1 Nisan 2018 Pazar

AVM'ler, AKM'nin Yıkılması ve Facebook

Vay be. AVM’lerin Türkiye ticaretindeki payı yüzde otuza ulaşmış. Süpermarket zincirleri de eklendiğinde rakam yüzde elliye yaklaşıyormuş. Peki AVM’ye gitmek bunca eleştirilirken neden bunca insan yine orada? Bunun için çeşitli sebepler var elbette. 

Kendi adıma, hani Tezer Özlü bir kitabına Çocukluğun Soğuk Geceleri adını vermiş ya, sobalı evde büyümüş bir çocuk olarak, soğuktan yaka silkmiş olmalıyım. Hiç sevmem soğuğu. Şu evi alınca ilk iş doğalgaz tesisatı döşettim. Kalörifer peteklerim ve kombimle mesudum. Çocukluğumda gece yatağa ilk girdiğimde gelen üşümeyi, sabah gömleği üzerime geçirdiğimde gelen ürpertiyi, herkesin soba yanan odada toplanmasını ve çocuk odasının buz gibi olduğunu hatırlıyorum. Belki biraz da bu yüzdendir, çocukluğumdan beridir ortak bir mekân değil de, kendi odam olsun istedim hep. Büyüdüğümdeyse kendi evim olsun istiyordum. Buna kavuştum ve mutluyum. Hatta elimden gelse kendime ait bir ada almak isterdim -dermişim :) Yok, o kadar da değil.

Alışverişle o kadar da arası iyi olmayan, mecbur kalmadıkça alışverişe çıkmayan birisi olarak dahi AVM’leri tercih ediyorum. Çünkü bu mekânlar SICAK. İnsan hiçbir şey almayacak bile olsa, sırf biraz ısınmak için bile AVM’lere girebilir. Tamam, küçük esnaf da kazansın, kıyıda köşede kalmış dükkanlar, aile işletmeleri de kazansın; ama kışın dükkanlar buz gibi arkadaş. Küçük, şirin bir lokantaya giriyorsun mesela. Yemek yerken montu çıkartasın gelmiyor. Brrr. AVM’lerde kimse sana çık da demiyor. Dediğim gibi, hiçbir şey almasan da içeride biraz dolaşıp ısınırsın hiç olmazsa.

Bir de tuvalet meselesi var. Ben metropol çocuğu değilim. Çocukluğumdan hatırladığım çirkinliklerden birisi de rezil hâldeki tuvaletlerdi. Tuvalet kağıdı yok, hatta sabun yok. Hijyen şartları sağlanmamış vs. Evin dışında gördüğüm ilk temiz tuvalet bir benzin istasyonundaydı. Etkilenmiştim hakikaten. On yaşında olmalıyım. Ondan sonra AVM’ler geliyor. Tertemiz. Gönül rahatlığıyla gir. Elini yıkamaya sabun var, kurulamaya peçete var, üfleyen şu zımbırtı var bir de. Gelgelelim, küçük bir işletmenin tuvaletine girince, hani zaten dışarıda soğuğu yemiş, içeride ise ısınamamışsın, bonus olarak yaşama sevincin soluyor resmen.

Bu yüzden, her ne kadar o AVM senin bu AVM benim gezen birisi olmasam da AVM’lerin insanlara cazip gelmesini olağan karşılıyorum.

* * *

AKM'nin yıkılması üzerine oluşan gündeme dair bir iki söz edeyim. "Doğruyla ilgilenme daha az zevk verdikçe sona erer" diyor Nietzsche. Buna tamamen katılıyorum. Eğer zevk vermiyorsa, eğlenceli değilse ya da en azından iyi hissetmemize yol açmıyorsa, doğru o kadar da etkili değil. Hele günümüzün hakikat sonrası (post-truth) dünyasında. Bilimsel doğrular bile daha ilginç olan, hakkında okuması ve izlemesi daha zevkli olan düz-dünya hipotezi gibi alternatif trendlerle bulanıklaşırken, hele hele politik gündem söz konusu olduğunda ortalık görecilikten geçilmiyor.

Avro neredeyse beş lirayı buldu ve hükümet taraftarı kimi kişilerin sosyal ağlarda bu gerçeği hafife aldıklarına, “sonuçta yurtiçinde avro ile alışveriş yapmıyoruz” gibi ifadelerle kendilerini avuttuklarına tanık oluyoruz. Çünkü Avro’nun 4,9’a varması bir doğru ama bu doğru kabullenilmek istenmiyor. Avro düşerken bunu hükümetin bir başarısı olarak gören gözler, yükseldiğinde ise ya bu gerçeği görmezden gelecek, ya reddedecek ya da en nihayetinde bunu hükümetin bir başarısızlığı olarak değil de dış güçlerin bir oyunu olarak görecek; zira zevk vermeyen, hoşa gitmeyen, işe gelmeyen doğru makbûl değil. 

Taksim AKM’nin yıkılması konusunu ele alalım. Yeni projeyi incelemiştim. Mimar değilim elbette; ama yeni yapının eskisinden çok daha iyi olacağı besbelli. Fakat muhalif kesim açısından bu doğru çok sevimsiz. Çok itici. O yüzden reddedilmeli. Aslında insanların derdi yeni bina-eski bina meselesi değil. Herkes mimar mı ki o kadar konuya hakim olsun? Üslup temel sorun. Üslup/Biçim de içerik kadar önemli sonuçta. Üslubun sertliği tepki doğuruyor ve içerik doğru da olsa insanlar o doğrudan haz etmiyor.

Hoşumuza gitmeyen gerçekleri reddetme eğilimindeyiz. Bu yüzden hepimizin sosyal hesaplarında birbirimizi onaylayan, zaten aynı zihinsel çerçeveye hitap eden paylaşımlar görüyoruz. Kendi mahallesinde birbirini onaylayıp duran mahalle sakinleri. Beğendiğimiz tarzdaki paylaşımlar daha sık önümüze düşüyor ki asabımız bozulmasın :) Eleştiri iyi bir şey deniyor ama aslında eleştirilmek gayet incitici bulunuyor diye düşünüyorum. 

O kadar ki, düşüncelerini ifade etmek bile, yani herhangi bir konuya dair “ben böyle düşünüyorum” şeklinde bir açıklama yapmak bile ayıp bulunmaya başlanacak artık. Sonuçta zevk vermeyen, eğlendirmeyen, hoşa gitmeyen ya da işe gelmeyen doğrular kimsenin umrunda değil. Yakında herhangi bir fikir beyanının ardından "sorduk mu?" tepkisi gelmeye başlayabilir.

Bir programda “Hocam n’olur bana güzel bir cevap verin!” diyen telefon konuğunun tavrında olduğu gibi, soru sorsak bile duymak istediğimiz cevabı arzu ediyoruz. Doğru kimin umrunda? Güzel bir cevap olsun.

“Arzu etmediğim bir şey söyleyeceksen sus daha iyi” misali 

* * *

Selam, gene ben :)

"Facebook Hesabımı Kapatıyorum" kampanyası başlamış ben yurtdışındayken. Facebook'un sonu geldi mi bilemiyorum; ama eski popülaritesini yitirmekte olduğunu gözlemliyorum. Kişisel verilerimizin kullanıldığını zaten biliyorduk. En basitinden, Google'da arattığın ürün, nereye girseniz önünüze reklam olarak çıkıyor mesela. Aramalarımız, tercihlerimiz, beğenilerimiz, ne varsa kayıt altında tutuluyor ve tercihlerimize göre önümüze yeni seçenekler çıkıyor. Sosyal ağlar gerçekten de bizi iyi tanıyor, neyi arzu edip etmediğimizi büyük oranda tutturuyor. Yapay zekanın zaferi.

Kendi adıma, kişisel hesabım zaten kamusal sayılır. Tüm paylaşımlarım herkese açık. Paylaşımlarıma arkadaş listemde olmayanlar bile yorum yapabiliyor. Zaten gizlenmek, saklanmak istemiyorum; zira yazdığım iki satır bir şey birilerini ikna ederse mutlu oluyorum. İnsanlar, yazdıklarımdan yola çıkarak gidip de kitabımı aldığında ise çok çok mutlu oluyorum. Paylaşımlarımı herkese açık yapmak benim tercihim yani. İradî bir karar. Düşüncelerim ya da deneyimlerim bana kalsın isteseydim, hiç fotoğraf paylaşmaz, en azından herkese açık paylaşmaz, düşüncelerimi evde günlük tutup ona kaydederdim zaten.

Dolayısıyla, kişisel bilgilerimin ele geçirilmiş olmasından o kadar da rahatsız değilim. Buraya girerken daha baştan buna az çok razı geliyoruz. Ama Facebook giderek onca insanın hesabını kapattığı, daha az paylaşım yaptığı, başkalarının tepkilerine daha az tepki verdiği ve -mesajlaşma özelliği olmasa- pekçok kişinin giriş bile yapmadığı bir mecraya dönüşmeye başladı. İnsanlar siteye girmedikten sonra veriler ele geçirilse n'olur?

Kendimi Twitter ve YouTube'a adapte ettim. Instagram'a da yazılar koyuyorum. Hangisi ne kadar tutulacak, bilemiyorum ama şunu da unutmayalım ki, eğer amacımız kişisel verilerimizin saklanması ise ne Instagram'da ne de başka bir sosyal ağda olmamız gerekir. Bu işin sonu yok yani. Whatsapp'ı düşünün. Ücretsiz hizmet vermeleri mantıklı mı? İlla ki telefon numaralarımızı ve kimlerle iletişim kurduğumuzu, hatta mesajlarımızın içeriğini analiz ediyor ve başka kuruluşlara bu bilgileri satıyorlardır.

Kısacası, buralara girince bir miktar ödün vermenin kaçınılmaz olduğuna inanıyorum.