25 Mayıs 2019 Cumartesi

Yetişkinliği Çocukluğa Tercih Ederim

Dün otuz yedinci yaşımı doldurdum. Alelade bir gündü. Doğum tarihimi önemsemiyorum ama bugünlerimi önemsiyorum. Çocukluğumu özlemiyorum. Çocukluk dediğin, ilk yıllarında bedenen hayata tutunma mücadelesi verdiğin bir dönem. Kusuyor, diş çıkartıyor, ameliyat oluyor, çocuklara özgü belirli hastalıklar geçiriyorsun. İlkokul ikiye giderken basit bir bademcik ameliyatı sırasında kan kaybından ölüyordum az daha. Şimdi olsa olsa yılda bir kez grip olurum, o da yatağa düşürecek derecede değil.

İlkokul dördüncü ve özellikle beşinci sınıfta bedenen güçlendiğimi hatırlıyorum. Çelimsiz değildim artık. Ancak çocukluğun ve ilk gençliğin yine de özlenecek pek bir tarafı yok. İçimde en çok yer etmiş olan duygu özgür olmamamdı. Özgür olmadığımı derinden hissederdim. Canın istediğinde dışarı çıkamazdın. Akşam evde olmalıydın. Ödevlerini yapmalıydın. Her sabah erkenden okula gitmeli, okulda sıkılmalı, tek başına çalışmayı seven bir yapıda olmana rağmen kümelerle zorla sosyalleştirilmeli, başkalarıyla birlikte çalışmaya çalışmalıydın. Okul benim için hep “bitse de gitsek” diye yaklaştığım, günlerin zor geçtiği, mecburen katlandığım bir ortam oldu. 

Hem özgür irademe ne hakla müdahale ederlerdi? Ne hakla kıymetli vaktime, tüm günlerime el koyarlardı? Belki ben bir başıma okumayı seviyordum? O Nasreddin Hocalı, Keloğlanlı sıkıcı dergileri değil, kendi istediklerimi okumak istiyordum belki? Çok kızardım hakikaten. Bugünlerde Kafka’nın Amerika’sını okuyorum. Kitaptaki Karl adlı karakter yüzünden içim daraldı. Çok zayıf çünkü. Bir türlü kendi istediğini yapamıyor. İşten kovuyorlar Karl’ı. "Peki" diyor, "o hâlde tasımı tarağımı toplayıp gideyim." Bu kez de “gidemezsin!” diye kükreyip alıkoyuyorlar onu. Kitap boyunca Karl başkalarının istediklerini yapıyor. Okudukça çocukluğum ve öğrencilik yıllarım aklıma geldi. İçimi daralttıysa da okudum işte. Her neyse. Sonuçta lise de bitti ve düzlüğe çıktık.

Yetişkin olmayı çocuk olmaya bin kez tercih ederim. Evet, yine irademizin bir kısmını iş hayatına teslim ediyoruz. Kafamıza göre hareket edemiyoruz her zaman; fakat hiç değilse iş dışında kendi kararlarını kendin alabiliyorsun. Dilersen dışarı çıkıyor, dilersen geziyor, koşuyor, evde kitap okuyor ve not tutuyorsun. Yazın nereye gideceğini planlıyorsun. En önemlisi ise çocukluğun sefaleti yok yetişkinlikte. Az çok para kazanıyorsun ve onu nasıl kullanacağın sana kalmış. Biraz tutumlu ve zevk sahibiysen değme keyfine.

Çocukluk yıllarımda kendi istediklerimi yapamadığım için geçmek bilmeyen günler şimdi ışık hızıyla geçiyor. Hiç istemiyorum bitmesini. Elimde olsa zamanı durdururdum. Daha önce de yazmışımdır, bu şekilde olduğu sürece hiç ölmemek isterim. Mutluluk kendini bağlamamak, istediklerini engellemeksizin yapabilmekmiş.

Çocukken nereye baksam "hayır!" yazan, "yapamazsın!" yazan tabelalar görürmüşüm gibi gelirdi. Yetişkinlikte o tabelaların sayısı büyük ölçüde azaldı. Bu yüzden bu yaşlarımı çok daha fazla seviyorum.

24 Mayıs 2019 Cuma

Maddî Gerçeklik Psikolojik Üstünlüğün Üstünde

Algıya haddinden fazla önem atfedildiğini düşünüyorum artık. “Önemli olan gerçekler değil, gerçeklerin nasıl algılandığıdır” denir ya, bir yere kadar doğru doğru olmasına da, en nihayetinde gerçekler baskın geliyor. Alışveriş sitelerinde sipariş geçmişi olur, bilirsiniz. Orada gördüm. 2017 Kasım’ında 63 liraya aldığım bluetooth klavye şimdi 269 liradan satışta mesela. Ben bunu nasıl algılarsam algılayayım, bana bunun bir pahalanma olmadığı ne kadar anlatılırsa anlatılsın, fiyatın arttığı gerçeği değişmiyor. 

İradenin öneminin de abartıldığını düşünmeye başladım. İrade önemsizdir demiyorum. Yalnız, önkabullerin hatalıysa, sonuç vermeyen uygulamalarda ısrarcıysan o konuda irade göstermek olumsuz sonuç veriyor. İrade ortaya koymadan önce ölçüp biçmek lazım. Kararının ne olduğu kararlılıktan daha önemli. Kararlılığın kişiyi düze mi çıkartacağı yoksa uçuruma mı götüreceği alınan karara göre değişir.

Psikolojik üstünlüğe abartılı bir önem veriliyor. Ortada buz gibi gerçekler varken psikolojik üstünlüğün pek etkisi olmuyor. Hitabetin önemi de benzer şekilde abartıldı. Etkili konuşmak güzeldir ama en sonunda maddî gerçeklik galip gelir. 

Teknik direktör olduğunuzu düşünün. Takımınız beş-sıfır yenik durumda ve sırf etkili konuşmayla, amiyane tabirle “gaz vererek” işleri yoluna koymaya çalışıyorsunuz. Çok da güzel konuşuyor, insanların duygularına hitap ediyor, bam tellerine dokunuyorsunuz. Derken bir gol daha geliyor ve sonuç: Altıya sıfır. Gerçek sorunlarla yüzleşmedikçe, ona karşı önlemler almadıkça, futbol örneğinden gidersek en basitinden taktik değiştirmedikçe dilediğin kadar hitabetin güçlü olsun, dilediğin kadar “sıkıntı yok”, “her şey yolunda, müsterih olun” filan deyin, boş.

23 Mayıs 2019 Perşembe

Beyaz Yakalıların Yoksulluğu ve Pembe Otobüsler

“Beyaz yakalılar yeni işçi sınıfıdır” gibi cümleler duymuşsunuzdur. Gerçekten doğru. Diplomalı ile diplomasız arasındaki fark eriyor. Özel bir kolej öğretmen alım ilanı vermiş mesela. Asgarî ücret vereceklermiş -ki ücretli öğretmenlik müessesesi varken ve kimi kolejler maaşları sürekli eksik, yarım ve geç yatırırken “asgarî ücret gene iyi” diyebilirsiniz ama durumun vahametini de gözden kaçırmamak lazım.

Ben bu durumun öğretmenlik dışındaki mesleklere de yayıldığını görüyorum. Yayılacak da. Her yerde üniversite var. Her yerde her bölüm var. Çok düşük puanlarla, çok düşük netlerle de illa ki bir yere giriyorsun. Tamam, kendini yetiştiren yetiştiriyor, ona bir lafım yok; gelgelelim, ihtiyaçtan fazla sayıda mezun olunca mezunların piyasa değeri de düşüyor tabi. O yüzden firmaların asgarî ücretle, bilemedin 2,500 lirayla mühendis alım ilanı vermesi, özel hastanelerin asgarî ücretle doktor alım ilanı vermesi yakındır -belki de hâli hazırda başlamıştır, araştırmadım.

Son diyeceklerime katılmayabilirsiniz. “Önemli olan para değil, idealler” diyebilirsiniz. Meslekleri bir saygınlık hiyerarşisine tabi tutuyor olabilir, “aynı gelire sahip olmaları beyaz yakalıyla mavi yakalıyı bir kılmaz” diyebilirsiniz. Ama şahsen, asgarî ücretle öğretmenlik yapacağıma, yeri geldiğinde zor sınıflarda sinir stres sahibi olup geceleri evde yazılı okuyacağıma, e madem geliri aynı, BİM’e, ŞOK’a filan girer raf dizer paspas yapardım daha iyi.

* * *

Şu "otobüste taciz" haberlerinden yıldım. Vallahi yıldım. Pes ettim artık ya. Tamam, bana uyar: Toplumun her alanında kadın ve erkeği birbirinden uzak tutalım. Bitirelim artık bu işi. 
Bize uygun değilmiş. Beceremedik bu işi. Artık “hayır! Kadın ve erkek kamusal alanda birlikte varolmalı” diye ısrar etmiyorum. "Bu insan olmanın, çağdaş olmanın bir gerekliliğidir!" filan da demiyorum. Gerçekten önemsemiyorum artık. Her yerde ayırsınlar bizi. Toplum olarak beceremedik insan gibi bir arada durmayı. Yapamadık kardeşim. 

Israrı bıraktım bırakmasına da, kadın ve erkeği ayırmanın zaten mümkün olmadığı sonradan kafama dank etti. Kamusal hayatı haremlik-selamlık tarzda düzenlemek ekonomik olarak mümkün değil. Altından kalkılamaz.

Düşünsenize, her masraf ikiyle çarpılır. Durakta otobüs beklediğinizi düşünün, ki ben her gün şehiriçi dolmuşuna binerim mesela, içi boş bir otobüs geliyor ama binemiyorsunuz. Niye? Aaa, kadınlara özelmiş. Bir başka otobüs geliyor ama o da erkeklere özel, kadınlar binemiyor. Düşünün, iki otobüs de yarısı boş gidiyor. Oysa cinsiyet temelli ayrılmasalardı tüm koltuklar dolacak, böylelikle tek otobüs yeterli olacaktı. Böyle har vurup harman savurursan iflas etmen yakındır.
Hastaneye gidiyorsun, nöbetçi doktor kadınmış. Olmaz! Ben erkeğim, o hâlde bir nöbetçi daha lazım. Erkek doktor da durmalı. Ne yani? Radyoloji uzmanı bir kadınmış, makineyle oramı buramı görecek, olur mu öyle rezillik? O zaman her hastane her branşta iki doktor çalıştırmalı, her bir cinsiyetten, çarp masrafları ikiye. Ne demek tek dahiliyeci var? Olmaz, derhâl bir kadın bir erkek dahiliyeci istiyoruz her ilçeye. 

Alışverişe çıktığımızda karşı cinsle muhatap olmamamız için tüm işyerleri her iki cinsten eleman çalıştırmalı. Çarp masrafları ikiye. Bir saniye, o işyerinde de kadınla erkeği bir arada tutacak hâlin yok herhalde? E o zaman birer oda daha lazım, daha büyük mekânlar kiralaman lazım. Çarp, çarp dostum, çarp ikiye, üçe, beşe.

İki cinsi birbirinden uzak tutmak, eşyanın tabiatına demeyeyim de, günün şartlarına aykırı yani. O yüzden hiç kaygılanmıyorum; çünkü ekonomik olarak müsrif, hatta gerçekleşmesi imkânsız bir talep bu. Yoksa şu haberlerde izlediklerimizi görmemek için karşı cinsten tamamen yalıtılsak bile sorun etmezdim. Ben bıktım çünkü taciz haberlerinden. Bana uyardı yani. Ayrılalım, tamam; ama mümkün değil. O yüzden taciz etmemeyi, insan gibi yaşamayı öğrenecek herkes. Başka yolu yok.

18 Mayıs 2019 Cumartesi

İnsan Anneliği ve Hayvan Anneliği

Türkiye’de pekçok genç kadın insan anneliğindense hayvan anneliğinden bahsediyor. Bir anne ve bebeğinin içgüdüsel ilişkisinden değil, anne kedilerin yavrularını korumak için adeta şövalyeye döndüğü, dişi bir köpeğin yavrusuna sarıldığı, bir tarlakuşunun koskoca biçerdöver geçerken ezilmek pahasına yumurtalarını terk etmediği, yahut yavrularını kanatları altında koruduğu görüntüleri paylaşmayı tercih ediyor. Anneliğin özel, derin, farklı bir deneyim olduğunu bilseler de insan söz konusu olduğunda bunu açıkça dillendirmiyorlar. En sevmedikleri laflardan birisi "annelik kutsaldır."

Şimdi bence annelik bambaşka bir bağ. Baba da çocuğunu sever muhakkak ama bir kere çocuk annenin karnında uzun süre duruyor. Sonra emzirme süreci var. Düşünün, bebek aylarca besinini bile annesinden alıyor. Babayla bu tip bağlar yok. Yine de pekçok kadın ülkemizdeki kutsal annelik vurgusundan rahatsız oluyor. 

Vallahi haklılar bence; çünkü Türkiye’de anneliğin değerinden bahsettikleri anda zincirleme bir rol, görev ve yakıştırmaya maruz kalıyorlar. “Annelik çok önemli, bambaşka bir deneyim” dediğinde, “tabi, annelik kutsaldır”dan girip, cennetin annelerin ayaklarının altında olmasından, kadının esas rolünün annelik olmasından çıkanlar var. Kutsal dediğin anda bir de bakmışsın "kadının yeri evidir" diyenlerle aynı pozisyona düşmüşsün. Anne ve yavrusunun özel bağından dem vurduğunda bir de bakmışsın "zaten kadının esas görevi anneliktir” diyenlerden tut, kadının aslında çalışmaması, erkenden evlenmesi, evinde oturması ve çocuk büyütmesi gerektiğini söyleyenleri onaylamış gibi olmuşsun. Bir de bakmışsın “kadının dışarıda işi ne?” diyenlerle, “o saatte orada ne işi varmış?” diyenlerle, “kadın dışarıda gülmemelidir” filan diyenlerle aynı yerde saf tutuyorsun.

Pekçok genç kadın bunun farkında olduğundan temkinli konuşuyor. Anneliğin öneminden bahsetmeyegörsünler, biliyorlar ki bir “paket programa” maruz kalacaklar ve o paketin içinde asla onaylamayacakları çok şey olacak. O yüzden “annelik en güzel meslek” gibi sözlere, haklı olarak, ilk başta onlar tepki veriyor.

Başka konularda da böyledir. Laik kesim diye tabir ettiğimiz insanlar içki içmeseler bile, veya ayda yılda bir içseler bile içki hakkında kötü konuşulmasına karşıdırlar. Aslında nadir içiyordur, hani olmasa hiç aramaz; ama kötülenmesini de istemez; zira içkiyi kötüleyenler yine komple bir paket programla karşılarındadır ve onlara bir konuda katıldıklarında, zincirleme bir onaylama talebine maruz kalacaklarından ötürü kaygı duyarlar. Tabiri caizse elini versen kolunu kaptırma riskin vardır.

İnsanlar bir konuda verilecek taviz başka konularda da tavizler doğurabileceği için tepkisel bir tavır sergiliyor.

29 Nisan 2019 Pazartesi

Evinize Suriyeli Mülteci Alır mıydınız?

Sokak röportajlarının halkın nabzını tuttuğuna inanmıyorum. Bir kere çoğu kişi özgün bir görüşe sahip değildir. Televizyonda duyduklarından işine gelenleri seçerek tekrar ederler. Görüşlere tartıp düşünerek varmış değillerdir. İkincisi, kamerayı gördüğümüz zaman genelgeçer sözler etme eğiliminde oluruz. Üzerimizde baskı hisseder ve bu baskıdan ötürü inanmadığımız ama genel kabul gören şeyler söyleriz. Üçüncüsü, her beyana güven olmaz. İnsanlar açıkça yalan söyleyebilir. Bu sebeplerle sokak röportajları kadar anketlere de kuşkuyla yaklaşırım.

Eğlenceli bir video izledim. Adam çıkmış sokağa, vatandaşa “zor durumdaki bir Suriyeli kardeşimizi, yatacak yeri olmayan, aç bilaç Suriyeli bir kardeşimizi evinize alır mıydınız?” diye soruyor. Buna benzer laflar. Kamera önünde vatandaşın ne demesini beklersiniz? “Tabi alırım” diyor. Sonra muhabir hemen Suriyeli genç bir erkek çağırıyor yanına. “Bu kardeşimiz aynen o durumda. Kalacak yeri yok. Yanınıza alırsanız çok seviniriz” diyor ve tabi iş ciddiye binince kimse kimseyi evine almak istemiyor :) 

Bence burada bir sıkıntı yok. Asıl sorun bu durumun riyakârlık olarak yorumlanması. İşi Türk insanını küçük düşürmeye vardıran yorumlar okudum. Sözde konuksevermişiz ama aslında değilmişiz. İkiyüzlüymüşüz. Kötüymüşüz vs. Bence bu yorumlar aşırıya kaçmış; çünkü orada söz konusu olan siyaseten doğruculuk denen illet. Bir Suriyeli’yi veya başka bir mülteciyi gerektiğinde evine alır mısın sorusuna, kameralar önünde hemen herkes “tabi” der. Neden? Çünkü “almam” derse vicdansızlıkla ve ırkçılıkla suçlanacağını bilir. Bu yüzden aslında inanmadıkları şeyleri söylemek zorunda kalırlar. Siyaseten doğruculuk denen olgu, bana kalırsa, ifade özgürlüğünün önündeki engellerden biridir. Kişileri inanmadıkları şeyleri söylemeye ve otosansüre götürür.

O videonun aynısı daha önce İsveç’te çekilmişti. İsveçli vatandaşlar kendilerini ırkçı, vicdansız, bencil veya İslamofob olarak yaftalamasınlar diye, yine siyaseten doğru olanı söyleme gerekliliğinden, “elbette evime mülteci alırdım” diyor, muhabirin hemen çağırıverdiği Ortadoğulu mülteciyi gördüğündeyse çeşitli bahanelerle şu an alamayacaklarını söylüyorlardı. Olay Anadolu insanına özgü değil demek ki.

Vallahi ben evime mülteci almam. Varsın ırkçı desinler, ne derlerse desinler. Yahu elin adamının evimde işi ne? Ev benim dört duvarım. Benim özelim. Dünya’dan koparabildiğim yegâne alan ve ben o alana, yanı başıma kimseyi sokmak zorunda olmadığım gibi, hele hiç tanımadığım birisini sokmak zorunda hiç değilim. Irkçı demesinler diye böyle bir ödün vermek zorunda değilim.

Sözde demokrasi ve ifade özgürlüğü var ama Türk olsun İsveçli olsun kimse gerçek görüşünü söyleyemiyor. E ne anladım ben bu işten? Keşke insanlar politik olmayı bıraksalar, bir de baskı altında hissetmeseler ve kendilerine mikrofon uzatıldığında “evime mülteci filan almam” diyebilselerdi. Ve tüm diğer konularda rahat konuşabilselerdi. Şahsen, duymak istediklerimin söylenmesindense dürüstlüğü tercih ederim.

23 Nisan 2019 Salı

Türkiye Tatiller Ülkesi

"Türkiye tatiller ülkesi" -şu söz de ezbere döndü. Tatil karşıtı insanları anlamakta zorlanıyorum. Herhalde 7/24 hiç nefes almadan çalışsak, Türkiye’deki tüm tatiller ve izinler iptal edilse, hatta Pazar günleri de çalışsak sanıyorlar ki herkes zengin olur, tüm sorunlar çözülür ve daha mutlu oluruz. Oysa ekonomik kalkınmayla tatil yapmamanın hiçbir ilgisi yok.

Dünya’nın en zengin şirketlerinin, Google, Apple, Facebook vb. yerlerin çalışma ortamlarının gayet rahat olduğunu öğrendim. Yeri geliyor içinden gelerek işyerinde sabahlıyormuş çalışanlar, yeri geliyor atlayıp tesisteki havuzda yüzerek stres atıyor, yeri geliyor işten erken çıkıyorlarmış. 7/24 çalışmanın, dinlenmemenin, daha doğrusu çok çalışmanın verimlilik getireceği düşüncesini kim ortaya attıysa yanılıyor. Çok çalışırsın ama buradan çok verimli olacağın anlamı çıkmaz.

Kaldı ki, hadi tamam, tüm tatilleri iptal edelim. Resmî ve dinî bayramları kaldıralım yürürlükten. Yeni bir yasa çıkartsın meclis ve yıllık izinlerle haftasonu tatilleri bile kaldırılsın. Peki, yapalım hadi. 
Sonuç ekonomik çöküntü olur. İlk iş konaklama sektörü çöker. Piyasada otel kalmaz. Hizmet sektörü çalışanlarının büyük çoğunluğu işsiz kalır. Ulaşım sektörü, otobüs firmaları filan zaten batar. Restoranları, dinlenme tesislerini ve eğlence mekânlarını saymıyorum bile. 

Tatil de bir ekonomi yaratıyor yani. Tatil dediğimiz şey toplam ekonomiye kayda değer bir katkı sağlıyor. Çarkın dişlilerinden biri.

22 Nisan 2019 Pazartesi

Başkalarını Anlamak - Kendini Tanımak

Başka insanların yaşamlarını okumayı sevme nedenim onlarda kendimden bir şeyler bulmam. “Her insanda insanlığın bütün hâlleri vardır” demiş ya Montaigne, başkalarının yaşamlarını okurken özel yaşantılarına duyduğum ilgiden ziyade insanlığa dair gördüğüm ortak özellikler ilgimi çekiyor. Bu yüzden, bir yandan kuramsal metinleri çalışırken diğer yandan son derece rahat okunan yaşam öykülerine okumalarımda yer veriyorum.

Başkasını anlamak kendimi anlamama katkı yapıyor. Anlamak derken bir teoremi anlamak gibi soyut bir anlama değil kastettiğim. Daha varoluşsal, ayakları yere basan bir anlama. Kendini ve başkalarını anlamak, ortak bir kültür dairesinde olduğunda daha kolay oluyor. Sonuçta anlarken mevcut bir noktadan yola çıkıyorsun. Farkında olduğumuz ve olmadığımız yüzlerce değişkenden oluşan bir bağlamın içerisine doğuyoruz ve bugüne dair söylediklerimiz ister istemez geçmiş tarafından etkileniyor. Aynı bağlamın çocuklarının birbirini anlaması daha kolay. Birçok önkabul var paylaştığımız. Bunların bir kısmı reflekse dönüşüyor. Lavaboyu tıkayıp durgun suyu yüzümüze çarpmıyor, akar suda yıkanıyoruz mesela. Başka dillere (başka bağlamlara) çevrildiğinde anlaşılmayacak şakalara gülüyoruz.

Anlamak için aynı bağlama ait olmak zorunda da değiliz. Başka bağlamları da az çok anlayabiliriz diye düşünüyorum. İskandinavların mesafeli olması ve havadan sudan sohbet etmeyi pek sevmemelerinin sebebini bir kitapta okumuştum: Bu insanlar o soğuk ve geniş coğrafyada evlerinde üretim yaparmış eskiden. Bir aile ayakkabıcıymış mesela, diğer aile terzi, bir başkası marangoz. Ancak ticaret ve takas gibi gerekli durumlarda karlı yolları aşıp bir araya gelirlermiş. Yüzyıllarca o şekilde yaşayınca davranış kodlarına mesafelilik yerleşmiş olsa gerek.

Alman disiplini denen olgunun da tarihsel kökleri olsa gerek. Makyavelli, Hükümdar’da Almanya’yı fethetmenin çok zor olduğunu söylüyor. "Bu Almanlar" diyor, değil önündeki yılın, önündeki birkaç yılın erzağını, odununu, ıvırını zıvırını önceden hazırlar, toprağını işgal etsen de sakladıkları kaynaklarla, iki yıl sonra bile olsa illa ki ayaklanır ve baş edemezsin. Belki Roma tehdidi ve soğuk iklim şartları derken bu insanlar hep yarını düşünmeye alıştı ve davranış kodlarına dakiklik ve planlamacılık yerleşti.

Uzakdoğu toplumlarında bireysellik yerine kolektivite yaygındır, bilirsiniz. Onunla ilgili bir araştırma okumuştum. Akvaryumda büyük bir balık var, bir de bir sürü küçük balık. Batılılara gösterdiklerinde hepsi büyük balığı izlemiş. Uzakdoğulu, Çinli, Vietnamlı ise küçük balıkların birlikte nasıl hareket ettiğini izliyormuş. Bambaşka önkabullere dayanan bambaşka zihniyetler demek ki. Göz hareketlerini, bakışlarını bile belirliyor.

Bazen yanılıyorum elbette; ama kendimi, başkalarını, bana benzerleri ve farklı olanları anlamaya çalışmak hoşuma gidiyor. Her bireyin yaşamöyküsünü ortak insanlığın bir tezahürü olarak görüyor ve onda kendimden bir şeyler buluyorum.

16 Nisan 2019 Salı

Nurullah Ataç'ı Neden Sevdim?

Yazın Cemil Meriç’le İsmet Özel okudum. Cemil Meriç’in ikna gücünü düşük, çoğunluk 1-2 sayfa, bazen tek bir paragraf, hatta tek bir cümleden ibaret denemelerini fazlasıyla kısa, Arapça ve Fransızca sözcükleri kullanırken Türkçe olanları kullanmama inadını ise taraflı bulmuştum. Savunduğu ideoloji kısaca “Doğu iyidir, Batı kötüdür” olarak özetlenebilir. 

İsmet Özel’in Türkçesini beğendim ama ideolojisi son derece kategorik ve Meriç’ten daha sert idi. Zaten İsmet Özel’de biraz çılgınlık mı desem, çatlaklık mı desem, bir sıkıntı var. Bir eleştiri yöneltseniz sinirlenip saldıracakmış gibi bir duruşu var. Yazı dili, kendisine hak vermeyen kişileri gerizekalı olmakla itham edeceği kanısı uyandırıyor zaten.

Ekim’de Sabahattin Eyüboğlu’nu okudum. Hayal kırıklığı. Üzgünüm. Sıkıldım okurken. Geçenlerde Salâh Birsel okudum. Dilini sevmedim. “Sözcük cambazı” denebilir belki kendisine. Neşeli bir üslubu olduğu da açık; ama sevmedim işte. Ben dilin şu tarzda kullanımından haz etmiyorum: "Benim aklımın erdiği, insanların dillerine düdük olan o öğün çorbalarının içine bile ayak sokan dostluğun, fırıldak sarısı ile dalavere fıstıkisi arasında bir rengi vardır." (Kurutulmuş Felsefe Bahçesi, s. 84.) Kitabın neredeyse tamamında, çok fazla nadir kullanılan sözcük ve deyimi tek bir paragrafta kullanıyor ve bunu zorlama buldum.

Tabi Türkiye’de yazarların sevenleri vardır ve o yazarları sevmediğinizi çeşitli gerekçelerle ifade ederseniz sevenlerinin tepkisini çekersiniz. Salâh Birsel’in üslubunu beğenmedin mi? Demek ki salaksındır, sende vardır bir sorun. Cemil Meriç’e nasıl dil uzatırsın? İsmet Özel kim sen kim? Metinde değil, sende bir sıkıntı vardır. Zevksizsindir, idrakin zayıftır vs. Entelektüel çevrelerde böyle bir koruyup kollama ağı vardır, sevdiklerini eleştiriden muaf tutmak isterler. Belki başka ülkelerde de öyledir, bilmiyorum.

Gelgelelim, Nurullah Ataç’a resmen bayıldım. Bir kere o da sevmediklerini sevmediğini açıkça söylüyor. İlk kez böyle sözünü esirgemeyen birisine denk geliyorum. Diğer yazarların bir kitabını daha okumam ama Nurullah Ataç ne yazmışsa okumaya karar verdim.

Ne diyordum? Gelelim Nurullah Ataç’a. Karalama Defteri ve Ararken’i okudum ve Ataç’a gerçekten bayıldım. O da böyle “bayıldım”, “bayılırım” ifadelerini sıkça kullanıyor 😊 Şiirden pek anlamadığım için kendisinin şiir incelemelerine bir sözüm yok; ama onun dışında ne kadar tespit yapmış, ne kadar görüş beyan etmişse hepsine katılıyorum.

İnancımızı doğrulayan metinler okumak isteyişimizden bahsediyor mesela. Bir konuyu okumadan önce bildiğimizi zanneder ve bu inancımızı doğrulayacak kitaplara yöneliriz. Çok doğru. Astrolojiye inanan birisi astroloji kitapları alıp o inancını doğrulamış olur. Dünya’yı devletlerin değil de birkaç masonun yönettiğine inanan birisi, bunu doğrulayan kitapları alıp inancını daha da pekiştirecektir. Bu böyle gider.

“Duygularınızın birer düşünce olduğunu zannediyorsunuz” diyor Ataç. Gerçekten böyle bir durum var. Çoğu zaman düşünce sandığımız, nötr sandığımız şeyler aslında duygularımızın birer yansıması. Ataç, duygudan ziyade bir düşünce adamı bence. Ama duygularıyla düşüncelerinin bazen bir ikilik oluşturduğunun da farkında: Çağdaş Türkiye’de Fuzuli, Baki ve Galip gibi eski şairlerin dizelerine yer olmadığını, bu tarz metinlerin yeni nesillere hitap etmeyeceğini söylüyor. Öte yandan, sırf sevdiği için yer yer bu kişilerden beyitler paylaşıyor. Evet diyor, duygularıma bakınca seviyorum; ama düşününce bunlar geride kalacak. Gençliğe yeni bir dil sunmak gerekecek. Haklı da çıktı. Bugün o şairleri konunun uzmanları dışında okuyan yok.

Batı uygarlığına yakın durmamız gerektiğini bu kadar cesurca savunan bir yazara daha rastlamadım. Böyle bir dürüstlüğe hasret kalmışım. Gerçi Ataç hangi konuda dürüst değil ki? Tiyatro övüp sinema kötülemek adettendir mesela. Oysa Ataç sinemayı tiyatrodan üstün tutuyor. Tek yakınması filmleri kitap gibi el altında tutamıyor oluşumuza. Keşke bugünleri görseydi; zira bugün dilediğimiz filme dilediğimiz an erişebiliyoruz.

Okumaya bir ömür adamış ama okumayı yüceltmiyor. Toplumun yalnızca okumakla dönüşeceğini, aydınlanacağını filan düşünmüyor. İki kişi aynı metni okusun, birinin anladığı başka diğerininki başka olur diyor -e doğru söze ne denir? Sonra sevmediklerinden bahsediyor sık sık. Abdülhak Hamit’in şiirlerini, Flaubert’in romanlarını, kitaplarda yapılan doğa betimlemelerini sevmediğini söylüyor. Polemikçi bir tarzı var. Cahit Tanyol’a yazdığı açık mektupta “Ben bundan yirmi beş, yirmi altı yıl önce yazın alanına girerken: ‘Besmelesiz çıktım yola – Dil uzattım sağa sola’ dedimse, öyle deyişim gençliğimden değildi; o gün bu gündür hep inandıklarımı yazarım. Uslanmıyacağım ben; sizin gibi efendi efendi bir yazar olmıyacağım” demiş 😊

Türkçe’nin gelişimine tanıklık etmek de güzel. “Erreur/error” için “yanılgı” karşılığını önerenin Peyami Safa olduğunu aktarıyor. Bugün hepimiz kullanıyoruz “yanılgı” sözcüğünü. Ne hoş.
Bir kitabını daha aldım. Çok sevdim Nurullah Ataç’ı. Tam benlikmiş.

14 Nisan 2019 Pazar

Öldürülen Öğretmenin Düşündürdükleri

İşimiz gücümüz duygusallık. “Eğitim alsaydım var ya, robot yapardım robot!” gibi, aslında yapabilirmişiz ama imkânımız yokmuş mesajı veren reklam ve kamu spotları, güneydoğunun ilçe ve köylerine kitap gönderelim diye düzenlenen kampanyalar, özellikle ücra yerlerdeki yoksul ya da yoksul görünümlü çocukları sürekli kameraya çekip paylaşan, mahremiyet ilkesinden bihaber öğretmenler, kırmızı çizmeye sevinen kız çocuğunu, oyuncağa sevinen erkek çocuğunu kameraya çekip paylaşan "yardımseverler", her yerde ağlak bir romantizm, sevimsiz, daha kötüsü sonuç vermeyen bir duygusallık.

Bütün bunlardan gerçek sorunlara sıra gelmiyor. Şu anda, internetin en ücra yere bile eriştiği, çoluk çocuğun bile elinde akıllı telefonların olduğu günümüzde imkânsızlıklardan dem vurmayı doğru bulmuyorum. Daha ziyade, zorunlu eğitime lise de dahil edildi edileli ortaya çıkan sorunlar söz konusu. Artık herkes ama herkes okula gitmek zorunda. Okulu sevenle sevmeyen, öğrenmeye hevesli olanla olmayan, davranış sorunları olanla olmayan herkes bir derslikte, birlikte, saatlerini, yıllarını geçirmek zorunda ve bu durumu sürdürmek hiç de kolay değil. 

Eminim kulağınıza hoş geliyordur: Eğitim iyi bir şey olduğuna göre ZORLA eğitelim herkesi, değil mi? Lise zorunlu olsun, hatta ileride üniversite de zorunlu olsun, doğruyu bilen, ışığı haiz öğretmenler olarak o ışığı yeni nesillere taşıyarak onları aydınlatalım. Kağıt üzerinde ne kadar da güzel duruyor. Ama ben ilkokuldan sonra zorunlu kitlesel eğitime kuşkuyla yaklaşıyorum artık. Bu sistemde müthiş becerikli, istekli ve başarılı, diyelim ki her sınavdan 90-100 alan, etkin öğrenci ile boş kağıt veren bütün gün bir arada duruyor ve ben bunu adil bulmuyorum. Eşit belki; ama adil değil.
İki sözcükten doğru olanı işaretlemesi gerekirken bütün cümleyi yuvarlak içine alan, eşleştirme, ayırma, seçme, grafik okuma vb. en temel akademik becerileri edinememiş öğrenciyle, resmen hayran olduğum, gelecekte beni aşıp geride bırakacağını, benden daha iyi yerlere geleceğini öngördüğüm öğrenci aynı sınıfta duruyor ve buna eşitlik diyoruz. Seviye sınıfları oluştursan “çocuğuma ayrımcılık yapıldı” diyecek bir veli profili varken öğrencileri akademik becerilerine göre, sınavla gayet adilane de ayırsanız ayrımcı addedilmekten kurtulamıyorsunuz. Sanki çocuğu kaşına gözüne, ırkına, mezhebine, akrabanız olup olmadığına filan bakarak ayırmışsınız gibi. Bu kibar tabirle “heterojenlik”, daha doğru tabirle “uçurum” ise başarılının başarısızı yukarıya çekmesiyle değil, tam tersiyle sonuçlanıyor. Üzülüyorum o pırlanta gibi olanlara. Tabi bu konuda hiç umudum yok çünkü herkesin dilinde bir "haksızlık!" söylemidir gidiyor.

Televizyonun, medyanın, internetin yaygınlaştığı günümüzde öğretmenlerin toplumu dönüştürmede sanıldığı kadar etkisi yok. Bizden temelde beklenen, artık çoğu anne ve baba çalıştığı için, reşit oluncaya kadar öğrencilerin güvenliklerini sağlamamız. Elbette okulda dersler işleniyor, sınavlar yapılıyor, ama modern toplumda okulun, bir kurum olarak, gençleri başıboş bırakmamak gibi bir işlevi olduğunu da kabul etmek lazım. Çağın bir ihtiyacı. Onca genç, işte de çalışamayacaklarına göre, dışarıya da -asayişi sağlamak bakımından- salınmamalı derken buradan nöbet çıkıyor, okulların yarı açık cezaevi gibi çitlerle çevrili olması, dışarıya çıkamaması çıkıyor. Çünkü dışarıya çıksa ve araba çarpsa okul yandı. Dışarıdan yemek söyleyip zehirlense okul yandı. Ve gelsin kurallar, kurallar, kurallar. Sonra uzmanlar ekranlara çıkıp bir lise ve bir yarı açık cezaevi fotoğrafı gösterip aradaki benzerliğe dikkat çekiyor. Derslere girmeyen, nöbet tutmayan, okulda uzun süreli çalışmamış kişilerin dışarıdan konuşması, böyle hiç risk almadan akıl vermesi nasıl da keyifli olmalı onlar için.

Eğitim hizmetlerinde olmayanların anlaması gereken bir şey var. Bunu ben de işin içine girinceye kadar anlamamıştım. Yani diyordum, ne kadar zor olabilir ki? Sonuçta dersine hazırlanır, görsel ve işitsel gereçlerle konuyu destekler, yeterince tekrar yapar, “çağdaş” yöntemler kullanırsan bu iş tamamdır. Sanıyordum ki güzelce öğretirsen öğrenme gerçekleşir. Olmuyormuş meğer. Öğretmek ve öğrenmek bambaşka şeylermiş ve senin çabaların öğrenmenin gerçekleşmesini garanti etmiyormuş. Öğrenen öğreniyor, öğrenmeyen öğrenmiyor ve bu hem tahsil (dersler) için hem de eğitim (değerler) için geçerli. 

İnsanımız sanıyor ki tüm öğrenciler eşit kapasitede, tüm öğrenciler öğrenmeye hevesli, dünyaya karşı meraklı ve tüm öğrencilerde öğrenme gerçekleşir. Öyle bir şey yok. Eskiden bu sorun göze batmazdı, çünkü sadece okumak isteyen okurdu. Artık milyonları zorla okullarda zaptediyoruz ve zorla güzellik olacağına dair inancı idealizm diye birbirimize yutturuyor, sorunlardan bahsedeni “seni zorla tutan yok, beğenmiyorsan istifa et!” diye susturmayı yeğliyoruz.

Gebze’de öğrencisi tarafından öldürülen öğretmenle ilgili ne desek boş. Üzgünüm sadece. Muhtemelen ihale yine öğretmene kalmıştır. Olay biraz soğusun, başına bir iş gelenlerin “o saatte orada ne işi varmış?” denerek eleştirilmesinde olduğu gibi, suç yine “demek ki öğrencisini eğitememiş” denerek öldürülen öğretmenin üzerine kalır emin olun.

Yazık.

13 Nisan 2019 Cumartesi

"O kadar hümanist değilim!"

“O kadar hümanist olamayacağım”, “hümanizmin de bir sınırı var!”, “bence bu suçu işleyenler idam edilsin, herkese karşı hümanist değilim” gibi ifadelere sıkça rastlıyorum. “Ne alaka?” demekten alamıyorum kendimi. Sanıyorum hümanizm dendiğinde merhamet veya herkese karşı kayıtsız şartsız bir sevgi beslemek gibi safiyane tutumlar anlaşılıyor.

Oysa hümanizm, Türkçesiyle insancılık, insanı merkeze alan bir dünya görüşü. İnsanı merkeze almak ise herkese karşı kayıtsız şartsız hoşgörülü olmak, kimseyi cezalandırmamak filan demek değil. İnsanın merkezde olması, yasa koyucunun gökten yere inmesi demek. İnsanın Tanrı buyruğuna göre değil, kendi belirlediği kurallara göre hareket etmesi, kişinin kendi iradesi ile aldığı kararları uygulaması demek. Örneğin yasa koyucuların bugün kutsal kitapların değişmez sözüne bakarak değil, tartışarak bir karara varması ve insanların insan-yapımı yasalar ve düzenle yönetilmesi demek. Göklerin değil yerin, uhreviyatın değil dünyeviyatın yüceltilmesi, öte-dünyanın değil bu-dünyanın değerli görülmesi demek.

Hümanist olmak herkese ve her şeye karşı sınırsız bir hoşgörü göstermeyi gerektirmez. Eleştirel aklı, dolayısıyla tartışmayı ön plana çıkartır. Bilgi hâli hazırda mevcut, orada-duran bir şey değildir. Onun inşa edilmesi gerekir. Mutlağın bilgisini haiz olduğu iddiasında olanlar zaten tartışmaz. Oysa böyle bir iddiası olmayanlar tartışır, inşa sürecine katılır ve emek verir. Madem x ya da y kişisinin söylediği mutlak bilgi değildir ve madem artık bilgi için kutsal kitaplara değil de akla ve deneye bakmamız gerekir, o hâlde sağlıklı bir tartışma ortamı, dolayısıyla demokratik bir ortam da gerekli olacaktır. Yalnız şu var: Kanaatlerin hepsi eşit değildir. Tartışmanın galipleri ve mağlupları olacaktır -en azından bir süreliğine.

Yetkinin Tanrı’dan İnsan’a geçmesinde, dogmaların yerine kanıt ve gerekçelere bakılmasında, daha da önemlisi kaderciliğin reddedilerek, dünyanın insan iradesiyle daha iyi bir yere dönüştürülebileceği inancında temellenen hümanizm bugün kötü anlamlar kazandı: Kötülüğe karşı tepkisiz olmak, gaddarlıklara bile empatiyle yaklaşmak, herkesi, iyi ya da kötü tüm insanları ayırt etmeksizin sevmek gibi ayrımsız, genelgeçer, dolayısıyla boş bir anlam verildi bu kelimeye. (Bir kavram fazlasıyla genişse anlamsızdır. Spesifik olması gerekir.) Bir nevi aptalca sevgi gibi bir şey. Bu nereden çıktı bilmiyorum ama hümanist olmanın kötülüklere karşı tahammül etmek anlamına gelmediğini biliyorum. 

En basitinden, başkasına psikolojik ya da fiziksel şiddet uygulayan birisine karşı hoşgörülü olmam gerekmez; zira o kişi başkalarına karşı hoşgörüsüz olmuş, hatta zarar vermiş. İşkence edeni affedince hümanist olmuş olmuyorum yani. Başkalarına açıkça zarar veren kişilere bile sevgiyle yaklaşmak için safça ve tükenmez bir sevgi, sonsuz bir bağışlama yetisi ya da bunları telkin eden bir öğreti gerekir belki; ama bunların hümanizmle bir ilgisi yok.

2 Nisan 2019 Salı

Yineleme Yerine Yenilik

Tekrar tekrar aynı şeyleri konuşmaktan sıkılıyorum. Bir keresinde bir seminere katılmıştık. Seminer dediysem, anekdotlarla dolu, nispeten eğlenceli, gelgelelim kayda değer bir şey kazanmadığımız bir konuşmaydı. Konuşmacı YouTube’da videoları olduğunu söylemiş, bunun üzerine eve gidince açıp bakmıştım. Videolar otuz saniye ila bir buçuk dakika süren, bize yaptığı konuşmada aktardığı anekdotların birebir aynılarını içeren kayıtlardı. Adam aynı sunumu, aynı konuşmayı başka ilçelerde de, belki yüz kez yapıyor, her yerde aynı anekdotları tekrar tekrar anlatıyordu.

Bu benlik bir şey değil. Çünkü sıkılırım. Bir konu üzerine okumuş, düşünmüş ve notlar tutmuşumdur. Daha sonra kafamda derlenip toparlanmış olan kanaatimi aktarır, belirli bir süre üzerinde dururum. Ama sonra terk ederim. Çünkü yeter kardeşim. Sıkılıyorum. Bir konuyu kafamda hallettikten sonra benim için o defter kapanıyor. Yeni sorunlarla uğraşmak istiyorum. Diyelim ki bilim felsefesi çalıştım bir süre. Zihnimdeki soruya yanıt buldum mu? Tamam, bitmiştir. Birkaç yıl önce yaptığım gibi sekülerleşme üzerinde mi duruyorum? Yazdık, çizdik, güzel ama tamam. Ömür boyu aynı mevzuyu konuşacak hâlim yok. Hele siyasetçiler gibi her Allah’ın günü aynı şeyleri günlerce, aylarca yinelemek, veya o bahsettiğim sunumu yapan kişide olduğu gibi aynı şeyleri bin kez tekrar etmek hiç de benlik işler değil.

Şimdi, tamam, eğer Heidegger uzmanı olma iddian varsa bir ömrü Heidegger çalışmaya adayabilirsin. Epistemoloji çalışıyorsundur, bu konuda uzmanlık iddian vardır, yirmi yılını ayırabilirsin. Buna bir şey demem. Kant ilk büyük eseri olan Saf Aklın Eleştirisi’ni yazdığında elli yedi yaşındaydı mesela. Yalnız, ben gibi belirli bir konuda uzmanlık iddiası olmayan, hakikatlerden ziyade kanaatlerle, yorumlama ile ilgilenen kişiler için tek bir konuya bir ömür adama gibi bir zorunluluk yok.

2019’da en çok okuduğum yazar Thomas Bernhard oldu. Yılın filozofu ise benim için Gadamer. Gadamer üzerine kitaplar okuyorum. Hakikat ve Yöntem’e de başladım. Satır satır, sabırla ilerliyorum. Acelem yok. Bir yıl, bir buçuk yıl sürsün. İki yıl sürsün. Gadamer’in yorumlama becerime katkı sunacağına inanıyorum. 

Felsefeye duyulan merakın, çağın egemen kabul ve değerlerini benimseyemiyor olmaktan kaynaklandığını düşünüyorum. İşin özünde bir itiraz saklı. Yaygın kabul ve düşüncelerde kimi sorunlar sezen kişiler, meramını daha iyi anlayabilmek ve aktarabilmek için felsefeye başvuruyor. Sonrası uzunca süren bir serüven. Bu yıl bu serüvenin uğrak noktası Gadamer benim için. Sonrası nereye varır bilmiyorum.

21 Mart 2019 Perşembe

Teknoloji İyidir

Dün akşam ilçenin yarısında uzun süre elektrik yoktu. Benim evin olduğu tarafta arada kesilip geldiyse de uzun süren kesinti diğer taraftaydı. Carrefour’a gitmek üzere dışarı çıktım. Uzun zamandır böyle bir görüntüye maruz kalmamıştım. Karanlığın yüreğine doğru yol alıyordum adeta. Çarşının tam ortasına kadar tüm dükkanlar ışıl ışılken, belirli bir noktadan itibaren zifiri karanlık hüküm sürüyordu. Ne dükkanlar ne sokak lambaları... Tümden karanlık. Elektrik olmadığında dünyanın geceleri bu kadar karanlık olduğunu unutmuşum -onu anladım.

Bir tane pastanede elektrik vardı bir tek. Bir şey almak üzere içeri girince bir tek onlarda elektrik olduğunu, onun dışında yüzlerce metrelik, belki iki kilometrelik şerit boyunca tek dükkanda elektrik olmadığını söylediğimde, mağrur bir gülümsemeyle ve hafiften gözlerini kapatarak “bizde jeneratör var” dedi.

Carrefour’a vardım, alacaklarımı alıp eve doğru yola koyuldum. Biraz uzak sayılır. Aradan geçen yirmi beş dakikada elektrikler hâlâ kesikti. İlk kesildiğinde ortaya çıkan neşe de yavaş yavaş kasvetli bir havaya bırakmıştı yerini. İnsanların suratı asıktı. Kimisi telefonunu el feneri olarak kullanıyor, dükkan sahipleri ise kapılarında yüzleri düşmüş bir hâlde bekleşiyor ve sıkıntıyla kol saatlerine bakıp duruyordu. Baştaki neşe yerini “yeter artık”, “ne zaman gelecekmiş?” gibi yakınmalara bırakmıştı.
Eve geldiğimde televizyonu açtım. Bu kadar olur. Amasya’nın bilmem ne köyünde cep telefonları çekmiyormuş. Köylüler bundan şikayetçiydi. Köylerine bir an önce bir baz istasyonu kurulmasını talep ediyorlardı.

Görünen o ki modernleşmeyi istemeyen yok. Elektriksiz, telefonsuz ve internetsiz bir dünyayı, dün akşam tanık olduğum o karanlık dünyayı ciddi anlamda isteyen kalmamış. Varsa da marjinalden de öte bir azınlıktır.

Ben daha da fazlasını, teknolojinin çok daha ilerlemesini, kablosuz güç aktarımının yaygınlaşmasını, tarlada ve fabrikalarda robotların çalışmasını, yapay zeka ile hayatın çok daha kolaylaşmasını, böylelikle insanların zamanlarını entelektüel, sanatsal ve kişisel kimi ilgilerine ayırabilmelerini istiyor, gelecekten bunu bekliyorum.

Yaşasın modern uygarlık.

13 Mart 2019 Çarşamba

Feministler ve 8 Mart Dünya Kadınlar Günü

Geçen sene yazdığım 8 Mart mesajı ne kadar olumlu, ne kadar içtenmiş. Bu yıl Kadınlar Günü için benzer şeyler yazamayacağım; zira sosyal ağlarda feministlerin yaptığı kimi paylaşımlar tadımı kaçırdı. Gerçi memnunlardır. “Erkeklerin tadını kaçırdıysak ne mutlu!” diyorlardır içlerinden.

Kaç senedir kadın-erkek eşitliğine değinmişimdir. En son Ceren Damar cinayetinde olsun, önceki yıllarda Özgecan Aslan cinayetinde olsun, tecavüz, cinayet, şiddet olayları vuku bulduğunda hep tepki verdim. İlkokul beşinci sınıf öğrencilerine bile, her fırsatta, yüksek lisans tez danışmanımın bir kadın olduğunu, demek ki kadın ve erkek arasında bir konuma yükselme, bir meslekte başarılı olma gibi konularda bir fark olmadığını, kadının da erkeğinde -mesela- profesör olabildiğini söylemişimdir. Sırf önyargıları kırayım, zihinleri açılsın diye.

Gelgelelim, feminist hareketin kimi mensuplarına göre kadınlara dair hiçbir söz söyleme hakkım yok. Sebep? Çünkü erkekmişim. Erkekler olarak “ezen” tarafta olduğumuzdan, kadınlarsa ezilen tarafta olduğundan, ezenler olarak ezilenler adına konuşma hakkımız yokmuş. Yani bu arkadaşlara göre bir tarafta tamamı masum, mağdur ve haklı bir kadınlar kümesi, karşısında ise yine tamamı kötü olan bir erkekler kümesi var. Kafalar şahane.

Kendilerince kurdukları kavramsal çerçeve o kadar basit ve tam da basit olduğu için ikna gücü o kadar yüksek ki, zira siyah ve beyaza, Orklar ve Elflere vs. dayanıyor, kendilerinden tamamen emin olmakta beis görmüyor ve hiçbir eleştiri kabul etmiyorlar. Müthiş saldırgan bir tutumları var ve bu sertliklerini, bu makûl-olmamaklıklarını hoşgören, “ağız dalaşına girmeyeyim şimdi” diye ses etmeyen makûl insanları da kendilerinden uzaklaştırdılar -sağolsunlar. Tutumları kadın dayanışmasıyla, kadın ve erkeğin hukuk önünde eşit olması, hayatın hiçbir alanında şiddetin varolmaması gibi taleplerden, tüm erkeklerin özü gereği kötü (özcülük/essentialism) olduğunu alenen ya da zımnen savundukları bir erkek düşmanlığına vardı.

“Erkeğin kadını sömürüsü anne sütü emerken başlar”, “Kadınlar Günümüzü erkekler kutlayamaz”, “mitingde annemle babamın karşılaşması, bir işçinin kendisini sömüren patronuyla karşılaşmasına benzer” gibi ifadelerle ne kadar destek toplayabilecekler, anlamak güç.

Erkek sırf erkek olduğu için kötü değildir. Sırf erkek olarak doğdum diye özür dileyecek değilim. Erkekler kadınlar üzerine konuşabilir -tıpkı kadınların erkekler üzerine konuşmasında olduğu gibi. Tüm konularda, herkes her şey üzerine konuşabilir. “Sen ezen taraftasın, konuşma hakkın yok!” yaklaşımı tam da asıl ezme çabasını yansıtıyor. Erkek bedenine doğmak durduk yere bizi yüceltmediği gibi, kadın bedenine doğmak da durduk yere kadınları her zaman haklı, iyi ve üstün kılmıyor.

Bu konu uzar. En iyisi bir ara YouTube'a video yüklemek. Susacak değilim. Konuşurken kimseden izin alacak da değilim. Her ne kadar "8 Mart'ta erkekler sussun", "ezen tarafın desteğine ihtiyacımız yok" filan diyenler olsa da, Kadınlar Günü kutlu olsun.

12 Mart 2019 Salı

Orhan Pamuk, Hatıralar ve Şehir

Otobiyografileri sevdiğimi daha önce söylemiştim. Belki bir çeşit magazinciliktir, özel yaşamlara dair bir merak, bir dedikodu ihtiyacıdır. Sebebini kurcalamadım ama seviyorum işte.

Orhan Pamuk’un okuduğum ilk kitabı Beyaz Kale idi. Bana göre ortalama bir kitaptı. Yıllar sonra Yeni Hayat’ı okurken, kendimi ne kadar sevmeye ve odaklamaya zorladıysam da hafakanların basmasına engel olamıyordum. Geçen yıl Kar’ı okudum. Sevdim aslında. Yeni Hayat’a dair hiçbir şey hatırlamıyorum ama Kar’daki tüm karakterleri ve çoğu olayı hatırladığımı söyleyebilirim. Yine de, iki yüz elli sayfayı aşmasaymış daha iyi olurmuş.

Derken geçenlerde İstanbul: Hatıralar ve Şehir adlı kitaba başladım. Adı üstünde, İstanbul üzerine olan bu kitap Pamuk’un şehre dair hatıralarından oluşan, tamamen diyemeyeceğim ama kısmen otobiyografik bir eser. Kapağında kendisinin çocukluk fotoğrafı olduğu için çocukluğundan bahsedeceğini de biliyordum. Otobiyografi sevdiğim için başladım ve 360 sayfa kadar olan bu kitabı zevkle okuyup bitirdim.

Kitapta çocukluk yıllarını öyle güzel anlatmış ki, nesnel gerçekliklerle öznel yaşantılarını, başka bir deyişle, dışarısı ile dışarısının onda bıraktığı izlenimleri öyle güzel dengelemiş ki, bazı yerleri okurken “işte bu!” duygusuyla, olmuşluk, tamamlanmışlık duygusuyla doldum. Çocukluk anılarına ara ara ara verip İstanbul’a dair başka yazarların yazdıklarından bahsetmesi de güzel olmuş ama, eh, o kısımlara daha az, kendi yaşantılarına ise daha çok yer verse tadından yenmezmiş.

Çocukluk ve ergenlik yılları, kendini dünyanın merkezinde görmesi, sürekli öğüt veren annesi, hep gezmelerde olan babası, didişip durduğu abisi, aile büyükleri, İslam’ı kendince yaşayan, mesela oruç tutmayan ama kurbanda koç kesip yoksula dağıtan, daha ziyade laik ve Avrupaî bir yaşam tarzını haiz ailesi, resim merakı ve bu merakının resimden ziyade başkaları tarafından onaylanma arzusunun bir yansıması olması, nihayet lise yılları, ilk aşk ve kapanış.

Pamuk’un hayatında en hoşuma giden yön ise zengin bir aileye doğmuş olması oldu. Dedesinin bıraktığı, babasının ve amcasının iş kura batıra bitiremediği miras, konak hayatı, evde hizmetçi, aşçı vs. çalışıyor olması, küçük Orhan daha rahat resim yapabilsin diye Cihangir’deki diğer dairenin anahtarının ona verilmesi, Pamuk Apartmanı vs. Zenginlik görelidir ve elbette Pamuklar bir Koç ya da Sabancı değildi. Doğru; ama Pamuk’un varlıklı bir aileye doğmuş olduğu da apaçık.
Zenginlerin tasasız hayatlarını okuyup izlemeyi hep sevmişimdir. Temel İçgüdü filmi vardır mesela; meşhur. Onu o zengin yaşamı, devasa, deniz manzaralı, bol camlı, bahçeli ve havuzlu müstakil evleri ve lüks otomobilleriyle bambaşka bir yaşamı resmettiği için tekrar tekrar izlemiştim. Mis gibi, huzur veren tasasız yaşamlar.

Zenginlik derken ölçütüm çalışmak zorunda olmamaktan, “yarın kaygısı” duymamaktan ibaret tabi. Duymaktan en haz aldığım cümle şudur: "Kendisine yüklü bir miras kalmıştı."

Pamuk’un okuyacağım beşinci kitabı Kara Kitap olacak.

7 Mart 2019 Perşembe

Thomas Bernhard, Beton ve Ertelemek

Thomas Bernhard Beton’da sürekli bir erteleme içerisinde. Kitaptaki karakterin yazmak istediği bir kitap var. Besteci Mendelssohn üzerine bir kitap yazmaya kararlı. Tonla belge hazırlamış. Notlar tutmuş; ama bir türlü başlayamıyor. “Hele ablam bir gitsin, hemen başlayacağım çalışmaya” diyor kendi kendine. Ablasının evdeki varlığının onu huzursuz ettiğini söylüyor. Ancak, ablası evden ayrılıp başka bir şehre, üstelik uzun süreliğine gittiğinde bile yazar çalışmaya başlayamıyor. Kafasını sürekli kimi düşüncelerle, daha doğrusu kuruntularla meşgul ediyor. “Ya şöyle olursa, böyle olursa” gibi, aslında varolmayan koşul ve durumları zihninde tasarlayıp, durduk yere kendi huzurunu bozuyor. 

Çok ilginç. Ablası evde yokken bile “ya birazdan kapı kilidinden bir ses gelir ve ablam içeri girerse ve çalışmam yarım kalırsa?” gibi düşüncelerle kendi kendini geriyor. Abla evdeyken yazamayan yazar, abla evde değilken de yazamıyor; çünkü onun evdeki -olmayan- varlığını ve gelecekte eve dönecek olma ihtimalini düşünerek, kendi kendisini huzursuz ediyor.

Kitaptaki bu izlekten etkilendim. Kişisel gelişim mesajı verir gibi olacak ama elimde değil: Bir şeyi yapacaksak o an yapmamız lazım. Mükemmel an diye bir şey yok. Her ne yapacaksak onu yapmamız için tüm şartların sağlandığı kusursuz bir ortama, kusursuz bir zamana erişmemiz mümkün değil. 

Kaldı ki, kitapta yazarın ablasının evden ayrılmasında olduğu gibi, şartlar elverdiği hâlde yapacağımız işi çeşitli bahane ve kuruntularla ertelemeyi sürdürüyor, evde bir o yana bir bu yana yürüyüp, ilgisiz uğraşlara gömülüp, şartların nasıl da yeterince olgunlaşmadığına dair kendimize telkinler verip duruyorsak, yapmak istediğimizi sandığımız o işi aslında yapmak istemiyor bile olabiliriz.

4 Mart 2019 Pazartesi

Sıkı Sıkı Tutunmak

Düğünün birinde kız tarafı ile erkek tarafı “siz daha çok oynadınız” diyerek birbirine girmiş. İki taraf arasında büyük kavga çıkmış. Görüntüde sandalyeler havada uçuşuyordu.

Taraf olmak güzel bir duygu olmalı. Sevdiklerinle, kan bağın olanlarla ya da duygudaşlarınla bir kabile aidiyeti paylaşmanın verdiği dayanışma hissi bambaşka olmalı. Dünya bu insanların yüzü suyu hürmetine dönüyor ve inanıyorum ki insanımızda bu hırs ve baskın çıkma arzusu varken ülke olarak sırtımız yere gelmez.

Ben böyle insanlara imreniyorum. Ciddiyim. Keşke bende de o kadar hırs olsaydı. “Sahnede benden/bizden daha çok yer aldılar, bu kabul edilemez!” deyip ortalığı ayağa kaldırsaydım. Hep önplanda olmak için, her şeyden hep daha fazlasını elde edebilmek, beğeni, para, statü, kariyer, sosyal çevre ve aklınıza ne gelirse tüm alanlarda daha görünür, daha yukarıda, daha baskın olmak için tükenmez güçler duysaydım içimde. İçimdeki bir itki -hangi konuda olursa olsun- beni ölümüne mücadeleye sevk etseydi keşke. 

Ama doğuştan mı yoksa sonradan mı nedense artık, nasıl kodlanmışsam, mesela sahnede fazla mı kalmışım, “buyur kardeşim” derim, çık sen oyna. Canıma minnet. Zaten “bitse de gitsek” kafasındayımdır. Sahne senin olsun. Veya keşke maç izlerken heyecanlanabilseydim. Tuttuğum takım gol atınca delicesine sevinip, yenildiğinde üzülebilsem, maç boyunca dünya ile bağım kesilecek kadar maça odaklanabilseydim. Sesim kısılıncaya, boğazımda, alnımda damarlar görününceye kadar bağırasım gelseydi keşke içimden. Keşke en basit mücadele için kalp atışlarım hızlansa, para, statü, imaj gibi işler için hiç ölmeyecekmiş gibi uğraşabilseydim.

Bu insanlardaki yaşama arzusunun yüzde onu bende olsaydı neler başarırdım kim bilir. Oysa sürekli “gölge etmesinler başka ihsan istemez” modundayım ve bu yönümü hiç beğenmiyorum.

27 Şubat 2019 Çarşamba

Kitap İmzalatmanın Anlamsızlığı

Evde yazarından ya da çevirmeninden imzalı yirmi kadar kitap vardır. En azından beş senedir ise kitap imzalatmayı önemsemiyorum. Bir kez olsun o kitaplara yazarın imzasını ya da notunu okumak için dönüp bakmamışımdır. Bir ara imzalı olanları ayrı bir rafa mı dizsem diye düşündüm. Sonra o da anlamsız geldi. Karışık duruyorlar öyle. Benim için imzasız kitaplardan bir farkları yok. Galiba başkalarına özenmişim. Hani son zamanlarda erkekler sevdiği kıza içini onlarca çikolata ve gofretle doldurduğu kocaman kutular hazırlayıp veriyor ya, onun gibi, başkaları imzaya önem verdiği için benim de önem veresim gelmiş olmalı. En son geçen yaz bir kitabın yazarıyla yüz yüze konuşma fırsatım oldu. Kitabı götürmedim yanımda. Yazdıkları yeterdi. Vakitlice sohbet etme şansı ise cabası oldu.

Yazar bana vereceğini yazdıklarıyla vermiş zaten. Yaşantılarının, hayallerinin, okumalarının ve düşüncelerinin bir bileşkesini, aylar süren, kimi durumlarda yıllar süren bir çalışmanın ardından ortaya koyduğu kitapla zaten bana aktarmış. Kitabı imzalatsam ne olur, imzalatmasam ne? Yazarların da bundan pek haz ettiğini sanmıyorum. Hele o imza kuyruklarında yorulduklarına, yüzlerce imza atmaktan, yüzlerce not yazmaktan ve kitaplarına dair ayak üstü, birkaç dakikalık sohbet etmekten sıkıldıklarına inanıyorum. Hatta bunu gözlemlediğim de oldu.

Ayaküstü sohbet demişken, edebiyatçı ya da felsefeci olsun, yazarlar kısa karşılaşmalarda kitaplarından bahsetme eğiliminde olmuyor pek. Hani ünlü kişiler bir yerden sonra sıkılıp insanlardan kaçmaya, güneş gözlüğü veya başka aksesuarlarla kamufle olup dışarı öyle çıkmaya başlar ya, yazarlar da önüne gelenle bilmem hangi kitabının bilmem kaçıncı sayfasında anlattıklarına dair tartışmak istemiyor. Gayet de haklılar. Yazarken ve okurkenki ruh hâlimiz çok farklı çünkü. Evdeki köşemde, loş ışığın altında koltuğuma kurulmuş okurken dış-dünyadan kopuyor, bambaşka bir varoluş kipine bürünüyor ve yazarın zihnine nüfuz edebildiğimi hissediyorum. Ama gündüz vakti veya florasan ışığının altında yazarla yüz yüze geldiğimde hiç de o ruh hâlinde olmuyorum.

Uluslararası bir felsefe sempozyumuna gitmiştim. Orada bir molada, uzunca bir masada ikramlardan alırken, kitabını okuduğum bir felsefeciyle yan yana denk geldik. Ayaküstü sohbet açmaya çalıştım. Kitabını okuduğumu söyleyip bazı ayrıntılara girmeye kalkıştım. Teşekkür etti, gayet nazikçe dinledikten sonra genelgeçer bir yanıt verip sordu: “Tuzlu kurabiyeler nerede?”

Haklıydı. Sonuçta, görece kısa bir molada ayaküstü bir şeyler atıştırıp çay içmek derdindeyken Viyana Çevresi’ni veya Wittgenstein’ı konuşacak değildi.

24 Şubat 2019 Pazar

Kararlarımızda Duyguların Etkisi

Karar vermenin (ve tercih yapmanın) yalnızca akıl ve mantıkla ilgili olduğuna inanırız. Oysa karar vermek duygusal bir edim.

Bir şey yapmaya karar verirken bunu bilgiye dayanarak yapmıyoruz; zira eğer kararlarımız yalnızca bilgiye, ki bilgi derken nesnel doğruları veya olgulara dayanan kimi genellemeleri kastediyorum, dayansaydı, hepimiz her konuda aynı kararları verirdik. Oysa aynı bilgiye sahip iki kişi aynı konuda farklı kararlar verebilir. Bilgiden karara ya da tercihe giden tek bir yol yok. 

İki adam düşünelim. Bunların maddî durumu, yaşam tarzları, yaşları, yaşadıkları yer, eğitim durumları, hatta arkadaş çevreleri aynı olsun. Hatta bu iki kişi birbiriyle akadaş olsun. Ellerinde ikisinin de yüz elli bin lirası olsun. Otomobil alırken karşılarında duran modellerin tüm teknik bilgilerine vakıf olsunlar. Yine de birisi A otomobilini, diğeri ise B’yi seçebilir. Çünkü tüm koşullar aynı kaldığında bile (şu "ceteris paribus" dedikleri durum) bu iki kişi farklı tercihlerde bulunabilir.

Kararlarımızda mantığımız da sandığımız kadar devrede değil. Mantık yasaları tüm zihinler için geçerli olabilir. Evet, hepimiz için iki kere iki dört ediyor, "eğer > öyleyse" döngüsü kusursuz işliyor olabilir. Sorun şu ki, yine iki farklı kişi, ne kadar birbiriyle aynı koşulları taşırlarsa taşısın, farklı kararlar verebilir. Şöyle düşünelim: Eğer karar vermek sırf rasyonel, başka bir deyişle yalnızca akla ve mantığa dayanan bir eylem olsaydı, hepimiz her konuda aynı kararı vermek zorunda kalırdık. Hatta hiç düşünmez, yapay zekaya verili durumu aktarır ve onun en mantıklı tercihi bizim için yapmasını isterdik; zira madem kararlar mantıkla (ve bilgiyle ve kimi deneysel verilere dayanarak) alınıyor, o hâlde “doğru” karar, “doğru" tercih varken “yanlış” olanı seçen kişi ya bir mantık hatası yapıyordur ya da bilgisi eksik, başka bir deyişle cahil birisidir: Sıkça düşülen bir yanılsama. Bir biz akıllıyızdır, başkaları ise salak ya da cahil.

Sonuçta görüyoruz ki pekçok konuda karar ve tercihlerimiz bambaşka. "O kadar zeki birinden böyle bir şey beklemezdim" tepkisi haksız; çünkü o zeki kişi de karar ve tercihlerinde zekasına değil duygularına başvuruyor. Demek ki karar verme esnasında, bilgi ve mantık ya kısmen ya da tamamen devredışı ve daha kesin olan şu ki duygularımız, bilinçdışımız, yani kimi irrasyonel unsurlar her an devrede. 

Bu yüzden kararlarımıza gerekçe bulmak yerine çoğu zaman “canım öyle istedi” deyip geçiyoruz ve bunda bir sorun yok.

16 Şubat 2019 Cumartesi

Bir Gün Lazım Olur -Olmadı

Artık hiçbir şeyi “bir gün lazım olur” diye kenarda tutmuyorum. Tamam, elbette pek nadiren de olsa lazım olan, matkap, tornavida ve silikon tabancası gibi araç ve gereçleri kenarda tutuyorum. Ama bilgisayarda bir dosya ile işim bittiyse hemen siliyorum mesela. Film ve müzik arşivi yapmıyor, indirdiğim filmleri izledikten sonra siliyor, müzikleri ise ya YouTube ya da Spotify üzerinden dinliyorum. İyi ki internet var ve bu sayede şu biriktirme zulmünden kurtulduk. 

Nostaljim de yok; zira nostaljinin sonu yok. Şu an kenarda bir kaset arşivim olsa ne anlamı olurdu ki? Geçen hafta evde iki tane CD çantası buldum. Onbeş-yirmi yıllık CD’lerle doluydu. Onbeş-yirmi yıldır CD çalara takmadığım, zaten dinlemek istesem internette anında erişebileceğim şarkıların olduğu, dolayısıyla yer kaplamaktan ibaret bir sürü kopya. Hadi diyelim CD ve daha çok kaset benim için çocukluk ve ilk gençlik nostaljisi. E bizden öncekiler de “ah, plak gibisi yok!” derdi. Daha öncekiler ise gramofonu özlüyordur muhtemelen. 

Orada da bitmez. Çünkü muhtemelen daha eskiler, “canlı konser gibisi yok. Ses kayıt teknolojisi gelişmeden önce canlı canlı dinlerdik orkestraları. Ah! Ne günlerdi!” derlerdi. Gramofon çıktığında burun kıvırmış, “canlısı varken kimse bundan dinlemez :/” demişlerdi belki de.

Zaten bizi engelleyen de yok. Şu an dilersen plak, CD, kaset ya da başka arşivler yapabilirsin gene. Ama ben yapmam. Benim için şarkılara anında erişip, kayıt altına almadan, maddi bir nesneye, banta, plastiğe filan hapsetmeden, onları içimden geldiği zaman içimden geldiği yerde dinlemek çok daha kıymetli. Tıklatıyorum ve açılıyor. Bir önceki şarkıya geçmek için, walkman’in pili bitmesin diye tükenmez kalemi makaranın deliğine sokup kasedi havada çevirmekle uğraşmıyorum. İşte konfor.
Bir de kutu buldum. İçindekileri görünce yüzüm istemsizce ekşidi. Düğmeler... Onlarca düğme. En az onbeş senedir, aldığım her kıyafetin iç astarına iliştirilmiş hâlde bulunan yedek düğmeler. “Hemen söküp kutuya koyayım, lazım olursa alır dikerim!” düşüncesiyle, elbet bir gün lazım olur diyerek, boş bir umutla biriktirdiğim düğmeler. Ne oldu peki? HİÇBİRİ LAZIM OLMADI. 

Yahu ben derli toplu, neredeyse sistemli bir adamım. Benim yapımda düğme kopartmak yok ki? Onbeş senedir aynı fincandan kahve içen, daha o fincanı bir kez bile düşürmemiş adam gömlek, pantolon ya da ceket düğmesi kopartsın, mümkün mü? Liseden beridir tek düğme dikmişliğim, çünkü tek bir düğmemin kopmuşluğu yok ki? “Bir gün lazım olur” diye onbeş sene düğme biriktirmenin ne gibi bir anlamı olabilir? 

Bundan böyle kenara koyma fiilini hayatımdan çıkartıyorum.

13 Şubat 2019 Çarşamba

Batı'nın Çöküşü

İnsan evrimini gösteren bir video görmüştüm. Homo Sapiens'e giden yolda insanın yüzündeki değişiklikler bir animasyonla canlandırılıyor, en sonunda bugünkü insan yüzü ortaya çıkıyordu. İnsanlar o animasyona nasıl tepki verdi dersiniz? Yok, yanılıyorsunuz, "evrim yok, yaradılış var!" yazan yoktu. "Neden beyaz bir erkek yüzü seçtiniz?" diyen vardı. "Irkçısınız!" diyen vardı. "Neden bir kadın modellemediniz?" diyen, "neden Uzakdoğulu veya Afrikalı bir yüz çizmediniz?" diyen vardı. Animasyonu yapan yaptığına yapacağına pişman olmuştur herhalde. İşin tuhaf tarafı, aynı animasyon zenci bir kadın ya da Uzakdoğulu bir erkek yüzüyle sonuçlansaydı, kimse çıkıp "neden beyaz bir erkek resmetmediniz!" diye tepki göstermezdi.

Bu bir örnek. Benzer tepkileri öngörmek çok kolay artık. Gelgelelim ben bu kadar hassas olmayı sorunlu buluyor, bu tepkileri bir çeşit akıl tutulması olarak görüyorum.

* * *

Endonezya’da bir karakolda, hırsızlık yaptığı düşünülen şüpheliyi sorgularken boynuna kocaman bir yılan dolamışlar. Polisler gülüp eğlenirken adam korku ve tiksintiden gözlerini bile açamıyordu. Orada bu sorgulama tekniği adettenmiş. Kameraya çekmeseler haberimiz olmayacaktı tabi. 

Avrupa nüfusu dünya nüfusuna bakıldığında pek de fazla değil. Zamanında sırf askerî güç ile her yeri yönetebiliyorlardı. Zamanla geri çekilmek zorunda kaldılar. Batı hâlâ güçlü olsa da eski görkemli günlerinden uzak. Beyaz adam eski gücünde değil. Yaşlı Kıta’nın nüfusu da yaşlandı. Aile kurmayan, çocuk yapmayan, yapsa bile bir, bilemedin iki tane yapan Avrupalı, çareyi dışarıdan göçmen almakta buldu. Yirmi sene sonra yaşlılarına bakacak insan bulamayacaklar. İsveç’te İş Bulma Kurumu’nun web sayfasını incelemiştim. İlanların çoğu yaşlı bakımı üzerineydi. Eleman arıyorlardı. Zaten Norveç dediğin beş milyon, İsveç dediğin on milyon, eh o on milyonun da kayda değer bir kısmı İsveçli değil zaten. Ortadoğu başta olmak üzere başka kültürlerden göçmüş insanlar.

265 milyonluk Endonezya, neredeyse 1,5 milyarlık Çin, Çin’i geçmesi öngörülen Hindistan, 210 milyonluk Pakistan, 160 milyonluk Bangladeş, 205 milyonluk Nijerya ve daha başkaları… Burma gibi küçücük ülkelerin bile 55 milyonluk nüfusa sahip olduğu Uzakdoğu’yu bir düşünün. Gelecek Uzakdoğu, Ortadoğu ve Afrika’da kuruluyor. Genelde Batı'nın, özelde ise Avrupa’nın doğal seçilimle, yavaş yavaş yok olacağını, tamam, yok olmak biraz ağır oldu, ama giderek zayıflayacağını öngörmek için kâhin olmaya gerek yok. 

Derdim ırklar değil, kültürler. Gözün yeşil ya da kahverengi olmuş, esmer ya da açık tenli olmuşsun, şahsen umrumda değil. Ama kültürler arasındaki farklılıkları eşit görmek mümkün değil. “Canım, o da onların kültürü” deyip geçiştirdiklerin, insan bedeninin dokunulmazlığı gibi en temel ilkeleri bile benimsemeyen yapılar olabiliyor. “Uygar” ya da “medenî” saydığımız ilke, tutum ve davranışları ileride mumla arayacağımıza inanıyorum.

İleride belki de, “eskiden bir Batı varmış. Zamanında çok güçlüymüş. Sonra rahatından, konforundan ödün vermeyen ve ideallerinden vazgeçmiş bireyler yetiştirmiş bağrında. Muhaliflerini kendi içlerinde barındırmışlar hep. Kapitalizmi kuran Batı, sosyalizmi de kendi bağrında yaratmış. Ancak, özeleştiriyi giderek öyle bir noktaya taşımışlar ki, kendilerini ve kendi geçmişlerini acımasızca eleştirirken, Avrupa dışında kalan kültürleri eleştirenleri ırkçı, faşist ve hoşgörüsüz olmakla itham ederek susturmuşlar. Zamanla nüfusları azalmış. Bugün zayıf ve etkisizler ve eski güzel günleri bir Kayıp Ada Atlantis, bir El Dorado misali, yitik bir cennet misali yad etmekle yetiniyorlar” yazacak tarih kitaplarında.

Endonezya’da şüphelinin boynuna yılan dolanarak sorguya çekilmesi yalnızca bir örnek. İleride güç dengesi tamamen değiştiğinde açıklama gerekliliği duymayacak, “bizi Yaşlı Kıta'nın değer yargılarıyla yargılayamazsınız! Artık ölçütler değişti” deyip, kestirip atacaklar.

7 Şubat 2019 Perşembe

Bilgisayar Oyunları

Buralarda pek konuşmuyoruz ama bilgisayar oyunları hayatın bir gerçeği. Geçen akşam Starcraft’in artık ücretsiz oynanabildiğini duydum. İndirip kurdum. Lise sondan beri nasıl oynandığını biliyordum ama hiçbir zaman gerçek bir "gamer" olmadığımı acı bir yenilgiyle hatırladım. Daha ben savunma hattımı kuramadan adam darmaduman etti tüm üslerimi. Bir başkasıyla oynadım. Bir başkasıyla daha. Sonuç hüsran.

İlkokul ikinci sınıftayken Commodore 64 almıştı babam. O zaman kimseler bilgisayar nedir bilmezdi. Oyunları severdik tabi ama basic dili ile küçük programlar yazmanın tadını da çocuk yaşta almıştık abimle. İlkokul beşinci sınıftayken bir çocuğa göre programlama (kodlama da diyorlar) konusunda epey iyiydim. İstanbul’a gittiğimde Zafer Amcam’la kitapçıya gidip Turbo Pascal kitabı almıştık. PC ile program yazabilmek için. Orta son-Lise 1 yılları Pascal’ın görsel hâli, daha doğrusu Windows tabanlı hâli olan Delphi ile uğraşmaya başladığım dönem oldu. Yirmi yaşımda ise kodlama işini temelli bıraktım.

Yirmi yaşıma kadar tek kitap okumayıp birdenbire okumaya başlamam, kısmen de olsa, kodlamayı bırakmamdan oluşan boşlukla ilgili olabilir. En çok felsefeye merak duydum; çünkü kodlama da, dışarıdan anlaşılmaz, kendi evrenini, kendi dünyanı yarattığın bir sanattır. Kuramsaldır bir bakıma. Buna felsefe ve bilim yakın durur dursa dursa.

Bugün düşündüm de, evet, ilk kez kitap aldığımda 19-20 yaşındaydım; ama küçüklüğümden beri alıp okuduğum bilgisayar dergilerinin haddi hesabı yok. Hepsini, satır satır okurdum. PCWorld, PCMagazine, Chip, GameShow(efsane) filan. Demek ki okuma alışkanlığım aslında hep varmış da türü başkaymış yalnızca.

Oyunlara dönecek olursak, ben yıllardır oyun piyasasının geldiği durumdan hoşnutsuzum. Tüm oyunları elinde silah, kendin dışındaki her şeyi hedef olarak gördüğün first-person shooter diye tabir edilen tarzda yapıyorlar. Sevmiyorum bunları. Gerilimi de sevmiyorum. Ben bulmaca çözmeyi seviyorum oyunlarda. Bilen bilir, 1996’da Gabriel Knight 2 çıkmıştı. İlk video çekimli oyunlardan. Film gibi. Hani konuşacağın kişiye tıklatıyorsun, ne diyeceğini seçiyorsun. Anahtarı seçtikten sonra arabaya götürüp tıklatıyorsun. Adım adım tüm sırları çözerek ilerliyorsun. Meğer bunlara “point-and-click adventure” deniyormuş.

Bu hasretimden ötürü Full Throttle, Syberia ve Gabriel Knight 3’ü indirdim. Çocukken yarım yamalak İngilizcem yetmezdi bunları oynamaya. Şimdi tadını çıkartacağım. Ama benden oyuncu olmaz. Bunu da biliyorum. Yapıp yapabileceğim, arada başına oturup bir saatimi ayırıp bir bölüm geçmek, o kadar.

Belki daha sonra Monkey Island serisine bile başlarım 😊 Yaşasın “seç-ve-tıklat(?)” macera oyunları! Yaşasın '90'lar!

6 Şubat 2019 Çarşamba

Felsefe, Descartes, Özne Metafiziği ve Heidegger

Kaç senedir felsefeyle iç içeyim, hiçbir zaman “düşünüyorum, öyleyse varım” tarzındaki yaklaşımları sıcak bulmadım. Evet, “sıcak” gibi değer-yüklü (value-laden) bir ifadeyi bilerek kullanıyorum. Bilimden evrenselliği, yani tarihsel ve coğrafî belirlenmişliği aşan, tüm zaman, mekân ve kültürlerde geçerli olan doğrulara ulaşma çabasını anlıyorum; ancak felsefede bu bağlam-dışılık ne makûl ne de cazip geliyor. Düşünen, bilen bir özne anlayışı, aşkınsal dediğimiz, bedenin, duyguların, tarihin ve mekânın varlığını parantez içine alan, sırf zihinden ibaret, Dekart’ta, Kant’ta ve Husserl'de gördüğümüz o soyut özne anlayışı bana soğuk geliyor.

Yaşanmışlıklara bu yüzden önem verdiğimi ve otobiyografileri bu yüzden sevdiğimi biliyorum. Dünyada olan, Heidegger’in tabiriyle dünyaya “fırlatılmış” varoluşumuzla şeyler-içerisinde-bir-şey olduğumuzu, bir bağlamın, bir ortamın içerisine doğduğumuzu, dahil olduğumuz ilişkilerden, başkalarından, eşyadan, etrafımızı saran tüm şeylerden ve koşullardan soyutlandığımızda bizden geriye pek bir şey kalmadığını, kalsa bile o şeyin artık biz olmayacağını biliyorum. Biliyorum ki dünyaya aynı koşullarda bir kez daha gelseydim, yaşayacağım hayat şimdikiyle aşağı yukarı aynı olurdu.

Bu ev benim için şu kadar metrekareden, bu kadar odadan ve şu ve şu malzemeden müteşekkil bir nesne değil. İçinde yaşadığım, yemek yediğim, okuduğum, uyuduğum ve konuklarımı ağırladığım bir mekân. Giderek bütünleştiğim bir uzantı. Şu bilgisayar benim için şu kadar belleği, bu kadar inç boyutunda bir ekranı, bilmem kaç santimetre boyutlarında bir eni ve boyu olan bir nesne değil. Şu an bu satırları yazarak sizinle paylaştığım, parmaklarımın temas ettiği, birlikte zaman geçirdiğim bir şey. Fazıl Say için piyanosu şu kadar ağırlıkta, şu boyutlarda ve şu ağaçtan yapılmış bir nesneden ibaret değil. Bütünleştiğinde harikulâde ezgilerin duyulmasına vesile olduğu bir şey. Adeta bedeninin bir uzantısı. Yeni bir uzuv.

Hayata dair benimsediğim bu bağlamcı yaklaşımdan ötürü daha zor olan düşünce üretimine de, nispeten kolay olan kanaat beyanına da kendi kişiselliğimizi katmamızın kaçınılmaz olduğuna inanıyorum. Kaçınılmaz olmasa bile, soyut konuşmaktansa kendilerinden, yaşantılarından ve düşüncelerinden bahseden insanları seviyorum; zira en bireysel, en ben-merkezci otobiyografilerde bile zamanın ruhuna bir tanıklık görüyor, “ben” derken bile, benliklerini, etraflarını kuşatan onca şeyden kopartamadıklarına her defasında yeniden tanık oluyorum.

Bu sebeplerle metinlerde yer alan yaşantılar, düşünceler, edebiyat, felsefe, duygu durumları ve hatta bedenin hareketleri bile bir bütün. Dağınık gibi görünürken asıl yaptıkları birbirini beslemek. "Hayır, ben sadece soyut konuşurum" dediğimizde bile yaptığımız, soyut düşüncenin yeşerdiği bağlamı, yani kişisel yaşantıları ve dünyanın getirdiği koşulları gizlemek.

31 Ocak 2019 Perşembe

Yeni İnsanlar Tanımanın Zorluğu

İki kez denedikten sonra bıraktım. Tam iki yıl önce kitabım Çağımızın Yanılgıları çıktığında kendi kendime söz vermiştim: Artık bırakacaktım bu işleri. Daha az okuyacak, daha fazla dışarı yönelecektim. Evde daha az zaman geçirmeye ve yeni insanlar tanımaya kararlıydım.

Tamam, gezmesine geziyordum. Gerçi onu da tuhaf bulan olmuyor değil; çünkü yurtdışında turlarla değil fakat tek başıma geziyor, hiç de sıkılmıyordum. Yol arkadaşınla kafanın uyuşması çok önemli. Ben tatilde geç kalkmam mesela. Erken kalkar, kahvaltımı yaptıktan sonra en geç dokuzda dışarı çıkarım. Sonuçta yeni bir ülke, yeni bir şehre gitmişken kıymetli vaktimi uykuda harcayacak değilim. Yorulmadan, dinlene dinlene ne kadar tarihî mekân, mimarî eser, müze ve sanat galerisi varsa, ağır ağır geziyor, gündüzün yeterince yorulduğum için akşamları -kaldığım hostelde- konuşmak isteyen olursa sohbet ediyor, olmazsa açıp dergi ya da kitap okuyordum.

Şimdi boşverelim yurtdışını. 2017 Ocak’ına dönelim. Kitap da çıkmıştı madem, madem artık bir görev duygusu taşımıyordum, o hâlde dedim kendime, "artık daha sosyal olabilirim!" Peki nasıl olacaktı bu? Doğa yürüyüşleri! Evet. Doğa yürüyüşlerine katılmalıydım. Derhâl bir etkinlik buldum. Kaydoldum ve gittim. Gerçi güleryüzlü ve yerine göre girişken birisiyim; ama yürüyüşe gittiğimde bir şeyi fark ettim: Zaten herkes ikili-üçlü gruplar hâlinde gelmişti ve neredeyse herkes birbirini tanıyordu. Bir arkadaşa, “gel yürüyüşe gidelim” dediğimde ilgilenmemiş, bunun üzerine “iyi, o zaman ben kendim giderim!” demiştim ve netice buydu işte… Herkes ya ikili ya üçlü gelmiş ve çoğu birbirini tanıyor. Dedim ki Tamer, önyargılı olma, genelleme yapma ve şansını bir kez daha dene. Bir başka etkinlik yakaladım iki hafta sonra. Ona da katıldım ve sonuç yine aynı oldu.

Yani insanlar bir etkinliğe yeni insanlar tanımak için gitmiyordu. İnsanlar zaten tanıdıkları kişilerle katılıyordu etkinliklere. Meğer sosyalleşmek yeni insanlar tanımak değil, tanıdığın insanlarla bir şeyler yapmak anlamına geliyormuş. Kapalı bir çember.

Bunun üzerine öğrencilikte okul, yetişkinlikte ise işyerinin insanlarla tanışmak bakımından yegâne mekânlar olduğunu anladım ve daha fazla zorlamayıp özüme döndüm. 

İki yıl önce gerçekleştirdiğim bu sosyalleşme atağını şimdi gülünç ve acınası buluyorum. Olsun, o da bir öğrenmedir. Artık efendi gibi işe gidiyor, eve dönüyor, okuyor, yazıyor, film izliyor ve arada bir etkinlik olursa ona hâli hazırda tanıdığım insanlarla katılıyorum. 

Tıpkı o doğa yürüyüşüne katılanların yaptığı gibi.

29 Ocak 2019 Salı

Vasatta Buluşmak

Rize’de festival düzenlenmiş. Karda şambriyelle, naylonla kayıyorlar. Eğlenceli görünüyor ama ciddi ciddi sakatlananlar, kolunu ayağını kıranlar olmuş yine. Neden böyleyiz? Yani neden her konuda bir dalga geçme, her şeyi tiye alma eğilimindeyiz? Neden Rize’nin, Erzurum’un dağlarında profesyonel kayak ekipmanlarıyla kaymıyoruz? Neden tüm madalyaları İsveçlilere, Norveçlilere, Finlandiyalılara bırakıyoruz? Neden tek bir şampiyon bile çıkmıyor bu koskoca, kalabalık ülkeden?

Biz buyuz-muş. Çok eğleniyoruz-muş. Kolumuz kırılsa, bacağımıza kramp girse, takla atıp kafamızı ağaç gövdesine de vursak biz buyuz. Memnunuz hâlimizden. Aradan sıyrılacak birisi olduğunda da destek vermeyiz. Eğer o yükselirse biz aşağıda kalacağızdır çünkü. Yabancı dil mi? Yaaa biz bilmeyiz, anca’adın ne diye sorarız. Çünkü iki tane kelime söylesen, iki tane cümle kursan, "telaffuz hatası yapsa da kahkahayı patlatsak" diye tetikte bekleyen bir güruh muhakkak vardır etrafında. Dans etsen ayağının kaymasını, şarkı söylesen detone olmanı bekleyenler hep mevcuttur. Sürekli başkasının özgüvenini kırmaya meyilli bir çevrede yetişen çocuk, çalışkan olsa kendisine ödül olarak "inek" denilen bir çocuk giderek gözden uzak durmayı, saklanmayı öğrenir böylece. Dalga geçen, tiye alan, senin hatanı veya başarısızlığını bir mizah malzemesi, "Ali'nin/Ayşe'nin yaptığını gördün mü!" şeklinde bir anekdot olarak kullanmaya hazır bir kitlenin varlığı kişiyi risk almamaya, sessizliğe iter. Sonra da bekleriz ki birileri çıkıp bir mucize yaratsın. Çıkmaz.

Risk almamaya başlıyor -özellikle daha zeki ve yetenekli olanlar. Sesi gür çıkanlarsa ortalama kitle. Hani gelin-kaynana programları vardı, gerçi tüm realite programlarında öyle ya, işte o programlarda kim daha çaçaron, kim daha çenesi kuvvetliyse o kazanır. Halk da onu destekler SMS’lerle. 

Vır-vır-vır durmadan yüksek desibelde konuşup, bildiğin sözel şiddet uygulayarak daha efendi, daha aklı başında tipleri iş yerinde, okulda, sokakta, her yerde baskılayan vasat güruh, daha iyi olanın yükselmesini engelleye engelleye herkesin beklentilerinin düşmesine sebep oldu. Artık “eline yüreğine sağlık kardeşim”, “emeğine sağlık kardeşim" sözlerini duya duya vasata alıştırıldık. “Olsun, sonuçta emek var” dene dene takdiri hak etmeyen de takdir edilir, nitelikli ile niteliksiz olan ayırt edilemez oldu.

Komünizm geldi bir bakıma: Herkesi aşağıya çekmekle, kimsenin yukarılara tırmanmasına izin vermemekle vasatta eşitlendik. Ama memnunuz böyle. "Biz buyuz! İşinize gelirse!"

28 Ocak 2019 Pazartesi

Değişiyoruz

Kendimizdeki kimi değişimlerin farkında olmak güzel şey. Buralardaki bir süpermarketin kapısı aylarca yapılmamıştı. Marketten çıkan müşterinin kapıyı sonuna kadar çekmesi gerekiyordu. Market çalışanları bazen, kapıyı açık bırakan müşterinin arkasından öfleyip pöflüyor, sonra gidip kapıyı kapatıyordu. Yirmi sekiz yaşındaydım galiba. Çok düşünceliyim ya, her seferinde, ellerim yüklü olmasına rağmen o kapıyı itinayla kapatmayı ihmâl etmezdim. Duyarlı vatandaş Tamer.

Geçen gün başka bir yerde aynı duruma rastladım. Bu kez kapıyı kapatmadım. Çünkü umrumda değil artık. Orada dükkan ya da süpermarket açmışsan, kişisel olur kurumsal olur, o kapıyı bi’zahmet yaptıracaksın kardeşim. Vatandaştan duyarlılık bekliyorsan önce o duyarlılığı senin göstermen, sorumluluğunu başkalarına devretmemen gerekir. Varsın kapı açık kalsın. Çıkıp giderim.

Daha da eskilere bakınca (büyüklerim kusuruma bakmasın, eskiler dediğim on, bilemedin onbeş sene öncesi ve sizler için o kadar eski olmadığını biliyorum) her konuda çok daha duyarlıymışım. Kavga eden iki kişi görürsem etkilenir, üzülürdüm. Kalbim daha hızlı çarpmaya başlar, hatta mümkünse kavgayı ayırırdım. Geçenlerde bir kavgaya tanık oldum ve -kızmayın ama- resmen çekirdek çitleyerek izleyesim geldi. Çok komik geldi koskoca iki adamın yerde debelenmesi. “Benden sonra tufan” ruh hâliyle, tamamen sakin, kalbim yavaş yavaş atmaya devam etti. Reziller.

Arasıra çenem düşer. Bunu eskiye göre çok daha iyi kontrol ediyorum yine de. Daha az konuşuyorum. Bazen günlerce konuşmuyorum. Kimi zaman, karşımdaki dinlemeye hevesli oluyor hakikaten. O zaman şevkle anlatıyorum; ama sorduğu sorunun cevabını dinlemeyen insanlar da yok değil. Hemen kesiyorum anlatmayı. Derste de aynı. Ders işlerken aralara anekdot koymayı severim. Bu talep bazen öğrencilerden de gelir. Bakıyorum ki bu suiistimal edilecek; yani anlatmam talep edilmesine rağmen anlatmaya başladığım anda dinlemeyip başka şeylerle ilgilenecekler, derhâl kesiyorum anlatmayı ve ders konusuna dönüyorum. İlgi duymayan bir kitleye “n’olur beni dinleyin!” dercesine, ısrarla bir şeyler anlatmak anlamsız.

Son olarak, önceden başkaları adına utanırdım. Başkası toplum önünde küçük düştüğünde, dili sürçtüğünde ya da hata yaptığında, veya bile isteye kendisini rezil ettiğinde sanki ben rezil olmuşum gibi kızarıp bozarırdım. Son yıllarda o duyguyu yitirdim. Başkaları kendilerini rezil ediyorsa ediyor. Hiç utanıp sıkılmıyorum. 

Eleştirmek de istemiyorum çünkü birilerinin dilinin sürçmesini, hata yapmasını, başarısız olmasını filan yakalayacağım diye tetikte beklemeyi çoktandır marifet saymıyorum.

26 Ocak 2019 Cumartesi

Batı'dan Gelen Ne Varsa Kötüdür

“Batı’da insan yok. İnsan Hakları Batı’nın bir icadı”, “Kadın Hakları diye de bir şey yok. Bizde kul hakkı var” gibi söylemlere, hani Cemil Meriç’te, İsmet Özel’de filan görebileceğiniz bu kategorik Batı karşıtlığına bugünlerde Yusuf Kaplan’da rastlıyoruz. Cemil Meriç’in Bu Ülke’sini, İsmet Özel’inse Tahrir Vazifeleri’ni okumuştum. Küçük küçük beş tane kitap. Bu yazarlar üzerine makaleler de okudum elbet. Yusuf Kaplan’ı televizyonda görünce dinledim biraz. Kitabı varsa da alıp okumam; zira bu zihniyetteki kişilerin ne diyeceklerini kestirebiliyorum. Üzgünüm ama boş. Yalnızca Batı’ya karşıt olmak üzerinden kendini kuran bir söylem. Batı olmasa, konuşacak bir şeyleri kalmayacak. 

Karşıtlık derken ifadeyi yumuşatıyorum. Yaptıkları apaçık bir düşmanlık. Cemil Meriç Batı için, Avrupa için “düşman bir medeniyet” der. Batılı’nın yaptığını, Doğu’yu mistik, farklı, irrasyonel bir Öteki olarak görmeyi oryantalizm olarak itham ederler etmesine ama Yusuf Kaplan gibi yazarların söyledikleri de, süslü sözlerle bezeli bir oksidentalizmden fazlası değil. Eleştirdikleri tavrın bir benzerini takınmaları bir yana, eleştirdikleri medeniyetin üstün yönlerine karşı da nefret duyuyorlar. Klasik müzik? Bizim değildir. Roman sanatı? Bizim değildir. Bizde sözlü kültür vardır. Resim? Heykel? Canlıların resmedilmesi hoş karşılanmaz. Bizde hat, ebru, bezeme vs. vardır. Olimpiyatlar? Yunan icadıdır. E peki askerî mağlubiyetlerimiz? Ha onlar özümüzden koptuğumuz için yaşanmıştır. Özümüze dönseydik, hiç batılılaşmasaydık o mağlubiyetler yaşanmayacaktı.

Kabaca özetliyorum ama emin olun dünya görüşleri genel hatlarıyla böyle. Son derece zayıf ve bir alternatif üretmekten uzak, sabahtan akşama “Batı-Batı-Batı!” diye diye baş ağrıtan, kendisine bir karşıt varsayıp varoluşunu ona karşıt olmak üzerinden kuran, dolayısıyla tam da karşıt olduğu şeye göbekten bağlı, sıkıntılı bir yineleyişler bütünü.

Esasında tarım toplumuna, o çoktan tarihe karışmış feodaliteye özlem duyduklarını düşünüyorum. Yitik bir cennete duyulan nostalji. “Kadın-erkek eşitliği projesine bir son verilmeli!” derken, duydukları rahatsızlık geleneksel tarım toplumunun çoktan çökmüş olmasından, geleneksel rollerin geride kalmış olmasından kaynaklı. Televizyonda “tanımlamazsanız, tanımlanırsınız” deyip diyordu elli sefer. Dünya’yı Batı’nın değil, kendi tanımlarımızla, kendi kavramlarımızla anlamlandırmalıymışız. Çizdiği çerçeveyi anlıyorum ama çerçevenin içine bir türlü geçilemiyor, hep boş kalıyor içerisi.

Kurdukları bu Doğu-Batı karşıtlığı pek gerçekçi değil. Bir kere hayat o denli siyah-beyaz değil. Yaptığımız tanımlar hatalı olabiliyor. Gri alanlar var. İkincisi, daha ziyade kentleşme, modernleşme, dolayısıyla feodalitenin -her ne kadar tortuları hâlâ varlığını hissettirse de- sonlanmış olması, tarım toplumunun sona ermiş olması ve toplumumuzun bunu kabullenmekte zorlanması söz konusu diye düşünüyorum.

Yani olay, masum doğuya karşı kötü kalpli batı ikiliğinden başka bir şey.

22 Ocak 2019 Salı

Poşet, Bez Çanta ve Kitaplar

Dün gece e-kitap okuyucumda yakın zamanda okuma ihtimalim olmayan kitapları ayıkladım. Önümüzdeki dönemde felsefe adına Gadamer’in Hakikat ve Yöntem’ini ve Derrida’nın Gramatoloji’sini çalışacağım sadece. Elimde Derrida ve Gadamer üzerine başka birkaç kitap daha var. Onun dışında Nietzsche’nin henüz okumadığım birkaç kitabı ve Spinoza’nın Teoloji-Politiği bir de. Eagleton kitaplarını, Arendt’i filan sildim.

Edebî kitaplarda ise okumayacağımı bildiğim kitapları ayıkladım. Bernhard’ın tüm kitaplarını okuyacağım. Tezer Özlüleri de öyle. Bilge Karasu’ya elim gitmiyor. Vardır bir bildiğim zira içgüdülerim beni pek yanıltmaz. Tahsin Yücel okumak istiyorum. Çekiyor beni. Şu saatten sonra açıp da 500 sayfalık bir polisiye ya da tarihsel roman okumayacağımı biliyorum. Artık yalnızca sevdiğim, istediğim kitapları okuyacağım. 2019 kararımdı bu. Felsefe konusunda Gadamer ve Derrida, edebiyatta ise -otobiyografi ağırlıklı olmak üzere- Alman, Rus, Fransız ve Türk yazarlar. Yunus Emre Divanı’nı, İnci Aral’ı, Ahmet Ümit’i ve Sabahattin Alileri ayıkladım. Olur da içimden okumak gelirse tek tek ekleyiveririm. Artık yok öyle önüme okunacak tonla kitap yığmak.

Selçuk Altun yüzünden, çok sevmediğim hâlde Paul Auster okumaya heveslendim. Yalnızlığın Keşfi, Kırmızı Defter ve Timbuktu’yu okumuştum. Üç kitap da pek hitap etmedi bana. Bernhard nereeeee, Auster nere. Yine de New York Üçlemesi'ni ve Leviathan’ı okuyasım geldi Altun yüzünden; ama en doğrusunu yaparak tek bir kitabını attım cihaza: Cebi Delik; çünkü otobiyografik. Kendi hayatını anlatanları seviyorum ben. Zorlama kurguları değil.

Bugün 13.20’de diş hekimiyle randevum vardı. Aslında ağrı sızı yok ama sol üst arka diş etimde, yemeği çok çiğnemem gerektiğinde, mesela et yediğimde 2-3 gün süren bir sızı oluyordu. Durduk yere değil de sadece yerken. Sonra geçiyordu. Dedim bi'baktırayım. Nitekim ufak bir çürük varmış. Hemen oydu ve oluşan boşluğu dolguladı -sağolsun.

Şehiriçi dolmuşuyla merkez ışıklarda inip aşağıya yürümeye başlamışken bir kalabalık gördüm. Önce arbede zannettim. Uzaktan kavga edenler ve onları ayırmaya çalışanlar var gibi duruyordu -yahut kavga eden iki büyük grup. Onbeş metre kadar ilerleyince bedavaya bir şey dağıtıldığını fark ettim. Kavga filan değildi. Merak ederek izdihama dahil oldum. Ama nasıl bir mücadele! Altın mı dağıtıyorlardı yoksa? Tam hedefime ulaşacakken iki teyze beni omuz darbesiyle ekarte etti. Hırslandım. O bedava şey neyse ben de istiyordum! Kalabalığı yararak nihayet masaya vardığımda, belediyenin bez çanta dağıttığını gördüm. Böyle uzun saplı, yüksek olanlardan. Hemen bir tane aldım. Zabıtanın "herkes bir tane alsın! İki tane almayın!" bağırışları arasında olay mahallini terk ettim.

Çok mutluyum. Böyle küçük şeyler beni bir hafta mutlu edebilir. Nihayet ilk kez poşetsiz alışveriş yapıp, omzumda bez çantam, yüzümde gülümsememle evin yolunu tuttum.

20 Ocak 2019 Pazar

Çok Okumak Marifet Değil

Selçuk Altun’un Yalnızlık Gittiğin Yoldan Gelir adlı kitabını Ankara’da öğrencilik zamanlarımdan beri bilirim. Ne var ki merak edip okumamıştım. İsmiyle sıradan bir aşk hikayesini çağrıştırmıştı bana. Yıllar sonra, Thomas Bernhard okumalarıma dair geçenlerde yazdığım değiniye Serdar’ın yaptığı yorum üzerine Selçuk Altun’un romanını merak ettim ve bugün başlayıp yarıladım.

Kitap için Selçuk Altun’un "kitabografisi" diyebilirim. O güne dek okuduğu tüm yazarların adını anıyor neredeyse. 200 sayfalık roman adeta bir edebiyat ansiklopedisi. Hani canınız sıkılsa ve yeni bir yazar keşfetmek isteseniz, açın romanı orta yerinden, emin olun en az iki ismin zikredildiğini görürsünüz. Yazarların yanı sıra çok sayıda ressam ve müzisyenin, hatta New York’taki, Hollanda’daki, İsviçre’deki kitapçıların, sahafların, kütüphanelerin ve müzelerin ismi durmaksızın zikrediliyor. Çok ilginç. İlk kez böyle bir kitaba rastlıyorum. Sevdim mi? İçerik olarak evet, olay örgüsü olarak ise eh işte. Biraz fazla isim yığmış doğrusu.

Selçuk Altun o kadar çok okumuş ki, okudukları dışında bahsetmeye değer bir şey yaşamamış gibi duruyor neredeyse. Kitabı kitaplar üzerine yani. Öyle birisi olamazdım. Yazılmış tüm kitapları okumak asla mümkün değil ve ömür kısıtlıyken seçici olmak zorunlu. Bir de, sürekli okumak tuhaf bir şekilde köreltici olabiliyor. Yazmak lazım. Artık not mu tutarsın, günlük mü, yoksa öykü mü yazarsın bilmiyorum. Ama hiç yazmaksızın sürekli okumakta tarifi zor bir sıkıntı var. Schopenhauer bir yerde fazla okumanın zararlarından söz ediyordu. (Buna bir ara bakayım.)

Entelektüellik sırf alımlamaktan ibaret olmamalı. Sürekli okuyor, film izliyor, müze ve sanat galerisi geziyor, konserlere gidiyor, tiyatroya gidiyor, evde müzik dinliyorsan, tamam, güzel de, tüm bu etkinliklerde yalnızca alımlayıcı konumdasın. Üreten hep başkaları. Hep tüketiyoruz. Etkin olmamız gerekmiyor fakat sürekli alıyor, yalnızca bakıyor ve dinliyoruz.

Entelektüel gıdalarla beslenmek kadar, hiç değilse arasıra üretmek de gerek. Yazmak, beste yapmak, entrüman çalmak, yabancı dil öğrenmek, bahçeye çiçek ekmek veya aklınıza ne gelirse artık... Arada bir bir şeyler yapmalı. Öteki türlü, bitimsiz bir veri akışına maruz kalmış hâlde, sentezlemeksizin, edilgin bir konumda sürekli alımlayıp duruyoruz ve tek başına bunun iyi bir şey olduğundan emin değilim.

14 Ocak 2019 Pazartesi

Ev Almak mı Yoksa Kirada Oturmak mı?

Ev almaktansa ömür boyu kirada oturmayı savunanlar var. Bugünün yüksek kredi faizleriyle hesaplandığında haklılar da. Ömür boyu kira vermek, kağıt üzerinde makûl bir seçenek olabilir. Yine de katılmıyorum.

Birincisi, tamam, kirasını ödediğiniz sürece o evin kullanım hakkı sizindir ama kendi evinize taşınmanızın psikolojik bir üstünlüğü vardır. Kiradayken duvarlara tek bir tablo astığımı hatırlamıyorum mesela. Her halükârda içinizde bir geçicilik duygusu olur ve kalıcı olacağınızın garanti olmadığı bir evde aidiyet duygunuz güçlü kalamayabilir. Eve masraf yapmak istemez, özellikle dekorasyonla ilgili arzularınızı devamlı ertelersiniz. Eşyalara gelirsek, dünyanın parasını vererek alacağınız eşyalar da taşınırken yıpranır. Bir dolabı, bir yemek masasını tekrar tekrar söküp takmak onu zayıf düşürür.

İkincisi, kredi faizlerini ve kirayı bugüne güvenerek hesaplamak yanıltıcı. Yarın ne olacağını biliyor muyuz? Belki kiralar beklentilerinizin ötesinde artacak? Belki yarın bir gün kredi faizleri eski oranlarına düşecek? Ömür boyu kirada oturmayı ev almakla bir tutan bu görüşte şimdiki andaki koşulları mutlaklaştırma eğilimi var ve bu eğilim yanıltıcı.

YouTube’da evsizlerle yapılmış röportajları izliyordum. Oradan oraya atlarken “çalışan evsizler” ile ilgili kısa belgesellere rastladım. Evet: Çalışan evsizler. Kiraların uçuk meblağlara ulaştığı ABD’nin Washington ve Kaliforniya eyaletlerinde ve Almanya’nın Münih şehrinde insanlar çalıştıkları hâlde ev kiralayamıyorlarmış. Bildiğin sen gibi, ben gibi işinde gücünde insanlar. Sabah kalkıp mesaiye başlıyorlar. Arabaları var. Arabalarına yastık ve yorgan sermişler. Orada yatıp kalkıyorlar. Nerede yıkanıyorlar bilmiyorum ama gerçekten çarpıcı bir durum. Kiralar maaşını aşsın. Hem çalış hem sürün.

Üstelik bu durum tüm metropollerde, giderek tüm şehir merkezlerinde yayılmakta. Giderek, Dünya’nın her yerinde insanlar taşrada iş bulamaz, şehir merkezinde ise iş bulmakla birlikte geçinemez hâle geliyor. İş bulmaya kente gidiyorsun -buluyorsun da; ama gelirinle en temel ihtiyaç olan barınma ve ısınmayı bile denkleştiremiyorsun. 

Eski sinema oyuncularının yaşlılıklarında çektikleri sefalet ve ilgisizlik haberlere konu olur. Üzülmekle birlikte biraz da kızarım. E be adam, gençken, boylu-poslu ve yakışıklı, n’erde akşam or’da sabah eğlenmek güzeldi de, hiç değilse kutu kadar da olsa bir ev alsaydın kendine. Biliyorum herkes için kolay değil ama ev sahibi olmayı çok önemsiyorum. 1+1 olsun benim olsun. Sonuçta, işler kötüye gittiğinde, hiç değilse başını sokacak bir evin olmalı. Bu hayatın yaşlılığı da var.

Duvarlara üç-beş çerçeve astım. Zamanla daha da dolduracağım. Bir köşeyi filozoflar köşesi yapabilirim mesela: Pos bıyığıyla Nietzsche, nur yüzüyle Spinoza, acılı bakışlarıyla Schopenhauer ve kel kafasıyla Foucault. Güzel olur.

13 Ocak 2019 Pazar

Thomas Bernhard ve Otobiyografi

Thomas Bernhard’ın otobiyografik beşlemesine başladım. Beşlemenin ilk kitabı Neden’i bitirdim. İnsanların yazdıklarına kendilerinden bir şeyler katmasını, dünyanın kendilerine nasıl göründüğünü anlatmalarını, hatta ailelerini, çocukluklarını, ilişkilerini yazmalarını severim. Yapmacık bir tevazuya bürünenlerdense “ben” diyebileni, birinci tekil şahısla konuşanı severim. Bernhard’ın Don, Bitik Adam ve Yürümek-Evet kitaplarını okumuştum. En sevdiğim ise Neden oldu. Neden? Çünkü adam çocukluğunu olduğu gibi ve öylesine güzel anlatıyor ki, insanı cezbeden o magazinsel içerik, üslup ustalığıyla da birleşince tadından yenmiyor. Bayıldım.

Bernhard elli sekiz yıllık yaşamında öz babasını hiç tanımamış. Büyükbabalarından birisi epey ilgilenmiş onunla neyse ki. Yine de, gerek içine doğduğu aileden kaynaklı sorunlar, gerek doğuştan getirdiği eleştirel tutum, gerekse de aşırı disiplinli okul eğitimi onu her şeyden nefret etmeye sevk etmiş görünüyor. Okuldan, kiliseden, Nazilerden, Katoliklerden, Salzburg’dan, Viyana’dan, Avusturya’dan ve Avusturya halkından duyduğu tiksintiyi öylesine güzel anlatıyor ki, Avusturya’yı kötülediği gerekçesiyle yaşarken pek sevilmeyen, hatta bir gün yaşlı bir kadının şemsiyeyle kendisini dövmeye kalktığı bu ters adam, anlatı sanatındaki ustalığı ve dili kullanma becerisiyle Avusturya’dan çıkmış en büyük yazarlardan birisi sayılmış. O kadar ki, adam Salzburg hakkında onca kötü söz söylerken bende Salzburg’u gidip görme isteği uyandırdı mesela. Demek ki bu "hain" aslında iyilik yapmış ülkesine.

Bunca nefret ve karamsarlığa karşın bu adamın YouTube’da izlediğim kimi videolarında güleryüzlü olduğunu hatırlıyorum. Dışarıdan neşeli birisi olduğu gözlenirmiş diye de okumuştum. Buna da hiç şaşırmadım. Sonuçta hayatla mücadele edebilmek için güçlü olman gerekir ve hiçbir duygu sabitlenemez. 7/24 karamsar olunması imkânsız olduğu gibi, sürekli gülmek de mümkün değil. Dış görünüşe aldanmamak lazım. Muhtemelen, çocukluğundan itibaren yaşadığı ve onu rahatsız eden ne varsa içinde tutup yenmeye çalışıyor, yazı masasına oturduğundaysa içindekileri -tabiri caizse- kusuyordu. 

Bir yerde “her şey yolunda gidiyormuş gibi davranmaya bir gün son vereceğimden emindim” mealinde bir cümlesi var. Anladığım kadarıyla o gün hiç gelmemiş. Her şey yolunda gidiyormuş gibi gülümsemeye devam etmekle birlikte, yolunda gitmediğinden yakındıklarını da kağıda dökmüş. Zaten, bence, başka türlü yaşayabilmesi de olanaksızdı.

11 Ocak 2019 Cuma

Hayvanseverlik Neden Yükselişte?

Hayvanserverliğin son yirmi yıldaki çarpıcı gelişimi çeşitli sebeplerle açıklanabilir. Bence, üzerinde pek durulmasa da, bu sebeplerden birisi kedi ve köpeklerle kurulabilen fiziksel temas. İnsan yavrusu sevip okşanamıyor çoktandır. Başkasının çocuğuna dokunmak istemezsiniz. Özellikle erkekseniz sapık damgası yeme riskiniz vardır. Şahsen kolay kolay elimi sürmem ve zaten, gördüğüm kadarıyla, ebeveynler de çocuklarının yanaklarının, saçının veya göbeğinin başkaları tarafından okşanmasından haz etmiyor. Sonuçta grip veya başka hastalıklar da bulaşabilir. Kadınlar daha rahattır bu konuda. Alıp şapır şupur öperler çocukları. Kendi çocukluğumdan da hatırlıyorum. Teyzelerin ve ablaların teklifsizce dadanıp şap şup öpmesinden pek haz etmediğim için hemen gömleğimin yeniyle silerdim yanaklarımı.

Hayvanlarda ise durum farklı. Kedi ya da köpeğin varsa onu dilediğin zaman sevebilirsin. Evet, sevgiye ruhanî bir nitelik atfedilir ama onun bedensel yönü hep unutulur. İnsan, dokunmaya ihtiyaç duyan bir varlık. Kedi sana kendi gelir ve zaten kendisini sevdirmek ister. Köpek desen öyle. Bir çocuğa dokunmam; ama bir köpek yavrusunun başını ve göbeğini okşayabilir, bir kediye sarılabilirim. Kediler tüyleriyle birer oyuncak gibi, yumak gibidir zaten. 

Eskiden, Almancı akrabalardan duyduğumu hatırlıyorum: “Almanya'da tek başına yaşayıp kedi veya köpek besleyen çok insan var” demişlerdi. Yadırgayarak. Bana da tuhaf gelmişti çocuk hâlimle. Şimdi Türkiye olarak aynı noktaya geldik.

Bu değişimin bir sebebi de hayvan bakmanın kişinin omuzlarına fazla sorumluluk yüklememesi. Dünya’ya çocuk getirirsen onun bakımı, masrafı, okulu, sağlığı, ergenliği, depresyonu, gelecekte ne gibi bir işte çalışacağı veya ne kadar süreyle işsiz kalacağı vb. tonla kaygı ve sorumluluk yüklenirsin. Kedi ve köpeğinse karnını doyurman yeterli. Ha, bir de kediyse kum ver, köpekse gezdir. Hem yürüyüş olur. Onun dışında hiçbir şey talep etmezler. Üstelik dilediğin zaman, dilediğin kadar sevip sarılabilirsin.

“Bizde öyle şey olmaz ya” denen ne varsa kendiliğinden ortaya çıkıyor. Avrupalı meyvayı sayıyla alırmış denirdi. Artık bizde de o şekilde alanlar çoğaldı. Avrupa’da bakkaldan ziyade süpermarketler varmış denirdi. Şimdi bizde bakkal kalmadı desek yeridir. Avrupa’daki nüfus artışının durağanlığı tuhaf bulunur, genç nüfusumuzla övünülürdü. Şimdi bizde de evlenmeme, geç evlenme, evlenilse bile bir, hadi bilemedin iki çocuk yapma eğilimi yükselişte. Veya aile bağlarımızın nasıl da sağlam olduğuyla övünülürdü. Şimdi bayram tatilini fırsat bilen, akraba ziyaretinden ziyade kıyılara akıyor.

Bu yüzden “bizde olmaz ya” denen ne varsa başımıza geleceğinden neredeyse eminim ve bunun temel sebebinin kentleşme olduğuna inanıyorum. Şahsen şikayetçi değilim. Su akar yatağını bulur.