30 Ağustos 2018 Perşembe

Tatil Dönüşü Trafik Sıkışıklığı

Herkes biliyordu tatil dönüşü yolların sıkışacağını, hatta yer yer tıkanacağını. Alaçatı, Marmaris ve Bodrum gibi kıyı beldelerine milyonlar akın etti. Buna zaten yaz sezonu olduğu için oralarda tatil yapan yabancı turistleri, Avro yedi lirayı bulmuşken tatili daha da ucuza getiren gurbetçileri, yine döviz kuru sebebiyle yurtdışına çıkanların sayısındaki azalmayı ve insanımızın kalabalığı sevmesi gibi etkenleri katınca, asıl trafiğin felç olmaması şaşırtıcı olurdu.

Bence insanlar kalabalığı seviyor. Issızlık istemiyor. "Herkes burada!" diyebilmeli. Hep yakınıyor ama bir yandan da neyden yakınsa onu arzuluyor. Herkes neredeyse orada olmak, insan seline kapılmak, çoğunlukla birlikte hareket etmek istiyor.

İyi ki denize kıyımız çok. İsviçre gibi dağlık ve denizsiz bir ülkede yaşasaydık n’apardık bilmiyorum. Doğa severliğimize inanmıyorum. Şu tatilde çılgın kalabalıktan uzaklaşıp kafamı dinleyeyim, çadırımı alıp alıp başımı gideyim gibi bir arzu duyan yok. Çoğunlukta yok en azından. Bilemiyorum, İskandinavlar’da filan vardır öyle tercihler. İstanbul’da yaşam nasıl Şangay’daki gibiyse, nasıl herkes her şeyi aynı anda ve birlikte yapıyor, adeta üst-üste, çay içerken bile taburelerle dip dibe oturuyorsa, kentin cefasını çektiği kadar sefasını da birlikte sürmeye nasıl alıştıysa, dokuz günlük Kurban Bayramı gibi bir fırsat doğduğunda aynı kalabalık, yine hep birlikte aynı yerlere, Bodrum’a, Alaçatı’ya, Marmaris’e filan akıyor ve yakınmaya devam ediyor. Çadır tatili yapanlar bile doğanın bağrına gitmek yerine bir arada, hep birlikte kamp yapıyor ve arkasında yüzlerce kilo çöp bırakıyor.

Çöp demişken, bu sorun eğitimle çözülebilir mi, iyice kuşkuluyum artık. Arkasında çöp bırakmasının yanlış olduğunu biliyor bilmesine; ama o bilgi eyleme dönüşmüyor. Çocukluğumdan beri havaya ateş eden ve yanlışlıkla birilerini vuran insanların haberleri yapılır. Hiçbir şey değişmedi. Aynen devam ediyor. “Kurban eti bir gün dinlendirilmeli, bunu bilmiyor musunuz?” diye soruyordu muhabir birisine. “Biliyoruz ama pişiriverdik işte” diye yanıtlamıştı adam. Yani eğitimle, bilgiyle, şunu yapmak yanlıştır, bunu yapmak doğrudur gibi telkinlerle bir şeyler değişmiyor. Birisi bir şeyi bilince o bilgiye göre hareket edecek, ona göre davranacak diye bir şey yok.

Herkesin yaptığını yapmak ve herkesle bir arada olmak arzusunu eleştirmiyorum. Böyle bir şey varsa var. Tam tersine ben eleştiriliyorum. “Tatile gitmedim” deyince tuhaf karşılanıyor. Hâlbuki atlayıp İstanbul’a bir arkadaşıma gidiyor, yemek yiyip sohbet ediyor ve bir gece konaklayıp ertesi gün dönüyorum mesela. Tatil olduğu için değil; bunu kışın bir haftasonu da yapabilirim. Bu bana daha çok tat veriyor. Mekânlar her zaman ikinci planda benim için. Önce kişiler geliyor. Korkunç bir trafiğin oluşacağı besbelli olduğu zamanlardaysa herkes nereye gidiyorsa tam tersine gitmeyi, hatta hiçbir yere gitmemeyi tercih ederim.

Diyeceğim, insanımızın, yakınıp durduğu kimi durumlara biraz da bile isteye düştüğünü düşünüyorum.

22 Ağustos 2018 Çarşamba

Ağustos 2018: Değiniler

“Ulan” diye bir kitap on yedi baskı yapmış. Rezalet cümleler. Yusuf Piliç diye birisi “Söz Uçar Screenshot Kalır” diye bir kitap yazmış. Kitaptan bir cümle: “Ben esneyince bile gözümden yaş geliyor. Nasıl ağlamayayım ardından?” Kahraman Tazeoğlu diye bir yazar korkunç paralar kazanmış kitap piyasasında. Bir cümlesi: “Benden sana hayır gelmez çünkü sana her şeyim evet.” Böyk :( Kusacağım şimdi.

Türk halkının kitap okumuyor oluşundan yakınılır. Halkımız kitap okusa, yani daha fazla kitap okusa güya aydınlanacak, Türkiye düzlüğe çıkacak, her şey çok güzel olacaktır. Şayet kitap okurlarsa daha hoşgörülü, demokratik, kültürlü ve medenî insanlara dönüşeceklerdir. Ah yeter ki okusunlar da ne okurlarsa okusunlar! Sıkça duyarsınız: "Maalesef okumuyoruz :/" 

Ben size bir şey diyeyim mi, bu tarz kitapları okuyan insan değil kendini geliştirmek, mevcut hâlinden de geriye gider. Kötü metinlere maruz kalmanın hiçbir faydası yok. “Kötü edebiyat da okunmalı ki iyinin değeri anlaşılsın” gibi, bir şeyin değerini onun niteliksiz karşıtına bakarak biçen yaklaşımları doğru bulmuyorum. Zaman değerli. Ömür kısıtlı. Seçimleri iyi yapmak gerek. Ha, herkes tecrübeli bir okur olmayabilir. Herkes doğru seçimleri yapamayabilir. O hâlde, hiç değilse klasik eserlerle başlamalı. Eskiden ben de derdim, “neye göre klasik abi? Ne yani? Kim belirlemiş bunu?” diye sorardım saf gibi. Yok. Kötü edebiyata rastladıkça anladım ki bir klasik sınıflandırması gerekli. Klasikler önemli. Hiç değilse iyi edebiyat nedir görüyor, yol haritanı ona göre çiziyor, beğeni çıtanı biraz olsun yukarıya çekmiş oluyorsun.

Twitter’daki şu hesap tüm bu okunmaması gereken kitapları tespit edip paylaşıyor: https://twitter.com/berbatedebiyat Bir göz atın ama ülkeye dair ümitleriniz solabilir, şimdiden söyleyeyim :) 

Halkımız okuyor okumasına. Yukarıda bahsettiğim kitaplar kapış kapış satılıyor. Okuma eylemi çok önemli değil. Neyin okunduğu önemli. Bu yüzden, kitap okumaya tek başına büyük bir misyon yüklemek, insanların hangi kitap olursa olsun herhangi bir metni okumasının toplumu dönüştüreceğini zannetmek en kibar tabirle hayalcilik.

* * * 

Dikkat ettiniz mi? “Ah, nerede o eski bayramlar!” diyen kalmadı. Güzel bir gelişme. Darülaceze’de kısa bir söyleşi yaptılar. Muhabir ne o klişeyi dillendirdi, ne de Darülaceze sakinlerinin ağzından geçmiş güzellemesi çıkması için yöneltici sorular sordu. Belli ki İstanbul doğumlu, TRT spikeri gibi güzel konuşan bir teyze, “burada çok memnunuz. İnanın burası bir cennet” dedi. Hüzünlü müzikler eşliğinde acındırmalı sözler edilmedi. Paçavra gibi bir kenara atılmış, vicdansız çocukları tarafından huzurevine terk edilmiş zavallı ihtiyar imajı perçinlenmedi. Herkes gayet sakin, gayet makûldü. Bayram nasıl gidiyor sorusunu “harika” diyerek yanıtladılar. “Ziyaretimize gelen çok insan var” diye de eklediler. Sonunda konuşma bitince amcalardan birisi bağlama çalmaya başladı. Öyle uzun hava, gazel ya da hüzünlü bir ezgi değil, neşeli, kıpır kıpır bir türküydü.

* * *

Konuk ağırlayabilme kapasitem 1-2 kişi. Fazlası bende paniğe yol açıyor. Hem yatıracak yerim yok, hem de çok sayıda kişiye yemek yapıp servis etmek zor iş. Bir kere öyle bir şey yapmıştım da, hepi topu ben dahil beş kişi, vallahi Yemekteyiz programında gibi hissetmiştim kendimi. “Konuklar memnun kalsın. Ben yemesem de olur” diye düşünüyordum içten içe :)

Dışarıda yapılan organizasyonlar biraz da bu yüzden yaygınlaştı galiba. Evinde yemek masan ve takımların olabilir. Yine de işin hakkından gelebilmek kolay iş değil. Pek çok kişinin daha seyrek misafir ağırlamasında ve daha sık dışarıda yemesinde bunun etkisi olsa gerek. Şahsen, evdeki yemek masasını çalışma masası olarak kullanıyorum. Yayıla yayıla çalışıyorum.

Olsun. Tembelliğin lüzumu yok. Kendimi bu konuda geliştirmek istiyorum. Geçen haftasonu Heybeliada’da yazar bir büyüğümüz Bilimkurgu Kulübü üyeleri olarak bizleri ağırladı. Kaç kişiydik hatırlamıyorum ama epey kalabalıktık. Nitelikli sohbete doyduğumu söyleyebilirim. Zaten ben mekânları değil insanları önemsiyorum. Tek başıma Bodrum’da olsam, veya tek başıma da değil, kafa dengi olmayan kişilerle Bodrum’da, Alaçatı’da, Karadeniz’de bir yayla evinde olsam ne olur? Onun yerine kafa dengi insanlarla herhangi bir yerde olmayı tercih ederim. Mekân önemsiz demiyorum; ama ikinci planda.

Bir aksilik olmazsa ileride (biraz muğlak olmakla birlikte orta-uzun vadeli gelecekte diyelim) müstakil bir evim olabilir. Nereden çıktı derseniz, uzun hikaye. Bahçesine uzun bir masa koyayım diyorum. Kendimi tanıyorum. Tek başınalığı seviyorum. Öyle sürekli kalabalık misafirler ağırlayacak yapıda birisi değilim; ama, yılda birkaç kez felsefe buluşmaları yapmayı hayal ediyorum. Gayet mümkün. Hiç değilse 15-20 kişi oluruz. Yemekler benden gençler. Gelenler yanında dilerse içki, dilerse Niğde gazozu getirsin :) Hiç değilse destek olunmuş olur. Önce havadan sudan sohbet. Plan yok. Sonrasında yemek. Ardından kadehlerimizi yudumlayarak daha önceden belirlenmiş ve belirlenmemiş konular üzerine düzeyli bir tartışma. Her gelen bir sunum hazırlayabilir. Projeksiyonu ben ayarlarım. Önce dinler, bitirdiğinde ise sorular sorarız sunum yapan kişiye.

Gece kalmak zorunda olanlar için bir iki odayı tahsis edeyim diyorum. Kullanmadığım iki oda. Tek kişilik yataklar, hatta çift katlı ranzalarla doldururum sırf misafirler için. Koğuş gibi :) Kimse yokken atıl durur; ama böyle organizasyonlarda gerekli oluyor hakikaten.

Sabah kahvaltısının ardından, birkaç ay sonraki buluşmaya kadar evli evine, köylü köyüne. O arada herkes okuyup notlar tutsun. Mekânı uygun olan başkası olursa arada onda da toplanırız. Mutluluk böyle bir şey zaten.

* * *

Neden doktora yapmadım? Yapmadım çünkü kendimi tanıyorum. İlgi duyduğum konuya saplantı düzeyinde odaklanıyor, bu kez hayatın diğer yönlerini ıskalıyor, en küçük işleri bile erteliyorum. Felsefe doktorası yapsam ve diyelim ki bu etik alanında veya postmodernizm konusunda olsa, yıllarca başka bir şey yapmaz, alıp da bir roman okumaz, tezi mükemmelen bitirinceye değin başka hiçbir işe bulaşmazdım. Bu huyumu sevmiyorum. O yüzden kendimi özgür bıraktım.

Toplam kaç yıl, hesaplayamıyorum ama uzun zaman psikopat gibi Kant çalışmıştım. Rahat batmış gibi. Önümde Saf Aklın Eleştirisi’nin İngilizcesi, Türkçesi ve dizüstü ekranında Almancası, ne de olsa “gegenstand” başka “objekt” başka ama ikisi için de “nesne” denmiş, her gün düzenli olarak çalışmış, Kant ve özellikle Saf Aklın Eleştirisi üzerine ne bulduysam okumuştum. Kanadalı bir akademisyenin makalesinde Kant’a dair düşüncelerime paralellik görünce sevinmiş, salak gibi oturup o makaleyi özene-bezene Türkçe’ye çevirmiş, çevirdikten sonra yayınlasınlar diye dergilere göndermiştim :) Yahu önce dergilerle konuş, ondan sonra çevirsene? Neyse. 

İlk kitabım Tanrı, Özgürlük ve Ölümsüzlük o sürecin sonunda ortaya çıktı. Konuya yabancı kimseler bu ismi büyük ve sevimsiz bulabilir. Oysa Kant’ın Saf Aklın Eleştirisi’nde ortaya koyduğu üç idedir bunlar. Aklın bu ideler üzerinden düştüğü kimi hatalı yargıları derinlemesine irdeler. Kitabı kendi imkânlarımla yayımlatmıştım. Satış rakamları çok önemli bir kriter olmayabilir ama, ilginçtir, kitabın ilk baskısı tükendi. İlk baskı derken, 500 adet basılmıştı ve duyduğuma göre, Türkiye’de bir felsefe kitabının ilk baskısını tüketmesi -maalesef- bir başarıymış. Bir yayınevinin yanıtını hatırlıyorum: “Kant’ın kendi kitapları ne kadar satıyor ki, sizin Kant üzerinden yazdığınız bu kitap satılsın?” demişlerdi. Ama bak satıldı işte :) Zamanla kendini amorti etti sayılır. İkinci baskı için herhangi bir masraf yapmama gerek kalmadı.

Geçenlerde Çetin Türkyılmaz Hocamız yazmıştı: Nietzsche’nin Şen Bilim kitabı 70 adet basılmış mesela. Kitapyurdu’nda satış rakamları gözükür. Popüler olmayan herhangi bir kitabı yazın ve ne kadar satıldığına bakın. İnanılmaz düşük rakamlar göreceksiniz. Bu işler böyle. Benim kitabın tükenmesi ise, sanıyorum sosyal ağları etkin bir şekilde kullanmamdan kaynaklandı. Arasıra mesaj atanlar oluyor: Yazılarımı Facebook’ta takip ettiklerini, YouTube’da bir iki videomu izlediklerini ve bu yüzden merak edip kitaplarımı aldıklarını söyleyenler. Sağolsunlar. Bu bakımdan sosyal ağlar günümüzün bir gerçeği hakikaten. Pekçok yazarın artık hiç değilse bir Twitter hesabı var.

Tanrı, Özgürlük ve Ölümsüzlük yalnızca felsefe okurlarına yönelik. Kant’a aşinalık gerektiriyor. Facebook yazıları gibi bir şey beklemeyin. Yine de ikinci baskıyı duyurmak istedim. Belki alıp okuyan olur. 

“İkinci Baskıya Önsöz” yazdım bir de. Güzel bir duyguymuş 

8 Ağustos 2018 Çarşamba

Güç Mücadelesi ve Venezuella


Persler, Romalılar, Bizans, Moğollar, Osmanlı vs. Mücadele hiç bitmedi. Bugünkü dünya düzeninin II. Dünya Savaşı’nın ertesinde, 1948’te kurulduğu söylenebilir. Müttefikler galip gelmiş, İsrail kurulmuş, yeni dünya düzeninin simgelerinden Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi kabul edilmiş, ulus devletlerin sınırlarının çizilmesi büyük ölçüde tamamlanmıştı. Dünya’ya Birleşik Krallık-ABD-İsrail öncülüğündeki blok egemendi artık.

II. Dünya Savaşı’nda Almanları ve Japonları zorla kendi taraflarına kattılar. Almanya yerle bir edildi. Japonya’ya atom bombaları atıldı. Almanlar teslim oldu. İmzalar atıldıysa iş bitmiştir. Gelgelelim, yalnızca İwo Jima ve Okinawa’da yüz elli bin askerini kaybetmiş olan ABD, Japonların asla teslim olmayacağını biliyordu. Japon kültüründe vardır: Ölümüne savaşırlar. Ülkesini işgal de etsen, cephaneliği de tükense, bıçakla üstüne atlar, bir kişi bir kişidir diyerek ölene kadar mücadelesine devam eder.

Buna rağmen egemen bloğun vazgeçmeyeceği o kadar belliydi ki o atom bombalarını kullanma cüretini gösterdiler. Tarihi her zaman kazananlar yazdığı için Yahudi Soykırımı üzerine onlarca kitap yazıldı. Bir sürü film çekildi. Bu olay sürekli hatırlatıldı. Yaşanmış bir şey elbette; ama sanırsın insanlık tarihinde başka acı yok. Bugünün galiplerinin yaptıkları hiçbir zaman bu denli çok vurgulanmadı. Muzaffer bloğun karşısında en uzun süre dayanan ülke SSCB idi. O da ekonomik mağlubiyetle tarih sahnesinden silindi. Hemen ardından Yugoslavya’yı bitirdiler. Kosova’ya giden bir arkadaşım, “ne tuhaf, her yerde ABD bayrağı var” diyordu.

“Bütün bunlar egemen güçlerin oyunları” -öyle zaten. Güçler arasında mücadele varolmaya devam edecek. Bu yüzden mesele güçlenmek. Koskoca Çin bile egemen bloğa apaçık bir şekilde diklenmez, dikkat edin. Henüz yeterince güçlenmediler. Kuzey Kore, arkasında Çin’in örtük desteği olmasa muhtemelen tarih sahnesinden silinmişti. İran en başarılı olanı. İran’ı gezen arkadaşlarımdan duyduğum, adamların neredeyse tam bağımsız ekonomi kurduğu. “Ne alırsan al hepsi İran malı” diyorlar. İran üretimi. Böyle olunca dış etkilere karşı daha dayanıklı oluyorlar tabi; ama yine de zorlanıyorlar.

Henüz güçsüzken fazla iddialı girişimler yapınca Venezuella’yı resmen bitirdiler. Müesses nizama karşı direnebilmek için öncelikle bir alternatif çıkması, o alternatifin sabırla güçlenmesi ve ancak ondan sonra diklenmesi gerekiyor. Zira Almanları ve Japonları zorla, gerektiğinde atom bombasıyla bünyesine katmış, SSCB gibi bir süpergüçle başedebilmiş, film ve müzik endüstrisi olsun, yayınevleri olsun, kültürel hegemonyasını her bakımdan kurmuş bu yapıya karşı, onun dengi olmadan, hiç değilse ekonomik olarak güçlenmeden diklenmek intihar gibi bir şey.

Venezuella’da olanlar, hafif siklet bir boksörün ağır siklete karşı dövüşüne benziyor. Onurlu bir mücadele belki; ama öncelikle iyi beslenip, sabırla kendini geliştirmesi gerekiyordu. Aksi hâlde her seferinde vurup deviriyorlar.

1 Ağustos 2018 Çarşamba

Bir Kayıtsızlık Eleştirisi

Kendisine dokunmayan hiçbir şeye ilgi duymamak, bir şeylere ilgi duyanlar içinse “gereksiz işlerle vakit öldürüyorlar” diye düşünmek sıkıntılı bir tutum. Bence, tam tersine, insana, hayata, dünyaya dair ne varsa her şeye ilgi duymak, mümkün olduğunca dışarısı ile meşgul, dış dünya ile hemhâl olmak, onunla iç içe geçmek gerekir.

Halil Cibran bir yerde “kayıtsızlık ölümün yarısıdır” diyor. Tamamen katılıyorum. Dışarıda olan bitenlere karşı kayıtsız kalmak, başkalarına ve başkalarının ürettiklerine, bir de onların düşüncelerine karşı ilgisiz olmak, giderek azla yetinmeye, beklentileri azaltmaya, böylelikle güzel şeyler başına geldiğinde bile yeterince sevinememeye götürür. “Beklentilerini düşük tutarsan daha mutlu olursun” diye kim demişse, daha depresif, daha acıklı bir ifade daha yoktur herhalde. Neden düşük tutayım beklentilerimi? Hayat öyle renkli ve insanlar öylesine çeşitli fikir ve eserler bırakmış ki geriye, beklentiye girmemek, kayıtsız kalmak, hele hele “ilgi duymuyordum, hiçbir şeye ilgi duymuyordum” filan diyerek, zengin bir iç dünyan da yoksa, depresyona giden yolun taşlarını çoktan döşemişsin demektir.

Her şeyi fuzuli, tüm emekleri beyhude gören kişilerin tutumlarını umursamamak lazım. Her zaman rastlanır: Balıklardan söz açılır. Morina balığı, yayın balığı dersin, “balıkçı mıyım ben?” diye kestirip atar. Çiniden, seramikten bahseder, lale motifinin çoğunlukla boynu bükük resmedilmesine gelir konu mesela, “kafamı gereksiz bilgiyle dolduramam” der. Her şey gereksizdir. Somut bir faydası yahut parasal bir getirisi yoksa, insanlığa dair, hayat dair ne varsa boş iştir. Vakit kaybıdır. Bilmem bu öğrenmeme inadının ve kayıtsızlığın Alzheimer'e de davetiye çıkardığını söylememe gerek var mı?

Descartesçı özne anlayışında temellendiğine inanıyorum bu tutumun. Ben yoksam hiçbir şey yok. Varolan her şeyin bilincine varmak için önce kendi bilincime varmam gerekiyordur: Düşünüyorum, öyleyse varım. Varlığımın kanıtı bendedir. Dışarısı sonra gelir. Böyle düşününce, dışarısına olan ilgin azalır. Daha da kötüsü, dışarısı ile içerisi, nesne ile özne ayrımının yapay bir ayrım olduğu, varolan her şeyin şeyler-içinde-bir-şey olduğu, tüm tekilliklerin çetrefil bir ağ içerisinde birbirine bağlı olduğu gerçeği kafadan silinir. Ben vardır. O ben’e göre düzenlenmelidir her şey. Bu kafayla, çıkarına hizmet etmeyen herhangi bir merak geliştirmen zordur. Doğaya da sömürülecek bir nesne gözüyle bakarsın -dahil olduğun bir ağ olarak değil.

Bence her şeye ilgi duymak, hiçbir şeye kayıtsız kalmamak lazım. Tutkuyla bütünleşmeli dünya ile. Hatta, bizi hiç ilgilendirmeyen konularda görüş beyan etmemiz lazım. Zira sorunun tarafları, durumun içindeki kişiler, illa ki çıkarlarıyla örtüşen görüşleri savunacakları için, herhangi bir çıkarı olmayan, olaya dışarıdan bakan, dolayısıyla mesafe koyabilen kişilerin görüşlerinin gerçeğe daha yakın olması muhtemeldir.

Ne demişti Terentius: Ben bir insanım ve insana dair hiçbir şey bana yabancı değildir.