29 Temmuz 2018 Pazar

Yunanistan Yangını - Temmuz 2018

Yunanistan’daki yangına sevindiği iddia edilen kişilere tepki yağıyor. Nereye baksam, “böyle insanlık olmaz olsun!” tepkileri. Ortada bir tepki var ama tepki verilenler ortalıkta yok. Tepkiyi tepki nesnesinden fazla görüyorum diyeceğim de, hatta tepki nesnesini hiç görmüyorum desem yeridir. Durumu abartıyor olabilir miyiz? Twitter’da ne idüğü belirsiz birkaç anonim hesap hepimizi trollemiş olabilir mi? Yani, sonuçta komşu ülkedeki orman yangınına, ağaçların kül olmasına, masum insanların, sincapların filan feci şekilde can vermesine sevinen kişi ya ortalığı karıştırma hevesindedir ya da apaçık bir şekilde ruh hastasıdır. Her halükârda, böyle insanların sayısı oldukça düşüktür ama bizler, “biz ne zaman bu hâle geldik?” sorularıyla, “insanlık ölmüş”, “vicdanın yerinde yeller esiyor” yakınmaları ve “acının dili, dini, ırkı olmaz” gibi veciz sözlerle, olmayan bir muhatabı ciddiye alıyor, en azından 3-5 ruh hastasının tutumunu milyonlara atfederek durduk yere kendimizi üzüyor da olabiliriz.

Dünya’nın neresinde olursa olsun, orman yangınına sevinebilecek birilerini tasavvur etmek zor. Düşman ülke olsun isterse. Orman bu yahu. Tarafsız. Bunun hepimiz farkındayız zaten. Yalnız, Twitter’dan veya bir haber sitesine yapılmış yorumlardan ekran görüntüsü alıp tepki vermek, kendimizi avutmanın bir yolu da olabilir. “Komşudaki yangına sevinecek denli kötü kalpli yaratıklar” diye bir küme tanımlayıp, buna gerçeklerle örtüşmeyecek denli büyük sayıda insanı dahil edip, kendimizi otomatikman karşı tarafa, yani iyiler kümesine yerleştiriyor, böylelikle kendimizi ahlâken üstün bir konuma koyuyor da olabiliriz.

Sizi bilmem ama şahsen, sosyalistinden Kemalistine, İmam-hatiplisinden aşırı milliyetçisine, öğrencisinden emeklisine varasıya her çeşit insanın olduğu ve bin kişiyi geçmiş arkadaş listemde bir Allah’ın kulunun bile “iyi oldu sana Yunanistan, iyi ki yandı ormanların!” tarzı sözler ettiğine denk gelmedim. Amacım, toplumumuzun tamamının melek gibi insanlardan müteşekkil olduğunu savunmak değil elbette; ama bu seferki tepkinin bilinçli olarak oluşturulduğunu ve körüklendiğini düşünüyorum.

21 Temmuz 2018 Cumartesi

İnsanımız Sinirli

Dün bankamatiğe yedi yüz lira yatıracaktım. Paraları koydum. Dört yüz lirayı aldı. Üç yüzü geri verdi. Başka bir işleminiz var mı? Evet. Bir kez daha denedim. O an arkamdan öyle bir “of!” sesi yükseldi ki şu karşıki dağlar yıkılır. İkinci denemede makine kalan paraları da aldı. Toplasanız iki dakika sürmüştür. Kartımı alıp çekilirken arkamdaki genç kadın sinirli bir tonla “yarım saat daha uğraşsaydınız!” dedi. İlkinde makinenin paraların bir kısmını tanımadığını, ikinci denemede tanıdığını söyledim. Birden fazla işlem yapma hakkım yok mu? “VaaaAAAaar!” dedi. “O zaman niye laf sokuyorsunuz?” dedim. Cevap vermeyince uzatmadım.

İstisna olarak kalsa anlatmaya bile değmeyecek kadar önemsiz bir olay. Yalnız istisna olmadığını, sinirlilik hâlinin bir kurala dönüştüğünü gözlemliyorum. İnsanımızda müthiş bir sinir var. Sık sık duyuyorum: “Sinir katsayım artıyor!” gibi laflar. Katsayısı... Cinnet getirenler, arbedeler, kendini kaybedenler. Bir dakika için en medenî görünümlü birisi bile hiç tanımadığı birisine sinirlenip laf sokabiliyorsa, bir başkası doktorun kafasında parke taşı da kırar, trafikte silah da çeker, sokağa çöp attı diye uyardığında bıçakla da kovalar. Olur yani.

Şimdi “ama öyle deme, bu ülke bize emanet, sorumluluk almalı, insanları doğruya sevk etmeliyiz" diyebilirsiniz de, şahsen, sorun kendimden kaynaklanmıyorsa düzeltmeye uğraşmıyorum. Trafik kurallarına uyalım, uymayanları uyaralım -yok vallahi. Kurallara uyarım ama uymayanları uyarmam. İnsanların sağı solu belli değil. Nasıl tepki verecekleri öngörülemiyor. Fırlat abi çöpü arabanın camından dışarı. Sıkıntı yok. Hadi çocuk olsaydın neyse; ama yetişkinsin. Yetişkin insanı kim düzeltebilmiş ki? İstediğin kadar dikkat et üslubuna, uyaran, uyardığı için hadsiz olarak görülüyor besbelli. Onun için karışmam. Sporda küfür ve şiddet sorunu var yıllardır. Ne oldu? Hiçbir şey düzelmedi. Düzelmez. Herkes kendini düzeltsin. Başkası tarafından uyarılınca, bu başkası ister sıradan bir yurttaş, isterse bir kamu spotu olsun, insanlar gurur yapıyor olsa gerek. "Sen kimsin?" meselesi. Söylenenin doğru ya da yanlış olmasına değil, başkası tarafından söylenmiş olmasına bakılıyor yani.

Kendim doğru olayım. Yapabileceğim budur. Belki model olur. Başkası doğru olsun diye uğraşmak nafile bir çaba. Bu yüzden, sorun benden kaynaklıysa çözmeye çalışıyorum. Benden kaynaklı değilse sorundan uzaklaşmayı tercih ediyorum. Çocuğum olsaydı, kendisini doğrudan ilgilendirmeyen durumlara müdahil olmamasını öğütlerdim. Haklı olduğuna inandığı için şiddete de hakkı olduğuna inanan insanların sayısı giderek artarken, üzülmek istemiyorsan, doğrudan temaslardan, kamusal karşılaşmalardan kaçınmak, kafanda çizdiğin ideale göre gerçekliği şekillendirme arzusundan vazgeçmek gerekiyor.

20 Temmuz 2018 Cuma

Bedelli Askerlik Üzerine

Bu işin nihaî çözümü profesyonel ordu gerçi ama ona girmeyelim şimdi. Ben bedelli askerliğe karşıyım. Anti-militaristlerin ve vicdanî retçilerin tutumunu bir kenara koyarsak görünen şu: Ülkesini sevdiğini iddia eden, hepimizden çok vatan-millet vurgusu yapan kişiler de, askere gitmeyi açıkça istemediğini, emir-komuta zincirine dahil olmak istemediğini dillendirenler de bedelliden yararlanmak istiyor. "Bedelli çıksa da askere gitmesem" diye düşünenler tek bir kesim değil yani.

Ben askere gittim. Geçen sene de yazmıştım bunu galiba. Evet, en çok da silah bakımını severdim. AK-47’lerimizi her Cuma parçalarına ayırır, temizler, yağlar ve toplardık. İnşaat işinden bıkmıştım yalnız. İşi dalgaya vuruyordum artık: "Bu da bir altın bilezik", diyordum, belediyeye başvursam işe alırlar -hiç değilse parke dönüşor, harç karıyor, moloz taşıyorum.

İşin esprisi bir yana, güzel anılarım da oldu. Aynı koğuşta, Türkiye’nin dört bir yanından gelmiş, bambaşka eğitim düzeylerinden, bambaşka aile yapılarından gelmiş kişilerle bir arada kaldım. Zengin-yoksul, şuralı veya buralı fark etmiyordu: Aynı tabildottan aynı yemeği yiyor, aynı saatte kalkıyor, sırayla nöbet tutuyor, mıntıka temizliği yapıyorduk. Eşitlikse eşitlik. Bir nevi izci kampıydı benim için. Herkesin oflayıp puflayarak yaptığı sabah sporu benim en sevdiğim etkinlikti. Üstelik, inanın, çok disiplinli bir yere düşmüştüm. Cep telefonu bulundurmaktan askerî hapishaneye düşen vardı bizim koğuşta. Dokuz sene oldu. Telefon artık serbest galiba.

Şimdi, eminim, bedelli çıktığı için sevinen birçok kişi vardır arkadaş listemde. Gerek kendisi gerekse oğlu için. Yine de görüşümü ortaya koyayım: Ben bedelliye karşıyım. Birincisi, hayatın sana getirdiği her deneyimi kucaklamak, zorluklardan kaçmamak ve yaşantılarının sana katacaklarını göz önünde bulundurmak gerekir. Twitter’da “arkadaşlar ciddiyim. Askerde her gün duş alabiliyor muyuz?” diye soranlar var. Bu kadar da rahatına düşkünlük bana tuhaf geliyor. Jean-Paul Sartre geliyor aklıma. Dünya çapında bir entelektüel, bir filozof. Adam askerde düşmana esir düşmüştü. Bizimkiler “duş alabiliyo’z mu?” diye soruyor, yirmi sekiz gün nasıl geçecek diye hesap ediyor.

İyi ki askere gitmişim. Sırf askerden muaf tutulmak için para ödemek benim tercihim olmaz. Aldım valizimi gittim. Zaten yirmi sekiz gün dayanan adam altı ay da dayanır. Ayrıca ekmek elden, su gölden.

Lafa gelince “hayatın getirdiği ne varsa kucaklamak, her farklı deneyimi yaşamak istiyorum” denir. Sanırım bununla kastedilen aşık olmak, kampta, çadırda kalmak, seyahat etmek, değişik lezzetler denemek filan. O farklı deneyim askerlik olunca kimse almak istemiyor.

12 Temmuz 2018 Perşembe

Eğitim, Cehalet ve Kedicikler


Eğitim tüm sorunları çözebilir mi? Bence o kadar büyük konuşmamak lazım. Az önce Adnan Oktar’ın kediciklerinin eğitim durumlarını gördüm. Kadınların her biri üniversite mezunu. Boğaziçi mezunu mu istersin, mütercim tercüman mı yoksa İngiliz dili ve edebiyatı mezunu mu? Hepsi var. Kimisi muhtemelen “ya işte Batı tarzı bir eğitim aldıkları için böyle olmuşlar” diyecektir. Yoo. İçlerinde ilahiyat mezunu olup Arapça bilen de var. 

“Her şeyin başı eğitim” -öyle mi gerçekten de? Bak, kızlar hep eğitimli ama gitmiş Adnan Oktar’ın “davasına” hizmet etmeye karar vermiş. İradesini o yönde kullanmış ve birer kedicik olmuş. İradelerini başka türlü de kullanabilirlerdi. Eğitim, yani okuma-yazma ve aritmetik öğrenmek, insan biyolojisini, kütleçekimini, suyun kaldırma gücünü, tarih ve coğrafyayı öğrenmek, insanları “iyi insan” ya da “kötü insan” yapmıyor. Bilgi, kişisel görüş üzerinde, görüş derken dünya görüşü diyelim, tercih ve kararların üzerinde pek az etkide bulunuyor. Belki de hiç etkide bulunmuyor. Çünkü bu noktada devreye giren unsur irade, nam-ı diğer istenç. 

Bilgi iradeye alt-güdümlü, iradenin hizmetinde olan bir şey. Müthiş yabancı dilin vardır; ama gider o beceriyi Adnan Oktar için Amerikadaki Evangelistlerin yazdığı evrim karşıtı kitapları Türkçe’ye çevirmek için kullanırsın mesela. Veya müthiş fizik bilgin vardır ama o bilgiyle gidip atom bombası yaparsın. Elinde bir bıçak vardır (bilgi) ama o bıçakla yemek yapmak ya da adam kesmek senin iradene, alacağın kararlara bağlıdır.

Şu itiraz gelebilir: "Canım, eğitim derken teknik eğitimi kastetmiyoruz. Sırf bilgiye dayanan ve değerleri ihmal eden bir eğitim ile alim caniler yetiştirebilirsiniz. Oysa değerler eğitimi düzgün bir şekilde verilirse, çocuklara küçük yaşta özgürlük, hoşgörü, dayanışma, güçlü olduğun için zayıfı ezmeme, dürüst olma vb. değerler aşılanırsa, onlar yetişkin olduklarında sahip oldukları bilgileri iyi amaçlara koşabilir." 

Olabilir. Buna katılıyorum ama bir şerh düşmem lazım: Değerler, yetişkinlerden çocuklara, bilgi aktarılmasında olduğu kadar kolay aktarılmaz. Model olmak gerekir. Didaktik söylemler son derece etkisiz. İkincisi, değerler yorumlanabilen şeylerdir. Üçüncüsü, aynı değerler farklı davalar için suiistimal edilebilir. Dayanışmayı ele alalım örneğin. Kişiler, bu erdemi kendi grubu (ör: Adnan Oktarcılar) içerisindeki dayanışma olarak yorumlayabilir. Veya özgürlükten yalnızca kendisi ve kendisi gibi olanların özgürlüğünü anlayabilir.

Bunları söylediğim için “sen ne biçim öğretmensin!” demeyin. Eğitime karşı değilim elbette. Ama sırf eğitimle tüm kötülüklerin kökünün kazınabileceği, tüm sorunların çözülebileceği inancını biraz naif buluyorum. Toplumsal kültür ve iktisadî altyapı eğitimi aşan ve hepimizi kuşatan belirleyenler. Üstelik fark edilmiyorlar. Çoğu zaman, sudaki balık misali, içinde yüzdüğümüz suyun farkında olamıyoruz. Bu yüzden, eğitimle bir şeyleri değiştirmek sanıldığı kadar kolay değil.

* * *

“Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi oluyorlar” eleştirisi bir yanılsamada temelleniyor. Bu ifadedeki “fikir” sözcüğüyle genellikle kişilerin görüş veya tercihleri kastedilir. Başkalarının görüş ve tercihleri yanlıştır; çünkü bilgiye dayanmamaktadır. Böylelikle, eğer bilgi sahibi olsalardı, görüşleri farklı olacaktı, denmek istenir.

Burada, kişinin, kendisiyle aynı görüşü paylaşmayan kişi ya da kitleleri cehaletle itham ettiği söylenebilir. Aslında, “benim görüşlerim doğru. Başkaları da benimle aynı görüşü paylaşsın isterdim; ama cahil olduklarından beni anlamıyor, doğruyu bulamıyorlar” denmek isteniyor. Kişisellikten arındırıldığında bile hatalı bir yaklaşım bu: Sanılıyor ki, bilgi sahibi olmak, ki bilgi derken, “Türkiye Cumhuriyeti 1923 yılında kuruldu” gibi, görüş farklılıklarından bağımsız olguları kastediyorum, bizi doğrudan doğruya aynı görüşe taşır, sanılıyor ki kimi bilgileri edinince farklı kimseler, sanki farklı yaşanmışlıkları, farklı duyguları, farklı güdüleri, farklı yorumları, farklı sentezleme becerileri yokmuş gibi, hep aynı tercihleri yapar, sanılıyor ki insanlar okuyup bilgilendikçe hep aynı şekilde düşünür ve tüm görüş ve tercihlerini yalnızca ve yalnızca rasyonalite ile inşa eder. Öyle bir şey yok.

Bilgiden yola çıkınca homojen bir bütünlüğe ulaşacağız diye bir şey yok. Bilgi bizi varılacak tek bir yere, nihaî bir durağa götürmez. Görüşler, yorumlar ve tercihler, yalnızca bilgi ile temellenmediği gibi, bazen bilgiye gereksinim bile duymadan inşa edilir. Bu yüzden, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunabilir. Hatta, kimi zaman görüyoruz, az bilgili kimseler çok bilgili kimselerden daha esnek ve zengin görüşler oluşturabilir.

"Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmayın" = “Benim gibi düşünmeyenler bilgisizdir. Yeterince eğitilseler hepsi benim gibi düşünür, benimle aynı görüşleri paylaşırdı” demenin nazik ve süslü yolu. Sanki kitlelere bilgi nakledildiğinde birdenbire herkes aynı yere varacak, sanki aynı bilgi milyonlarca farklı insanı aynı fikirlere taşıyacakmış gibi. 

Koca bir yanılsama.

5 Temmuz 2018 Perşembe

Knausgaard ve Kavgam


Karl Ove Knausgaard’ın Kavgam’ının ilk cildini bitirdim. E-kitabını okuduğum için sayfa sayısını tam olarak bilmiyorum ama beş yüz sayfa vardır. Kimi zaman araya başka kitaplar soktum. Shakespeare’nin Soneler’ini okudum mesela. Cibran’ın Meczup’unu ve Seneca’nın Phaedra’sını filan. (Phaedra’yı bayıla bayıla okudum.)

Kavgam’a dönersek, kitabı İngilizcesinden okudum. Dilini beğendim. Böyle anlatıları seviyorum. Dil yalın ve duru olacak, olay örgüsü ise yüksek IQ gerektirecek kadar karmaşık olmayacak. İç dünyadan kopup gelen ifadelerden müteşekkil, dağınık, fragmanter denilen tarzdaki anlatıları hiç sevmem. Knausgaard öyle değil. Takip etmesi kolay.

Yalnız, her ama her ayrıntıyı anlatması kimi zaman sıkabiliyor insanı. Kahve yapacak diyelim, “mutfağa gittim. Su ısıtıcısına su koydum. Düğmesine bastım. Suyun kaynamasını bekledim. Fincana iki çay kaşığı granül kahve koydum. Isıtıcıdan fincana su döktüm” şeklinde, her adımı anlatıyor adam. Her şeyi. İyi tarafından bakarsak, bu ayrıntıları İngilizcem açısından yararlı buldum. İnsanın sözdağarcığı gelişiyor. Felsefe veya araştırma-inceleme okumak benim için daha kolay. Zor dedikleri kavramsal dilde zorlanmam; ama kevgirin İngilizcesini unuturum mesela. Böyle somut, gündelik şeyler daha zor gelir bana. Veya “wring” sözcüğünü düşünelim. Hani bir toz bezini ıslattıktan sonra kıvırarak sıkar ve suyundan arındırırız ya, işte o “kıvırıp sıkmak” anlamına geliyor “wring” sözcüğü. Ben böyle şeyleri unutuyorum. O yüzden bazı kitapları İngilizcesinden okumak iyi oluyor. Ya öğreniyor ya da hatırlıyorsun.

Knausgaard böyle gündelik işlere çok fazla yer ayırırken arada düşünsel kimi değerlendirmeler yapıyor. Oralara bayıldım. Baştan sona iç dünyasından ve düşüncelerinden bahsetseydi sıkardı. Bunlar hiç olmayınca da olmuyor tabi. Dengeyi iyi kurmuş. Yalnız çok hacimli ciltler. O yüzden ikinci cildi okur muyum bilmiyorum. Okusam bile bir süre erteleyeceğim kesin. Araya başka kitaplar koymam lazım. Hayat kısa.

Kavgam’dan herkes kendine göre bir şeyler çıkarabilir tabi. Benim dikkatimi İskandinavların enternasyonelliği çekti. Çoğu İskandinav ömrünün bir kısmını başka bir ülkede geçiriyor olsa gerek. İngiltere’de, İzlanda'da filan kalmış. İsveç'te yaşamış bir de. Unuttum kaç yıl olduğunu. "Sonra şuraya taşındık, burada iş buldum, oraya geçtim" vs.

Beyaz Zenciler ve Tavandaki Kukla’nın Norveçli yazarı Ingvar Ambjörnsen de Almanya’da yaşıyormuş, Hamburg’da.

2 Temmuz 2018 Pazartesi

Sosyal Medya Sanıldığı Kadar Güçlü Değil

Sosyal ağlarda insanlar yine kendileri gibi olan kişileri takip ediyor. Birbirini onaylayan, birbirine hak veren, birbirinin ne diyeceğini önceden bilen kişilerden oluşan arkadaş listeleri kapalı birer çember oluşturuyor. İnsanlar dahil oldukları çember içerisinde küçük bir sapma gördüklerinde, karşısındakini taraf değiştirmekle itham edebiliyor. Hep onaylandığın ve daima iman tazelediğin bu ortamlar, kafada yerleşmiş şemaya aykırı giden bir görüşe karşı kişiyi tahammülsüz kılıyor.

Hükümetin kimi uygulamalarını eleştiren birisiyim; bu eğitim olur, ekonomi olur, dış politika olur, insanların görüş beyan etmekten çekinmeleri (oto-sansür) ya da başka bir şey olur: Bu görüşlerimi okuyan ve hak veren kişiler, nükleer santrale taraftar olduğumu yazdığımda ya şaşırıyor, ya öfkeleniyor ya da derhal itiraz ediyor mesela. Çünkü ya siyahsındır ya beyaz; ya çemberin içindesindir ya da dışında. Çemberin içindeysen tüm söylediklerin çemberin dışındakilere karşıt gitmelidir. Facebook yine idare eder. Twitter’da en ufak bir sapmayı kaldıramayan insanların sayısı çok daha fazla. Twitter kullanıcıları bilir: Herkesin herkesi blokladığı/engellediği bir ortamdır. “Ne demiş söylesene, bende bloklu olduğu için göremiyorum da :/” ifadesine sık sık rastlarsınız.

Farklı görüşleri olan insanlarla konuşmak ve onları ikna etmeye çalışmak hâlâ işe yarar bir yöntem. Farklı görüşleri benimsemiş kişilerle hiçbir irtibatın, hiçbir temasın yoksa, görüşlerini tebliğ etmiyor, itirazları dinlemiyorsan, kimi, nasıl kazanacaksın ki? Twitter’da, zaten tek başına iktidar bir hükümet varken 24 Haziran erken seçiminin bir gerekçesi olmadığını söyleyen birisine, “evet, hükümet tek başına iktidar ama yeni sistem yürürlükte değil. Erken seçim için gerekçeleri yeni sistemin bir an önce yürürlüğe konması” demiştim. Bunu doğru ya da yanlış bulduğumu söylememiş, sadece gerekçeyi söylemiştim ve bu kişi beni bloklamıştı.

Kendimizden yola çıkarak kimi normlar ortaya koyuyor ve o normlara uymayan, daha doğrusu tercihleri bizden farklı kişileri norm-dışı, anormal ve giderek “psikolojik olarak rahatsız” olmakla itham ediyoruz. Başka bir çembere dahil olanlar da bizi anormal görüyor ve bu böyle sürüp gidiyor.

Bu sebeplerle, sosyal ağların sanıldığı kadar etkili olmadığına ve ana akım medyanın ve televizyonun hâlâ güçlü olduğuna inanıyorum. Buralarda ancak birbirimizi avuturuz. Avutalım, tamam. Kendimiz gibi olanlarla yakınlaşalım -buna da temelde itirazım yok. Gruba aidiyet duygusu içgüdüsel bir gereksinimdir ve sağlıklıdır belki de.

Yalnız, aynı görüşleri paylaşan kişilerin oluşturduğu bu sanal cemaatler gerçeklikten kopmaya sebep olabiliyor. Gerçeklik, kafamızdaki şemaya oturmuyorsa, mevcut şemayı güncellemeyi, onun üzerinde kimi değişiklikler yapmayı değil, gerçekliği inkâr etmeyi yeğliyoruz. Gerçeklik bizim istediğimiz gibi değilse, bizim istediğimiz gibi bir gerçekliğin varolduğuna inanan insanlarla bir aradalıklar kuruyoruz ki birbirimizi doğrulayıp duralım.

Bunda ölçüyü kaçırmamak lazım.