27 Kasım 2018 Salı

Bireyselleşme ve Beslenme

Konsere gitmeyi sevmiyorum. Sırf daha fazla insan sığacak diye insanları ayakta dikiyorlar. Belim tutuluyor o kadar uzun süre ayakta durunca. Onca insanın arasında rahat edemiyorum. Müziği kulaklıkla dinlemeyi tercih ederim. Çoğunlukla yürürken -bazense evde, televizyon hoparlöründen. Sinemaya hiç gitmem. Filmi evde, dilediğim zaman, rahat giysilerle, dilediğimi yiyip içerken izlemekten haz alıyorum. Etrafımda tonla insan varken film izleme fikri hiç cazip gelmiyor.

Sokak partileri, yılbaşı kutlamaları, çığlık çığlığa eğlenen insanlar! Televizyonda izlemesi güzel ama o ortamları sevmiyorum. Zaten yılbaşı mı kaldı? Terör ve taciz olayları yüzünden insanlar kalabalık ortamlara girmeyi bıraktı. 2016’ya girerken İstanbul bile ıssızdı. 2019’a girerken durum değişir mi? Bilmiyorum.

Tek başına yemek yiyemediğini söyleyenler var. İçinden o masaya oturmak gelmiyormuş. Ben tek başıma yemek yemeyi severim. Küçük balıkları hep tek yerim çünkü onları elimle yiyorum ve dışarıda o şekilde görünmek istemem. Kendi yemeğini kendin yapmak gibisi yoktur. Hiç değilse koyduğun yağı ve tuzu bilirsin. Kafelerde oturmayalı uzun zaman oldu. Mecbur kalmadıkça gitmem. Kendi çayımı kahvemi kendim yaparım. Haftada bir, porselen demlikte 42 numaralı Tirebolu çayımı demler, akşamları bakır cezvemde Türk kahvesi pişirir, haftasonu sabahları kitap okurken filtre kahve yaparım. Tansu Hoca vermişti, kakule de koyuyorum nadiren. Kafelerde üçüncü kalite, metalik ve beklemiş çayımsıyı içeceğime, çok canım isterse, nadir de olsa dışarıda simit alıp çay ocağına oturuyor, lezzet alıyorum hiç değilse.

Koşmayı, yüzmeyi ve yürümeyi neden sevdiğimi de buldum. Çünkü bunlar bireysel sporlar. Futbol oynamak için başkalarına muhtaçsın. Bir-iki kişi yan çizse takım kurmak zorlaşır. Oysa kendi başına çıkıp koşabilirsin. Kitap okumayı da bireysel bir uğraş olduğu için seviyorum. Kitapla senin arana kimse girmiyor. Öğrenciyken grup çalışmalarını hiç sevmezdim. Kendi başıma çalışmaya bayılırdım. Kaldı ki, grup ödevlerinde sorumluluk hep bir-iki kişiye yığılırdı. Hiç sevmem.

Film, müzik, spor, yemek ve aklınıza ne gelirse tüm işlerde bireyselleşmeyi seviyorum. Yaşasın bireyselleşme, varolsun kendine yeterlik ve teşekkürler teknoloji! Aslında çoğunluk ben gibi bence. İnsanlar ilk fırsatta araba almak istiyor ki böylelikle toplu taşımada başkalarıyla bir arada durma zulmünden kurtulsunlar. Sartre gibi “cehennem başkalarıdır” demeyeceğim. Bu ifade mübalağalı; ama bireyselleşmenin iyi bir şey olduğunu söyleyebilirim.

İki aydır çok daha iyi besleniyorum. Sebze yemezdim pek. Artık her hafta pazardan kabak, havuç, pırasa, karnabahar, brokoli ve patlıcan gibi sebzeler alıyor, kapaklı borcamda karışık sebze yemeği yapıyor, üzerinde zeytinyağı gezdirip afiyetle yiyorum. Eskiden salata yapmaya üşenirdim. Üşenmiyorum artık. İnce ince doğruyorum tüm bileşenleri. Yiyeceğim kadarına limon sıkıp zeytinyağı döküyor, kalanını dolaba kaldırıyorum ki ertesi gün yiyebileyim. Çok güzel bıçaklarım var. Ciddiye alıyorum bu işi. Çop-çop-çop-çop! Takım elbiseyle giresim geliyor mutfağa.

Haftada bir, bazen iki kez balık yerdim zaten. O alışkanlığımı sürdürüyorum. Yine kapaklı borcamda. Canım borcamım. Kapaklı olunca yemek sıçramıyor fırının içine. Temizlik derdi yok. Kapağına kurban. Balığın arasına birkaç defne yaprağı koyuyor, azıcık karabiber serpiyor, zemine havuç olur, kabak olur, canım ne isterse ondan doğruyorum. Jülyen şeklinde. Tereyağı koyuyorum bir parça ki lezzet versin. Tereyağımla zeytinyağımı güvendiğim yerlerden alıyorum. Ayçiçek yağı da var ama onu anca’salça hava alıp küflenmesin diye koruyucu olarak kullanıyorum.

Günlük süt alıyorum artık. Çiğ süt alıp kendi yoğurdumu yapmayı deneyeceğim. Ona nedense hâlâ motive olamadım. Yine de hayatıma bakliyat, tavuk, pilav, makarna, kırmızı et ve balığın yanısıra sebze çeşitleri ve salatayı katmış olmam, evet, insanlık için belki küçük, ama benim için büyük bir adım oldu.

Dolapta her zaman meyva oluyor. Ekmek yememe inadımdan vazgeçtim. Tam tahıllı buğday ekmeği alıyorum. Yoğun ve lezzetli. Bir dilimden bir şey olmaz. Hem zeytinyağına banmak güzel oluyor. Günde küçük bir kâse badem, kaju, fındık, ceviz ve kuru kayısı yeme alışkanlığı da geliştirdim. Forza sağlıklı yaşam!

Bunları neden anlattım? Çünkü son bir aydır belleğim güçlendi. Yapılacak işleri unutmaz oldum. Not tutmama gerek kalmıyor. Okulda ve evde dikkatimi daha uzun süre odaklayabiliyorum. Okuma performansım arttı. Şam şeytanı gibi, cin gibi dolaşıyorum ortalıkta. Bunda mışıl mışıl uyuyor olmamın da katkısı büyük muhakkak; ama dengeli beslenmenin olumlu etkisini hissediyorum. Bellek güçlendi, kafam daha iyi çalışıyor. Teşekkürler sevgili sebze ve yemişler. İyi ki varsınız. 

Kendimi daha da geliştireceğim. Böyle devam edersem saçlarım bile siyahlar belki 😊

24 Kasım 2018 Cumartesi

Kadınlar, Çalışmak ya da Çalışmamak

Bir profesör, yerel seçimlerde kadın adaylara oy vermeyeceğini, kadının yerinin belediye başkanlığı değil evi olduğunu, esas meziyetinin ev hanımlığı olduğunu söylemiş. Bu konularda Türkiye’deki ikilik malûm. Bir yanda bu görüşleri paylaşanlar var, diğer yanda ise kadının çalışmasının çağdaşlığın bir gereği olduğunu savunanlar.

İkinci kanada yakın olmakla birlikte çok da adanmış değilim. Bir kere iş hayatı sömürüdür. Hayatını idame ettirmek uğruna bir patronun güdümüne girer, neredeyse tüm vaktini işine vakfeder ve özgürlüğünden feragât edersin. Evet, özgürlük adı altında pazarlanan bu kariyer denen şey bir aldatmacadır. Doğrudur. Hani derler ya, sana kimin hükmettiğini öğrenmek için kimi eleştiremediğine bak diye, gerçekten de, patronları öyle kolay kolay eleştiremezsin. Hayatını kazanmak için eline baktığın, muhtaç olduğun kişi ille de eşin olmayabilir yani. 

Ancak, kadınlar da erkekler gibi özgür irade sahibi olduklarına göre dilerse çalışır, dilerse çalışmazlar. İş hayatını, çalışmayı, kariyer saplantısını yüceltmemekle birlikte, yine de, özgür iradeyi ve kadın ve erkeğin kamusal alanda bir arada olmasını savunuyorum. Bu bir tercih. Gördüğüm kadarıyla muhafazakâr aileler de kızlarının okumasını ve bir meslek sahibi olmasını istiyor ki yarın bir gün kocasından kötülük görecek olursa rest çekebilsin.

Profesörün açıklamasındaki sıkıntı kendisinin bir dekan olmasından kaynaklanıyor. Demek ki yetkesine bağlı kadın akademisyenlerin ve okuldaki kız öğrencilerin de esas görevinin ev hanımlığı olduğunu düşünüyor. Böyle düşünen birisinin cinsiyet ayrımcılığı yapması mümkündür. Belki de kız öğrencilere erkeklerden daha düşük not vererek onların iş hayatından uzak durmasını sağlayacak. Var mı aksinin bir garantisi? Ben lisede öğretmenim. Desem ki “kadının yeri evidir, anneliktir, ev hanımlığıdır -çalışmak değil”, benim kız öğrencilerim demez mi ki “e Hocam o zaman biz boşuna okumayalım, meslek edineceğiz, işe gireceğiz diye yırtınmayalım bari.” Benim etik yükümlülüğüm, öğrencilerime cinsiyetine bakmaksızın eşit mesafede durmaktır. Bunu ihlâl etmemeli.

Bir de işin ekonomik boyutu var. Evet, kimi kadınlar çalışmak istemiyor olabilir. Erkeğim gerçi ama, çok zengin olsam ben de çalışmazdım vallahi :) Tamam, kadın belki çocuklarıyla ilgilenmek istiyordur. Kreşte öğretmenlik yapmak yerine kendi çocuğuna zaman ayırmak, evin iç işleriyle ilgilenmek istiyordur. Buna bir şey diyemem. Peki kardeşim, acaba kocası tek maaşla evi geçindirebilecek mi? Bugün metropollerde kirada oturan çiftler, bir de çocuk yapmışlarsa, yalnızca erkeğin geliriyle rahat geçinebilir mi?

Geçinemez. Eskiden bir tek adam çalışırmış, tek aylıkla ev alır, bir de çocuk okuturmuş üç tane. Hadi şimdi yap aynısını? Kadınların iş hayatına katılması biraz da ekonomik mecburiyetten ötürü doğdu yani -bu nokta hep es geçiliyor ve tartışma zihniyetler etrafında dönüp duruyor. Hayatın ekonomik gerçekleri ise kişisel görüş farklılıklarından pek etkilenmiyor.

Yerli Üretim

On sene önceki televizyon programlarını hatırlıyorum. Yerli Malı Haftası’nın Eski Türkiye’ye özgü olduğunu söyleyen iktisatçıları da hatırlıyorum. Artık yerli ürün diye bir konsept kalmamıştı onlara göre. Dünya ekonomisi, küreselleşmenin etkisiyle, ürünün nerede üretilip nerede tüketildiğini önemsiz kılmıştı. “Sen eğer bu ürünü Çin’den daha ucuza üretemiyorsan Çin’den alırsın” diyorlardı. Yerli Malı Haftası ve yerli ürünlerin önemine, kendi tarım ve sanayimize yapılan vurgu, dışa kapalı, Dünya’yla entegre olmamış Eski Türkiye’nin, bambaşka bir paradigmanın ürünüydü. Mercimeği yurtdışından daha ucuza mal edemiyorsan, üretmeyecektin. Bu kadar basitti. Dışarıdan 10 liraya almak varken, sen burada 12 liraya üretiyorsan enayilik ediyordun. 2009-2010 gibi küçük çaplı bir ekonomik dalgalanma oldu sonra. Görüşleri pek değişmedi. O sıra televizyonlara çıkıp tüketimi savunuyor, “alın, verin, ekonomiye can verin” diyordu iktisatçılar.

Şimdi bakıyorum da, tam aksi şeyler savunuluyor. Yerli ürünlerin ambalajlarına “Yerli Üretim” ibaresi konması zorunlu tutulmuş. Dünya pazarına karşı kendi ürünlerimizi korumanın öneminden söz ediliyor. İlginçtir, tüketimden değil, tasarruftan dem vuruluyor. Yakında ekranlarda, tekrar, biriktirmenin erdemine vurgu yapılır, “sakla samanı gelir zamanı” ve “damlaya damlaya göl olur” gibi çocukluğumuzun atasözleri dillendirilir ve bankalar çocuklara kumbara hediye ederse şaşırmam. Kağıt fiyatlarındaki artış (bu arada beni de vurdu, kitaplarım zamlandı) yüzünden “kağıdı Brezilya’dan almak yerine kendimiz üretmeliyiz” diyen oluyor. E-günaydın.

Belleğim çok güçlü değil; ama ekonomiye dair söylemlerdeki bu farklılaşmanın, hatta yüz seksen derece dönüşün farkına varamayacak kadar zayıf da değil.

12 Kasım 2018 Pazartesi

Güzeller, Kitaplar ve Ölüm

Güzele güzel diyemiyorsun. Ne zaman birisi için “ne kadar güzelmiş” desem, insanlar onun aslında güzel olmadığını savunuyor. Tepkiler “neresi güzel bunun be??”, “makyaj güzeli”, “estetikliymiş zaten :/” gibi ifadelerden, “tam bir kezo!”, “kıro”, “bakışları çok itici” veya “cahilin teki ya!” gibi küçümseyici ifadelere varabiliyor.

Galiba bunun sebebini biliyorum. Bir kere, ünlü kişiler çok göz önünde oldukları için, göre göre göz alışıyor ve artık o kadar da güzel gelmemeye başlıyor olabilirler. Çıta yükseliyor yani. İkincisi, bu insanlar büyük çoğunlukla oyuncu, manken, şarkıcı ya da yüksek sosyeteye mensup kişiler olduğundan, bir röportajda kırdığı pot, paylaştığı bir görüş, konuşma tarzı veya oynadığı rol sebebiyle insanlara itici geliyor. Ben yerli dizi izlemediğim, müzik piyasasından bihaber olduğum, hele magazin programlarıyla hiç alakam olmadığı için olsa gerek, milletin özel hayatının detaylarını bile bildiği bu insanları ilk kez görmüş oluyorum. Hâliyle, karşımdaki fotoğrafa önyargısız bakabiliyorum. Tanısam ben de gıcık olacağım belki.

Bir de, popülerlik eleştiri oklarını üzerine çeker. Üç aşamalı bir süreçtir bu: Önce kişinin ne kadar güzel, yetenekli, potansiyel sahibi vs. olduğundan, kıymetinin bilinmediğinden, keşfedilemediğinden dem vurulur. Daha sonra bu kişi ünlenir ve insanlar onu bağrına basar. Güzeldir, yakışıklıdır, yeteneklidir ya da her neyse. Sonrasında ise artık baydığından, kimi eksiklerinden, aslında ne kadar da şişirilmiş bir balon, abartılmış bir karakter olduğundan bahsedilir. Bu son aşama hayli yıpratıcı olsa gerek; çünkü göklere çıkartılmış, alkışa, övgüye alışmış kişiler artık açık vermemek zorundadır. Herkes onun açığını arayacak, on tane artısı varsa bir tane eksisini yakalayacak, acımasızca yüklenecektir. 

Böyle bir bedeli var bu işlerin.

Genç ünlüleri tanımıyor olmamın bir dezavantajı da var: Berberde çengel bulmaca çözerken çıkıyorlar karşıma. Yazamıyorum adlarını.

* * *

Tam istediğim tarzda kitaplara rastladığımda çok mutlu oluyorum. Tam istediğim derken, “Tamer, sana da kitap beğendiremiyoruz” diyebilirsiniz. Benim için mükemmel kitaplar ne roman, ne öykü, ne şiir ne de felsefe kitapları. Akademik, dipnotlu, kaynakçalı, araştırma-inceleme türündeki kitaplar da değil. Şiir hiç değil. Ben “anlatı” diyebileceğim, yazarın düşüncelerini açıklarken araya kendi yaşantılarını da serpiştirdiği, kendi kişiselliğini de kattığı, yer yer cümleye “ben” diye başlayabildiği kitapları seviyorum. Roman gibi, ama pek kurgusal değil. Otobiyografi mi? Kısmen; ama yaşantılardan ibaret değil. Düşünceler de var. Otobiyografik felsefî denemeler denebilir belki. Ya da kısaca "anlatı."

Bu bakımdan, Levi-Strauss’un Hüzünlü Dönenceler’ini çok beğendim. Hem etnoloji, hem gezi, hem de bir anı kitabı. Alanında öncü bir bilim insanı olan Levi-Strauss’un, bu eseriyle, edebî yeteneğini de kanıtladığı söylenir. Pessoa’nın Huzursuzluğun Kitabı’nı da beğendim. Okumayı hep ertelerdim. Cioran gibi karamsar, içime yumru oturtacak türden bir metin bekliyordum. Meğer öyle değilmiş. Gündelik yaşamının küçük coğrafyasında olan bitenlerin yanına hayal dünyasının ve düşüncelerinin zenginliğini de katmış. Bazen keyifliyken, bazen mutsuzken, günlük tutar gibi yazıp durmuş uzun süre. Her gece birkaç bölüm okuyarak, sindirerek ilerliyorum. Hayallerine fazla kapılmasını yadırgadığım da oluyor. Kimi yerlerde, “seyahat etmek anlamsız. Uzak diyarlara gittiğimi düşleyebilmek varken ne diye kalkıp onca yolu tepeyim?” gibi cümleleri var.

Oruç Aruoba, de ki işte adlı kitabının 130. sayfasında şöyle diyor: “Defter konusunda özellikle Kierkegaard ve Nietzsche'nin durumları ilginçtir. Aslında kendi gündelik yaşamları ile ilgili özel notlarını tuttukları günlük/defterler, aynı zamanda felsefe metinlerinin de ilk kaynağını oluşturur. Kitap olarak düzenledikleri metinlerden geriye doğru, defterlere bakılınca, bu açıkça görülür -bu yolla, sanki, soyut ve genel düşünceden, yaşayan, kanlı-canlı kişilere geri dönülebilir. Şöyle denebilir: Felsefe yazarının birincil kaynağı, kendi üzerine tuttuğu günlük/defterdir."

Tamamen katılıyorum. En soyut düşüncelerde bile kişisellikten, özel yaşamdan izler olabilir. Bu yüzden, otobiyografileri ya da otobiyografik dokunuşları severim. Kendinden bahsedenleri itici bulmam.

Okumak istediklerim o kadar çok ki... Bir yandan, yorumlama becerimi geliştirmek için Gadamer ve Derrida’ya hiç değilse bir iki yılımı ayırmak istiyorum. Thomas Bernhard’ın otobiyografisi de okunmak üzere bekliyor. Proust cazip gelmeye başladı bir yandan. Yetişilmiyor.

Öte yandan, önümüzdeki aylarda okumaları biraz olsun azaltıp, daha ziyade yazmaya odaklanacağım. Çok okuyunca aptallaşıyorum sanki. Sürekli okumak, hep alıcı olmak kişiyi edilgen kılıyor.

* * *

Mesai bitince eve doğru yürümeye başladım. Kırk dakika kadar sürüyor. İyi geliyor müzik dinleyerek yürümek. Belim için de iyi. Sahile indiğimde pazar kurulduğunu gördüm. Doğru ya, bugün Cuma. Doldurdum ellerimi. Hayli ağır oldu. Eve vardığımda yorulduğumu fark ettim. Günün getirdiği yorgunluk. Yürüyüş yormuyor pek ama pazardan aldıklarımı taşırken yoruldum galiba. Yemek yedikten sonra çamaşır makinesini doldurup çalıştırdım.

O sırada kitaplığa gözüm ilişti. Aynı kitabı iki kez okumam pek. Ama hepsini bilirim. Hangisini ne zaman aldım, nerede okudum, hani odada bitirdim, hepsini hatırlarım. Pek de güçlü sayılamayacak olan, konuşurken ne konuşacağımı unutan belleğim böyle önemsiz ayrıntıları hatırlar. Şu kitabı Tirebolu’da bitirmişimdir. Sekiz yıl önce. Bunu beş yıl önce bir önceki evimde okumuşumdur. Şu diğerini Ankara’dayken almışımdır. On altı yıl önce. On altı yıl ne ara geçti? Bir kitap var. Kabalcı Yayınları’nın Frankfurt Okulu. 2003’te almıştım. Onu aldıktan sonra bir yere gidip tavuk döner almış, döneri yerken kitabı incelemiştim. O kitabı her gördüğümde burnuma tavuk döner kokusu geliyor hâlâ. Hem de pul biberli. Yirmi dakika kadar böyle oyalandım kitaplığın önünde.

Sonra takvime baktım. Haftaya sınavlar başlıyor. “Birinci sınavları okumayı bitirince konuları işlemeye devam eder, ikinci sınavların gelmesini beklerim” dedim kendi kendime. Sonra ilk dönem biter, ikinci dönem başlar. İkinci dönem de konular ilerler, münazara, birinci ve ikinci sınavlar, seminerler, toplantılar derken o da biter ve 2019-2020 öğretim yılına başlarız dedim. Önümüzdeki hafta İkea’dan hasarlı parçamın yenisi gelse de karyolayı kursam artık. “Yatak koruyucu ve lastikli çarşaf da almalı” diye konuştum içimden. Küçük odaya bir ara gömme dolap yaptırmalı. Bez dolabı babam istiyor. Motosiklet ekipmanlarını koyacakmış. Bana uyar. Atacaktım yoksa. Sahi, bir ara yeşil pasaporta başvuracaktım. Unuttum. Yapılacaklar, edilecekler.

Birdenbire üzerime bir ferahlama geldi. Bir gün öleceğim gerçeği, ki bu gerçek durduk yere hiç aklıma gelmez ve sonsuza dek yaşayacakmış gibi hissederim, kafama dank etti ve bir kuş gibi hafifledim. Şu alınacak, o malzeme gelecek, bu yaptırılacak, kuru temizlemeye gidilecek, sınavlar yapılacak, okunacak, akşamleyin ne yenecek, neyi okuyayım, hangi filmi izleyeyim, aman uykumu da alayım derken, şu kitabı sekiz sene, o kitabı onbeş sene önce okumuştum, on sene, onbeş sene daha derken, hayat gailesiyle günler günleri, yıllar yılları kovalayacak ve bir gün ölüp gideceğiz işte.

6 Kasım 2018 Salı

Paskalya Adası


Jared Diamond’ın Collapse’ini okuyorum da, Paskalya Adası’nın hikayesi gerçekten çok ilginç. Polinezyalı yerliler, Pasifik Okyanusu’nun en ücra köşesinde yer alan bu küçük adaya M.S. 1200’lerde ulaşıyor. Kendi yaptıkları basit kanolarla. Şili’den uçakla bile saatler süren, Okyanus’un ortasında yer alan bu adaya kanolarla ulaşılması ilk başta kulağa imkânsız gelse de, yerlilerin Polinezya dilini kullanıyor olmaları göç ettiklerine dair kanıtlardan biri. Daha sonra hiçbir yere gitmiyorlar. Yerleşik yaşam.

Eski insanların zeka bakımından bizlerden farklı olduğunu sanmıyorum. Bilim ve teknoloji ilerledikçe biz de bilmez olduk içinde yaşadığımız dünyayı. İnterneti kendi irademizle, ne bileyim oy kullanarak getirmedik mesela. Kendimizi internetin içinde bulduk. Bir şekilde yayıldı. Şu an bu satırları yazarken, klavyenin bir tuşuna tıklattığımda ekranda harflerin görünmesinin, bu elektronik mucizenin nasıl gerçekleştiğini bilmiyorum. Televizyonum var ama görüntünün ekranda nasıl oluştuğunu açıklayamam. Atalar kazma küreği icat ettiyse torunların doğduğu dünyada bunlar hazır bulunur. Biz otomobilleri hazır bulduk mesela. '90 sonrası doğumlular internetin olduğu bir dünyaya doğdu. Teknoloji ve modernite zamanla, birikerek tesis edildi ve işin üretim safhasında yer alan bir mühendis değilseniz, kendinizi içinde bulduğunuz hayata dahil olup, kaldığı yerden devam ediyorsunuz.

Tarım yapmış Paskalyalı yerliler. Hani ilkellerin tarım bilmedikleri, tarımın Bereketli Hilâl bölgesinde buğdayın keşfiyle ortaya çıktığı söylenir ya, hani tarımın keşfiyle birlikte neolitik çağ başlamış, yerleşik hayata geçmişizdir denir ya, ben artık bu tip açıklamalara karşı mesafeliyim. Tarım belki de iklimsel koşullardan ötürü başladı. Buzul Çağı’nda olsak tarım yapamazdık mesela. Mecburen avcı-toplayıcı olurduk. Hava ılınınca tarım yapılmaya başlanmıştır belki de.

Neyse. Paskalyalılar taro, tatlı patates ve şeker kamışı ekermiş. Yeterince tatlı su olmadığından şeker kamışının içini içerlermiş ve 14 yaşında dişleri çürür, 20'sinde ağızlarında diş kalmazmış. Ada hayli rüzgar aldığı için bahçelerinin çevresini taşlarla çevirirlermiş ki meyvalar rüzgar yüzünden olgunlaşmadan düşüp ziyan olmasın. Ayrıca kanolarla, elinde GPS veya pusula olmadan yerleşim yeri keşfetmelerinde kuşları izlemeleri yardımcı olurmuş. Bir yerde bir deniz kuşu sürüsü varsa en fazla 200 ml. mesafede ya bir ada ya da kıta olmalıymış.

Bir de heykel dikme yarışına girmiş adadaki kabileler. Ölülerin ruhlarını temsil eden dikilitaşlar. Bu devasa heykelleri dikebilmek için inanılmaz bir işgücü, o işgücünü beslemek için gıda, heykellerin taşınması için ahşap raylar, halatlar vs. gerekmiş. Bu prestij yarışı adadaki tüm kaynakları bitirmiş. O kadar ki, ada yüzeyinde tek bir ağaç bile kalmamış. En sonunda, açlıktan kırılmaya, yamyamlığa başlamış ve sayıca azalmışlar.

Sonraki nesiller, adayı bitip tüketen atalarına duydukları öfkeden ötürü tüm heykelleri devirmiş. Bir daha da heykel diken olmamış.