22 Ağustos 2018 Çarşamba

Ağustos 2018: Değiniler

“Ulan” diye bir kitap on yedi baskı yapmış. Rezalet cümleler. Yusuf Piliç diye birisi “Söz Uçar Screenshot Kalır” diye bir kitap yazmış. Kitaptan bir cümle: “Ben esneyince bile gözümden yaş geliyor. Nasıl ağlamayayım ardından?” Kahraman Tazeoğlu diye bir yazar korkunç paralar kazanmış kitap piyasasında. Bir cümlesi: “Benden sana hayır gelmez çünkü sana her şeyim evet.” Böyk :( Kusacağım şimdi.

Türk halkının kitap okumuyor oluşundan yakınılır. Halkımız kitap okusa, yani daha fazla kitap okusa güya aydınlanacak, Türkiye düzlüğe çıkacak, her şey çok güzel olacaktır. Şayet kitap okurlarsa daha hoşgörülü, demokratik, kültürlü ve medenî insanlara dönüşeceklerdir. Ah yeter ki okusunlar da ne okurlarsa okusunlar! Sıkça duyarsınız: "Maalesef okumuyoruz :/" 

Ben size bir şey diyeyim mi, bu tarz kitapları okuyan insan değil kendini geliştirmek, mevcut hâlinden de geriye gider. Kötü metinlere maruz kalmanın hiçbir faydası yok. “Kötü edebiyat da okunmalı ki iyinin değeri anlaşılsın” gibi, bir şeyin değerini onun niteliksiz karşıtına bakarak biçen yaklaşımları doğru bulmuyorum. Zaman değerli. Ömür kısıtlı. Seçimleri iyi yapmak gerek. Ha, herkes tecrübeli bir okur olmayabilir. Herkes doğru seçimleri yapamayabilir. O hâlde, hiç değilse klasik eserlerle başlamalı. Eskiden ben de derdim, “neye göre klasik abi? Ne yani? Kim belirlemiş bunu?” diye sorardım saf gibi. Yok. Kötü edebiyata rastladıkça anladım ki bir klasik sınıflandırması gerekli. Klasikler önemli. Hiç değilse iyi edebiyat nedir görüyor, yol haritanı ona göre çiziyor, beğeni çıtanı biraz olsun yukarıya çekmiş oluyorsun.

Twitter’daki şu hesap tüm bu okunmaması gereken kitapları tespit edip paylaşıyor: https://twitter.com/berbatedebiyat Bir göz atın ama ülkeye dair ümitleriniz solabilir, şimdiden söyleyeyim :) 

Halkımız okuyor okumasına. Yukarıda bahsettiğim kitaplar kapış kapış satılıyor. Okuma eylemi çok önemli değil. Neyin okunduğu önemli. Bu yüzden, kitap okumaya tek başına büyük bir misyon yüklemek, insanların hangi kitap olursa olsun herhangi bir metni okumasının toplumu dönüştüreceğini zannetmek en kibar tabirle hayalcilik.

* * * 

Dikkat ettiniz mi? “Ah, nerede o eski bayramlar!” diyen kalmadı. Güzel bir gelişme. Darülaceze’de kısa bir söyleşi yaptılar. Muhabir ne o klişeyi dillendirdi, ne de Darülaceze sakinlerinin ağzından geçmiş güzellemesi çıkması için yöneltici sorular sordu. Belli ki İstanbul doğumlu, TRT spikeri gibi güzel konuşan bir teyze, “burada çok memnunuz. İnanın burası bir cennet” dedi. Hüzünlü müzikler eşliğinde acındırmalı sözler edilmedi. Paçavra gibi bir kenara atılmış, vicdansız çocukları tarafından huzurevine terk edilmiş zavallı ihtiyar imajı perçinlenmedi. Herkes gayet sakin, gayet makûldü. Bayram nasıl gidiyor sorusunu “harika” diyerek yanıtladılar. “Ziyaretimize gelen çok insan var” diye de eklediler. Sonunda konuşma bitince amcalardan birisi bağlama çalmaya başladı. Öyle uzun hava, gazel ya da hüzünlü bir ezgi değil, neşeli, kıpır kıpır bir türküydü.

* * *

Konuk ağırlayabilme kapasitem 1-2 kişi. Fazlası bende paniğe yol açıyor. Hem yatıracak yerim yok, hem de çok sayıda kişiye yemek yapıp servis etmek zor iş. Bir kere öyle bir şey yapmıştım da, hepi topu ben dahil beş kişi, vallahi Yemekteyiz programında gibi hissetmiştim kendimi. “Konuklar memnun kalsın. Ben yemesem de olur” diye düşünüyordum içten içe :)

Dışarıda yapılan organizasyonlar biraz da bu yüzden yaygınlaştı galiba. Evinde yemek masan ve takımların olabilir. Yine de işin hakkından gelebilmek kolay iş değil. Pek çok kişinin daha seyrek misafir ağırlamasında ve daha sık dışarıda yemesinde bunun etkisi olsa gerek. Şahsen, evdeki yemek masasını çalışma masası olarak kullanıyorum. Yayıla yayıla çalışıyorum.

Olsun. Tembelliğin lüzumu yok. Kendimi bu konuda geliştirmek istiyorum. Geçen haftasonu Heybeliada’da yazar bir büyüğümüz Bilimkurgu Kulübü üyeleri olarak bizleri ağırladı. Kaç kişiydik hatırlamıyorum ama epey kalabalıktık. Nitelikli sohbete doyduğumu söyleyebilirim. Zaten ben mekânları değil insanları önemsiyorum. Tek başıma Bodrum’da olsam, veya tek başıma da değil, kafa dengi olmayan kişilerle Bodrum’da, Alaçatı’da, Karadeniz’de bir yayla evinde olsam ne olur? Onun yerine kafa dengi insanlarla herhangi bir yerde olmayı tercih ederim. Mekân önemsiz demiyorum; ama ikinci planda.

Bir aksilik olmazsa ileride (biraz muğlak olmakla birlikte orta-uzun vadeli gelecekte diyelim) müstakil bir evim olabilir. Nereden çıktı derseniz, uzun hikaye. Bahçesine uzun bir masa koyayım diyorum. Kendimi tanıyorum. Tek başınalığı seviyorum. Öyle sürekli kalabalık misafirler ağırlayacak yapıda birisi değilim; ama, yılda birkaç kez felsefe buluşmaları yapmayı hayal ediyorum. Gayet mümkün. Hiç değilse 15-20 kişi oluruz. Yemekler benden gençler. Gelenler yanında dilerse içki, dilerse Niğde gazozu getirsin :) Hiç değilse destek olunmuş olur. Önce havadan sudan sohbet. Plan yok. Sonrasında yemek. Ardından kadehlerimizi yudumlayarak daha önceden belirlenmiş ve belirlenmemiş konular üzerine düzeyli bir tartışma. Her gelen bir sunum hazırlayabilir. Projeksiyonu ben ayarlarım. Önce dinler, bitirdiğinde ise sorular sorarız sunum yapan kişiye.

Gece kalmak zorunda olanlar için bir iki odayı tahsis edeyim diyorum. Kullanmadığım iki oda. Tek kişilik yataklar, hatta çift katlı ranzalarla doldururum sırf misafirler için. Koğuş gibi :) Kimse yokken atıl durur; ama böyle organizasyonlarda gerekli oluyor hakikaten.

Sabah kahvaltısının ardından, birkaç ay sonraki buluşmaya kadar evli evine, köylü köyüne. O arada herkes okuyup notlar tutsun. Mekânı uygun olan başkası olursa arada onda da toplanırız. Mutluluk böyle bir şey zaten.

* * *

Neden doktora yapmadım? Yapmadım çünkü kendimi tanıyorum. İlgi duyduğum konuya saplantı düzeyinde odaklanıyor, bu kez hayatın diğer yönlerini ıskalıyor, en küçük işleri bile erteliyorum. Felsefe doktorası yapsam ve diyelim ki bu etik alanında veya postmodernizm konusunda olsa, yıllarca başka bir şey yapmaz, alıp da bir roman okumaz, tezi mükemmelen bitirinceye değin başka hiçbir işe bulaşmazdım. Bu huyumu sevmiyorum. O yüzden kendimi özgür bıraktım.

Toplam kaç yıl, hesaplayamıyorum ama uzun zaman psikopat gibi Kant çalışmıştım. Rahat batmış gibi. Önümde Saf Aklın Eleştirisi’nin İngilizcesi, Türkçesi ve dizüstü ekranında Almancası, ne de olsa “gegenstand” başka “objekt” başka ama ikisi için de “nesne” denmiş, her gün düzenli olarak çalışmış, Kant ve özellikle Saf Aklın Eleştirisi üzerine ne bulduysam okumuştum. Kanadalı bir akademisyenin makalesinde Kant’a dair düşüncelerime paralellik görünce sevinmiş, salak gibi oturup o makaleyi özene-bezene Türkçe’ye çevirmiş, çevirdikten sonra yayınlasınlar diye dergilere göndermiştim :) Yahu önce dergilerle konuş, ondan sonra çevirsene? Neyse. 

İlk kitabım Tanrı, Özgürlük ve Ölümsüzlük o sürecin sonunda ortaya çıktı. Konuya yabancı kimseler bu ismi büyük ve sevimsiz bulabilir. Oysa Kant’ın Saf Aklın Eleştirisi’nde ortaya koyduğu üç idedir bunlar. Aklın bu ideler üzerinden düştüğü kimi hatalı yargıları derinlemesine irdeler. Kitabı kendi imkânlarımla yayımlatmıştım. Satış rakamları çok önemli bir kriter olmayabilir ama, ilginçtir, kitabın ilk baskısı tükendi. İlk baskı derken, 500 adet basılmıştı ve duyduğuma göre, Türkiye’de bir felsefe kitabının ilk baskısını tüketmesi -maalesef- bir başarıymış. Bir yayınevinin yanıtını hatırlıyorum: “Kant’ın kendi kitapları ne kadar satıyor ki, sizin Kant üzerinden yazdığınız bu kitap satılsın?” demişlerdi. Ama bak satıldı işte :) Zamanla kendini amorti etti sayılır. İkinci baskı için herhangi bir masraf yapmama gerek kalmadı.

Geçenlerde Çetin Türkyılmaz Hocamız yazmıştı: Nietzsche’nin Şen Bilim kitabı 70 adet basılmış mesela. Kitapyurdu’nda satış rakamları gözükür. Popüler olmayan herhangi bir kitabı yazın ve ne kadar satıldığına bakın. İnanılmaz düşük rakamlar göreceksiniz. Bu işler böyle. Benim kitabın tükenmesi ise, sanıyorum sosyal ağları etkin bir şekilde kullanmamdan kaynaklandı. Arasıra mesaj atanlar oluyor: Yazılarımı Facebook’ta takip ettiklerini, YouTube’da bir iki videomu izlediklerini ve bu yüzden merak edip kitaplarımı aldıklarını söyleyenler. Sağolsunlar. Bu bakımdan sosyal ağlar günümüzün bir gerçeği hakikaten. Pekçok yazarın artık hiç değilse bir Twitter hesabı var.

Tanrı, Özgürlük ve Ölümsüzlük yalnızca felsefe okurlarına yönelik. Kant’a aşinalık gerektiriyor. Facebook yazıları gibi bir şey beklemeyin. Yine de ikinci baskıyı duyurmak istedim. Belki alıp okuyan olur. 

“İkinci Baskıya Önsöz” yazdım bir de. Güzel bir duyguymuş