16 Aralık 2018 Pazar

Tabanda Birbirini Yiyen İnsanlar

Sözün etkisi kaldı mı? Bir bakıma kalmadı. Örneğin, eskiden kitaplar daha çok yasaklanır ve toplatılırdı. Bir broşürü okuyan kitleler ondan etkilenir ve harekete geçerdi. Toplumsal bir dönüşümü gerçekleştirmek için, insanları konuşma ve yazılarla bilinçlendirmek gerekirdi. Sosyalist veya İslamcı olsun tüm siyasal hareketlerin özünde, kendi dünya görüşünün toplum için en iyisi olduğu inancı yatar. Hakikati haiz öncüler olarak kendilerini, toplumu bilinçlendirmek, onu aydınlatmak, o ışığı onlara götürmek ödeviyle yükümlü duyarlar. Ama bugün bu yöntemin pek bir etkisi kalmadı. Marx’ın kitapları eskiden yasaktı mesela. Evinizde bulundurmanız suçtu. Şimdi her yerde var. İlçe kütüphanesinde bile görmüştüm. Serbest.

Bir bakımaysa sözün çok büyük bir etkisi var. Yalnız bu etki dönüştürücü değil, cezalandırıcı. Bedel ödeten bir etki. Bir anasınıfı öğretmeni, önceden belirlenmiş olan su saati dışında su içmek isteyen öğrencisinden bahsetmiş Twitter’da. İşi şakaya vurduğu belli. Detaylarına girersem iş uzar. Şöyle diyeyim: İlk başta üslubu bana sevimsiz geldi. Eleştirilebilir. Yalnız sonradan öğretmenden yana oldum; çünkü eleştirmek başka, attığı tivitten ötürü bir şahsı, öğretmen olur başka bir meslek mensubu olur, fark etmez, ifşa etmek, psikolojik linçe maruz bırakmak, küfretmek, hatta BİMER, CİMER, Emniyet Genel Müdürlüğü vs. ne kadar merci varsa hepsine bildirip “derhâl işlem yapılsın!” demek başka şeyler. Evet, özel bir kurumda çalışan bu genç öğretmeni maalesef işten çıkartmışlar. Herhalde şikayet edenlerin başları göğe ermiştir.

Peki onda hata yok mu? Bence en büyük hatası söz sanatlarına, mecaza, ironiye, hicve vs. başvurması. Onu “zalim öğretmen!” diye suçlayan, olayın aslını astarını bilmeyen vatandaşa “çocukları kafese kapatıp aç da bırakıyorum” gibi bir yanıt vermesi mesela. Vatandaş şaka yaptığını anlamıyor. Şaka, mizah, ironi… Yapmayacaksın kardeşim. Ne diye başına iş alıyorsun? Tanımadığın insanların seninle aynı mizah anlayışını paylaşacağını, yaptığın ironileri anlayacağını filan varsaymak gerçekten riskli.

İşin acı tarafı, bu insanın işinden olmasına sebep olanın bir tivit olması. Eylem değil. Söz. Bir şey yaptığın için değil de söylediğin için başına iş açılması ne acı. Öyleyse, ilk paragrafta söylediğimin aksine, günümüzde sözün hâlâ büyük bir etkisi var. Ama dediğim gibi, toplumu iyi yönde dönüştürmek bakımından değil bu etki; daha ziyade kişilerin hata yapmasını bekleyen, iyilik ve vicdan adına hareket ederken aslında kötülük eden ve dahası kötülük ettiğinin farkında bile olmayan insanların, yine kendileri gibi tabandaki diğer küçük insanları harcamasına yol açan, cezalandırıcı bir etki. Herkeste bir bedel ödetme merakı oluştu. Sonuçta asıl konuları, büyük sorunları konuşamayan ve güçlü kimselere söz söyleyemeyenler, aşağıda birbiriyle uğraşıp durmakla, her gün yeni bir günah keçisi bulup ona yüklenmekle avunur.

Demek ki günümüzde sözün hâlâ bir etkisi var: Küçük insanların, güçsüzlerin başına iş açması bakımından.

15 Aralık 2018 Cumartesi

Şeyma Subaşı, Nafaka ve Züğürdün Çenesi

Şeyma Subaşı yoksulluk nafakası olarak Acun’dan her ay 115 bin lira alacakmış. Pekâlâ basınla paylaşmayabilecekleri bu malumatı paylaşmakla gündem olmayı başardılar. Yalnızca zengin olmakla ünlü olabilmek, hatta sırf ünlü olduğu için, herhangi bir meziyeti olmaksızın ünlü olabilmek hayli ilginç. Şeyma Subaşı'nın ismini arasıra duyuyor, kendisinin bir şarkıcı veya dizi oyuncusu olduğunu sanıyordum. Meğer sadece Acun’un eşiymiş. Ünlü; çünkü ünlü. Sadece ünlü işte. Kim Kardaşyan gibi. Sanırım o da sırf ünlü olmakla ünlü.

Olaya iki açıdan bakmak istiyorum. Birincisi, bu gibi durumlar bize fakirliğimizi hatırlatıyor. Bu sabah altı buçukta uyandım. Nöbetçi olduğum için okula erkenden varmam gerekiyordu. Yedi buçukta hava hâlâ karanlıktı. İçinde mercimek yemeği, yoğurt, ekmek ve meyva bulunan üçlü sefer tasım elimde, boynumu montumun yakasına kıstırmış hâlde şehirçi dolmuşunu beklerken o meblağlar aklıma geldi ve garibanlığımı hatırladım. Evet. Ayda 125 bin lira nafaka. Vay be. Tahayyül etmesi bile zor. O kadar ki, büyük bir ev görünce “acaba kaç lira doğalgaz geliyordur?” diye düşünen bizler için ultra zenginlerin zenginliklerini hayal etmek bile zor. O para muhtemelen kendisinin aylık kuaför ve kıyafet masraflarını anca’karşılıyordur. Haftasonu Florida’ya kaçmalar filan... Küçük paralar yani bunlar. Biz züğürtlerin çenesini yoran, küçük meblağlar.

İkincisi, 90’lı yıllarda çizilen “ayakları üstünde duran kadın” imajının gözden düştüğünü gözlemliyorum. Çok iyi hatırlıyorum. Zengin bile olsan, eğer kadınsan muhakkak okumalı, bir meslek edinmeli, bir yerlere gelmeli, hiç değilse kimseye muhtaç olmadan yaşayabilmeliydin. Çalışmak bir gurur meselesiydi. Kadın evlense ve anne olsa bile çalışmalıydı. İhtiyacı olmasa bile çalışmalıydı. Beraberlikler bir tarafın diğerine muhtaç olduğu değil, karşılıklı istekle şekillenen ilişkiler olmalıydı.

Bugün bu durum ya tersine döndü ya da en azından “ayakları üstünde duran kadın” rol modeli gözden düştü diye düşünüyorum. “Ne diye enayi gibi dirsek çürüteyim? Bulurum zengin kocayı, bakarım keyfime” anlayışının tekrar popülerleştiğini gözlemliyorum. Belki gençlerle iç içe olduğum için, yeni nesil gözümün önünde olduğu içindir, bu geçişin yavaş yavaş gerçekleştiğini hissediyorum. İdealizmin esamesi okunmuyor.

Bak şu ünlü kadınlara: Milyon takipçisi var. Hiç çalışmadı. Hiç gayret göstermedi. Zengin kocayı buldu, yaptı çocuğu, boşandı ve şimdi hem hayatı garanti hem de herkesin gözü onun üzerinde. Para, popülarite, hayran kitlesi, ne ararsan var ve bu unsurları barındıran kimliğini kendin değil, evlendiğin adam vasıtasıyla inşa etmişsin. Kendini kendin kurmamışsın aslında. İşte yeni rol-model. “Enayi gibi çalışan” değil, hazıra konan, kurnaz, uyanık insanlar. Bilinçaltımıza işleniyor ve farkına bile varmıyoruz belki.

Hiçbir şey yapmadan zengin ve ünlü olmak gibi büyük hayaller kuran gençliği bekleyense büyük hayal kırıklıklarından fazlası değil.

2 Aralık 2018 Pazar

Hassasiyetlerde Son Nokta: Görüşçülük

90'ların ikinci yarısında internet yaygınlaşırken okuduklarımdan hatırlıyorum: Artık bilgiye erişimin yanısıra farklı görüşlere erişim de mümkündü. Herkes birbiriyle iletişim kuracak ve birbirinin ne düşündüğünü öğrenecekti. İnternet, tam da postmodernizmin öngörülerine uygun bir şekilde, bir "kanaatler çoğulluğu" ile sonuçlanacaktı. Kanaatler çoğulluğunda farklılıklarla karşılaşmaya alışacak, böylelikle daha hoşgörülü olacak, kendimiz gibi olmayanlarla, farklı tercihlere sahip olanlarla empati kuracak, onları anlayacaktık.

Sonuç tam bir fiyasko. Tam aksine, insanlar görüş paylaşmaz oldu. Instagram zaten sırf görsel. Twitter’da görüş paylaşanlar rumuz kullanıyor -kendi adlarını değil. Hoş, görüşler de çoğunlukla epey yüzeysel. Televizyon izlemediği için övünmesin kimse; zira artık sosyal ağlar kalitesizlikte televizyon ile yarışıyor. Facebook şiir-çiçek-böcek ve yemek-bebek-düğün üçlülerine hapsolmuş durumda. Hani farklı kanaatler? Hani fikirler? Pek az. Kanaatlerini paylaşanlar var ama onlar da arkadaş listeleri oluşturmuş, kendisi gibi olmadığını bildiği kişilerden esirgiyor görüşlerini. Bu kapalı çemberler hem bir onaylama-onaylanma döngüsü yaratıyor, hem de muhbirlere karşı güvenli bir ortam sağlıyor. Evet, muhbirlere karşı; çünkü maalesef çevrenizdeki, hiç beklemeyeceğiniz birisi bile sizi bir görüşünüzden ötürü bir yerlere şikayet edebiliyor.

İlginç bir örnek geliyor aklıma. Portekiz’de fotoğraf paylaşırken birisi takibe başlamıştı. Kendisi hiçbir konuda görüş beyan etmeyen birisiydi. Doğasever. Çiçek-böcek fotoğrafları filan. Yargılamıyorum. Tercih meselesi. Portekiz’deki müze ve sanat galerilerinden yaptığım paylaşımlar ilgisini çekmiş. Tabi benim için görsellik bir yere kadar. Çeşitli konularda görüşlerimi yazmadan duramam. Biliyorsunuz, hiç değilse haftada bir dökerim içimi. Bunun üzerine takipten çıkacağını söyledi. Kusura bakmayaymışım. Olabilir, buna bir itirazım yok; yalnız, fikir yazılarından rahatsız olduğunu söyleyince tuhaf karşıladım. Nasıl yani? Görüşlerimi beyan ederken hakaretamiz ifadeler kullanmıyorum ki zaten? Olsun, rahatsız oluyormuş. Hep fotoğraf paylaşacağımı zannettiği için takip etmiş. Peki, güle güle.

Sanıyorum postmodernliğin getirdiği kimlik politikalarından doğan cinsiyetçilik, homofobi, İslamofobi, ırkçılık, mezhepçilik, türcülük vb. hassasiyetlerin daha ileri bir aşamasına geçmek üzereyiz. Bu yeni hassasiyete “görüşçülük” diyebilirim. Yani, hayvansal gıda tükettiğin için seni türcülükle itham edenler, belki de giderek, “belirli bir görüşü beyan ederek o görüşü benimsemeyenleri dışlamış, ötekileştirmiş oluyorsun” demeye başlayacak. "Görüş beyan ederek beni kırıyor, incitiyorsun." "Bu yaptığın resmen görüşçülük!" vb.

Bu aşırı hassasiyetler en sonunda görüş beyanından bile rahatsız olmaya vardı ve bu yüzden insanlar ya suskunluğa gömülüyor, ya rol yapıyor ya da çiçek-şiir-düğün görselleriyle, düşüncesiz, sözsüz, içeriksiz içeriklere, salt görsele ve biçime indirgiyor hayatı. Bu durumdan hoşnutsuzum.