24 Kasım 2018 Cumartesi

Yerli Üretim

On sene önceki televizyon programlarını hatırlıyorum. Yerli Malı Haftası’nın Eski Türkiye’ye özgü olduğunu söyleyen iktisatçıları da hatırlıyorum. Artık yerli ürün diye bir konsept kalmamıştı onlara göre. Dünya ekonomisi, küreselleşmenin etkisiyle, ürünün nerede üretilip nerede tüketildiğini önemsiz kılmıştı. “Sen eğer bu ürünü Çin’den daha ucuza üretemiyorsan Çin’den alırsın” diyorlardı. Yerli Malı Haftası ve yerli ürünlerin önemine, kendi tarım ve sanayimize yapılan vurgu, dışa kapalı, Dünya’yla entegre olmamış Eski Türkiye’nin, bambaşka bir paradigmanın ürünüydü. Mercimeği yurtdışından daha ucuza mal edemiyorsan, üretmeyecektin. Bu kadar basitti. Dışarıdan 10 liraya almak varken, sen burada 12 liraya üretiyorsan enayilik ediyordun. 2009-2010 gibi küçük çaplı bir ekonomik dalgalanma oldu sonra. Görüşleri pek değişmedi. O sıra televizyonlara çıkıp tüketimi savunuyor, “alın, verin, ekonomiye can verin” diyordu iktisatçılar.

Şimdi bakıyorum da, tam aksi şeyler savunuluyor. Yerli ürünlerin ambalajlarına “Yerli Üretim” ibaresi konması zorunlu tutulmuş. Dünya pazarına karşı kendi ürünlerimizi korumanın öneminden söz ediliyor. İlginçtir, tüketimden değil, tasarruftan dem vuruluyor. Yakında ekranlarda, tekrar, biriktirmenin erdemine vurgu yapılır, “sakla samanı gelir zamanı” ve “damlaya damlaya göl olur” gibi çocukluğumuzun atasözleri dillendirilir ve bankalar çocuklara kumbara hediye ederse şaşırmam. Kağıt fiyatlarındaki artış (bu arada beni de vurdu, kitaplarım zamlandı) yüzünden “kağıdı Brezilya’dan almak yerine kendimiz üretmeliyiz” diyen oluyor. E-günaydın.

Belleğim çok güçlü değil; ama ekonomiye dair söylemlerdeki bu farklılaşmanın, hatta yüz seksen derece dönüşün farkına varamayacak kadar zayıf da değil.