14 Nisan 2018 Cumartesi

ABD'nin Suriye'yi Vurması Üzerine

ABD 2003’de Irak’ı işgal ederken orada insan hakları ihlâlleri ve kitle imha silahları olduğunu öne sürmüştü. Bugün Suriye’nin kimyasal silah kullandığı iddiası var. Şahsî kanaatim, kimyasal silah iddiası, operasyon için yaratılmış bir bahane.

“Savaşa hayır” demeyeceğim. Devletler ve kitleler işlerine gelen savaşlara karşı çıkmazken, işlerine gelmeyen savaşlara karşı barış güvercini kesiliyor. Uluslararası ilişkilerin ilke ve tutarlılığa dayanmadığı malûm.

Günümüz dünya düzeni 1948’den beridir aynı sayılır. ABD öncülüğünde kurulmuş olan Batı Bloğu ve onunla ittifak hâlindeki ülkelerden müteşekkil bir “müesses nizam.” Bu nizama göre II. Dünya Savaşı’nın kazanılmış olması bir milattır. Nazi Almanyası şeytandır; ABD öncülüğündeki Batı Bloğu ise melek(!) 1948’de İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ni imzalamışlardır. Bu beyannameyi esas alarak halkları “özgürleştirmek için" canlarının istediği yere girer, başka zamansa, kendi ilkeleriyle zerrece örtüşmeyen Taliban'a silah gönderir ve Sovyetlere karşı savaştırabilir mesela. Böylesine ilkeli sevgi kelebekleridir bunlar. Tek şeytan Hitler'i yendiklerine göre sorun kalmamıştır zaten.

SSCB, bu müesses nizamın en büyük düşmanı oldu. 1991’deki çözülüşü ile birlikte artık tek kutuplu bir dünyada yaşayacağımız söylendi. Fukuyama, tarihin sonuna geldiğimizi, ABD önderliğindeki Batı Bloğu’nun galip geldiğini, serbest piyasa ekonomisi, parlamenter demokrasi ve insan haklarından müteşekkil “liberal paketin” tek seçenek olduğunu ve diğer ideolojilerin öldüğünü savunuyordu. Geriye Kuzey Kore ve İran gibi birkaç pürüz kalmıştı.

Yalnız, Rusya toparlandıkça eski nüfuz alanını yeniden ele geçirmeye başladı ve Soğuk Savaş’ın bitmediği anlaşıldı. ABD’nin Suriye’yi bombalaması, bana kalırsa, Rusya’nın nüfuzunu genişletmesine karşı müesses nizam tarafından verilen bir mesaj. Fransa, Almanya ve İngiltere derhâl destekledi ABD’yi. Rusya'ya “patron hâlâ biziz” dediler bir bakıma. Yoksa Suriye halkını özgürleştireceklermiş filan, geçiniz.

Üzüldüğüm şey alternatifsizlik. Sovyetler hiç olmazsa ideolojik bir alternatif sunuyordu. İki kutuplu dünyada farklı iki seçenek vardı. Şimdi Rusya önderliğindeki Avrasyacı Blok neyi savunuyor? Yine serbest piyasa ekonomisi, yine parlamenter demokrasi, hatta yine insan hakları söylemleri. Var mı alternatif? Bir emperyaliste karşı başka bir emperyalistin mücadelesi var ve bu ikisi arasında özü itibariyle bir fark yok.

Belki ileride, yukarıda bahsettiğim liberal pakete bir alternatif, kitlelerin kendilerini adayacağı yeni bir model, yüksek bir ideal çıkacak. Yeni bir pusula. Ve ancak o zaman insanlar yeniden heyecan duyacak.

Hayır, tarihin sonu gelmedi.

* * * * *

Türkiye’de demokrasi ve ifade özgürlüğüne zarar veren üç sebep var. Birincisi seçim sonuçları. Konu fark etmez. Siyaset, ohal, eğitim, ekonomi, hukuk, sağlık, hangi konu olursa olsun, herhangi bir uygulamayı yanlış bulduğunuzu ifade etmeniz hâlinde şu yanıtı alıyorsunuz: “Ama halk memnun ki tekrar tekrar seçiyor.” Düşüncenizin doğruluğu ya da yanlışlığı, gerekçelerinizin ne olduğu filan anlamını yitiriyor. Mesela eğitimle ilgili alınan bir kararı (şu proje okulları ve nitelikli liseler mesela) eleştirdiğinizde, “ama millet memnun sonuçta, memnun olmasa oy vermezdi” yanıtını alınca duvara toslamış gibi oluyorsunuz. Peki abi, o zaman hiçbir konuda fikir beyan etmeyelim. OK.

İkinci konu, son zamanlarda iyiden iyiye cılkı çıkmış olan vatan hainliği yaftası. Über uygulaması daha saygılı, nazik şoförler ve daha konforlu bir hizmet sağlayınca insanlar memnun kaldı ve bu durum taksicilerin hiç işine gelmedi. Über ile araç çağırıp şoförünü dövenler bile oldu. En son taksiciler “über kullanan vatan hainidir” açıklaması yaptı hatta. İşte uygulama Amerika’da geliştirilmiş, bu yüzden über kullanan ABD uşağıymış filan. Oldu abi. Google da kullanma o zaman. Twitter, Instagram, Facebook da kullanma mesela. O elindeki iPhone’u da bi’zahmet bırak madem.

Herkes işine geleni savunur aslında. Bu olağan bir durum. Hayat çıkarlar üzerine kurulu az çok. Ama çıkarına aykırı gidenle karşılaşınca onu vatan haini ilan etmek de nedir arkadaş? Bu da yeni trend. Bu yeni trende göre artık iktidar ve muhalefet yok. Bir taraf ve öteki taraf diye bir şey yok. Artık sevgi kelebeklerine karşı vatan hainleri var. Öyle bir algı yaratıldı. Bu da insanların düşüncelerini ifade etmesinin önünde bir engel teşkil ediyor. Tam bir komedi.

Yukarıdaki iki sebeple keskinleşen kutuplaşma ile birlikte ortaya çıkan “mahalleler” ise adeta birer cemaate dönüşüyor. Bu kez, hani hükümetin kimi uygulamalarını beğenmediysen, kimi sebeplerle buna eleştiri getirdiysen senden hep muhalif olman bekleniyor. Madem bu taraftasın, o zaman ağzından asla olumlu bir söz, bir onay, ne bileyim “bu uygulamayı doğru buluyorum” lafı çıkmamalı. Hep vurmalısın, bir kez olsun sektirmeden. Bu tutumun aşırı boyutlarında “mutluyum” demek bile utanma sebebi oluyor. Sürekli her şeyin ne kadar da berbat olduğunu dillendirmen gerekiyor. Dinî bir ritüel gibi. Gözle görünmeyen bu sinsi baskı yüzünden de insanlar oto-sansüre başvuruyor ve ağızlarından çıkanı değil iki kere, on kere düşünüyor -ki bu da ifade özgürlüğünü törpüleyen bir başka sebep.

Ben, hani kızmayın da, insanların bir düşünceyi mantıklı ya da doğru buldukları için değil, duymak istedikleri şey o olduğu için beğendiklerini düşünüyorum. “İçimden geçenleri söyledin” ya da “lafı ağzımdan aldın” dendiğinde olduğu gibi, zaten kafada “doğrular” mevcut ve o doğrular onaylanınca mutlu oluyoruz. “Katılıyorum!” diyoruz. Mantıken değil, duygusal olarak. Birileri duymak istediklerimizi söylediğinde hoşumuza gidiyor. Hepsi bu.