28 Ekim 2018 Pazar

Veganlık Üzerine

Veganlık için Karatay gibi "hastalık" demezdim ama eleştirilerim var. Kimin ne yiyeceğine karışacak değilim. İnsanlar vejetaryen olabilir. Vejetaryenler, malûm, yalnızca et yemiyor ama süt, peynir, yumurta, bal ve yoğurt gibi hayvansal gıdaları tüketiyor. Veganlar ise hiçbir hayvansal gıdayı tüketmiyor. Bu bir tercihtir. Paylaşmamakla birlikte saygı duyarım.

Yalnız, veganizmin yılmaz savunucularının yer yer oldukça saldırgan tavırlar sergilediklerini görüyorum. Kendi tercihlerini yücelten tutumlarının, karşılarındaki insanları -hayvansal gıda tükettikleri gerekçesiyle- ruhsuz, vicdansız, hatta katil olarak yaftalamalarına kadar vardığı oluyor. Sorun burada başlıyor. Beslenme çetrefil bir konu. Proteinler, karbonhidratlar, vitaminler, yağ, şeker... Kimileri şekerden uzak durun derken elin Fransızına bakıyorum, kahvaltıda kruvasanları üzerine üç-beş çeşit reçeli süre süre yiyor. Kimisi unlu mamûllerden uzak durun diyor, kimisi az ve sık yiyin derken başkaları günde iki öğünün yeterli olduğunu söylüyor. Böylesine çetrefil ve kültürden kültüre farklılık gösteren bir konuda mutlak hakikati keşfetmişçesine iddialı konuşmak makûl gelmiyor. Kendi hakikatini etik referanslarla yüceltip onu benimsemeyenleri sapkın ilan etmekse fazlaca iddialı.

İnsan yeryüzünün egemen türü. Egemen olduğu için Dünya'yı kendi istediği gibi dönüştürdü. Bir kunduzun derede yaptığı barajı düşünelim. İnsanoğlu çok daha zeki ve güçlü olduğu için su sorunu çekmemek adına devasa barajlar yaptı. Tarım doğal değildir. Doğal bir şey arıyorsak balta girmemiş ormanlara bakmalı. Tarım doğaya bir müdahaledir. İnsanoğlu tarım yaptı, hayvanları evcilleştirdi, Dünya'yı kendi önceliklerini göz önünde bulundurarak dönüştürdü. Ve o kadar kalabalığız ki bu yoldan geriye dönüş mümkün değil. Üstelik bu durumu yanlış bulmuyorum. Eğer aslanlar egemen olsalardı emin olun onlar da yeryüzünü arzularına göre dönüştürürdü. Karıncalar egemen olsaydı, ne varsa kendilerine en uygun şekilde düzenleyeceklerdi.

Kimi bireyler vicdana referansla et yemeyebiliyor (vejetaryenlik.) Bunun daha ileri aşaması, yani nasıl da kötü bir tür olduğumuz inancına dayanarak günah çıkartmanın ikinci aşaması, hiçbir hayvansal gıdayı tüketmemek oluyor (veganlık.) Kimi zaman öz-eleştiriyi mazoşizm boyutuna vardırıyoruz ve böylelikle, insanı doğanın en kötücül varlığı olarak nitelendirenler üçüncü aşamaya geçip intiharı özendirebiliyor. Öyle bir web sitesi görmüştüm. Doğaya zararlı, otomobil ve klima kullanan, hayvanları ve onların -yumurta ve bal gibi- ürünlerini yiyen acımasız varlıklar olarak derhâl kendimizi ortadan kaldırmalıymışız ki yeryüzü nefes alsın. Evet, uç bir görüş ama ilk aşamadan bu aşamaya varmak mantıksal olarak mümkün.

Başka türlerin selameti için kendi türünün frenlenmesini, azalmasını ve hatta yok olmasını arzulayan bu tutum, dikkat ederseniz, özünde yine insan-merkezci; zira doğayı merkeze alayım derken, bilerek ya da bilmeyerek, kendi varlığımıza haddinden fazla önem atfetmiş oluyoruz.

23 Ekim 2018 Salı

Evrendeki Yerimiz Üzerine

Sonsuz uzayı düşününce ne kadar da küçük olduğumuzu hatırlarız. “Korkunç büyüklükteki bu evrende bir toz zerresi bile sayılmayız” gibi ifadelere çokça rastlamışımdır. Ne kadar da küçüğüzdür. İşin tuhafı, bu nicel kıyaslamadan nitel çıkarımlar yapar ve bir anda ne kadar da küçük olduğumuzun yanına önemsizliğimizi de ekleriz. Sonsuz evrende bir toz zerreciği bile olmayan bizler, yani tek tek insan bireyleri, ne hakla kendimizi dünyanın merkezinde görür, ne hakla dünyanın bizim etrafımızda döndüğünü zannedermişiz.

Bana kalırsa, insanın önemsizliğine yapılan vurgu bile insan-merkezci. Bir kere sonsuz evrenle sonlu kendimizi kıyaslama gereksinimi duyuyor oluşumuz bile nasıl da ben-merkezci olduğumuzu gösteriyor. Kendimizi önemli ya da önemsiz görelim, kıyaslanan unsurlardan birisi her halükârda biz oluyoruz. İkincisi, sonsuzlukla nicel bir karşılaştırma yapmak zaten anlamsız. Ne kadar büyük olursak olalım, ne kadar yer kaplarsak kaplayalım, sonuçta sonsuzluk daha büyük olacaktır. Jüpiter’in on bin katı büyüklüğünde bir gezegenle, insan gözünün seçemeyeceği bir bakteri, sonsuzlukla kıyaslandığında eşit büyüklüktedir. Jüpiter’le ben kıyaslanırsam Jüpiter büyüktür elbette. Ancak sonsuzluk karşısında eşitiz. Benzer şekilde, zamansal sonsuzlukla kıyaslandığında bir saniye ile bin yılın nicel bir farklılığı yoktur.

O hâlde, birincisi, durduk yere yaptığımız bu karşılaştırmalara kendimizi dahil ediyor olmamızın, asıl derdimizin kendimizle olduğunu göstermesi; ikincisi, nicel kıyaslamadan “önemsizlik” ya da “değersizlik” gibi değer yargılarına varılmasının hatalı bir sıçrama olması; ve üçüncüsü, sonsuzlukla kıyaslandığında nasıl da küçük oluşumuzun zaten bir anlam ifade etmemesi gibi sebeplerle, şu “sonsuz evrene bakınca kendimi toz zerresi olarak bile göremiyorum” tarzı serzenişler yersiz.

Kaldı ki, insanoğlunun ben-merkezci olması kadar olağan bir şey yok. Elbette dünya bizim etrafımızda dönüyor ve elbette dünyanın, daha doğrusu hayatın merkezi kendimiziz. Benim için önemli olan sonsuzluk, nicelik veya devasa gezegenlere nazaran küçücük olmam değil. Önemli olanlar bağ kurduğum şeyler. Elimde tuttuğum kalem, hayatımda dolaysız bir yeri olmasıyla, koskoca galaksilerden daha önemlidir mesela. Evet, sonsuz evrende gözle görülemeyecek kadar küçük olabilirim, ama hayatıma dokunan konular, mesela birisinin bana verdiği sözü tutup tutmaması, uzak galaksilerde olup bitenlerden çok daha ilgilendiriyor beni.

Elbette önemliyim. Dışarısını bu gözlerden görüyor, bu bedenden duyumsuyorum ve bana dokunan, beni ilgilendiren her şeyi önemsiyorum. Kabul edelim ki dünya bizim etrafımızda dönüyor ve ister insan isterse nesne olsun, bağ kurduğumuz varlıklar her şeyden önce geliyor. Kaldı ki, kendini önemsiz görmenin varacağı yer bunalımdır. Bu yüzden, şu “nasıl da küçük, geçici ve değersiziz” nihilizmini bırakmakta yarar var.

20 Ekim 2018 Cumartesi

Türkiye'de Felsefe

Biraz ukalalık edeyim. Türkiye’de edebiyat iyi ama felsefe kötü. Adalet Ağaoğlu’nun Ölmeye Yatmak adlı romanı şu ana dek okuduğum en iyi kitap olabilir mesela. Düşünce içerikli kitaplara yöneldiğinizde ise hayal kırıklığına uğruyorsunuz. Hep çeviri okumayayım, kendi ülkemdeki düşünsel üretime de temas edeyim diye kimi şöhretlerin kitaplarını alıyor, bittikten sonra bana ne kattı diye soruyorum kendi kendime ve yanıtım çoğunlukla "eh, güzel bir Türkçe kullanımı belki; ama düşünsel bakımdan kayda değer bir şey yok" şeklinde oluyor.

Cemil Meriç, Celal Şengör, İsmet Özel ve Sabahattin Eyüboğlu okudum son zamanlarda. Bir kere çok kolay okunuyorlar; ama çok kolay okunmalarında derinlikli olmamalarının da payı var. Birisi süslü ifadelerle oksidentalizm ve Osmanlı nostaljisi yapıyor, diğeri gelmiş geçmiş en büyük filozof olarak Popper’i gösterip geriye kalan ne varsa çöp ilan ediyor, bir diğeri kendince bir İslam ideali kurmuş, şiirle taraftar arar ve kendisini eleştiren herkesi azarlarken, sonuncusu, kafasında kurduğu Anadolu ütopyasına sarılmış, gerçekleri eğip bükerek zorla o şemaya oturtmaya çalışıyor. Meriç ve Şengör’ün bilgi birikimine, Özel’in şairliğine ve Eyüboğlu’nun çevirmenliğine bir sözüm yok ama bu insanlarda felsefî bir yön göremedim. Belki Özel’in Heidegger’den mülhem kimi cümleleri, o kadar.

Anlaşılan o ki artık daha da seçerek okuyacağım. İyi ki bu zamana kadar çeviri eserlere ağırlık vermiş ya da doğrudan doğruya İngilizce metinleri okumuşum. Nermi Uygur’un bir kitabını almıştım da... I-ıh. Amanın, şimdi aklıma geldi. Cündioğlu’nun üç kitabını okumuştum. Daha da almam; zira üç-beş ansiklopedik malumat ve kimi film önerileri dışında bana hiçbir şey katmadı. Türkiye’de düşünsel derinlik değil tarafgirlik söz konusu. Yukarıda saydığım -ve saymadığım- yazarlara dair olumsuz bir görüş beyan ettiğin vakit onu seven birisi çıkıp kızıyor. Seviyor çünkü onu. Düşüncelerinden ilham aldığından değil, kendi tercihlerini onayladığından, kendi kampından bir yazar olduğundan derhal savunmaya geçiyor.

Açar Badiou, Girard veya Sloterdijk okurum daha iyi. Girard okuyorum bugünlerde mesela. Toplumlardaki kurban ritüelini, günah keçisi kavramını, insanların nasıl birleşip toplum olduklarını ve çatışmaya düştüklerini anlamama yardımcı oluyor. Kavram inşası zor zanaat. Adamlar ciddi ciddi tüm ömrünü adıyor bu işlere.

Bugünün dünyasını anlamak istiyorsak dışarıya muhtaç olduğumuzu düşünüyorum. Yine de “tertemiz bir Türkçe kullanmış”, "çok rahat okunuyor" gibi biçimsel değerlendirmelerin ötesinde bir şeyler diyebileceğimiz, bize gerçekten bir şeyler katacak ve bizi sarsacak düşünürlerimizin artmasını umuyorum. Pek şöhret olmasalar da Ulus Baker gibi kişiler de var.

Türkiye'de ilgiyle takip ettiklerimden en sevdiklerimse teorik kitapların çevirmenleri. Yabancı literatürü takip eder, kendilerini sürekli geliştirir ve müthiş bir sabırla, yok pahasına çalışırlar.

Hakları ödenmez. İyi ki varlar.

19 Ekim 2018 Cuma

İşçi Sınıfı ve Ulusal Farklılıklar

Dünya’nın her yerinde sömürülenin işçi sınıfı olmasından ötürü, bir çok yerde, ulus farklılıklarına değil de sınıf farklılıklarına bakmamız gerektiğini okumuşumdur. Sonuçta işçi ve emekçiler, tabi oldukları devlet ne olursa olsun sömürülüyordu. Türk, Fransız, Rus, Mısırlı ya da Kenyalı olman önemli değildi. Her halükârda, emekçiysen emeğinle ürettiğin artı-değere el konuyor, ürettiğinin ancak küçük bir kısmı sana ödeniyordu. Bu sebeple uluslararası bir işçi örgütlenmesi gerekliydi. Emekçilerin zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi yoktu. Ulus farklılıkları aldatıcı, inanç ve kültür gibi farklılıklarsa belirleyici güçte olmayan, üst-yapısal mevzulardı.

Ben bu anlatıya katılmıyorum. Birincisi, kültür farklılıkları sanıldığı kadar önemsiz değil. Belirli bir kültür dairesinde zengin olmaktansa, bir başkasında ortalama bir yurttaş olmayı tercih edebilirim. İkincisi, ulusal farklılıklar hiç de önemsiz değil. Edirne’ye Bulgar turistler akın ediyor aylardır. Bulgar Levası Türk Lirası karşısında değer kazanınca adamlar günübirlik gelir oldu Edirne’ye. Hazır paraları değerlenmişken Türkiye’de alışveriş yapıp geri dönüyorlar. 

Alman, Bulgar ve Türk işçiler, emekçiler ya da çalışanlar diyelim, eşit durumda değil. Bir devletin parası diğer devletin parasından daha değerliyse, “tüm işçiler eşit şartlarda yaşıyor, sonuçta hepsi sömürülüyor” diyerek mevcut farklılıkları yoksaymak mümkün olmuyor. Bir İngiliz işçisi Sterlin’ini bozdur bozdur harcıyor, Amerikalı sıradan bir yurttaş Uzakdoğu gezisi yapıyor, Suudî vatandaşı yabancı ülkelerden konut alabiliyorsa ve elin Fransız’ı, Alman’ı ya da Belçikalı’sının ülkesinde aldığı maaş onun Türkiye’de mükellef bir tatil yapmasına olanak tanıyorken bizim işçi oralarda tatil yapamıyorsa, ulusal paranın değerinde yansımasını bulan ulusal farklılıkları görmezden gelemeyiz. 

Dünya’da farklı devletler ve her birinin farklı para birimleri var. O paraların kimisi daha değerli ve parası değerli olan ülkelerde yaşayan çalışanlarla, parası değersiz olan ülkelerin çalışanları, sırf sömürüldükleri gerekçesiyle eşitlenemez. Hollandalı ve Libyalı fabrika işçileri, evet, tümü işçidir, ama aynı durumda değiller. Dolayısıyla, kimilerinin zincirlerinden daha fazla kaybedecek şeyi var ve bu şartlarda uluslararası bir işbirliği mümkün görünmüyor.

13 Ekim 2018 Cumartesi

Olan, Olması Gereken ve Rasyonel Tartışma

Olması gerekene bakarak olanı yargılamak mutsuzluk sebeplerinden birisi. Olanı olduğu gibi kabullenince her şey yerli yerinde görünüyor. Yaya geçidinden geçen kadınla iki kızını bir otomobil ezip geçiyor. Normalde, olması gerekene bakarak, yaya geçidinde araçların durması gerektiği düşüncesiyle mevcut duruma karşı duyduğumuz hoşnutsuzluğu dillendirmemiz gerekir. Bir başka olayda, yaya geçidinde durup yayaya yol veren bir araç zincirleme kazaya sebebiyet veriyor. Bunlar bireysel bazda çözülemeyen işler. Sen dursan ne olur? Arkadaki araçlar durmayıp sana çarpıyor bu sefer. Yayaya iyilik yapayım derken onun hayatını da tehlikeye atmış oluyorsun.

Mevcut durum bu. Olan bu. Belki de olanı değil, ideal normları değiştirmeli. Olması gerekeni bir kenara bırakıp, olanı norm kılmalı. Hume haksız olabilir. Olması gerekene bakarak olanı yargılamaktansa, olandan olması gereken çıkartabiliriz pekâlâ. Türkiye’de yaya geçitleri tümden kaldırılsın mesela. Zaten bir işlevi yok. Toplumda bir karşılığı yok. Neden olmasın? Bu da bizim kendi normumuz olur. Gerekli gereksiz her vakit havaya ateş açanları düşünelim. Suç mu bu? Suç. Kim takıyor? Kimse. Yanlışlıkla ölenler olsa da bu alışkanlık değişiyor mu? Hayır. O hâlde belki de bunu norm addetmeli. Belki de vatandaşımız başkalarının kendisinden korkmasından haz duyuyordur. “At, avrat, silah! Bu benim kültürümde var kardeşim. Batı’nın normlarını bize dayatamazsınız!” diye düşünüyor, doğru ya da yanlış, olanın, mevcut durumun devamını arzuluyordur. Olamaz mı?

“Hayır! Olması gerekeni esas almalı, eğitimle, olanı itekleyerek olması gerekene doğru devindirmeliyiz” denebilir. Zaten hep denen de budur. İdeal bir düzen vardır. İdeal olan iyi olduğu için, nesnel bir iyi olduğu için herkes onun iyi olduğuna ikna edilebilirdir. İdeale bakarak gerçekliği yorumlamalı, gerçekliği ideale benzetmek için elimizden geleni yapmalı, farkındalık kampanyalarıyla duyarlılıkları arttırmalıyızdır. Ne kadar işe yarar? Pek etkili görünmüyor. Farkında olmasına farkındayız ama pratikte değişen bir şey yok. Bireyciliğin farklı bir türevi gelişti bizde. Olan bitenden giderek daha az etkilendiğime göre kendimi de katabilirim bu bireyleşmeye. Başkalarına mesafeli, tercihlere saygılı, zarar vermeme ve rahatsız etmeme eksenli bir bireycilik değil de, “benden sonra tufan!” anlayışının egemen olduğu başka bir versiyon yürürlükte olan.

Olması gerekenin nesnel hakikatini bir kenara koyalım. Konu ne olursa olsun tartışacak olsak, akıl yürütmemizi rasyonel gerekçelerle, hipotezimizi ise empirik verilerle, kanıtlarla destekleyip ortaya sunsak yine elde var sıfır; çünkü bu akılcı iyimserlik, muhatabının rasyonel bir birey olduğu ve sırf aklederek ikna olabileceği inancını önvarsayıyor.

Sokrates diyaloğunda yaşamıyoruz. Karşında ikna olma eğiliminde olmayan, makûl olmayan bir muhatap olduktan sonra dünyanın en makûl argümanını da sunsan etki etmiyor.

6 Ekim 2018 Cumartesi

Sağlıkta Şiddet, Her Yerde Şiddet ve Bireysel Silahlanma

2010 kışı. Tirebolu’da bir akşam süpermarket kasasında kuyruk oluşmuştu. Sıra kavgası çıktı. Öyle tekmeli yumruklu değil. Ağız dalaşı. Mülayim olan kişi “belaya bulaşmayayım” düşüncesiyle uzatmamış, ödemeyi yapıp oradan ayrılmıştı. Susmak bilmeyen sinir küpününse hemen arkasında ben vardım. Adam sürekli ama sürekli konuşuyor, çıkan adamın arkasından atıp tutmaya devam ediyordu. İşten çıkmışım, akşam vakti, yorgunluğun verdiği tahammülsüzlükle “yeter, sus!” deyiverdim. “Sana ne oluyor? Sorunun sen’le bir ilgisi var mı?” diye bana yöneldi bu kez. “Benim yanımda bağıra çağıra konuşuyorsun. Kimse dinlemek zorunda değil. Tamam, adam gitti artık, sus!” diye açıkladım. Neyse ki uzatmadı. Bugün olsa hiç tepki vermezdim. O gün yaptığım deli cesaretiymiş.

Bir doktor 18 yaşındaki hastası tarafından vurularak öldürüldü. Ben artık, “canım bunlar münferit hadiseler, genelleme yapmayın” diyenlerin rahatlığından fena hâlde sıkıldım. Her şiddet olayına bir gerekçe bulanlardan, “kim bilir doktor ne dedi o hastaya” diyerek durumu meşrulaştıranlardan, hani tacize uğrayan kadınlar için “o saatte dışarıda ne işi varmış?” yaklaşımı vardı ya, onun gibi, bir insanın cinayete kurban gitmesini normalleştirmek uğruna buna bahane arayanlardan epey sıkıldım. Kötü bir şey olduğunda, “ne var yani, aynısı başka ülkelerde de oluyor!” diyerek durumu eşitleyen, her şeyi ama her şeyi aynı kefeye koyan, Batı deyince Norveç’i ve İsviçre’yi değil de, koca bir Teksas olan Amerika’yı örnek gösterenlerden de sıkıldım. 

"Bir yerde yanlış giden bir şeyler var, bir eğilim söz konusu, insanlarda tahammülsüzlük arttı" dediğinde, insanların artık direkt silah çekmesinden dem vurduğunda, evinde ve aracında pompalı, belinde tabanca, hiç olmadı cebinde bıçak bulunduran ve bunları kullanmak için fırsat kollayan kimselerin varlığından rahatsız olduğunu dile getirdiğinde durumu abarttığını söyleyenlerden, hatta bireysel silahlanmanın ABD’de olduğu gibi Türkiye’de de serbest bırakılması gerektiğini savunanlardan, “sende de silah olursa kendini koruyabilirsin” diyerek bu önerinin nereye varabileceğini hesap etmeyenlerden de fena hâlde sıkıldım.

"Canım, eğitimli kesim halkı ezdiği için halk tepkili" diyerek şiddeti normalleştirenler, her şeyi ama her şeyi anlayışla karşılayanlar, siz de burada mısınız peki? Adam öldü. Kim kimi eziyor acaba? Doktoru öldüren o genç "kader kurbanı" mı oldu şimdi?

Seçim sonuçlarının açıklandığı gecelerde, düğünlerde, asker uğurlamalarında filan havaya pat-pat-pat diye sıkacak kadar rahat insanlar o silahları yalnızca mutlu anlarında kullanmayacak elbet. Hayat mutlu anlardan ibaret değil. Mutlu olunca havaya silah sıkan kişi, sinirlenince gider elinde silah olmayan birini öldürür. Biz “silah kullanma yetkisi devletin tekelindedir” diye öğrendik öğrenciyken. Ancak tüm bu erkeklikler, adamlıklar, adam gibi adamlıklar insanları öyle gazladı ki, giderek daha fazla sayıda insan silah edindi, ediniyor.

Önüne gelenin silaha erişimi bu kadar kolay olmamalı. Bu gidiş iyi değil.