31 Aralık 2018 Pazartesi

Roma, Ahlat Ağacı ve Diğerleri


Roma’yı (2018) bu hafta iki kez izledim. Güzel film. Siyah-beyaz çekilmiş olması bence doğru bir tercih değil. Günümüz şartlarında bir filmin siyah-beyaz çekilmesi ona bir sanatsallık katmıyor. Filmin konusunu 2015 Guatamela yapımı Ixcanul’a benzettim. Yine evlilik dışı gebelik söz konusuydu. Ixcanul’da sırf yerlileri izlerken, Meksika’da çekilmiş olan Roma’da, yerlileri İspanyol asıllılarla ilişki içerisinde görüyoruz. Filmde en hoşuma giden sahne, refah düzeyi yüksek Meksikalılar şık bir salonda kutlama yaparken yanlarında çalışan yerlilerin binanın bodrum katında verdikleri partiydi. Bodrum katında yiyor, içiyor ve müzik eşliğinde dans ediyorlardı. Yoksulluklarına rağmen eğlenceleri yukarıdakilerden daha cazip göründü gözüme.

Son zamanlarda izlediğim en iyi film Ahlat Ağacı oldu. Her iş yapa yapa geliştirilirmiş ya, NBC için de aynı durum geçerli. Mayıs Sıkıntısı’na filan bakınca adamın nasıl da ustalaştığı apaçık ortada. Görüntüler muhteşem. Roma’ya -Roma’yı sevenler kusura bakmasın ama- on basar. Sanat filmlerinde diyalogun azlığından dem vurulur genellikle. Hayır, Ahlat Ağacı öyle değil. Diyaloglar uzun ve bir o kadar ilginç. Karakterler müthiş. Her tarafa borç takan, para yönetiminden bihaber aile babası tiplemesi mesela. Herkesin ailesinde veya akrabalarında öyle birisi vardır.

Ben NBC’yi Kieslowski’den daha yetenekli buluyorum. Kieslowski’nin Dekalog’unun bazılarına bayılırım ama üç renk aşılabilir bir yapıt. Özellikle Beyaz’da bildiğin kurgu hataları vardı. Sanıyorum, aile içi ilişkiler, babalık-oğulluk gibi Rus edebiyatından yansıma kimi konular ve Türkiye’ye özgü karakterler derken, NBC, kendini daha da geliştirecek ve ileride Tarkovski gibi, Bergman gibi, hiç değilse bir tane felsefî yapıt ortaya koyacak.

Kış Uykusu’nu (2014) bir kez daha izledim. Bu adamın en iyi filmi en son filmi. İkincisi ise bir önceki filmi olan Kış Uykusu. Üçüncüsü bir önceki olan Bir Zamanlar Anadolu’da. NBC her seferinde kendini daha da geliştiriyor. Kış Uykusu’nu dikkatle izledim ve Aydın’la empati kurabildim. Karısının evlerinde yardımseverler toplantısı düzenlerken kendisine haber vermemesi gerçekten kabalık. Aydın’da kimi kibirli tavırlar olabilir ama söylediklerinde haklı. Eşi ve kızkardeşi, Aydın’ın nezaketini fırsat bilip daha da üzerine gidiyorlar gibi geldi bana. Kapadokya’daki otelinde yalnız yaşasaydı daha huzurlu olurdu muhtemelen.

Bir de The Da Vinci Code’u (2006) izledim. İçimden gelerek izlediğim için acayip tat aldım. Daha önceki izleyişimden hiçbir şey hatırlamıyor oluşum gayet doğalmış; çünkü hacimli bir romanı iki saate sığdırayım derken sahne geçişleri kopuk ve karmaşık olmuş. Yine de güzel. Dinler tarihi, tablolar, heykeller, simgeler derken zevkten dört köşe oldum. Hans Zimmer’in film için yaptığı müziklerin filmden daha iyi olduğunu da söylemem lazım.

Önümüzdeki günlerde Angels & Demons’u (2009) izleyeceğim. Roma’da geçiyormuş. Sırf Roma sokaklarını görmek için bile izlerim bu filmi.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder