10 Haziran 2018 Pazar

Rakamlarla Türk Gençliği

Twitter’da şöyle bir bilgi dolaşıyor: “Gençlerin %55’i eğitim aldığı alanda çalışmak istemiyor, %89’u yabancı dil bilmiyor, %72’si okul kütüphanesini kullanmıyor, %27’si çalışmayı düşünmüyor, %88’i spor yapmıyor, %83’ü cinsellik eğitimi almamış, %95’inin pasaportu yok, %98’i STK üyesi değil.” Altında da ahlar-vahlar tabi.

Bence bu rakamlar iyi bile. Yani gençlerin %45’i gerçekten de eğitim aldığı alanda çalışmak istiyorsa bu iyi bir oran. Zira işini seven pek az insana rastlıyorum. Kime dokunsam bin ah işitiyorum. Gençlerin %11’i gerçekten de yabancı dil biliyor, onu etkin bir şekilde kullanabiliyorsa iyiymiş; zira ben bu rakamın %7-8 olduğunu sanıyordum. Okul kütüphaneleri çoğunlukla atıl vaziyettedir zaten.

Çalışmayı düşünmeyen %27’lik kesime sesleniyorum: Sizi çok iyi anlıyorum gençler. Çoğunluk zorunda olduğu için çalışıyor zaten. Elbette çalışmadan yaşayabilmek istersiniz. 21-23 yaşına kadar bende de vardı o duygu. Bir gün yapılmamış bir şey keşfedip bir şekilde köşeyi dönecek, sonrasında ömür boyu çalışmak zorunda kalmayacaktım. Çalışmak bana uygun değildi. “DNA’mda yoğdu.” Kendimi ilgi alanlarıma bırakmalı, felsefe, sanat ve sporla günlerimi geçirmeliydim. Gelgelelim öyle olmuyor. O yüzden o %27’lik kesim büyük bir hayal kırıklığına uğrayacak. Kendilerini hazırlasınlar.

%88’i spor yapmıyormuş. Doğrudur. Düzenli spor yapmak boş zaman işi. Yoğun çalışan insan spor-mpor yapamaz. %12 düzenli spor yapıyorsa gene iyiymiş. %83’ü cinsellik eğitimi almamış. Vallahi ben asıl bu eğitimi alan %17’yi merak ettim; zira artık “gayri ahlakî” bulunduğu için kimseler bu konuda eğitim almıyor sanıyordum. %95’inin pasaportu yokmuş. Doğrudur. Türkler yurtdışına en az çıkan milletlerin başında geliyor. %5’lik bir kısım her yere giderken, geri kalan %95, gurbetçileri saymazsanız, bir kez olsun bile yurtdışına çıkmıyor. Bunun için genç olmanıza gerek yok. Yetişkinler de çıkmıyor zaten. Üstelik artık ikinci bir vize daha kondu önümüze: Avronun pahalılığı. Yani AB ülkeleri vize istemeyecek olsaydı bile, mevcut döviz kurları varken, gene pekçok kişi dışarı çıkmakta zorlanırdı.

Gençlerin %98’i herhangi bir sivil toplum kuruluşuna üye değilmiş. Etkin bir rol üstlenmiyorlarmuş. “Bana ne ya!” tavrındaymış. E iyi de, n’apsınlar abi? Hangi STK’nın hangi politik cenahta olduğunu kestirmek bir genç için kolay mı? Yıllarca bize “demokrasiyi içinize sindirin! Neden cemaatten rahatsızsınız? Sonuçta onlar da bir STK!” dendi. Bir STK’ya gireyim de topluma faydam olsun demeye korkuyor insanlar. “Yarın bir gün o STK’nın bir yerlerle bağlantısı çıkar, neme lazım, bulaşmayalım” düşünceleri... Anne-babaları duysa kızar zaten: “Ne? Hangi derneğe üye oldun?? Çabuk iptal et üyeliğini!”

Özetle, yukarıdaki rakamlara şaşırmak şöyle dursun, bazılarını iyimser bile buldum. Kitlesel eğitime dair de bazı yeni görüşlerim var. Bir ara paylaşırım.


Yorum: Üniversitelerdeki eğitim kalitemiz de vasatın altı belki de. Kendi işini yapan arkadaşlardan, kendi işini hakkıyla bilenlere de rastlamak zor oldu açıkçası. Vizyon da yerlerde... İdealler konusu da sıkıntılı. Şimdinin ergenlerinde toplumsal hayallerden çok, bireysel ve maddi hayaller görüyorum. Felsefenin, idealizmin zaten çok uzağındalar... Kötü bir dönüşüm içindeyiz. Modernleşmemiz elitist çerçevede değil, popülist çerçevede... Yazdıkların konusunda da hemfikirim. Toplumsal bir pozitif dönüşüme ihtiyacımız var. Yoksa gelecekte kalite sorunu yaşıyacağımız kesin... Ben, bizi geçen bir nesil isterdim. Ne yazık ki biz bile daha kaliteli kaldık...

Yanıtım: Yazdıklarına katılmakla birlikte, aslında Türkiye'nin kendi elitlerini yetiştirdiğini görüyorum. Yüzde beş-onluk bir kesim aradan sıyrılıyor. Gayretli, iyi eğitim alıyor, mühendis, doktor, hukukçu, akademisyen vs. Aslında bunlar ülkeyi ayakta tutuyor bir bakıma. Geri kalan çoğunluk ise zorunlu eğitimde, kayda değer beceriler edinmeksizin, sırf devam zorunluluğu olduğundan okula gelerek, anne-babası işte çalışırken boşta kalmasın diye eğitim-öğretimle "meşgul" ediliyor. Boşta kalmamaları, disipline edilmeleri için bir meşgale... 13-18 yaşlarında milyonlarca genci sokağa salmazlar.


Öte yandan, bu devasa kitle neyi hedefliyor, nereye yönlendiriliyor bilmiyorum. Çoğunluk, doktor ya da mühendis olamasa da başka işler yapmak istemiyor artık. Bu anlamda Batılılaştık. Nasıl ki bir Fransız diş hekimi, avukat ya da öğretmen olurken ağır işleri ise Arap göçmenler yapıyorsa, Türkiye'de de okumayan gençler iş beğenmediği için muhtemelen dükkan filan açacak, beğenmedikleri işleri ise Suriyeliler yapacak yakında. Bu dönüşüm başladı: Masa başı iş varsa tamam. Değilse çalışmaz. Evde oturur daha iyi. Bakıcılar mesela. Şu an bile pek çok hasta ve yaşlı bakıcı Özbek, Kırgız, Kazak filan. Türk vatandaşı yapmıyor.

Naçizane fikrim o ki, bir yüzde on tamam, onlar işi götürür. Geri kalan büyük yığın içinse kayda değer bir plan-program yok görünüyor.

Toplumsal hayaller demişsin. Bizim toplumda toplumsal hayallerin sonu hapisle sonuçlanabildiğinden pek o hayallere bulaşmıyorlar haklı olarak :) Zaten anne babaları kızar. Bireysel hayalleri var dediğin gibi. Yeni iPhone modelini almak gibi mesela. Onu alınca mutlu oluyor. Yetiyor. STK filan, bunlar uzak şeyler.

3 Haziran 2018 Pazar

Schopenhauer, Yalnızlık ve Boş Zaman


Schopenhauer, Yaşam Bilgeliği Üzerine Aforizmalar’da şöyle diyor: “İç dünyası zengin bir insan, her şeyden önce acı çekmemeye, kendini ihmal etmemeye, dinginliğe ve kendi başına kalmaya yönelecektir, yani sakin, alçakgönüllü ama olabildiğince engellenmemiş bir yaşam arayacaktır ve buna göre, sözümona insanlarla kimi tanışıklıklardan sonra, kendi köşesine çekilmişliği ve hatta, büyük bir kafaysa eğer, yalnızlığı seçecektir.”

Burada ikna olmadığım tek yer, “sözümona insanlarla kimi tanışıklıklar” ifadesi. Kendi başıma geçirdiğim zamanı hiçbir şeye değişmesem de, insanlarla tanışıklığı seviyorum. Başkaları iyidir -özellikle ilgilerin ve mizacın bakımından benzeşiyorsan. Şu tuzağa dikkat: Kişi, kendi tek-başınalığından hoşnutsuz olduğu hâlde, “iç dünyam zengin olduğu için insanlardan uzak duruyorum” sanısıyla kendini avutabilir. Onun dışında, okuma yazmayla arası iyi olan, üretmeye yatkın ve yarım bırakma alışkanlığı olmayan kişilerin, gerçekten de, öncelikle acıdan uzak durmayı, kendini ihmal etmemeyi ve dinginliği hedeflediği doğru. Bu bilinçli bir tercih.

İlerleyen sayfalarda Schopenhauer boş zamandan bahsediyor. Schopenhauer diyor ki, dolu bir insan için boş zaman “yararlanılacak” bir şeyken, boş insan için bir an önce geçip gitmesi, “geçirilmesi” gereken bir şeydir. Schopenhauer’e katıldığım bir diğer nokta can sıkıntısı konusunda yazdıkları. İlgileri, zevkleri, odaklandığı kimi konuları olan insanlar can sıkıntısı nedir bilmez. Dolu insan, sürekli hareket hâlinde, eli dursa ayağı durmayan, kendi kendisine bir an olsun tahammül edemeyen, aşırı sosyal diyebileceğim tarzdaki kişileri anlayamaz. Erken kalktığı, önünde uzun bir gün olduğu için ziyadesiyle hoşnuttur. Çoğunluk için [boş] zaman bir yükken, onun için bir armağan, bir nimettir; zira yapacak çok işi vardır. Böyle insanların canı sıkılmaz.

Gerçekten de zaman en değerli şey. Elimde olsa tüm yatırımımı zamana yapardım. Biraz düşününce, milyonlarımız da olsa, bırakın yirmili yaşlara dönmeyi, bir saat öncesine bile dönmenin olanaksız oluşu acı bir durum. Trilyonlarımız olsa da geçen zaman geçti gitti -geçmiş olsun.

Bu arada, zamanın boşa geçirildiği izlenimi veren kimi anların da değerli olduğunu düşünüyorum. Yalnızken genellikle yapacak bir şeyler bulurum. Yine de, hiçbir şey yapmadan uzandığım, başka bir deyişle aylaklık ettiğim anlar olur. Okumadığım ve üretmediğim bu geçici anlarda şarj oluyor, ardından elimdeki kitaba daha iyi odaklanabiliyorum mesela. 

Ardından daha büyük bir dikkat ve üretkenlik getiren bu küçük aylaklık anları üretkenliğe katkı sunuyor yani.

1 Haziran 2018 Cuma

Üç Değini: Tanrı Sözcüğü, Aforizmalar ve Enver Aysever

Türkçe’de “Tanrı” kadar talihsiz bir sözcük daha var mı acaba? Anlamı bilinmeyen bir sözcüğe düşman olunmasını anlarım. Ama “Tanrı” öyle değil. Herkes “Tanrı” dendiğinde ne kastedildiğini anladığı hâlde, sözcüğü işittiğinde aklına yaratıcı güç veya varoluş zincirindeki ilk halka gibi anlamlar geldiği hâlde, bu sözcüğe karşı bir düşmanlık var.

Bir yazımdan ötürü özelden mesaj atmıştı birisi. “Tanrı değil Allah diyeceksin!” şeklinde bir uyarıydı. Sanki Türkçe'de böyle bir sözcük yokmuş gibi. Zaten insanlar kamusal alanda kullanmaz oldu. İbranice “Rabbim” dersin, Farsça “Mevla” desen olur; ama Türkçe “Tanrı” deyince nedense olmaz. Etrafında “Tanrı değil Allah!” diye seni düzeletecek birine rastlaman olasıdır. Kendi diline bu denli düşman insanları anlamakta zorlanıyorum.

Türkçe takıntım yok. Konuşurken esas olan kendini doğru ifade edebilmektir. Sözcüklerin ille de Türkçe kökenli olmasına dikkat etmem; ama güzel bir Türkçe karşılık varsa muhakkak onu kullanırım. Türkçe kökenli sözcükleri tercih etme sebebim hem kulağıma daha hoş gelmesi, hem de karşımdaki kişinin sözlüğe bakmaksızın demek istediğimi anlayabilmesi. Bir arkadaş güzel bir örnek vermişti: “İptidaî yaşam tarzı” dendiğinde ne dendiğini anlaman için sözlüğe bakman gerekir. “İptidai” sözcüğünün anlamını bilmiyorsan sözlüğe muhtaçsın. Ama iptidainin Türkçe karşılığı olan “ilkel” dendiğinde sözlüğe bakmana gerek yok. Sözcük Türkçe kökenli ilk’ten türetildiği için anlamı zaten apaçıktır.

Tanrı diye bir sözcük var ve herkes bunun anlamını biliyor. Bu inat anlamsız. Kaldı ki, “çok-tanrılı dinler” gibi ifadeler için de bu kelimeye muhtacız.

Sonuçta “çok-mevlalı dinler” denecek değil.

* * * 

Nesir çok, nazım pek az. Şiir denince akla yalnızca aşkın, kavuşamamanın, kadının ve erkeğin gelmesinden hoşnutsuzum. Her konunun şiir biçiminde, daha doğrusu nazım biçiminde kaleme alınmasını isterdim. Bu konuda çok zayıfım. Derdimi düzyazı ile anlatmayı seviyor, kendimi böyle ifade edebiliyorum. Klavye başına geçtiğimde durmaksızın yazdığım oluyor. Bazen bir seferde yüz sayfa yazabilirmişim gibi geliyor. Ama asıl marifet kısa ve vurucu cümleler kurmak, lafı uzatmadan, açıklama üstüne açıklama yapmadan kendini anlatmak değil mi? Öyle cümleler kuracaksın ki, bir tanesi bir sayfalık metne bedel olacak. İki mısra uzun açıklamaların yerini tutacak.

Bu konudaki cehaletimi bağışlayın ama Türkçe yazılmış böyle bir eser bilmiyor, bulamıyorum. Oruç Aruoba’nın kitaplarını sayabiliriz -belki; ama onun dışında, Nietzsche’nin Böyle Buyurdu Zerdüşt’ü, Dante’nin İlahi Komedya’sı, Seneca’nın kitapları veya Goethe’nin Faust’u tarzında, Türkçe yazılmış ve kadınla erkeğin aşkından fazlasını ele alan bir kitap var mı?

Eleştirmiyorum. Ben de öyle yazamıyorum. Dedim ya, zayıfım bu konuda. Mevlana’nın Divan-ı Kebir’ine baktım. Yer yer baktım. O nasıl bir dildir arkadaş? Müthiş. Üstelik Farsça’dan çeviri. İranlıların bu işin piri olduğu söylenir zaten. Öyle etkili bir dil, öyle güçlü bir retorik kurabilmek isterdim.

Aforizma yazmak büyük ustalık gerektiriyor. Okuması kolay, kısa cümle ve paragraflar. Yazması ise çok zor. Hep açıklama yapma, gerekçelendirme gereği duyuyoruz ve böylelikle söz uzadıkça uzuyor.

Belki yaşlılığımda o olgunluğa erişirim. Bilmiyorum. Yirmi kadar kitap almam lazım. Şimdilik okumaya devam.

* * *

Enver Aysever aynen şöyle yazmış: “Siyasetçiler mal varlıklarını nasıl açıklamakla yükümlüyse, mesela son üç yılda okudukları kitapları da halkla paylaşmalı. Tabi sadece isimlerini vermek olmaz, halkın karşısına çıkıp; neyi, neden okuduğunu anlatıp, ikna etmeli!”

Vallahi ben böyle fantastik bir talep görmedim :) Zaten bu kitap fetişizmini de anlamış değilim. Vaktimin çoğu kitaplarla geçiyor. Okumak güzel şey; ama kitap okumak siyasette sanıldığı kadar dönüştürücü bir iş değil. Başımıza çok kitap okuyan birisi geçince Türkiye otomatikman iyiye gidecek diye bir kaide yok. Kitaplar, onları okuyan kişiyi iyi bir insan yapmaya muktedir değil. Bu masumane ve naif varsayımları geride bırakmalıyız artık. Çok okuyan birisi bildiklerini kötüye de kullanabilir pekâlâ. Kaldı ki saha adamları istese de çok okuyamaz zaten. Akademisyen gibi okuyup araştırmaya ayıracak vakti bulamazlar. Mümkün değil.

Yabancı dil takıntısı da anlamsız. Mevcut parti liderlerinin ileri derecede yabancı dil, daha doğrusu İngilizce konuşabildiklerini sanmıyorum. Bilseler iyi olur ama bilmiyorlarsa da Dünya’nın sonu değil. En iyi çevirmenleri tutarsın, sorun çözülür. Cehalet övgüsü yapmıyorum. Ama kitap okumak, yabancı dil bilmek, tiyatroya gitmek, klasik müzik dinlemek filan politikacıları daha iyi niyetli ve başarılı kılmaz.

Politikada bir söylem geliştirirsin. Ekonomi, enerji, sağlık, eğitim ve hukuk gibi alanlarda yapacaklarını, bu konulara dair tercihlerini ve izleyeceğin yönü vatandaşa anlatır ve destek beklersin. “Politik iradeyi şu yönde kullanacağım” deyip risk alır, tercihlerin başarı getirirse başarılı olursun, o kadar. Tercih ve iradenin ne yönde kullanılacağıdır esas olan -yoksa kaç kitap okudukları, en son hangi kitabı okudukları, okuduklarından ne anladıkları filan değil.

Enver Aysever başında kendisi gibi birisini istiyor herhalde. Bunu anlayabiliyorum. Tiyatroya müthiş bir merakı var ve tiyatroya merak duyan bir yönetici istiyor örneğin. Anlıyorum ama tiyatroya merak duyan bir yönetici son derece başarılı da olabilir, başarısız da. Tiyatroya duyduğu ilgi kişinin politik başarısına ne katkı sunar, ne de ona zarar verir. Konu alakasız.

Bakalım tabandan daha başka ne gibi fantastik talepler gelecek?