

Türkiye'yi pek bilmiyorlar. Beyaz tenliymişim. Türk gibi durmuyormuşum. Dostum, Türkiye dediğin seksen milyonluk ülke. Her çeşit insan var. Abim esmer, babam ela gözlü, kardeşimse mavi. Senin habarın var mı? Türkiye'de de kuzey var, güney var.

Buraya iner inmez toplu taşımaya uyum sağladım. Uyanık taksici! "Tren arızalı" diyor. Sen Tamer'i tanımamışsın. İndim Şopen Havalimanı'ndan tren istasyonuna. S2 hattına bindim. Vagonda tek kişiydim. Bilet alırken zorlanmadım. Makineden alıyorsun ama işte iş olsun diye bir ihtiyar yardım etti. Sonra çekine çekine para istedi. Bozuklukları verdim. Üzülüyorum böyle şeylere. Üzülüyorum yetmiş beş yaşında adamın üç beş kuruş için orada dikilip gelen geçene yardımcı olmasına. Warzhava Ochota durağında inip Plac Zawisy durağından 73 nolu tramvaya bindim. Niska adlı durak kaldığım yere çok yakındı. Elimle koymuş gibi buldum. Ne diye taksi tutacağım?

Kaldığım yerin balkonu devasa. Sigara içmesem de orada oturuyorum. İlginçtir, insanlar benimle sohbet açmaya çalıştı bu kez. Onlardan geldi kaynaşma isteği. Ne güzel. Seve seve. Burnu havada bir insan değiliz çok şükür. Kaldığım yerin elli metre yakınında ayaküstü yemek yemelik yerler var. Kebab Prisniçki mi, Sivitzeçki mi, öyle bir şey yedim. Güzeldi. İşime geldi yakın olması.

Yarın için planım hazır. Gündüz Old Town'ı gezer, birkaç fotoğraf çekerim. Bir arkadaş muhakkak şu restoranda bunu bunu yemelisin dedi. Onları yer, akşamleyin hostelde muhabbet ederim. "Önce kendi ülkemizi gezmemiz daha doğru olmaz mı?" şeklinde, kibarca laf çarpmıştı birisi. Öyle bir kural yok hâlbuki. Benim tatil anlayışım budur. İlk gün bile bana göre dolu dolu geçti.

Herkes nasıl mutlu oluyorsa öyle yaşasın.

* * *

Dün öyle üşüdüm ki, girdiğim müzelerden çıkmak istemiyor, içeride fazladan duruyordum. Kaç yazdır, St. Petersburg senin Helsinki benim, kuzey şehirlerini gezdim ve her seferinde yanımda götürdüğüm üstlükler valizde kaldı. Hiç kullanmadım. Hep sıcaktı. O yüzden bu kez getirmedim ve büyük bir aptallık ettiğimi anladım. İnsanlar üstüne polar, kapşonlu ya da kazak giymişken ben tişörtle gezdim öyle dımdızlak. Neyse, çözdüm o sorunu. Artık uzun kollu bir kapşonlum var. Hayatımı kurtardı bugün.

Meşhur bilim insanı Maria Curie'nin müzesini gezdim. Kendisini ve eşi Pierre'i bilirdim de, çocuklarının ve torunlarının da bilim insanı olduklarını, hatta bir kızının Nobel ödülü aldığını bilmiyordum. Maşallah. Çocuklukları bile anne-babalarının onlara yabancı dil öğretmesiyle geçmiş. Ders çalışmak nefes almak gibi olmuş onlar için. Aile kültürü işte. Bir kızı Eve ise farklı biri. Sanatçı ruhlu. Piyanist ve yazar.

Hostelde son tanıştıklarım Fransız bir kız, yirmi yedi-yirmi sekiz yaşlarında, Yeni Zelandalı altmış dokuz yaşında bir amca ve Avustralyalı elli dört yaşında bir abimiz oldu. Sohbet ilerledikçe Avustralyalı Avrupa'nın çöktüğünü söyledi. Rakamlar verdi. Kız laf yetiştiremeyince, ya da meramını anlatamayınca diyelim, sinirlenip ayrıldı ortamdan. Sonra "yirmi sene önce insanlar daha sakin tartışırdı, şimdi gençler hemen kızıyor, her şeye inciniyor" dedi Avustralyalı. Yeni Zelandalı amca ise nazik, hoş sohbet birisi. Artık koyun postu para etmiyormuş oralarda. Ülkesi yılda yedi bin göçmen kabul ediyormuş. Kırk iki yaşındaki oğlu hiç evlenmemiş. Anlattı da anlattı. Zevkle dinledim.

Otuz yaşlarında Vietnamlı bir çiftin işlettiği bir lokanta var. Oraya takılıyorum arada. Elli çeşit yemek var. Avrupalı damağına hitap edecek şekilde geliştirmişler kendilerini. Çok iyiler ve bütün gün dükkandalar. Ne zaman baksam oradalar. Gezmek güzel ama çalışmak, hele yabancı bir ülkede tutunmaya çalışmak belli ki kolay değil.

Ha bir de çok sevdiğim yönetmen Keşlovski'nin mezarını bulana kadar akla karayı seçtim ama buldum. Dekalog serisinin çekildiği apartmanları da buldum. O kadar sevindim ki anlatamam. Sırf bu yüzden günü müthiş bir tatmin duygusuyla kapatıyorum.

* * *

Şu anda balkonda iki Flaman genç oturuyor. Biri on yedi, diğeri on sekiz yaşında. İzci Kulübü gibi bir oluşumlarmış ve grup hâlinde geziyorlar. Sanırım toplam on beş kişiler. Çok eğlenceli, hoşsohbet ve saygılılar. Şu an klavyeyi tıkırdatmadan, sessizce yazıyorum; zira bana beş metre mesafede açmış kitap okuyorlar. Hani gençlik bitikti? Görseniz insanlığın geleceğine dair umutlarınız yeşerir.

Türk lirasındaki değer kaybı kendini burada da belli ediyor. Nereye gidersem gideyim, illa ki gezen Türkler görürdüm. Üç gün bitti burada. Ne kaldığım yerde ne de dışarıda Türklere rastladım. Tek bir tane görmedim. Bir tek Azeri karındaşla tanıştık. O da merkezde bir restoranda çalışıyor. Turist değil. Üzücü bir durum aslında. İnsanımız gezemiyor. Nüfusun çoğu yurtdışına çıkmıyor. Araplar tüm dünyayı geziyor mesela. Çinliler de her yerde.

Üzerimde kapşonlu var. Nasıl da soğuk -özellikle geceleri. Üşüme muhabbetini uzattım ama hayatta en sevmediğim şey üşümektir. Hiç sıcaklardan yakındığımı duydunuz mu? Sıcaklardan bunalabilirim. Aşırı bunalırsam içimden sövüp sayarım belki; ama sıcak sadece bunaltır. Piştirir. Gelgelelim üşümek insanı çaresiz hissettiriyor. Kendimi güçsüz, çaresiz ve muhtaç hissetmekten nefret ederim. Dolambaçsız bir yapım var. Güçlüysem mutluyumdur. Güçsüzsem mutsuz. Üşümek kendimi güçsüz ve çaresiz hissettirir. Bu yüzden her şartta yazı kışa yeğlerim.

Bugün ne oldu biliyor musunuz? Sosyalizm Altında Yaşam Müzesi'ni gezdikten sonra Lazienki Sarayı'na doğru yola koyuldum. Yol üstünde Şopen Anıtı olduğunu gördüm haritada. Dedim bir uğrayayım.

Bir de baktım insanlar doldurmuş ortalığı. Evet, heykel oradaydı ama bir gölet ve göletin etrafındaki çimlere yayılmış, katlanır sandalyesine oturmuş, yere havlu serip uzanmış bir sürü insan vardı. Acaba ne oluyor diye düşündüm. Heykelin sağında üzerinde gölgelik bulunan kuyruklu bir piyano gördüm. Meğer konser verilecekmiş! II. Dünya Savaşı'nda yıkılan Şopen Heykeli 1958'de tekrar dikilmiş ve o gün bugündür her yıl Şopen'in eserlerini icra ediyorlarmış. Yahu dedim, bu kadar kalabalığın kamusal alanda işi ne? Aldım megafonu elime ve "hadi herkes evine dönsün! Bu kadar kalabalık iyi bir şey değil. Şopen'i de evde açıp YouTube'dan dinlersiniz!" dedim. Hak verip dağıldılar -dermişim :) Hayır, oturdum ve efendi gibi Japon piyanistin resitalini dinledim. Günün değil, yılın mutlu tesadüflerinden oldu.

İyi ki yürüme alışkanlığım var.

* * *

Varşova'da yedinci günüm. Yarın sabah ayrılıyorum. Şehirde gitmediğim yer kalmadı diyebilirim. Moskova, St. Petersburg ve Berlin'i tüketmek kolay değildi. Varşova ise çok daha küçük. Gezmek için üç gün ideal. Bana bakmayın, benim tatil anlayışım biraz farklı. Sıkıya gelemiyorum. Günde beş mekân gezeceğime, öğleden önce mesela bir müzeye gider, öğle yemeğinden sonra yürüye yürüye bir başka yere giderim, yeter. Akşam yemeğini çok erken saatte yiyorum. Sonra tek başıma takılıyorum. Biraz kitap, biraz internet. Akşam dokuz-ondan yatıncaya kadarsa kaynaşıp sohbet ediyoruz.

Burada balığa doydum. Morina balığı tavuktan az daha pahalı. Çok uygun. Türkiye'de deniz ürünlerine talep yok. Talep olsa bir şekilde ucuzlattırılır, getirtilir ya da üretilirdi. Ukrayna'nın denize kıyısı bizden azdır mesela, ama süpermarketlerinde envai çeşit balık bulursunuz. Hatta kurutulmuş balık ve deniz ürünlerini, çubuk kraker gibi, küçük paketlerde satarlar: Alır çatır çutur yersin çerez niyetine. Bu sorun Türkiye'de çözülmez bence. Çünkü Türk insanının büyük çoğunluğu, dürüst olalım, deniz ürünlerini sevmiyor. Pazardaki payı büyük değil.

Varşova gördüğüm en temiz şehir olabilir. Dümdüz. Bisiklet için uygun. Düzenli. Berlin'i pek temiz bulmamıştım mesela. Özellikle Duvar'ın olduğu grafiti bölgesini. Varşova karışık bir şehir değil. Polonya zaten göçmen alan bir ülke değil. Şehrin neredeyse homojen olduğunu söyleyebilirim. Berlin geliyor aklıma: Çok kozmopolit, elli çeşit milletten insanın olduğu bir metropoldü Berlin.

Dün tanıştıklarımdan en ilginç olanı bir Japondu. Dünya'ya bu kadar meraklı bir insan görmedim. Adam bizim İstanbul seçimlerini tüm detaylarıyla takip etmiş :) Evde bazen NHK World'ü izlediğimi söyleyince ilgilendi. Kendi kültürünü çok eleştiriyor yalnız. Yani toplumsal baskıyı, utanç duygularının çok fazla olmasını, işten çıkarılan adamın bunu ailesine söyleyememesini, hata yapanın intihar etmesini vs. Bence de Japonlar bazı konularda değişmeli, yoksa çökmeseler bile zayıflamaya devam edecekler. Ama kültür hep yeniden üretilen bir şey. Kolay olmuyor değişmesi.

Hostelde kalmak isterseniz büyük olanlardan uzak durmanızı öneririm, naçizane. Ortak kullanım alanı çok büyük olunca insanlarla tanışmak zor oluyor. Berlin'deki hosteli hatırlıyorum: Koca salonda birinin yanına gidip tanışmaya çekiniyordu insan. Burada ise balkon ve salon küçük olduğundan ister istemez kaynaşıyor, sohbet fırsatı yakalıyorsun.

Gecelerimiz neşeli geçiyor böylelikle.

* * *

Bugün üç saatlik bir yolculuğun ardından Lublin'e geldim. Lublin ismi gibi şirin bir şehir. İlk izlenimim insanlarının Varşova'ya göre daha güleryüzlü olduğu yönünde. Ne var ki ben bunu Lublinlilere bağlamıyorum. Lublinlilerin Varşovalılardan daha güleryüzlü, daha ilgili insanlar olduklarına dair bir genelleme yapamam. Sebebi bence başka.

Çünkü büyükşehirlerde daha çok turist oluyor ve bir yerden sonra, bana kalırsa, yerel halk turistlerden bıkmaya başlıyor. Sabah Varşova metrosuna bindiğimde vagonlar sıkış tepişti. İnsanlar işe gidiyor, eve gidiyor, gündelik hayatlarını sürdürme derdindeler ama vagonda ben gibi başka milletlerden insanlar işin keyfinde, gezmesinde ve adam işe giderken oturacak yer bulamıyor. Ayakta bile zor gidiyor. Varşova yine çok iyi. Ancak Paris, Berlin, hele Venedik, Roma ve Barcelona gibi şehirler söz konusu olunca, insanlar cidden bezmiş durumdalar.

Mallorca o kadar turist alıyormuş ki artık geceyarısından sonra sokakta içki içilmesini yasaklamışlar. İçine ediyorlarmış kumsalların. Her sabah her taraf plastik şişeler, bira kutuları vs. Tayland'da doğa harikası bir koy vardır. Lagün mü demeli yoksa? O kadar fazla turist gitmiş ki, Tayland bir yıl boyunca bölgeyi turizme kapatma kararı almış. Ekosistem bozulmaya başlamış artık. İspanya, İtalya ve Dubrovnik gibi Adriyatik kıyısında yer alan yerlerse, özellikle şu büyük gemilerin (cruise) binlerce turisti karaya yığmasından bıkmış. Adam otelde kalmıyor, yemeğini de gemide yemiş zaten. Şehre kayda değer bir katkısı yok. Katkısı gemi işletmecisine. Bir ara teknelerle o büyük gemilerin etrafını sarıp protesto düzenlemişlerdi. “Tourists go home!“ diye. Barcelona artık yeni otellerin açılmasına izin vermiyormuş. Hollanda bu yıl tanıtım kampanyası yapmama kararı almıştı. Amsterdam kaldıramıyormuş o yükü artık. Amsterdamlı birisi bana banliyöde yaşadığını, merkezin artık turistler için bir vitrin gibi olduğunu söylemişti.

Antalya şehir vergisi uygulaması getirecekmiş. Kesinlikle gerekli. Dünya'da birçok yerde bu uygulama zaten var. Bence kitlesel turizm ilerde ciddi sıkıntılar çıkartacak ve şehir yönetimleri çeşitli önlemler almak zorunda kalacak. Bunlar neler olur bilemiyorum ama bildiğim şu ki bugün Venedik, Amsterdam, Mallorca ve Roma gibi şehirlerdeki durum ileriki yıllarda sürdürülemez hâle gelecek.

* * *

Size biraz içimi dökeyim. Felsefeye meraklı olanlara özellikle. Son üç yıldır değerler üzerine düşünüyorum. Ayhan Çitil Hoca çetrefil bir soruyla karşılaşınca “gidip yirmi yıl düşünüp öyle cevap vereyim“ derdi. Ben, evet, biliyorum, insanlar kesin yanıtlar, açık ve net görüşler işitmeyi yeğliyor, ama ben, itiraf edeyim, değerler (values) konusunda işin içinden çıkamadım.

Geçen yıl Tomislav Sunic, Alain De Benoist, Pascal Bruckner, Alexandr Dugin gibi sağın, batı sağının düşünürlerini okudum. Sırf yeni şeyler duymak için. Roger Scruton var bir de. İçlerinde en zekisi odur bence. Ancak, kusura bakmasınlar da yalnızca bazı tepkilerini haklı buldum. Değerler yaratmak bakımından, insanlığa yeni bir değerler kümesi sunmak bakımından onlarda da aradığımı bulamadım. Ben, mesela, “İnsan Haklarının Ötesinde“ adı verilmiş bir kitaptan yalnızca İnsan Hakları temelli mevcut etiğin eleştirisini değil, kayda değer bir alternatifin, yeni bir modelin de önerilmesini beklerim.

Zaten işin içinden çıkmakta zorlanırken, okuduklarımda da umduğumu bulamamak felsefedeki en büyük hayal kırıklığımdır. Tüm değerlerin çöktüğünü söylüyorsan alternatif sunmanı beklerim. “Modernlikle birlikte ayağımızın altındaki zemin çöktü, artık insanları birbirine bağlayan evrensel değerler yok“ diye yakınıyorsan, çözüm önerini de beklerim. “Üst-insan yeni değerler ortaya koyacak“ demek yerine o değerleri bizzat üretmeni beklerim. Sam Harris'in The Moral Landscape'i de hayal kırıklığı oldu. Olgu ve değer ayrımını ortadan kaldırmak o kadar kolay iş değil. David Hume'un is-ought (olan'dan olması gereken, mevcut olandan normatif olan çıkmaz vb.) saptaması o kadar güçlü ki, hâlâ aksine ikna olabilmiş değilim. Ne zaman birisi “şöyle yapmalıyız, öyle etmeliyiz“ dese, altını kurcaladığımda bilgiye değil arzuya ulaşıyorum. O -meli/-malılar nesnel bir zemine değil, yalnızca öyle istemiş olmana dayanıyor. İşine gelen işine geldiği gibi.

Değerlerin göreli olması insanlığa yeni bir ideal sunmanın önünde engel teşkil ediyor. Kolektif, toplu olarak adanabilecek yeni bir modelin yokluğunda kimseyi harekete geçiremiyorsun. Ben hep, tıpkı olgular (facts) için olduğu gibi, değerler bakımından da nesnelliğe yaklaşabileceğimize inandım; ancak bunu temellendiremedim. Görüşlerim yalnızca kanaat (doksa) düzeyinde kaldı ve bir türlü bilgi düzeyine eremedi. İçten içe bildiğim, sezdiğim olduğu zamanlarda ise ifade etmekte zorlandım. Aktaramadım.

Tevazu olsun diye söylemiyorum. Bakmayın kimi küçük, önemsiz, gelip geçici konularda güçlü kanaatler beyan etmeme. Evet, normalde zihnim berraktır. Pek arada kalmam. Gelgelelim bu bahsettiğim konu öyle olmadı. Ufak tefek görüş beyanları felsefe değil.

Son iki yıldır yaptığım edebiyat okumaları felsefi/kuramsal okumalarımın önüne geçti. Bu pes etmek anlamına gelmiyor yine de. Üç yıl kayda değer bir zaman değil. Daha çok düşünmek, daha çok okumak lazım. Belki düşünür ya da okurken bir gün “işte bu!“ diyebilirim -belki de diyemem. Bilmiyorum.

* * *

Dün öğlenleyin Krakov'a geldim. Çok güzel bir şehir gerçekten ve bu benim keşfim değil; zira her yer turist dolu zaten. Kaldığım yer bir ev. Daireyi hostele dönüştürmüşler. Ortak kullanım alanının neresi olduğunu sorduğumda "mutfak" yanıtını aldım :) Küçücük mutfakta akşamları masa etrafında oturuyoruz.

Zeynep diye yirmi dokuz yaşında bir kız var. İtalya'da mühendislik doktorası yapıyormuş. Türkiye bir programla göndermiş. Unuttum şimdi o programın adını. Roma pahalı bir şehir olduğu için bir süreliğine Krakov'a gelmiş. Ne zamandır her söylediği bu kadar akıl-mantık dolu, bu kadar makûl birisine denk gelmemiştim. Doktorası bittiğinde -anlaşma gereği- Türkiye'ye dönüp devlette çalışması gerekiyormuş. Bir yıl olmuş Roma'da doktoraya başlayalı. İtalyancayla ise arası yokmuş. Motive olamadığını, öğrenesi gelmediğini söylüyor. Gerçekten böyle bir şey var: Kültürünü merak etmediğin, ilgi duymadığın bir ülkenin dilini öğrenmek de zor oluyor.

Burası Polonya ama hostelin çalışanları ve hostelde kalanların çoğu Ukraynalı. Dün akşam kuşatma altına aldılar beni. Rusya Kırım'ı ilhak ettiğinde neden Türkiye Rusya'ya sert bir tepki koymamış, neden Rusya'ya karşı yaptırımlar uygulamamış, neden Kırım Tatarlarına sahip çıkmamış Türkiye vs. Vallahi tatilde de olsan, başka bir ülkede de olsan siyaset peşini bırakmıyor. Hayır, ne bileyim, "Türkiye kınadı aslında" dedim. Ne bekliyorsunuz, Rusya'yla diplomatik ilişkilerin kesilmesini mi? Askeri operasyon mu? Herkes kendi ülkesinin önceliklerine göre beklentiye giriyor işte. Amca anlatıyor, genç olansa çevirmenlik yapıyor. Bir ara kendimi Dışişleri Bakanlığı müsteşarı gibi hissettim. Konuyu değiştirmek için Taras Çevşenko Üniversitesi diyorum, Bulgakov'un Kiev'deki evi diyorum, amca ise "S400" diyor. Olsun, sohbet iyidir.

Krakov'dan önce Lublin'deydim ya, Arthur'u hatırlıyor musunuz? Topallıyordu ya hani, meğer bir bacağı protezmiş. Lublin'deki hostelden benden bir gün önce ayrıldı. Kocaman iki valizi, bir de gitarı var. Dur dedim, ben taşırım onları aşağı. Hostel üçüncü kattaydı. Asansör yok. Teşekkür etti. "Tomaş" diyor bana. "Thank you Tomaş." Ne demek dedim, "sen benim older brother'ımsın." Bir banka kadar taşıdım eşyalarını. Banka oturdu ve vedalaştık. Bilmiyorum ne yapacak, başka bir şehre mi gidecek, nerede kalacak. Yolu açık olsun. "Çok seviyorum ülkemi" diyordu. Polska yazan bir atkıyla geziyor. Ama dikiş tutturamamış bir türlü işte. Acımak haddime değil. Bana göre sefalet ama belki de bilerek seçmiştir bu hayatı. Bilmiyorum.

Bir de Maria vardı Lublin'de. İstanbul'a gelmiş iki yıl önce. En çok neyden etkilendiğini sordum. Ne Galata Kulesi ne de Boğaz'da tekne turu. İlk gecesinde otel odasında uyurken sabah ezanını duymuş ve etkilenmiş. Onu unutamıyorum diyor. "Haklısın" dedim, "benim de en sevdiğim makamdır." Aynı makamdan olan "Bir Dalda İki Kiraz" türküsünü dinlettim sonra. Onu da beğendi.

Krakov'da hava sıcak. Kemiklerim ısındı en sonunda. Tişörtle gezmek güzel.

* * *

Demek yurtdışına çıkmak zengin işi? Gerçekten böyle düşünenler bence ömür boyu sürünmeye razı, yoksulluğa gönüllü insanlar. Başka bir açıklama bulamıyorum. Yurtdışından alınan telefonların Türkiye'de kaydedilme ücreti 1.500 liraya çıkartılmış. Açıyorum interneti, adam bunu bile normal görüyor. Savunuyor çatır çatır. "Ya zaten yurtdışına çıkan adam o 1.500 lirayı da verir" diyor. Demek ki yurtdışına çıkmayı ortalama gelirli insanlara hak görmüyor. Sanıyor ki başka ülkeye giden herkesin yatları-katları var.

Dostum, 1960'lı yıllarda mıyız hâlâ? Uçaklar otobüs gibi vızır vızır gökyüzünde. Elin Avrupalısı on sekiz yaşında çıkıyor gezmeye, yirmi yaşında gitmediği yer kalmamış oluyor. Benim Alman meslektaşım bir haftalık tatilde kayak yapmak için komşu ülkeye gitmişti mesela. Dünyayı gezmek, Latin Amerika'yı gezmek Batılılar için neredeyse olağan bir hâl almışken, marifet sayılmazken ve adamlar sırf değişiklik olsun diye Afrika'yı bisikletle katetmeye filan çalışırlarken, bizim vatandaş diyor ki "canım yurtdışına zaten varlıklı kesim çıkıyor, veriversin 1.500 yetaleyi."

Yurtdışı çıkış harç pulu da 15 liradan 50 liraya çıkartılacak deniyor. "Yetmez ama evet" diyorum. Bence 500 liraya çıkartılsın. Hakikaten müstehak bize. Kimse bir yere kıpırdayamasın. Bir tek topçular, popçular ve Sabancı gibi aileler çıksın, geri kalanların tümü olarak içeride kalalım.

Yirmi birinci yüzyılda senede bir kez başka bir ülkeye gitmeyi "zengin işi" olarak, "aşırı lüks" olarak görüyorsak gerçekten bize her şey müstehak. Bunu bile kendine hak görmeyen, zengin işi olarak gören kişi hiçbir konuda hayal kuramaz, büyük düşünemez. Vizyonu bu kadar dar, kendi zararına olan uygulamaları bile savunmaya bu denli meyilli insanların, içinde yaşadıkları topluma katkı sunacağına, o toplumu daha iyiye götüreceğine de zerre kadar inancım yok.

* * *

Bir İngilizle tanıştım. 43-45 yaşlarında. Sanat tarihi okumuş. Öğretmenlik yapmış bir süre. "Öğrencilerin bazıları derste uyuyor, beni dinlemiyor, hatta kimisi kabul edemeyeceğim davranışlar sergiliyordu" gibi sözler etti. Çat diye istifa etmiş. Çeşitli işlerde çalışmış. Şu an bir sanat galerisinde çalışıyormuş. Tam olarak görevi nedir, eserlerin bakımını mı yapıyor yoksa konuklara bilgi mi veriyor bilmiyorum, o an konu değişti ve soramadım; ama cesaretini takdir ettim.

Elimde olsa branşımı değiştirirdim. Türkiye'de İngilizce öğretmeni olmaktansa felsefe öğretmeni olmak isterdim. Kültür, sanat, edebiyat filan da olurdu. Sözel kimi alanlar. Felsefe yüksek lisansım var aslında ama Milli Eğitim'de branşımı değiştirmeme yetmiyor. Lisansımın da felsefe olması gerekiyormuş. "Neden İngilizce öğrenemiyoruz?" sorusuna o kadar sık muhatap oluyorum ki mesleğimi saklıyorum artık. Ciddiyim. Türkiye'de bir ortama girince, özellikle sorulmadıkça açmıyorum meslek konusunu.

En son bir otobüs firması çalışanı, öğretmen olduğumu biliyor kendisi, branşımı sormuştu. Sonrası klasik konuşmalar. Neden öğrenemiyoruz, neden öğretemiyorsunuz, lisedeki çocuğum nasıl öğrenebilir vs. Dedim "ders/kurs yetmez. Yabancı müzik dinlesin, internette İngilizce içerikleri takip etsin, filmleri Türkçe dublaj izlemesin" vs. "Peki kültürünü vermeden bu dili öğretmenin bir yolu yok mu?" diye sorunca verecek cevap bulamadım. Hem pastam dursun hem karnım doysun, olmuyor öyle.

Okuyup yazmak dışında bir becerim yok. O yüzden aklıma öğretmenlikten başka bir iş gelmiyor. Evin kredisini ödüyorum. İngiliz kadar cesur da değilim öyle: Çat diye istifa edemem şu an. O yüzden yurtdışı öğretmenliğe başvurmaya karar verdim. Türkiye başka ülkelerde öğretmen ve okutman görevlendiriyor. Üniversitelerin Türkoloji enstitülerinde okutmanlık yapıyor, Türklerin azınlık olduğu okullarda branş derslerine veya yabancı okullarda Türkçe ve Türk Kültürü derslerine giriyormuşuz. Vallahi bana uyar.

Ayrıntıları bilmiyorum ama vanaları kısıp, sigortaları kapatıp, valizimi alıp gitmeye hazırım. Mülakattan hiç çekinmiyorum. Genel kültürüme güveniyorum. Yalnız yazılı sınava çalışmak lazım. Selçukluları filan soruyorlarsa bilgilerim hiç taze değil açıkçası. Beylikler, Gazneliler, Karahanlılar... Tarih bilgimin zayıf olduğunu kabul etmeliyim. Çalışırsam toparlarım herhalde.

Teşekkürler Shirley. Zaten birkaç yıldır aklımdaydı bu konu ama hikayen beni iyice motive etti. Bu hayalin mutluluğu bana bir süre yeter.

* * *

Lodz'da üç gün kaldıktan sonra, beş saatlik bir yolculuğun ardından Gdansk'a geldim. Nam-ı diğer Danzig. Lodz da fena değildi tabi, bu arada ilginçtir, "ğuc/vuc" diye okunuyor, "lodz" diye değil, ama Gdansk'a gelince büyülendim. Polonya'nın en güzel iki şehri Krakov ve Gdansk. Hatta bana kalırsa Gdansk daha ağır basıyor. Baltık denizi esintisi iyi geldi.

Yorgun ve uykusuzdum. Hostele yerleştikten sonra şöyle bir yürüyecek ve dönüp uyuyacaktım. Gelgelelim, şu mecalsiz hâlimle vızır vızır gezindim durdum çünkü gerçekten çok güzel bir şehirmiş. Masal gibi. Bir tek böyle anlarda SLR fotoğraf makinem veya iPhone'um olsaydı keşke diyorum. Bin liralık Asus'la çekiyorum fotoğrafları. Olduğu kadar. Eski şehri gezerken yol sizi Vistula nehrinin kıyısına taşıyor. Orası harika. İlk gün için yeterince yürüdüm, fotoğraf çektim ve bir tekne turuna katıldım. Bir Almanla sohbet ettik. Birbirimize muhtaç kaldık çünkü teknedeki herkes Polonyalıydı ve rehber Lehçe anlattıkça çaresiz birbirimize baktık. Bir buçuk saatte İkinci Dünya Savaşı'ndan günümüzdeki mülteci meselesine kadar girmediğimiz konu kalmadı. O da öğretmenmiş. Gabriela'nın aile geçmişi ve bazı görüşleri beni şaşırttı. İlginç buldum. Belki ayrı bir paylaşımda bahsederim.

Yorgunluktan pestilim çıkmış olsa da son derece keyifli bir gün oldu. Hostele dönerken anahtarımın yerinde olmadığını fark ettim. Onca yolu tekrar yürüdüm ve önce yemek yediğim balık restoranına gittim. Bozuk para çıkartırken anahtarı orada bırakmış olabilir miydim? Yok dediler. Sonra bizi gezdiren tekneye doğru yürüdüm. Teknede de yoktu anahtar. Madem öyle, çaresiz, hostele yürüdüm bu kez. Olmazsa parasını verecektim, n'apalım? Ayakkabıları çıkarttım. Ayakkabıları çıkartmak, en büyük mutluluk. Havlumu ve sabunumu alıp banyoya girdim ve ne göreyim? Anahtarı banyoda bırakmışım öğlenleyin :)

20-30 ziloti ceza ödememek uğruna bu kadar yürüyen bir cimri daha var mıdır merak ediyorum.

Türkiye nasıl gidiyor? CNNTürk, HaberTürk filan neler diyor? Bodrum'da, Alaçatı'da lahmacun 25 liraymış, kola 20 liraymış, şezlong kiralama 100 liraymış diye duydum. Abartı mı bunlar yoksa gerçek mi? Neler oluyor oralarda? Bu gece YouTube'dan HaberTürk filan izleyeyim bari.

* * *

Çocuklar hamile kediyi pitbula parçalatmış ve yakalanmış. Ama maşallah güpgüçlü karakterlere sahipler -miş gibi görünüyor. Yaptıklarının arkasında dimdik duruyorlar. İşte aradığımız nesil. Yaşları genç olabilirmiş ama yaşadıkları yetermiş onlara -laflara bak. Böyle birtakım özlü sözler, Facebook'ta paylaşılan tarzda iddialı cümleler kullanınca şık durduğuna inanıyorlar muhtemelen.

Ben bu geçişi resmen yaşadım. Çocukken kitap okumayı sevmeyenler olarak kitap okumayı sevmediğimizi söylemeye utanırdık. Çünkü kitap okumak iyi ve gerekli bir etkinlikti ve bunu yapmadığın için utanmalıydın. Hadi utanmasan bile hiç değilse okumamakla övünmemeliydin. Sonra, aradan yıllar geçti, biz büyüdük ve televizyonda şöyle bir cümle duydum: "Kitap okumuyorum. Hiç sevmiyorum kitap okumayı." Bir başkası "yarışmacı arkadaşlara başarılar dilemiyorum!" diyordu. Bunu söyleyen bir ortaokul öğrencisiydi. Dobralık olarak, cesaret olarak görülüyordu bu tavırlar.

Aradan daha fazla zaman geçti ve şu "dimdik durma" muhabbeti iyice yayıldı. Saçmasapan bir görüş için bile "olsun, kendisine katılmasam da duruşunu beğeniyorum" gibi cümleler kurulur oldu. Onun "çok dik bir duruşu" vardı. Hayata karşı net bir tavır takınmıştı. Yaptıklarının ne kadar saçma olduğunun, yanlış olduğunun bir önemi yoktu. Yeter ki yaptığının arkasında dursundu. İçerik değil biçim belirliyordu artık itibarı.

Ben artık hepimizi bağlayan değerlere ihtiyaç duyduğumuzu düşünüyorum. Kötülük yapınca bunun savunulamaması gerekir. Ben bu görecilikten, "canım sana göre kötü olan bana göre kötü olmayabilir" genelliğinden gerçekten usandım. Hiç de o kadar göreli değil. Mesela bir başkasına sırf zevk için zarar veriyorsan bunun adı kötülüktür. Karnında bebeklerini taşıyan bir kediyi pitbuluna dişletip öldürtüyorsan buna kötülük denir ve bunun sana göresi, bana göresi olmaz. Hepimizi bağlayan değerlere, artık nesnel mi dersiniz, evrensel mi yoksa özneler arası uzlaşmaya dayalı mı dersiniz, benim için fark etmez ama buna ihtiyacımız var.

Yaptığı apaçık bir şekilde kötü de olsa "yaptığımın arkasındayım!" diye meydan okuyan, basbayağı yanlış yaptığı hâlde özür dilememeyi, suçunu kabul etmemeyi marifet sayan, şu "duruş sergileyen" insanlardan resmen gına geldi. Dik dursan ne olur durmasan ne? Zarar vermiş, zırvalamış, saçmalamışsın ve bunun arkasında dik duruyorsun, yaptığının arkasındasın öyle mi? Aferin. Hiç aklıma gelmemişti böylesine zekice bir davranış.

Sergileme kardeşim sen duruş muruş. Resmen topluma zararın var. Al duruşunu defol git. Utanmasalar "2*2=3" deyip bunun arkasında da sapasağlam duracak ve bizden "en azından dik durdu" dememizi bekleyecekler. Hadi oradan.

28 Haziran 2019 Cuma

Yaşlılarımızın Yalnızlığı

Yaşlılarımız yalnız ve mutsuz. Canları sıkılıyor. Tek başına yürüyen, iş olsun diye bir yerlere gidip gelen, sohbet başlatmaya çalışan yaşlılarımız. Balık alırken başıma geldi en son. Nisan’dı galiba. Çinekoplar küçükmüş, sarıkanat almak lazım, lüfer zaten kalmadı, sardalyanın mevsimi değil filan derken konu konuyu açtı ve yetmiş beş-yetmiş altı yaşlarındaki amca koluma girip “gel sana çay ısmarlayayım” diye ısrar etmeye başladı. Hep balık alırken değil tabi ama birkaç kez başıma geldi bu durum.

Yaşlılarımız tek başına kalmayı muhtemelen tecrübe etmemişler. Erken evlenmişler muhtemelen ve eşleri kendilerinden önce ölünce dımdızlak ortada kalıyor, ne yapacaklarını şaşırıyorlar. Üniversite okumamış, ailesinden ayrı kalmamış, tek başına ev tutup bir odada kendisiyle baş başa kalmamış kişi, bir ömrü birisiyle paylaştıysa, o kişi hayata veda edince gerçekten şoka uğruyor. Kimisi o yaşta hemen evleniyor tekrar. Bunda yaşlı erkeklerimizin yemek yapmak gibi temel becerileri edinmemiş olmasının ve “hizmet görme” alışkanlığının da payı var tabi.

İki çözümü var bu işin. Birincisi bireyin kendi sorumluluğunda. Koca bir ömrü hiçbir ilgi alanı geliştirmeden geçirmemeliyiz. Uğraşacağın, vaktini dolduracak, severek yapacağın bir iş olmalı. Hobi. Artık kitap mı okursun, bahçeyle mi uğraşırsın, ahşap mı oyarsın, orası sana kalmış. Yaşlılığımızda her zaman sohbet edecek birisini bulamayacağız. İnsanların işi gücü olacak. Sohbetimize eşlik edemeyebilecekler. O yüzden kendimizle başbaşa kalmaya antrenmanlı olmamız lazım.

İkincisi dernekleşme. Almanya’ya proje vesilesiye gitmiştik. 2014’te. Hafta boyunca çalıştık ve Cuma akşamı veda gecesi düzenlendi. Programda konser verileceği yazıyordu. Konseri kim verdi dersiniz? En genci altmış beş-yetmiş yaşlarında, kimisi seksenlerinde olan yaşlı amcalar. Adamlar boş durmamış, “yok olmaya yüz tutmuş Alman denizci türkülerini (halk şarkıları) yaşatma derneği” kurmuşlar. Karşılarında ortaokul öğrencileri. Ama nasıl da ciddiye alıyorlardı bu işi, bir görseniz. Enstrüman çalanlar ve vokaller. İşlerini ciddiye alıyor, profesyonel davranıyorlardı. 

Türkiye’de de buna ihtiyacımız var. Tarım toplumunda olduğu gibi cemaat (gemeinschaft) değil de, kentli bir örgütlenme biçimi olan cemiyetlere (gesellschaft) ihtiyacımız var. Herkesin kendine uygun bir ilgi alanı vardır. Ona göre bir yerlere üye olup çalışmak, üretmek, uğraşmak lazım. Aksi hâlde yaşlandığımızda yalnızlıktan ve can sıkıntısından dışarıda, alışverişte veya bankta otururken, laf atıp sohbet başlatacak birilerine bakınmaya mecbur kalacak, arkadaşsızlığımıza üzülecek, insanları vefasızlıkla suçlayacağız.

23 Haziran 2019 Pazar

Yerleşik Tabirleri Çevirmek ya da Çevirmemek

Yıllar önce, arkadaşlarını arkadaşlarıyla tanıştırmayan insanların çekinceli olduklarını okumuştum. “Aha!” demiştim, ben de mi öyleydim yoksa? Neden aynı anda bir-iki kişiden fazlasıyla bir arada olmayı sevmiyordum? Neden sakınımlıydım böyle? Arkadaşları arkadaşlarla mı tanıştırsaydım yoksa? Yok. Zamanla anladım ki bir ortamda üç kişiden fazlası varsa ve ortamdaki kişiler yüksek sesle konuşuyorsa, aman diyeyim, başım ağrıyor. Kaldırmıyor kafam.

Akşamüstü eve döndüğümde kafam demir gibi ağırdı. Yattım uyudum. Uyanınca MEB'in “eşsiz” projesiyle uğraştım: Özdeğerlendirme. Okulda yapamıyorsun çünkü tüm Türkiye yüklendiği için sistem tıkanıyor. Tüm iyi niyetimle soruları yanıtlamaya başladım. Spesifik olmalıymışım. Net cevaplar vermeliymişim. İyi de sorular genel, spesifik olmaktan uzak yani. Bir tanesinde iş sağlığı için ne gibi çalışmalar yaptığımı soruyordu. Yabancı dil öğretmeni olarak iş sağlığı için ne yapmış olabilirim Alla'sen? Bana alanıma özel, spesifik diyorsun ya hani, öyle sorular sorsana? Hadi edebiyat parçaladım diyelim. Ağzımız laf yapıyor. İyi de, iş sağlığı konusunda kanıt istiyor bu kez. Tamam, kanıt da bulur ya da üretirim. Tamam ama bu gibi, gerekliliğine ikna olmadığım, iş olsun diye, “yazın da çalıştıralım bunları” diye yaptırıldığına inandığım işleri yapmaktan esef duyuyorum. Yararına inansam çok daha uğraştırıcı işler bile dokunmaz; ama bomboş olunca zulüm gibi geliyor.

Aman, kişisel dertlerimden size ne, değil mi? İşi bitirince kahve yapıp oturdum Nietzsche’nin Deccal’ini okumaya. Ve bitirdim. Nietzsche’nin en çok yabancı tabir kullandığı kitabı olsa gerek. Fransızca, İtalyanca, Latince, Yunanca, İngilizce tabirler. Aere perrennius, dies nefastus, ephexis, folie circulare vs. Ben artık hemen hemen tüm tabirleri anlıyorum. Çevirmen notlarının çoğuna bakmıyorum. İngilizce dışında bir yabancı dilim var mı? Yok, yani eh, çat-pat; ama var demem. Gelgelelim anlıyorum. Felsefe okurları Yunanca ve Latince tabirleri anlar. Nietzsche bütün bunları kullanırken açıklama zahmetine girmiyor. Bence çevirmen de açıklamamalı, olduğu gibi almalı. Okurun da sorumlulukları var. Araştırsın, sözlük kullansın, kendini geliştirsin.

Türkçe aşığı olsam da, bir keresinde Türkçe karşılık üretmekte zorlandığım bir tabiri İngilizce kullandım da, ukala bulundum. İlgisi yok hâlbuki. Felsefe kozmopolit bir etkinlik. Entelektüel konular bunu gerektiriyor. Fin de siecle tabiri yerleşmişse kullan gitsin. Senin okurların zaten küçücük bir kitle. Allah aşkına, Gadamer, Ricoeur, Blanchot ve Girard çevirilerini ciddi ciddi okuyan kaç kişiyiz Türkiye’de? Birkaç yüz civarıdır emin olun. Girin Kitapyurdu’na, Ricoeur’un Yoruma Dair’i 2007’den beri tükenmemiş. 86 satış. Marjinal olduğumuzu kabullenelim. Felsefe popüler olmadı, olmayacak. Okur kendini geliştiriyor bu yüzden. Latince bilmiyorum ama Latince tabir görünce sözlüğe bakmadan anlıyorum artık. Anlıyoruz. Nietzsche ve diğerleri sağolsun. Zamanla oluyor bu.

Bellum omnium contra omnes!