12 Kasım 2018 Pazartesi

Güzeller, Kitaplar ve Ölüm

Güzele güzel diyemiyorsun. Ne zaman birisi için “ne kadar güzelmiş” desem, insanlar onun aslında güzel olmadığını savunuyor. Tepkiler “neresi güzel bunun be??”, “makyaj güzeli”, “estetikliymiş zaten :/” gibi ifadelerden, “tam bir kezo!”, “kıro”, “bakışları çok itici” veya “cahilin teki ya!” gibi küçümseyici ifadelere varabiliyor.

Galiba bunun sebebini biliyorum. Bir kere, ünlü kişiler çok göz önünde oldukları için, göre göre göz alışıyor ve artık o kadar da güzel gelmemeye başlıyor olabilirler. Çıta yükseliyor yani. İkincisi, bu insanlar büyük çoğunlukla oyuncu, manken, şarkıcı ya da yüksek sosyeteye mensup kişiler olduğundan, bir röportajda kırdığı pot, paylaştığı bir görüş, konuşma tarzı veya oynadığı rol sebebiyle insanlara itici geliyor. Ben yerli dizi izlemediğim, müzik piyasasından bihaber olduğum, hele magazin programlarıyla hiç alakam olmadığı için olsa gerek, milletin özel hayatının detaylarını bile bildiği bu insanları ilk kez görmüş oluyorum. Hâliyle, karşımdaki fotoğrafa önyargısız bakabiliyorum. Tanısam ben de gıcık olacağım belki.

Bir de, popülerlik eleştiri oklarını üzerine çeker. Üç aşamalı bir süreçtir bu: Önce kişinin ne kadar güzel, yetenekli, potansiyel sahibi vs. olduğundan, kıymetinin bilinmediğinden, keşfedilemediğinden dem vurulur. Daha sonra bu kişi ünlenir ve insanlar onu bağrına basar. Güzeldir, yakışıklıdır, yeteneklidir ya da her neyse. Sonrasında ise artık baydığından, kimi eksiklerinden, aslında ne kadar da şişirilmiş bir balon, abartılmış bir karakter olduğundan bahsedilir. Bu son aşama hayli yıpratıcı olsa gerek; çünkü göklere çıkartılmış, alkışa, övgüye alışmış kişiler artık açık vermemek zorundadır. Herkes onun açığını arayacak, on tane artısı varsa bir tane eksisini yakalayacak, acımasızca yüklenecektir. 

Böyle bir bedeli var bu işlerin.

Genç ünlüleri tanımıyor olmamın bir dezavantajı da var: Berberde çengel bulmaca çözerken çıkıyorlar karşıma. Yazamıyorum adlarını.

* * *

Tam istediğim tarzda kitaplara rastladığımda çok mutlu oluyorum. Tam istediğim derken, “Tamer, sana da kitap beğendiremiyoruz” diyebilirsiniz. Benim için mükemmel kitaplar ne roman, ne öykü, ne şiir ne de felsefe kitapları. Akademik, dipnotlu, kaynakçalı, araştırma-inceleme türündeki kitaplar da değil. Şiir hiç değil. Ben “anlatı” diyebileceğim, yazarın düşüncelerini açıklarken araya kendi yaşantılarını da serpiştirdiği, kendi kişiselliğini de kattığı, yer yer cümleye “ben” diye başlayabildiği kitapları seviyorum. Roman gibi, ama pek kurgusal değil. Otobiyografi mi? Kısmen; ama yaşantılardan ibaret değil. Düşünceler de var. Otobiyografik felsefî denemeler denebilir belki. Ya da kısaca "anlatı."

Bu bakımdan, Levi-Strauss’un Hüzünlü Dönenceler’ini çok beğendim. Hem etnoloji, hem gezi, hem de bir anı kitabı. Alanında öncü bir bilim insanı olan Levi-Strauss’un, bu eseriyle, edebî yeteneğini de kanıtladığı söylenir. Pessoa’nın Huzursuzluğun Kitabı’nı da beğendim. Okumayı hep ertelerdim. Cioran gibi karamsar, içime yumru oturtacak türden bir metin bekliyordum. Meğer öyle değilmiş. Gündelik yaşamının küçük coğrafyasında olan bitenlerin yanına hayal dünyasının ve düşüncelerinin zenginliğini de katmış. Bazen keyifliyken, bazen mutsuzken, günlük tutar gibi yazıp durmuş uzun süre. Her gece birkaç bölüm okuyarak, sindirerek ilerliyorum. Hayallerine fazla kapılmasını yadırgadığım da oluyor. Kimi yerlerde, “seyahat etmek anlamsız. Uzak diyarlara gittiğimi düşleyebilmek varken ne diye kalkıp onca yolu tepeyim?” gibi cümleleri var.

Oruç Aruoba, de ki işte adlı kitabının 130. sayfasında şöyle diyor: “Defter konusunda özellikle Kierkegaard ve Nietzsche'nin durumları ilginçtir. Aslında kendi gündelik yaşamları ile ilgili özel notlarını tuttukları günlük/defterler, aynı zamanda felsefe metinlerinin de ilk kaynağını oluşturur. Kitap olarak düzenledikleri metinlerden geriye doğru, defterlere bakılınca, bu açıkça görülür -bu yolla, sanki, soyut ve genel düşünceden, yaşayan, kanlı-canlı kişilere geri dönülebilir. Şöyle denebilir: Felsefe yazarının birincil kaynağı, kendi üzerine tuttuğu günlük/defterdir."

Tamamen katılıyorum. En soyut düşüncelerde bile kişisellikten, özel yaşamdan izler olabilir. Bu yüzden, otobiyografileri ya da otobiyografik dokunuşları severim. Kendinden bahsedenleri itici bulmam.

Okumak istediklerim o kadar çok ki... Bir yandan, yorumlama becerimi geliştirmek için Gadamer ve Derrida’ya hiç değilse bir iki yılımı ayırmak istiyorum. Thomas Bernhard’ın otobiyografisi de okunmak üzere bekliyor. Proust cazip gelmeye başladı bir yandan. Yetişilmiyor.

Öte yandan, önümüzdeki aylarda okumaları biraz olsun azaltıp, daha ziyade yazmaya odaklanacağım. Çok okuyunca aptallaşıyorum sanki. Sürekli okumak, hep alıcı olmak kişiyi edilgen kılıyor.

* * *

Mesai bitince eve doğru yürümeye başladım. Kırk dakika kadar sürüyor. İyi geliyor müzik dinleyerek yürümek. Belim için de iyi. Sahile indiğimde pazar kurulduğunu gördüm. Doğru ya, bugün Cuma. Doldurdum ellerimi. Hayli ağır oldu. Eve vardığımda yorulduğumu fark ettim. Günün getirdiği yorgunluk. Yürüyüş yormuyor pek ama pazardan aldıklarımı taşırken yoruldum galiba. Yemek yedikten sonra çamaşır makinesini doldurup çalıştırdım.

O sırada kitaplığa gözüm ilişti. Aynı kitabı iki kez okumam pek. Ama hepsini bilirim. Hangisini ne zaman aldım, nerede okudum, hani odada bitirdim, hepsini hatırlarım. Pek de güçlü sayılamayacak olan, konuşurken ne konuşacağımı unutan belleğim böyle önemsiz ayrıntıları hatırlar. Şu kitabı Tirebolu’da bitirmişimdir. Sekiz yıl önce. Bunu beş yıl önce bir önceki evimde okumuşumdur. Şu diğerini Ankara’dayken almışımdır. On altı yıl önce. On altı yıl ne ara geçti? Bir kitap var. Kabalcı Yayınları’nın Frankfurt Okulu. 2003’te almıştım. Onu aldıktan sonra bir yere gidip tavuk döner almış, döneri yerken kitabı incelemiştim. O kitabı her gördüğümde burnuma tavuk döner kokusu geliyor hâlâ. Hem de pul biberli. Yirmi dakika kadar böyle oyalandım kitaplığın önünde.

Sonra takvime baktım. Haftaya sınavlar başlıyor. “Birinci sınavları okumayı bitirince konuları işlemeye devam eder, ikinci sınavların gelmesini beklerim” dedim kendi kendime. Sonra ilk dönem biter, ikinci dönem başlar. İkinci dönem de konular ilerler, münazara, birinci ve ikinci sınavlar, seminerler, toplantılar derken o da biter ve 2019-2020 öğretim yılına başlarız dedim. Önümüzdeki hafta İkea’dan hasarlı parçamın yenisi gelse de karyolayı kursam artık. “Yatak koruyucu ve lastikli çarşaf da almalı” diye konuştum içimden. Küçük odaya bir ara gömme dolap yaptırmalı. Bez dolabı babam istiyor. Motosiklet ekipmanlarını koyacakmış. Bana uyar. Atacaktım yoksa. Sahi, bir ara yeşil pasaporta başvuracaktım. Unuttum. Yapılacaklar, edilecekler.

Birdenbire üzerime bir ferahlama geldi. Bir gün öleceğim gerçeği, ki bu gerçek durduk yere hiç aklıma gelmez ve sonsuza dek yaşayacakmış gibi hissederim, kafama dank etti ve bir kuş gibi hafifledim. Şu alınacak, o malzeme gelecek, bu yaptırılacak, kuru temizlemeye gidilecek, sınavlar yapılacak, okunacak, akşamleyin ne yenecek, neyi okuyayım, hangi filmi izleyeyim, aman uykumu da alayım derken, şu kitabı sekiz sene, o kitabı onbeş sene önce okumuştum, on sene, onbeş sene daha derken, hayat gailesiyle günler günleri, yıllar yılları kovalayacak ve bir gün ölüp gideceğiz işte.