1 Haziran 2018 Cuma

Üç Değini: Tanrı Sözcüğü, Aforizmalar ve Enver Aysever

Türkçe’de “Tanrı” kadar talihsiz bir sözcük daha var mı acaba? Anlamı bilinmeyen bir sözcüğe düşman olunmasını anlarım. Ama “Tanrı” öyle değil. Herkes “Tanrı” dendiğinde ne kastedildiğini anladığı hâlde, sözcüğü işittiğinde aklına yaratıcı güç veya varoluş zincirindeki ilk halka gibi anlamlar geldiği hâlde, bu sözcüğe karşı bir düşmanlık var.

Bir yazımdan ötürü özelden mesaj atmıştı birisi. “Tanrı değil Allah diyeceksin!” şeklinde bir uyarıydı. Sanki Türkçe'de böyle bir sözcük yokmuş gibi. Zaten insanlar kamusal alanda kullanmaz oldu. İbranice “Rabbim” dersin, Farsça “Mevla” desen olur; ama Türkçe “Tanrı” deyince nedense olmaz. Etrafında “Tanrı değil Allah!” diye seni düzeletecek birine rastlaman olasıdır. Kendi diline bu denli düşman insanları anlamakta zorlanıyorum.

Türkçe takıntım yok. Konuşurken esas olan kendini doğru ifade edebilmektir. Sözcüklerin ille de Türkçe kökenli olmasına dikkat etmem; ama güzel bir Türkçe karşılık varsa muhakkak onu kullanırım. Türkçe kökenli sözcükleri tercih etme sebebim hem kulağıma daha hoş gelmesi, hem de karşımdaki kişinin sözlüğe bakmaksızın demek istediğimi anlayabilmesi. Bir arkadaş güzel bir örnek vermişti: “İptidaî yaşam tarzı” dendiğinde ne dendiğini anlaman için sözlüğe bakman gerekir. “İptidai” sözcüğünün anlamını bilmiyorsan sözlüğe muhtaçsın. Ama iptidainin Türkçe karşılığı olan “ilkel” dendiğinde sözlüğe bakmana gerek yok. Sözcük Türkçe kökenli ilk’ten türetildiği için anlamı zaten apaçıktır.

Tanrı diye bir sözcük var ve herkes bunun anlamını biliyor. Bu inat anlamsız. Kaldı ki, “çok-tanrılı dinler” gibi ifadeler için de bu kelimeye muhtacız.

Sonuçta “çok-mevlalı dinler” denecek değil.

* * * 

Nesir çok, nazım pek az. Şiir denince akla yalnızca aşkın, kavuşamamanın, kadının ve erkeğin gelmesinden hoşnutsuzum. Her konunun şiir biçiminde, daha doğrusu nazım biçiminde kaleme alınmasını isterdim. Bu konuda çok zayıfım. Derdimi düzyazı ile anlatmayı seviyor, kendimi böyle ifade edebiliyorum. Klavye başına geçtiğimde durmaksızın yazdığım oluyor. Bazen bir seferde yüz sayfa yazabilirmişim gibi geliyor. Ama asıl marifet kısa ve vurucu cümleler kurmak, lafı uzatmadan, açıklama üstüne açıklama yapmadan kendini anlatmak değil mi? Öyle cümleler kuracaksın ki, bir tanesi bir sayfalık metne bedel olacak. İki mısra uzun açıklamaların yerini tutacak.

Bu konudaki cehaletimi bağışlayın ama Türkçe yazılmış böyle bir eser bilmiyor, bulamıyorum. Oruç Aruoba’nın kitaplarını sayabiliriz -belki; ama onun dışında, Nietzsche’nin Böyle Buyurdu Zerdüşt’ü, Dante’nin İlahi Komedya’sı, Seneca’nın kitapları veya Goethe’nin Faust’u tarzında, Türkçe yazılmış ve kadınla erkeğin aşkından fazlasını ele alan bir kitap var mı?

Eleştirmiyorum. Ben de öyle yazamıyorum. Dedim ya, zayıfım bu konuda. Mevlana’nın Divan-ı Kebir’ine baktım. Yer yer baktım. O nasıl bir dildir arkadaş? Müthiş. Üstelik Farsça’dan çeviri. İranlıların bu işin piri olduğu söylenir zaten. Öyle etkili bir dil, öyle güçlü bir retorik kurabilmek isterdim.

Aforizma yazmak büyük ustalık gerektiriyor. Okuması kolay, kısa cümle ve paragraflar. Yazması ise çok zor. Hep açıklama yapma, gerekçelendirme gereği duyuyoruz ve böylelikle söz uzadıkça uzuyor.

Belki yaşlılığımda o olgunluğa erişirim. Bilmiyorum. Yirmi kadar kitap almam lazım. Şimdilik okumaya devam.

* * *

Enver Aysever aynen şöyle yazmış: “Siyasetçiler mal varlıklarını nasıl açıklamakla yükümlüyse, mesela son üç yılda okudukları kitapları da halkla paylaşmalı. Tabi sadece isimlerini vermek olmaz, halkın karşısına çıkıp; neyi, neden okuduğunu anlatıp, ikna etmeli!”

Vallahi ben böyle fantastik bir talep görmedim :) Zaten bu kitap fetişizmini de anlamış değilim. Vaktimin çoğu kitaplarla geçiyor. Okumak güzel şey; ama kitap okumak siyasette sanıldığı kadar dönüştürücü bir iş değil. Başımıza çok kitap okuyan birisi geçince Türkiye otomatikman iyiye gidecek diye bir kaide yok. Kitaplar, onları okuyan kişiyi iyi bir insan yapmaya muktedir değil. Bu masumane ve naif varsayımları geride bırakmalıyız artık. Çok okuyan birisi bildiklerini kötüye de kullanabilir pekâlâ. Kaldı ki saha adamları istese de çok okuyamaz zaten. Akademisyen gibi okuyup araştırmaya ayıracak vakti bulamazlar. Mümkün değil.

Yabancı dil takıntısı da anlamsız. Mevcut parti liderlerinin ileri derecede yabancı dil, daha doğrusu İngilizce konuşabildiklerini sanmıyorum. Bilseler iyi olur ama bilmiyorlarsa da Dünya’nın sonu değil. En iyi çevirmenleri tutarsın, sorun çözülür. Cehalet övgüsü yapmıyorum. Ama kitap okumak, yabancı dil bilmek, tiyatroya gitmek, klasik müzik dinlemek filan politikacıları daha iyi niyetli ve başarılı kılmaz.

Politikada bir söylem geliştirirsin. Ekonomi, enerji, sağlık, eğitim ve hukuk gibi alanlarda yapacaklarını, bu konulara dair tercihlerini ve izleyeceğin yönü vatandaşa anlatır ve destek beklersin. “Politik iradeyi şu yönde kullanacağım” deyip risk alır, tercihlerin başarı getirirse başarılı olursun, o kadar. Tercih ve iradenin ne yönde kullanılacağıdır esas olan -yoksa kaç kitap okudukları, en son hangi kitabı okudukları, okuduklarından ne anladıkları filan değil.

Enver Aysever başında kendisi gibi birisini istiyor herhalde. Bunu anlayabiliyorum. Tiyatroya müthiş bir merakı var ve tiyatroya merak duyan bir yönetici istiyor örneğin. Anlıyorum ama tiyatroya merak duyan bir yönetici son derece başarılı da olabilir, başarısız da. Tiyatroya duyduğu ilgi kişinin politik başarısına ne katkı sunar, ne de ona zarar verir. Konu alakasız.

Bakalım tabandan daha başka ne gibi fantastik talepler gelecek?