25 Mayıs 2018 Cuma

Romalılar ve İyi Yaşam

Çoktandır mutlak doğruluk peşinde değilim. Metafizik kesinlikler, şaşmaz doğrular, mantık ve bilgi felsefesi gibi konular ilgimi çekmiyor. Özellikle Tanrı inancı ve hayatın anlamı gibi konuların yirmili yaşlarda çözülüp rafa kaldırıldığını düşünüyorum. Bu durum bana özgü değilmiş. Schopenhauer, İrade ve Temsil Olarak Dünya adlı başyapıtına ilerleyen yaşlarında yazdığı ikinci ciltte, gençliğinde yazdığı ilk ciltteki fikirlerini hiç değiştirmediğini söylüyor, “yeni bir şey söylemiyor, sadece ilk ciltte yazılanları ayrıntılandırıyorum” diyordu.

Mantık, varlık, bilgi, metafizik filan değil de, çoktandır hayata dair daha somut konulara yöneldim. İyi yaşamak, gençlik, yaşlılık, dostluk, ilişkiler, mutluluk ve Nietzsche’nin deyişiyle “yeni değerlerin inşası” gibi konular çekiyor ilgimi. Yeni değerlerin inşası iddialı bir laf. Şöyle bir düşünün: Aklınıza hâli hazırda bilinen sorumluluk, dayanışma, dürüstlük ve adalet gibi değerler dışında ne geliyor? Gerçekten keşfedilmemiş yeni değerler ortaya koymak ne kadar mümkün? Bence mümkün; zihnimde dolanan dağınık bulutlar var ama henüz toparlanmadılar. Belki hiç toparlanmayacaklar. Bilemiyorum. Bakalım.

Eskiden Romalılar ilgimi çekmezdi. “Pff” derdim. Neşe, huzur, dinginlik, iyi yaşama ve bilgelik üzerine akıl veren bir takım sıkıcı adamların nutuklarıydı gördüğüm. “Ne kadar da sıkıcı” derdim. Felsefe Roma’da duraklama dönemine girmiş diye düşünürdüm.

Şimdilerde tam aksi bir ruh hâlindeyim. Önümüzdeki dönemde Horatius, Cicero, Ovidius ve Marcus Aurelius gibi düşünürlerin yapıtlarını okumak istiyorum. Deneme çok daha cazip bir tür oldu benim için. “Nasıl yaşamalı?” sorusu eskisine göre çok daha fazla çekiyor ilgimi. Marcus Aurelius’un Düşünceler’i var mesela -veya Cicero’nun Dostluk ve Yaşlılık üzerine bir kitabı var. Horatius’tan bir şey bulmuş değilim henüz. Olmazsa İngilizce bir e-kitap bulurum. Her halükârda, bu adamların hayata dair bilgelik yüklü sözlerini dinlemek istiyorum artık. Mutlak bir doğruluk, şaşmaz bir kesinlik yok belki o metinlerde. Ama zaten çağımız kesinlik çağı değil. Bu yüzden bugün yorum, bilgiden daha önemli geliyor bana. Yorum demişken, Gadamer’in Hakikat ve Yöntem’inin İngilizcesi elimde. Onu çalışayım diyorum ama bunun çok uzun ve meşakkatli bir süreç olacağının da farkındayım.

Sanırım bu sürece Cicero’nun Dostluk ve Yaşlılık Üzerine adlı kitabıyla başlayacağım.

Bakalım. Yavaş yavaş.

23 Mayıs 2018 Çarşamba

Dolar ve Avronun Yükselişi Üzerine

Türk lirasındaki değer kaybı daha ne kadar sürecek bilmiyorum ama seçim sonrasında hükümet ister aynı kalsın ister değişsin, işleri hiç kolay olmayacak. Ekonomide her şey birbirine bağlı. Karşılıklı olarak birbirimize bağımlıyız hepimiz. Okulda fotokopi çekiyorum. Elektrik kullanıyorum. A4 kağıtlar Brezilya’dan ithal edilmiş. Cihazın yedek parçası Çin’den ithal. En basitinden dışarıda oturup pide yiyecek olsam, yediğim yerin kirası, çalışanların ücretleri, yemeğin malzemesinin üretim süreci, tarlada traktörün yaktığı mazot ve nakliye masrafı geliyor akla. Bu en basit örnek. 

Tüm ekonomik unsurlar birbiriyle karşılıklı olarak bağımlı ve herhangi bir kötüye gidiş domino etkisi yapıyor. Böyle bir ortamda “dolar ve avrodaki artış dış güçlerin bir oyunu” söylemi bir yerden sonra tutmayacak; zira dış güçler hep vardı ve hep varolacak. Türk lirası değerliyken de, değer kaybederken de dış güçler var. Sonuçta farklı devletler olduğu sürece, farklı güç odakları olduğu sürece bunların birbirleriyle mücadelesi de kaçınılmazdır. 

İkincisi “sorumlu biz değiliz, dış güçler” demek yalnızca gidişat kötü olduğunda akla gelen bir bahane. Konjonktüre ya da uluslararası ilişkilere referans verilecekse, sonuçta ithalat ve ihracat ile kaçınılamaz bir şekilde dışarıya bağımlıysak ve dışarısı da aynı şekilde bize bağımlıysa (küreselleşme), madem gidişat kötü olunca sorumlu dışarısı, o hâlde iyiye gidiş olunca da bunu kendi başarımız olarak görmememiz gerekir. İşler yolunda giderken “biz yaptık” deyip kötüye gidiş olduğunda dışarısını işaret etmek, iyi not aldığında bunu kendi başarısı olarak görüp düşük not aldığında “öğretmen düşük verdi” diyen öğrencilerin tutumunu andırıyor.

Kendi adıma bu pahalılığa karşı küçük bir önlem aldım. Zaten masrafsız insanım. Yine de bu yaz yurtdışına çıkmamaya karar verdim. Avro böylesine pahalıyken Avrupa’yı gezmek apaçık bir lüks. Erasmus+ projemiz sayesinde Mart’ta Portekiz’i gördüm zaten. Şimdilik o bana yeter. Bu yazın vaktimi kitaplarla, dostlarla, filmlerle ve sporla geçirir, hem şu göbeği biraz eritmiş olurum. 
Kitaplardan da bahsedesim var şu sıra. Sonra yazarım.

21 Mayıs 2018 Pazartesi

Bolluk İyidir - Çalışmak Sefalettir, Köle İşidir

Bolluk iyidir. Hayatını kazanmak zorunda olmayan kişi daha değerli etkinliklere yönelir. Sırf ay sonunu getirebilmek, faturaları ve kirayı ödeyip çocuğun masraflarını denkleştirebilmek için çalışan, daha doğrusu çalışmak zorunda olan kişi kendisini başka işlere veremez. Yaşamaz o, yalnızca hayatta kalır.

Sefalet, yokluk ve nadirlik hep yüceltilir. Az bulunan güya daha değerlidir. "Sürüneceksin ki konforun kıymetini anlayasın" denir. Bundan şüphe duyuyorum. Bolluk her anlamda iyi. Nesnelerin kolayca erişilebilir olması, sanıldığı gibi onları değersiz kılmıyor. Kitaplar eskiden erişilmezdi örneğin. Küçük bir zümrenin elindeydi ve kitleler kitap nedir bilmezdi. Şimdi herkes kitaplara erişebiliyor. 10-15 liraya dilediğin kitabı alabiliyor, internet üzerinden e-kitap sürümünü bulabiliyor, hiç olmadı kütüphaneden dilediğin kitabı ödünç alabiliyorsun.

Sonuç: Kitaplar değersizleşti mi? Hayır. Yokluk, onları sırf nadir bulundukları için değerli sanmamıza yol açıyordu: Bir yanılsama. Oysa kitaplara değerini veren onların nadir bulunması ya da erişilmez olmaları değil, onların içeriği, söyledikleri, estetik düzeyleri ve uyandırdığı duygulardı. Denebilir ki bolluk, onların asıl değerlerinin ortaya çıkmasına imkân verdi.

Müziğin demokratikleşmesi... Hâlâ müzik dinliyoruz; zira önemli olan onun ulaşılmaz veya nadir bulunuşu değil, içimizde uyandırdığı coşku, neşe, hüzün ve yücelik duyguları. Kimse dijitalleşti ve yaygınlaştı diye müzik dinlemeyi bırakmadı. Hatta, bu bolluk içerisinde karşılaştırma ve nitelikliyi niteliksizden ayırma imkânı kazandık.

Bolluk iyidir. Asıl değerin ortaya çıkmasını sağlar. Yoklukta ise şeylere değerini biçenin, o şeylere sahip olmayışımız olduğu yanılsaması vardır. Değerlidir, çünkü bizim değildir(!) Yoksunluğumuzla, acizliğimizle mutlu olmalıyızdır; zira zaten değer erişilmez olanda yattığına göre, elimize geçseydi değersizleşecekti. Bu bir paradoks.

Zamanla her şey bedelsizleşip çoğunluk bunlara eriştiğinde, sırf hayatta kalabilmek için çalışan ve hayatın diğer yönlerini ıskalayan insanlar yeni deneyimlere açılma şansını yakalayacak. Bolluk, sahip olmanın da değersizliğini ortaya çıkardı. DVD arşivi yapmak yerine Netflix'e üye olmak daha cazip mesela. Erişim varsa mülk edinmen gerekmez. Bu eğilim her alanda geliştiğinde değerler demokratikleşmiş olacak. Sessiz bir devrim.

İnsan tüm ömrünü yalnızca hayatta kalmak için tüketiyorsa, yani zaten hayattayken, sırf hayatta olma hâlini devam ettirebilmek adına günlerini zorunlu çalışmaya vakfediyor, kendisini sağlama aldığında ömrünün kayda değer bir kısmını geride bırakmış oluyorsa, işte bu, Yunan filozoflarının “çalışmak köle işidir” derken kastettiği şey olsa gerek.

Maddî gereksinimlerini karşılayan kişi artık onların peşinde koşmayacağından, güzellik, bilgelik, sevgi ve neşe gibi değerlerin inşasına ayırabilir vaktini. Kıymetli vaktini bile isteye vereceğin işler asıl değerli olan -sırf bolluk içinde olmadığın, dolayısıyla zorunda olduğun için yaptıkların değil.

20 Mayıs 2018 Pazar

Nüfus Artışı Devam Edecek

Dünya nüfusu katlanarak artmaya devam ediyor. Nüfus sorununun bilinçli kararlarla, farkındalıkla filan çözülebileceğine inanmıyorum. İnsanlar kendilerini bir bütün olarak, aynı insan türünün bir üyesi olarak görmüyor. Ortak karar almak mümkün değil; zira insanlar birbirlerini insan olarak değil, bir ulusun, kültürün, inancın ya da bunun gibi başka kimi alt-kümelerin unsurları olarak görüyor.

Ulus, dil, din ve kültür gibi insan gruplarını birbirinden ayıran ölçütler -görünen o ki- hiçbir zaman ortadan kalkmayacak. Tüm insanlık aynı değerleri benimseseydi, az önce bahsettiğim tüm farklılıklar ortadan kalksaydı, aynı dili konuşacak, aynı kültürü benimseyecek, aynı yaşam felsefesine inanacak olsaydık bile bir şey değişmezdi. Bu verili farklılıkların, hani verili derken kendimizi içinde bulduğumuz, bilinçli tercihlerden ziyade doğuştan getirdiğimiz farklılıkları kastediyorum, bunların yokluğunda, bu kez, bilinçli tercihlerle gruplaşmalara giderdik. Tercihler, gruba özgü değerler, zevkler ve beğeniler derken, insanlar bir şekilde birbirinden kopmayı kısa zamanda başarırdı. Ben bunu doğal ve zorunlu bir sonuç olarak görüyorum. Ayrışmalar kaçınılmazdır.

Bu yüzden, Dünya nüfusunun artmasına çözüm bulmak mümkün değil. “Yeryüzünde kaynak kalmayacak. Bu denli hızlı ürememeliyiz. Bundan böyle herkes en fazla iki çocuk yapsın” gibi bir açıklama yapılsın diyelim. Şu an insanları birbirinden ayıran en baskın unsur ulus devletler olduğuna göre, bir ulus devlet bu öneriye uysa ve “en fazla iki çocuk” kuralını benimsese dahi, bir başkası çıkıp “ya ben niye nüfusumu azaltayım, başka ülkeler, başka halklar azaltsın nüfusunu” şeklinde düşünecektir. Elin İsveçlisi çıkıp “yeterince kalabalığız, yeryüzüne çocuk getirmemeye karar verdim” dese ne olur? Endonezya’da bir anne-baba sekiz-on çocuk yaptıktan sonra bir şey değişmez. Hatta bu nüfus yarışı uluslararası bir güç gösterisine bile dönebilir.

Silah bırakmaya benziyor bu. Silahsız bir Dünya mümkün değil; çünkü herkes aynı anda silahlarını imha etmez. Diyelim ki İran çıkıp “Dünya barışı için ordumuzu lağvediyoruz ve tüm devletleri aynı kararı almaya davet ediyoruz” dese, diğer devletlerin silah bırakacakları ne malûm? "Ben niye bırakayım, başkaları bıraksın" diye düşüneceklerdir. Bu kez kimse silah bırakmayacaktır.

Sanırım eski entelektüeller tüm Dünya’nın ortak kararlar alıp bunu harfiyen uygulayacağına dair naif bir inanç taşıyormuş. Arthur Clarke’ın 1959-61 yıllarında yazdığı Profiles of The Future kitabını okuyorum da, bu yazdıklarım oradan mülhem.

13 Mayıs 2018 Pazar

Dünya Psikologlar Günü

Dün Dünya Psikologlar Günü’ymüş. İnsan’ı anlamaya dair her araç gibi psikoloji bilimi de ilgimi çekiyor. Öte yandan ilgim sınırlı. Tamam, evde psikoloji sözlüğüm var. Bazı kitaplar okumuştum bir de; ama benim için pedagoji ve psikoloji felsefeden sonra gelir. Düşünsenize, bir öğretmen olarak pedagoji pek az, psikoloji ise kısmen ilgimi çektiğinden gittim felsefe mastırı yaptım. Biraz tuhafım galiba.

Psikolojinin maalesef ayağa düşmüş bir bilim olduğunu düşünüyorum. Herkesin dilinde. “Psikoloji” demek yeterliyken “psikoloji bilimi” tabirini kullanmamın sebebi bu ayrımı vurgulamak. Gündelik hayatta keyfi kaçan birisi “psikolojim bozuldu” diyebiliyor. “Bugünlerde psikolojim hiç iyi değil” derken kastedilen şey ertesi güne geçecek olan moral bozukluğu. “Öyle deme, çocuğun psikolojisi bozulmasın” derken esasen keyif kaçmasından bahsediyoruz. Elbette insanlar birbirlerini incitmemeli, onların keyiflerini kaçırmamalı; fakat bir bilim olarak psikolojinin bu kadar basite indirgenmiş olması yanlış. 

Psikolojinin günümüzün astrolojisi olarak görüldüğünü gözlemliyorum hatta. Astroloji ciddiye alınmadığı için, insan psikolojisiyle son derece ilgili olduğu iddiasındaki kimi kişiler, astroloji kapsamına girecek ifadeleri psikoloji şemsiyesi altında dillendiriyor ki ciddiye alınsınlar. Televizyonda resmî bir unvanı olmadığı hâlde kendilerini yaşam koçu, kişisel gelişim uzmanı ya da benzerî sıfatlarla bezeyen kimi kişilerin, birer psikologmuşçasına kişilik saptamaları yapmaları ve ruhsal bozukluklara, hatta bunların tedavilerine(!) dair öneriler getirmelerine rastlamamız mümkün.

Neyse. Sonuçta gerçek psikolog ve psikiyatristler mevcut ve onların işi hiç de kolay değil. Bir kere onca insanın onlara işini öğretmeye kalkışması gibi bir durum var. Pekçok kişi kendisini diplomasız birer psikolog olarak görüyor. İkincisi, naçizane gözlemlerime göre, ciddi psikolojik sorunları olan kişiler maalesef tam anlamıyla iyileşmiyor. Hepimiz rastlamışsızdır herhalde: Ciddi psikolojik sorunları olan bireylerle yıllar sonra karşılaştığınızda ya aynı durumda olduklarını ya da daha kötüye gittiklerini görüyorsunuz. Hastalığın ne olduğunun saptanması onunla başa çıkmak için yeterli olmuyor. Hasta, hastalığının ne olduğunu bilince hastalık ortadan kalkmıyor. Tek başına bilgi, psikolojik rahatsızlıkları sağaltmakta yetersiz. 

Gördüğüm kadarıyla, psikolojik sorunları olan bireyler, yani ağır rahatsızlıklardan bahsediyorum, ya (1) iyileşmiyor, ya (2) daha kötüye gidiyor, ya da (3) o hastalıkla yaşamayı, onu bir şekilde kontrol altında tutabilmeyi öğreniyor -ki bu son şık büyük bir kazanımdır bence. 

İşleri zor olan, sürekli insanların “o kadar seansa gittik ama bir ilerleme kat etmedik!” tepkilerine maruz kalan psikolog -ve psikiyatrist- arkadaşların günü kutlu olsun.

1 Mayıs 2018 Salı

Robotlar Çalışsın, Biz Oturalım


“Eskiden kölelik vardı. Bugün özgürüz.” Ya aslında bu öyle siyah-beyaz bir konu değil. Geçenlerde önüme bir istatistik düştü. Amerika’da hapishanede yatan zencilerin sayısı, kölelik sistemi yürürlükteyken köle olan zencilerin sayısını aşmış. Bugün kalifiye olmayan bir elemanın bir metropolde tek başına yaşaması neredeyse imkânsız. Köle olsa kira vermezdi bari. 
Köleliğin “karın tokluğuna çalışmak” olduğu söylenir. E iyi de, sanki bugün çalışanlar karın tokluğuna çalışmıyor mu? AVM’de bir satış elemanı düşünelim. Bir kere o kadar da özgür değil çünkü çalışma saatleri yoğun. İkincisi, 24 saat çalışsa, yemeyip içmese yine de bir konut alamaz. Dolayısıyla, pratikte yine karın tokluğuna çalışan büyük bir kitle var.

Patronlar yeni nesilden yakınıyor. “Yahu” diyor, adama firmamıza ne katabilirsin diye soruyorum, o ise tatilleri, çalışma saatlerini filan soruyor. “Yeni nesilde hiç fedakârlık kalmamış :/” Bence o gençler haklı. Vereceksin asgarî ücreti, bilemedin biraz üstünü, adamlar üç-dört arkadaş bir ev tutup karın tokluğuna yaşayacak, kenara para koyup gayrimenkûl almanın hayalini bile kurmayacak, ondan sonra “kurumumuza ne katabilirsin?” Tüm vaktini veriyor, canını mı versin bir de? Tabi ki çalışma saatlerini, ne zaman tatil olduğunu filan soracak.

Büyük firmalarsa güzel yöntemler buldu. Onlar bizden daha akıllı. Reklamlara bakıyorum. Akaryakıt alınca vatan sevgisi de almış oluyormuşuz iması. Baksan, daha fazla kazanmak gibi bir gündemleri hiç yok neredeyse. Tek dertleri Türkiye aşkıymış. Çalışana izin? Aylıklara zam? Yok. Firmamızda çalışma ayrıcalığını yaşıyorsun ya, maaş önemli mi? Hmm. Doğru :)

Eskiden aile zorunlu bir konseptti. Faydası büyüktü. Masraflar bölünürdü. Zorunluydu zaten bir bakıma. Tek başına ayakta duramazdın. Çocuklar ebeveynlerine bakardı vs. Şimdi o da cazip değil çünkü çocukların yetiştirilmesi, okulu, organik gıdası, servis ücreti, bakıcısı filan derken, en önemlisi “gelecekte ne yapacak bu çocuk?” kaygısı derken aile kurmak iyice külfete dönüştü. Maddî külfet bir yana, çok daha fazla ilgi gerektiriyor artık. Eskiden beş çocuğun olsa n'olur? Sal köyde dışarı gitsin. Tarlaya gidersin beraber. Kent hayatında ise her an tehlike var. Sapığı var. Araba çarpma riski var. Siteden dışarı çıkamayan çocuğun evde hiperaktife dönmesi var vs. Bugün tek başınalık daha konforlu. 

1 Mayıs demişken, artık işleri yapay zekaya devretmenin vakti gelmedi mi? Hem bu robotlar ne işe yarar arkadaş? Onlar çalışsın, biz oturalım. İnsanların yaptığı tüm işleri robotlara yaptıralım. Herkes küçük de olsa bir maaşa bağlansın. Robotlar tarım, sanayi ve hizmet sektöründeki işleri görürken bizler ömrümüzü kitaplarla, filmlerle, dışarıda buluşmalarla, dostlarla sohbetle ve sabahları orman yürüyüşleriyle filan geçirelim. Aristoteles bile "çalışmak köleliktir" demiş. Köleler çalışacak ki adamlar vaktini felsefeye ve sanata ayırabilsin. 

Ha, bir de robotlara “sömürülme duygusu” vermeyecek bir yazılım yüklenmeli ki ileride birlik olup ayaklanmasınlar