30 Nisan 2018 Pazartesi

Kendini Kurtardıktan Sonra Yaşam Koçu Kesilmek

Kendini sağlama aldıktan sonra hayata dair tavsiyelerde bulunmak çok kolay. Geçen sene yazdığım bazı yazılara rastladım da, yalın ve güzel yaşamaya dair örtük de olsa kimi tavsiyeler vermişim. Tamam, üslup didaktik değil ama şu “hayatı çözmüş” havalarını, “aşmış” havalarını sevimsiz buldum. Sanki bilgi tek başına yeterliymiş, tek başına hayatı dönüştürebilirmiş gibi. Yalın ve güzel yaşamayı, mutlu yaşamayı lise ve üniversitedeki hâline dönüp anlat Tamer. Bakalım etkisi olacak mı?

Kendini ekonomik bakımdan sağlama aldıktan sonra düzlüğe çıkıyorsun. Dertler bitmez bitmesine. Yine de dertlerin en büyüğü parasızlık arkadaş... İhtiyaçlar hiyerarşisinin en alt basamaklarındaysan, cebinde on lira yoksa, yarın ne yiyeceğin belli değil, kira parasını nasıl denkleştireceğin filan meçhulse, paçayı sıyırmış birilerinin çıkıp sana hayata dair tavsiyeler vermesi hiçbir anlam ifade etmiyor. Dengeli yaşamak, ne ifrat ne tefrit, duygularla aklı dengede tutmak, insan ilişkileri, maneviyat, şunlar, bunlar. Eee? Adam doğalgaz faturasını nasıl ödeyeceğini düşünüyor? Parasızlıktan daha o basamaklara, estetik ve entelektüel ihtiyaçlar kısmına geçmeye fırsat bulamamış ki?

Tabi. 2006’da öğretmenliğe atandın Tamer Efendi. Çok şükür aç değilsin açıkta değilsin. O gün bugündür ne kadar kolay hayatı güzel yaşamak. O güzel yaşamayı sefalet çektiğin dönemlerdeki kendine anlat bir de. Sanki taktikler tek başına yeterliymiş gibi. Kendini kurtardıktan, ekonomik durumunu iyi kötü garantiye aldıktan sonra çıkıp da Montaigne misali, Marcus Aurelius misali yaşama sanatından, küçük mutluluklardan, şirin deneyimlerden filan bahsetmek nasıl da cazip, değil mi? Henüz paçayı sıyırmamış, genç, öğrenci, işsiz vb. durumdaki insanlara anlat bakalım. Adamın cebinde yirmi lira yokken bakalım bunlar ona ne kadar hitap edecek?

Bence bir felsefeci insanlara öncelikle kendilerini kurtarmayı salık vermeli. Ne yapmalıyım? İş bul abi. Derhal parasızlık sorununu çöz. Diploma mı alırsın n'aparsın bilmem ama bi'şekilde kurtar kendini. Nietzsche erkenden emekli olduktan sonra İsviçre’nin kentlerini ve kasabalarını geziyor, emekli maaşıyla pansiyonlarda konaklayıp kitaplarını yazabiliyordu. Öncelikle, çalışmaksızın pansiyonun kirasını ödeyebilme ve aylarca inzivaya çekilebilme olanağını yaratmıştı kendine. Böylelikle İsviçre'nin bir dağ köyünde kaldığı pansiyonda Böyle Buyurdu Zerdüşt'ü yazmıştı. 
Önce kendini sağlama almalı. Yoksa hayata dair derin mevzulara sıra gelmediği gibi, "güzel yaşama" tavsiyelerinin de bir faydası olmuyor.

29 Nisan 2018 Pazar

Neden Felsefe?


Yurtdışından döndüğümden beridir kitaplara gömüldüm. Doymak bilmez bir iştahla okuyorum. Kitaplığa bakınırken gözüme Heidegger’in Varlık ve Zaman’ı ilişti. Didik didik etmiştim zamanında. Acaba dedim, yirmili yaşlarını, gençliğini, meslekten felsefeci olmadığı hâlde bu işlere vakfetmiş olan ve buna devam eden ben gibi kaç “deli” daha vardır? Zihnim şu şekilde çalışıyor: 23 Nisan mı? Tatil miymiş? O hâlde şu kitaba devam edeyim. Bu kitabı bitireyim ve o kitaba başlayayım. Fırsat bu fırsat. Ama kitap kurdu değilim. Kimisi şaşırır, “nasıl o kitabı okumazsın!” diye. Ben kendi ilgilerime göre gidiyorum. Başkaları ne okur bilemem.

On yedi yıl önce başladım ciddi anlamda okumaya. Türkçe okurken bile sözlüğe baktığımı hatırlıyorum. Zorlanmıştım. Yalnız sevdiğim bir özelliğim var: Bir işe ya girmem ya da girdiysem bitirmeden bırakmam. Mütevazı olmasına mütevazıyım ama kafama bir şeyi koyduysam da yaparım. Bir çeşit hırs mı demeli, yoksa tutku mu, emin değilim. On yedi yıl olmuş. Bugün içimden "neden?" dedim, manyak mısın yahu, eğlenmene bak. Ömrünü yedin. Masa lambanı yakmış, meslekten felsefeci olmadığın hâlde ağır metinlerle cebelleşerek yolu yarıladın -neden?

Nedenini biliyorum aslında. Birincisi, işin içinde yazgı diyebileceğim, hani kişinin yapısından kaynaklanan şeyler var. Bu merakın tohumları bende hep vardı. Çocukluğumdan beridir. Onlar filizlenip serpildi sadece. Ve kitapların bu bakımdan büyük yardımı oldu.

Bir de büyük zihinlerle sohbet etme olanağı var tabi. Gündelik hayatın sıradanlığından bezmiş, küçük işlerden yılgınlığa kapılmışken dört duvarına kapanmakla başka bir evrene açılıyorsun aslında. Büyük bir olanak bu. On liraya, onbeş liraya tarihe mâl olmuş metinleri alıp okuyabiliyorsun. Aşmış kitaplar. Kendileri ölse de fikirleri ölmeyen üstün insanlar. Yüksek idealler. Okudukça verdiğin “oh be zeka varmış!” tepkisi. Dünya’da kayda değer işler de varmış hissi.

Dört duvara kapanınca hayattan koptuğuma inanmıyorum yalnız. Kitaplar, düşünce, yorum filan sonuçta hep bu dünyayı ve İnsan’ı anlamak için yine.

Bir de, her ne kadar düşüncelerin kendi düşüncelerin olsa da, okuduklarının yaptığı katkı büyük oluyor. Bir ara savunduğum bir düşünceye Spinoza’nın Ethica’sını kurcalarken rastladım mesela. Kaç sene önce okumuşum. Nerede okudun desen hatırlayamam ama aklımda kalmış ve zihnimde farklı bir şekilde sentezlenmiş. Kitapların böyle dolaylı ve uzun vadeli bir katkısı var.

Evet, bu güzel havada evde oturmuş okuyorum; çünkü içinden ne geliyorsa onu yapmalı. İçimden gelenler dış şartlardan daha öncelikli. Dolayısıyla, içimden okumak geliyorsa mesela, sırf hava güzel diye kendimi dışarı atma ihtiyacı hissetmiyorum.

28 Nisan 2018 Cumartesi

Siyasette Tutarlılık Şart Değil

Nasıl sürekli siyaset konuşmak çekilmiyorsa, yedi-yirmi dört şiir ve sanat konuşmak da sıkıcı oluyor. Bu yüzden, politik gündeme dair dikkate değer analizleri okurum. Yalnız, şu “tutarsızlık” tespitlerinin hiçbir fayda sağlamadığına inanıyorum; zira politika tutarlılıkla yürütülen bir iş değil.

Herhangi bir hareketin ürettiği politik bir söylem, üretildiği zamanda kabul görmüş olabilir. Daha sonra aynı hareket farklı bir söylem ürettiğinde, onu önceki söylemle tutarsız olduğu gerekçesiyle eleştirmenin hiçbir etkisi yok. Üretilen ilk söylem o şartlarda, o bağlamda kabul görmüştür. Bugün kabul görmüyordur, hepsi bu.

Sıklıkla, “daha önce şöyle demişlerdi; ama bakın, şimdi böyle diyorlar!” denerek tutarsızlığa işaret ediliyor. Sanıyoruz ki siyasî bir hareket kendisiyle çelişmez, tutarlı ve hatta erdemli olmak zorundadır. Sanıyoruz ki siyasî hareketler tutarsız söylemler dillendirdiklerinde halk onlara sırtını dönecektir. Ve sanıyoruz ki siyaset etik kaygılarla yapılmak zorundadır. Oysa öyle bir şey yok.

Dün dündür, bugün bugün -evet, totolojik bir ifade ama çok doğru. Politikada dün üretilen bir söylem bugünkünün tam aksi olabilir ve “ama dün öyle demiyordunuz?” diye tepki vermemiz hiçbir şeyi değiştirmez. Dün o söylem tutuyor, o söylem tabanda kabul görüyordu. Bugün bu söylem karşılık buluyor. Demokrasilerde mantıksal tutarlılık aranmaz. Günün şartları önemlidir. Taban bugün ne duymak istiyorsa, ne gibi beklentilere sahipse ve öncelikli kaygıları neyse ona hitap eden bir söylem üretirsin -kabul görürse kazandın. Ürettiğin söylem kabul görmedikten sonra dilediğin kadar tutarlı ol, dilersen Dünya’nın en mantıklı, en ahenkli fikirlerini üret, söylediklerin tabanda karşılık bulmuyor, satın alınmıyorsa laf-ı güzaf. 

Demokrasilerde tutulacak bir söylem üretmek esas olan: O söylemin daha önceki söylemlerle çelişmemesi filan değil. Aşağıdan gelen taleplerin yanısıra, toplumun önüne idealler ve projeler de koymak gerekir. Bunu etkili bir retorikle süslersin. Karşılık bulursa kazandın. Ha, sayesinde kazandığın söylem bile zamanı gelince terk edilebilir. Yeni konjonktüre göre yeni söylemler inşa etmek gerekir ve bu böyle sürüp gider.

Hasılı, ne muhalefet “ama eskiden öyle demiyordunuz” denmekle yıpranır, ne de “erken seçime karşıydınız, neden şimdi karar değiştirdiniz?” demekle iktidar. Mesela kimse çıkıp da Putin’e “Türkiye uçağımızı düşürdükten sonra bunu ödeteceğinizi söylemiştiniz. Şimdi nasıl olur da onlarla stratejik ortaklık kurarsınız?” demez -ya da der demesine de, bu bir anlam ifade etmez. İnsanlar “sahi, burada bir tutarsızlık var!” diyerek tercih değiştirmiyor. Mantık ya da matematik dersinde değiliz.

İnsanlar, kendilerine sunulanlar içerisinde en hoşlarına giden ve günün şartlarına göre en makûl bulunan seçenekten yana tercih kullanıyor. Demokrasi böyle bir şey. Kulağa hoş gelmiyor olabilir; ama farklı zamanlarda ve farklı bağlamlarda ortaya konan söylemlerin birbiriyle tutarlı olup olmaması sanıldığı kadar önemli değil.

19 Nisan 2018 Perşembe

Nedim Gürsel ve İzler ve Gölgeler


Nedim Gürsel’in İzler ve Gölgeler’ini bayıla bayıla okudum. Resimli Dünya adlı romanını da çok sevmiştim. İzler ve Gölgeler roman değil yalnız. Yazarın bulunduğu şehirlere dair izlenimlerini aktardığı, her şehre bir bölüm ayrılmış bir deneme kitabı. Bayılırım böyle kitaplara. Hem gezi, hem gezdiğin ülkelerin edebiyatı, hem de biraz kişisellik. Tadından yenmez.

Kitabı okurken Sen Petersburg ve Moskova’nın caddelerinde tekrar gezindiğimi hissettim. İki şehirde de Gorki, Dostoyevski ve Tolstoy gibi yazarların evlerini gezmiş, ne kadar müze varsa uğramıştım. Ilya Repin’in Zaropojye Kazakları adlı tablosunu çok iyi hatırlıyorum; ama tabloya dair ayrıntıları üç yıl kadar sonra Nedim Gürsel’den okumak ilginç bir duyguydu.

Dostoyevski’nin Sen Petersburg’da, ailesiyle yaşadığı ev müthiştir zaten; Moskova’daki, doktor olan babası vesilesiyle çocukluk yıllarını geçirdiği hastane lojmanı ise pek zengin sayılmazdı. Ancak, Dostoyevski’nin altı kitabını okumuş olsam da, babasının bir cinayete kurban gittiğini Nedim Gürsel’den öğrendim. Dostoyevski'nin babası hekimlikten emekli olunca topraklarını işletmek üzere köye dönmüş. Çevresindekiler tarafından sevilmeyen, ters, alkolik, emrindeki köylülere (serf, toprağa bağlı köleler yani) ise zulüm ölçüsünde kötü davranan, onları kırbaçlatan, karılarına ve kızlarına sarkıntılık eden illet herifin tekiymiş. “Vahşi hayvan” derlermiş ona. En sonunda emrindeki köylüler tarafından boğazına zorla votka boca edilerek ve hayaları burularak öldürülmüş. Genç Fyodor Mihailoviç o sırada on yedi-on sekiz yaşında, Sen Petersburg’da bir öğrenci.

Kitabın Baudelaire ve Kafka bölümleri de bir harikaydı. Prag’a gitmedim ama bir gün gideceğim ve Kafka’nın memleketini gezmeden evvel İzler ve Gölgeler’deki o bölümü tekrar okuyacağım. Drina Köprüsü’nün yazarı Ivo Andriç’in müzeleştirilmiş evinin Bosna-Hersek’in Travnik şehrinde olduğunu okuduğumda ise pişmanlık duydum; zira Saraybosna ve Mostar’ı gezmiş, Belgrad’a giderken Drina Köprüsü’nün bulunduğu Vişegrad’da mola vermiştim. Keşke bir gün olsun ayırıp Travnik’e, o Katolik doğan, Sırp kültürüne ait hisseden, kitaplarında ise hep Bosna’yı anlatan ve belki de bu bölünmüş kimliği sebebiyle kimselere yaranamamış olan Andriç’in evinin olduğu yere de gitseydim.

Sen Petersburg, Moskova, Saraybosna, Mostar, Kiev, Brüksel, Tiran, Buenos Aires, Tanca, Basel... Avrupa’dan Kuzey Afrika’ya, oradan Güney Amerika’ya yapılan yolculuklar. Tangonun yeni öğrendiğim, son derece ilginç hikayesi.

Nedim Gürsel Paris’te yaşıyormuş. Kendisi muhtemelen "batı tipi aydın” ve “Frankofon” filan diye görülüyordur; ama bu durum onun tertemiz bir Türkçesi olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

14 Nisan 2018 Cumartesi

ABD'nin Suriye'yi Vurması Üzerine

ABD 2003’de Irak’ı işgal ederken orada insan hakları ihlâlleri ve kitle imha silahları olduğunu öne sürmüştü. Bugün Suriye’nin kimyasal silah kullandığı iddiası var. Şahsî kanaatim, kimyasal silah iddiası, operasyon için yaratılmış bir bahane.

“Savaşa hayır” demeyeceğim. Devletler ve kitleler işlerine gelen savaşlara karşı çıkmazken, işlerine gelmeyen savaşlara karşı barış güvercini kesiliyor. Uluslararası ilişkilerin ilke ve tutarlılığa dayanmadığı malûm.

Günümüz dünya düzeni 1948’den beridir aynı sayılır. ABD öncülüğünde kurulmuş olan Batı Bloğu ve onunla ittifak hâlindeki ülkelerden müteşekkil bir “müesses nizam.” Bu nizama göre II. Dünya Savaşı’nın kazanılmış olması bir milattır. Nazi Almanyası şeytandır; ABD öncülüğündeki Batı Bloğu ise melek(!) 1948’de İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ni imzalamışlardır. Bu beyannameyi esas alarak halkları “özgürleştirmek için" canlarının istediği yere girer, başka zamansa, kendi ilkeleriyle zerrece örtüşmeyen Taliban'a silah gönderir ve Sovyetlere karşı savaştırabilir mesela. Böylesine ilkeli sevgi kelebekleridir bunlar. Tek şeytan Hitler'i yendiklerine göre sorun kalmamıştır zaten.

SSCB, bu müesses nizamın en büyük düşmanı oldu. 1991’deki çözülüşü ile birlikte artık tek kutuplu bir dünyada yaşayacağımız söylendi. Fukuyama, tarihin sonuna geldiğimizi, ABD önderliğindeki Batı Bloğu’nun galip geldiğini, serbest piyasa ekonomisi, parlamenter demokrasi ve insan haklarından müteşekkil “liberal paketin” tek seçenek olduğunu ve diğer ideolojilerin öldüğünü savunuyordu. Geriye Kuzey Kore ve İran gibi birkaç pürüz kalmıştı.

Yalnız, Rusya toparlandıkça eski nüfuz alanını yeniden ele geçirmeye başladı ve Soğuk Savaş’ın bitmediği anlaşıldı. ABD’nin Suriye’yi bombalaması, bana kalırsa, Rusya’nın nüfuzunu genişletmesine karşı müesses nizam tarafından verilen bir mesaj. Fransa, Almanya ve İngiltere derhâl destekledi ABD’yi. Rusya'ya “patron hâlâ biziz” dediler bir bakıma. Yoksa Suriye halkını özgürleştireceklermiş filan, geçiniz.

Üzüldüğüm şey alternatifsizlik. Sovyetler hiç olmazsa ideolojik bir alternatif sunuyordu. İki kutuplu dünyada farklı iki seçenek vardı. Şimdi Rusya önderliğindeki Avrasyacı Blok neyi savunuyor? Yine serbest piyasa ekonomisi, yine parlamenter demokrasi, hatta yine insan hakları söylemleri. Var mı alternatif? Bir emperyaliste karşı başka bir emperyalistin mücadelesi var ve bu ikisi arasında özü itibariyle bir fark yok.

Belki ileride, yukarıda bahsettiğim liberal pakete bir alternatif, kitlelerin kendilerini adayacağı yeni bir model, yüksek bir ideal çıkacak. Yeni bir pusula. Ve ancak o zaman insanlar yeniden heyecan duyacak.

Hayır, tarihin sonu gelmedi.

* * * * *

Türkiye’de demokrasi ve ifade özgürlüğüne zarar veren üç sebep var. Birincisi seçim sonuçları. Konu fark etmez. Siyaset, ohal, eğitim, ekonomi, hukuk, sağlık, hangi konu olursa olsun, herhangi bir uygulamayı yanlış bulduğunuzu ifade etmeniz hâlinde şu yanıtı alıyorsunuz: “Ama halk memnun ki tekrar tekrar seçiyor.” Düşüncenizin doğruluğu ya da yanlışlığı, gerekçelerinizin ne olduğu filan anlamını yitiriyor. Mesela eğitimle ilgili alınan bir kararı (şu proje okulları ve nitelikli liseler mesela) eleştirdiğinizde, “ama millet memnun sonuçta, memnun olmasa oy vermezdi” yanıtını alınca duvara toslamış gibi oluyorsunuz. Peki abi, o zaman hiçbir konuda fikir beyan etmeyelim. OK.

İkinci konu, son zamanlarda iyiden iyiye cılkı çıkmış olan vatan hainliği yaftası. Über uygulaması daha saygılı, nazik şoförler ve daha konforlu bir hizmet sağlayınca insanlar memnun kaldı ve bu durum taksicilerin hiç işine gelmedi. Über ile araç çağırıp şoförünü dövenler bile oldu. En son taksiciler “über kullanan vatan hainidir” açıklaması yaptı hatta. İşte uygulama Amerika’da geliştirilmiş, bu yüzden über kullanan ABD uşağıymış filan. Oldu abi. Google da kullanma o zaman. Twitter, Instagram, Facebook da kullanma mesela. O elindeki iPhone’u da bi’zahmet bırak madem.

Herkes işine geleni savunur aslında. Bu olağan bir durum. Hayat çıkarlar üzerine kurulu az çok. Ama çıkarına aykırı gidenle karşılaşınca onu vatan haini ilan etmek de nedir arkadaş? Bu da yeni trend. Bu yeni trende göre artık iktidar ve muhalefet yok. Bir taraf ve öteki taraf diye bir şey yok. Artık sevgi kelebeklerine karşı vatan hainleri var. Öyle bir algı yaratıldı. Bu da insanların düşüncelerini ifade etmesinin önünde bir engel teşkil ediyor. Tam bir komedi.

Yukarıdaki iki sebeple keskinleşen kutuplaşma ile birlikte ortaya çıkan “mahalleler” ise adeta birer cemaate dönüşüyor. Bu kez, hani hükümetin kimi uygulamalarını beğenmediysen, kimi sebeplerle buna eleştiri getirdiysen senden hep muhalif olman bekleniyor. Madem bu taraftasın, o zaman ağzından asla olumlu bir söz, bir onay, ne bileyim “bu uygulamayı doğru buluyorum” lafı çıkmamalı. Hep vurmalısın, bir kez olsun sektirmeden. Bu tutumun aşırı boyutlarında “mutluyum” demek bile utanma sebebi oluyor. Sürekli her şeyin ne kadar da berbat olduğunu dillendirmen gerekiyor. Dinî bir ritüel gibi. Gözle görünmeyen bu sinsi baskı yüzünden de insanlar oto-sansüre başvuruyor ve ağızlarından çıkanı değil iki kere, on kere düşünüyor -ki bu da ifade özgürlüğünü törpüleyen bir başka sebep.

Ben, hani kızmayın da, insanların bir düşünceyi mantıklı ya da doğru buldukları için değil, duymak istedikleri şey o olduğu için beğendiklerini düşünüyorum. “İçimden geçenleri söyledin” ya da “lafı ağzımdan aldın” dendiğinde olduğu gibi, zaten kafada “doğrular” mevcut ve o doğrular onaylanınca mutlu oluyoruz. “Katılıyorum!” diyoruz. Mantıken değil, duygusal olarak. Birileri duymak istediklerimizi söylediğinde hoşumuza gidiyor. Hepsi bu.

12 Nisan 2018 Perşembe

Gösteri Sanatları, Beden Gücü ve Kendine Hayran Olmak


Opera sanatçısı Koray Damcıoğlu bilek güreşinde Türkiye ikincisi olmuş. Şaşırmadım. Güçlü bir sese sahip insanların bedenen de güçlü olduğunu gözlemliyorum. Sesini kontrol etmek bir bakıma bedenini kontrol etmek demek. Geniş bir göğüs kafesi, güçlü bir beden ve o bedeni koordine eden iradenin bireşimi. O yaşlı hâliyle bile bir saat, bazen iki saat boyunca ayakta dikilen, üst üste aryalar söyleyen Pavarotti’yi gözünüzün önüne getirin mesela. Herhangi bir genci sahnede öyle diksen yorulur, beli tutulur belki :) Pavarotti ise yaşlı hâliyle bir saat boyunca ortalığı inletiyordu. Genç Pavarotti bildiğin pehlivan gibiydi zaten. Bir dönem futbol oynadığını okumuştum hatta.

Tiyatro izlerken, hele uzun diyalogların ve hareketli sahnelerin yaşandığı uzun soluklu bir oyunsa izlediğim, oyuncuların sarf ettiği efora hayran kalıyorum. Bir buçuk saattir sahnedesin yahu: Oradan oraya koşturuyor, durmaksızın yüksek sesle konuşuyor, eğilip kalkıyor, diğer oyuncuyu itekliyor, kavga edip yere kapaklanıyorsun. İdmansız kişiyi çıkartın, şöyle on dakikalık bir tirat dillendirsin ve hareketli bir sahne canlandırsın, “yoruldum” deyip kenara çekilir herhalde. Gösteri sanatlarında bedenin hareketleri küçük ve yumuşak değil. Kollar sert bir şekilde açılıyor, jest ve mimikler belirgin, insanların dikkati üzerinde olmalı. Beden hep çalışıyor. Boncuk boncuk terliyorsun ve ne kadar kalori yaktığın belli değil.

Elbette güzel bir ses ve güçlü bir beden yeterli değil. Bir de irade lazım. Kararlılık ve hırs. Hedeften sapmadan, bıkıp usanmadan prova üzerine prova. Ünlü kişilerle tanışan insanlar onların aura’sından da söz eder. Sahne dışında, havadan sudan konuşurken bile dikkatleri bir şekilde üzerlerinde toplayan cazibe merkezleri. Ekranda tuhaf görünen, yapmacık duran kişiler, en azından çoğunluğu diyebilirim, ekranda nasılsa gerçekte de öyle. Bir arkadaşım Ayhan Sicimoğlu ile rastlaşmış, “adam ekranda gördüğünün aynısı Tamer. Konuşması, her şeye ilgi duyması, sürekli bir şeyler anlatmak istemesiyle ekranda göründüğünden hiçbir farkı yok” demişti.

Bir de, naçizane, ünlü kişilerin, ki ünlü derken bir meziyeti olup da ünlenen kişileri kastediyorum, varoluş kudretinin de yüksek olduğuna inanıyorum. Hani çoğunluk üç birim ışık saçıyorsa onlarda bu beş birimmiş, on birimmiş gibi geliyor. Tüm gözleri üzerine çekmek, alkışlanmak, takdir edilmek arzusuyla yanıp tutuşan, bir meziyete sahip olmakla yetinmeyip, kenara çekilmeyip bunu başkalarına göstermek isteyen, meziyeti sebebiyle başkalarından üstün olduğuna inanan insanlar. Selda Bağcan şarkı söylerken kendi sesini duyduğunda tüylerinin diken diken olduğunu söyledi geçenlerde. Bu ifadeyi çok samimi buldum. Zaten öyle hissetmeseydi ünlenmezdi; zira o şarkıları öyle içten söyleyemezdi diye düşünüyorum.

Böyle insanlar kendilerine hayran oluyor. Başarı biraz da bunun sayesinde geliyor bence; zira kendilerine hayran olmasalardı, ortalama insandan farklılaşarak şöhret olma arzusu duymaz ve bunun için bunca çaba sarf etmezlerdi.

11 Nisan 2018 Çarşamba

Üniversitelerin Perişan Hâli

Akademisyen değilim. Olmaya niyetim de yok. Felsefe yüksek lisansı yapmıştım sadece. Onu da sırf sevdiğim için. Bazen dışarıdan, uzaktan bakan bir göz yakındakinin göremediklerini görür. Belki zaten herkes her şeyin farkında -emin değilim. Ama uzaktan bakınca, tek tek bakıldığında çok değerli akademisyenler olsa da, bir bütün olarak akademi dünyası perişan görünüyor.

Tezimi yazmaya başlamadan evvel “içindekiler” tablosunu hazırlamış ve tez danışmanım olmayan bir hocamın da fikrini almak istemiştim. Ne dese beğenirsiniz? “Ben karışmak istemiyorum.” "Karışmak" istemiyormuş. Tez danışmanıma sormalıymışım. Yahu orası üniversite değil mi? Aklın mekânı değil mi? Bir öğrenci olarak birden fazla akademisyenin görüşünü neden almayayım? Belki yararlı bir öneri getirir, görmediğim bir yolu işaret edersin.

Gelgelelim akademi dünyası belli ki kişisel hırsların, kariyer heveslerinin ve çekişmelerin mekânı olmuş. Geçen haftaki cinayet, tamam, herif sorunlu bir tip olabilir ama biraz da bu sebeplere dayanıyordu. İş o kadar çirkinleşti ki, herkesin herkese iftira atabildiği günümüz Türkiye’sinde akademisyenler birbirlerini fetöcü diye ihbar ediyor, “sensin fetöcü!”, “yok, asıl fetöcü sensin!” gibi muhabbetler dönüyor. İnsanlar konum elde edebilmek adına başkasının ayağını kaydırmayı bir hayatta kalma mücadelesi olarak görebiliyor. Eğer oradan bir şekilde inerse yerine ben geçerim mantığı. Sanıyorum, kimi üniversitelerde dışarıdan belli olmayan ama içten içe kaynayan bir çatışma hâli var. Huzursuz ortamda zaten bilim milim yapılmaz.

Bir başka konu açıköğretim meselesi. Açıköğretime haksızlık ediliyor bence. Geçenlerde bir arkadaş AÖF felsefe bölümünün kitaplarını beğendiğini, örgün eğitim aldığı kendi okulunda öyle derli toplu kitaplar olmadığını söylemişti. Hayır, zaten kitap olsa n’olur, olmasa n’olur? Bilen bilir. Pekçok yerde, üniversite çevresinde Betacopy, Gamacopy gibi isimler taşıyan ve ders notlarını çoğaltıp satan dükkanlar var. Üniversiteye gitmeyen, derse girmeyen, girse de hocayı dinlemeyen öğrenciler var. "Ya" diyor, gider alırım ders notlarının fotokopisini, evde çalışırım. E o zaman ne farkın kaldı ki o beğenmediğin açıköğretimden?

Kimi akademisyenler ise yabancı dil şartının kaldırılmasını talep ediyor. Yahu sen doçent olacaksın, bi’zahmet yabancı dil öğren kardeşim. Tüm kaynakları Türkçe’ye çevirtmeyi mi düşünüyorsun? Hiç mi uluslararası sempozyuma katılmayacaksın?

Son olarak, hangi ülkeye gitsem orada karşılaştığım, kapağı yurtdışına atmış, dil bilen, iyi eğitim almış insanlara rastlıyorum. Projeydi eğitimdi derken iş bulup kalmış bir şekilde. “Yedi yıldır buradayım” diyen mi dersin, “dönmek istemiyorum” diyen mi? Türkiye kendi insanını elinde tutamıyor. Hayır, nedir derdin kardeşim, neden mutsuzsun diye de bir araştırma yapılmış mı çok merak ediyorum. “Yallah!” deniyor onlara. “Mutsuzsan burada durma!” İş mi bu şimdi?

Hasılı, kişisel beceri ve azmiyle aradan sıyrılanlar yok değil ama onlar da bir şekilde gidiyor buralardan.

10 Nisan 2018 Salı

Taksim Meydanı'nın Eski ve Yeni Hâli


Taksim Meydanı’nın 1960’lardaki yeşil hâli ile bugünkü betonla kaplı görüntüsü yan yana getiriliyor. Beton zemine saksılarla laleler getirilmiş. Uzaktan çekilmiş bir fotoğraf. Cündioğlu isyan ediyor ve ekliyor: “Tarih sizi affetmeyecek!” 

Cündioğlu, iyimserliğine hayranım abi. Hayır, kusura bakma ama tarih affeder. Tarihin bir yaptırım gücü yok çünkü. Elimizden bir şey gelmediği, gücümüz yetmediği zaman Tarih’i insanlaştırıp bir yargıç statüsüne çıkartmak gibi bir eğilimimiz var. Komple beton doldurulmuş alana. Dekor olsun diye saksılar getirilip betonun üzerine konmuş. Garabet hakikaten. Distopyavari bir görüntü. Ama elden bir şey gelmiyor. Hiçbir şey yapamıyorsun. İnsanlar bırak isyan etmeyi, anket doldurmaya korkar hâle gelmiş. El kol bağlı olunca, "madem hareket edemiyoruz, hiç olmazsa Tarih diye soyut, başı belaya girmeyecek bir kavramı kişileştirip, göklerden yardım dilenircesine bu kelimeden medet umalım bari" diye düşünüyoruz.

İstanbul kayıp bir şehir. Kaybedildi. Tüm Türkiye İstanbul’a yığıldı. Uzaydan bakıldığında binaların arasında boşluk bile göremiyorsun. Anadolu’da insan kalmadı neredeyse. Mübalağa etmiyorum. Giresun’dan hatırlıyorum. Birkaç ilçe sayayım size. Yağlıdere: 3.000. Doğankent: 3.000. Güce: 3.000. Artvin’e gidin, başka yerlere gidin. Küçücük ilçeler. İnsanlar terk etmiş köyünü kasabasını. Hep birlikte Marmara Bölgesi’ne yığılmışız. Hayatta kalma mücadelesi. N’apsınlar? Öte yandan bu kavimler göçü misali hareket İstanbul’u bitirdi.

Bu konuda Almanya’ya hayranım. Ah, “Batı hayranı! Avrupa özentisisin!” demişlerdi bana birkaç kez yorumlarda :) Evet, Almanya’da nüfusun dağılımına hayranım abi. Her yöresinde gelişmiş ve kalabalık şehirler var. Münih, Frankfurt, Dortmund, Köln, Berlin, Hamburg, Bremen. Birer ikişer, bilemedin üç milyonluk, sekiz yüzbinlik, beşyüzbinlik şehirler. Sağlıklı bir dağılım. Tüm ülke bir noktaya yığılmamış. Üstelik iki Dünya savaşını da kaybetmiş ve yıllarca Doğu Almanya-Batı Almanya olarak bölünmüş bir ülke bu.

İstanbul artık kaybedildi demiştim. Peki bu gerçekten de insanların umrunda mı? Bence değil. Cündioğlu isyanlarda olabilir. Yalnız fazla isyan etmesin bence; zira o sözleriyle bir elit, bir Jakoben olarak yaftalanabilir. Vallahi insanların çoğunun Taksim Meydanı’nın acınacak hâlini umursadığını sanmıyorum. O lalelere pekâlâ sevindiklerini düşünüyorum. Uzaktan, bütünlüklü bir fotoğraf değil de, lalelerin yanına giderek, sonuçta kadraja sığıyor çiçekler, saksıların önünde birkaç poz verip Instagram’a yüklüyorlardır muhtemelen. Hâllerinden memnun, “ne güzel laleler!” tepkileriyle birbirlerini fotoğraflıyorlardır işte. Önüne geç, çiçekler dursun arkada, bir de koklarken poz ver, nasıl olsa kadraj doldu. Meydan boş olsa, beton olsa ne olur?

Meydan zaten korkunç hâlde de, İstanbul, iki deniz arasına sıkışmış, büyüyecek yeri olmayan bir yer olarak üç-beş milyon insanı kaldırabilecek bir şehirken, kapasitesinin çok üstüne çıktı ve bu ağırlığın altında ezilmeye devam ediyor.

6 Nisan 2018 Cuma

Ne Olacak Türk Lirası'nın Hâli?

Dün memuriyette resmen üçüncü dereceye yükseldim ve yeşil pasaport almaya hak kazandım. Babam küçük esnaftı. Annemse herhangi bir işte çalışmıyordu. Bizim sülalede öğretmen, asker, yargıç, doktor filan yoktu pek. Devlet memurluğu uzak bir kavramdı gözümde. Derken ben öğretmen oldum ve yüksek lisanstı, disiplin cezası almamış olmaktı, şuydu buydu derken meslekteki on ikinci senemde yeşil pasaport hakkına kavuştum. Belki çoğunuz için sıradan bir olay bu. Ama ben, Dünya’daki çoğu ülkeye vizesiz girebileceğim için kendimi şanslı addediyorum.

Yazdan yaza yurtdışına çıkıyorum. 2014’te Rostock Yarı-Maratonu için Almanya’ya gitmiştim. Vize istiyor tabi. Kırk tane evrak ve üzerine para veriyorsun. Dokuz gün kalmıştım Almanya’da. Rostock ve Berlin. Döndüğümde ufak çaplı bir depresyon geçirmiştim. Doyamamıştım çünkü. Bu yüzden 2015’te Rusya’da yirmi dört gün kaldım. 2016’da Ukrayna’da üç hafta. Ve geçen yaz Bosna-Hersek ve Sırbistan’da yine üç hafta. Caddeler, binalar, parklar, müzeler ve sanat galerileri, bir de tanıştığım insanlarla ettiğim sohbetler derken üç hafta beni gerçekten tatmin ediyor, yurda döndüğümde artık depresyona girmiyordum.

Projeler vesilesiyle yaptıklarım bir yana, turist olarak yılda bir kez çıktım hep. Bir tanıdığa rastladığınızda, çoğunlukla, “sen de iyi geziyorsun vallahi!” tepkisi ile karşılaşıyorsunuz. Oysa gezdiğim yazdan yaza, yılda bir kez. Biz, galiba, kendimize gezmeyi hak görmüyoruz. Ülke olarak hep birlikte sürünmeyi kanıksamışız. Yani, nasıl desem, yurtdışına çıkıyor olmayı bir lüks, neredeyse olağanüstü bir durum olarak değerlendiriyoruz. Oysa elin Danimarkalısına bakıyorum: Adam daha yirmi yaşında Avrupa’nın yarısını gezmiş. Elinde iPad, Kindle ve iPhone, takmış sırt çantasını, Balkanlar senin İskandinavya benim geziyor. 

Avrupalı bir meslektaşın HAFTASONU kayak yapmaya komşu ülkeye gittiğini gördü bu gözler. Bizim yılda bir kez yurtdışına çıkışımız “sen de iyi gezdin hocaaaa” olurken, adamlar yılda dört kez, belki daha fazla olmak üzere her fırsatta tatil yapıyor. Oysa bu hepimiz için doğal olmalı. Neden bir memur, işçi, hemşire, ne bileyim mesleği ne olursa olsun, yurtdışına -mesela- yılda iki kez çıkmasın? Ya da yılda bir kez olsun mesela?

Çünkü ÇOK PAHALI kardeşim. Vize sorunu bir yana, bu avro ve dolar korkunç pahalandı. İnternette saçmasapan yorumlar görüyorum: “Türk lirası değer kaybedince sevindiniz değil mi? Sizi vatan hainleri!” gibi bomboş laflar. Niye sevinelim? Bu durum hepimizi etkiliyor. Bir avro bir veya bir buçuk TL’ye denk olsa süper olurdu mesela -ama ner’de? Portekiz’den dönünce ilk karşılaştığım soru şuydu: “Portekiz pahalı mı?” Vallahi pahalı. Çünkü avro pahalı. TL değer kazanırsa yurtdışı ucuz. TL değer kaybederse yurtdışı pahalı. Olay bu.

Bence önümüzdeki dönemde ekonomi konuşulacak bol bol. Sorun yokmuş gibi davranılıyor, başka başka gündemler yaratılıyor ama sıkıntı büyük.

İstiklal Marşı Tartışmaları

Azıcık müzik kulağı olan herkes biliyor: İstiklâl Marşı’nın bestesi ile güftesi uyumsuz. Çocukluğumuzdan beridir, ifadelerin yarım kaldığını ve vurguların yanlış yerlerde olduğunu bile bile söyledik, söylüyoruz. “O be!” diye coşkuyla haykırdıktan sonra, hiç sebep yokken tüm coşkumuzu yitirip “nim milletimin” diyoruz. Çocuklar anlayamadığı için “nim milletimiz” diyor hatta. Çocuklar anlamıyor zaten. Veya “olmaz dökülen” dedikten sonra beklemeye geçiyoruz. Vurgu hataları, yarım ve kesik ifadeler dolayısıyla duygu eksik kalıyor. Sözlere özellikle dikkat etmedikçe, yani önünüzde yazılı hâli olmadıkça ne dendiğini anlamak, bestenin uyumsuzluğu nedeniyle hayli güç.

Marşın bestesi çok güzel. Ama belli ki elde sözler olmadan, sözlere bakılmadan bestelenmiş. Belli ki, ne Mehmet Akif mevcut İstiklâl Marşı bestesini işitip ona uygun bir şiir kaleme almış, ne de bu beste Akif’in sözlerine bakılarak yapılmış. Muhtemelen aceleye getirilmiş. Bu yüzden, ulusal marşımızın bestesinin daha uyumlu bir besteyle değişmesini çok isterim.

Öte yandan, İstiklâl Marşı’nın bestesi ilahi formunda değiştirilecekse aynı kalsın daha iyi. Kimi uyarlamaları dinledim. Zararı yok. Sözlerle beste uyumlu hatta, tamam. Ama fazla yumuşak kardeşim. Olmaz öyle. Marş dediğin sert, ciddi ve gür ifade edilmeli. Marş dediğin en nihayetinde militer bir konu. Epik sözler Türk Sanat Müziği formunda olmuyor öyle. Yumuşak kaçıyor. Tabi bu denemeler bir nevi kültürel faaliyet sadece. Öyle resmî marş olmaz. Ciddiyetsiz durur.
Dediğim gibi, mevcut beste çok güzel. Ama sözlere oturmuyor.

Şöyle coşkulu, tempolu, sözlerin tam da vurgulanması gerektiği yerde sesin dikleşip diğer yerlerde durulduğu, kesik kesik değil de bütünlüklü bir beste yapılsa tadından yenmezdi. Senfoni orkestrası eşliğinde on tenor, beş bas ve beş bas-bariton solistin ortalığı inlettiği bir lansmanla pekâlâ benimsenirdi. Esler cümlelerin sonunda verilir, bütünlük sağlanır, böylelikle çocuklar bile sözlerin nerede başlayıp nerede bittiğini ve ne anlama geldiğini kolaylıkla idrak ederdi.

4 Nisan 2018 Çarşamba

Nükleerden Yanayım

Nükleer taraftarı olmakla marjda kaldığımı görüyorum.

2014’te bir proje kapsamında Lyon’un Pont-de-Cheruy ilçesine gitmiştik. Otelimize yakın bir mesafede bir nükleer enerji santrali vardı. Fransız meslektaşıma, santralin devasa bacalarından tüten dumanın zararlı olup olmadığını sorduğumda, o gördüğümün duman değil su buharı olduğunu, nükleer enerjinin çevreyle son derece barışık olduğunu ve Fransa’da otuz civarı nükleer enerji santali bulunduğunu söylemişti.

Türkiye’nin nükleer enerjiye olan ihtiyacı apaçık ortada. Doğalgazımız ve petrolümüz yok. Öyle bir milyonluk küçük bir ülke de değiliz. Bu iş er ya da geç yapılacaktı. Başka nükleer santraller de yapılması gerekecek. Bunlar öyle büyük projeler ki, yarın bir gün iktidar partisi değişse de bu iş yarım kalmaz.

İtirazların farkındayım. Çevreciler doğaya verilebilecek zarardan söz ediyor. Hava kirliliği filan. Oysa, mesela, son derece doğal olan kömür, havayı en çok kirleten madendir. Doğalgazın olduğu bir ilçeden, kömürle ısınılan bir başka ilçeye gittiğinizde burnunuz kirlilik farkını hemen fark eder. "Doğaya müdahale ediliyor" söylemini de sorunlu buluyorum. Tarım bile, hani yaban hayatın hüküm sürdüğü bir ormanı ekilebilir araziye dönüştürmek bile doğaya müdahaledir. Barajlar yapıyoruz ve susuz kalmak istemiyorsak barajlara mecburuz. Barajlar da doğaya bir müdahaledir. Doğaya müdahale etmediğimiz herhangi bir durum tespit etmek güç. Ya da insanlar doğa derken ne kastettikleri konusunda anlaşamıyor olabilir.

Çernobil ve Fukuşima felaketleri kötü deneyimler elbette. Bunun şakası yok. Nükleer enerji azamî güvenlik önlemleri gerektiriyor. İnsanların kaygıları daha çok bu noktada zaten; zira “burası Türkiye. Bizimkiler dikkatli çalışmaz, kesin bir sorun çıkar” şeklinde düşünen çok insan vardır -eminim. Yani bu işe özü itibariyle karşı değilseler de uygulamada hatalar yapılacağı ve böyle bir konunun hata kabul etmeyeceğini düşünüyorlar. Yoksa, Dünya’da sorunsuz çalışan 450 civarı nükleer enerji santrali var sonuçta. Çernobil bürokratik bir felaketti. İnsan hatası. Fukuşima’da deprem ve tsunami vardı işin içinde gerçi; ama her halükârda nükleer dedin mi güvenlik önlemlerinden en ufak bir ödün verilmemesi gerektiğinin de birer kanıtı niteliğinde bu iki olay.

Ben nükleere taraftarım. Araştırdıkça bu düşüncem daha da pekişti. Aslına bakarsanız, taraftar olalım ya da olmayalım, iktidarda şu parti ya da bu parti olsun, Fransa gibiysen, yani doğalgazın ve petrolün yoksa er ya da geç nükleere başvurman gerekiyor -ve bu yoldan geri dönüş olmayacak diye düşünüyorum.

“Marjinal” dostunuz Tamer.

1 Nisan 2018 Pazar

AVM'ler, AKM'nin Yıkılması ve Facebook

Vay be. AVM’lerin Türkiye ticaretindeki payı yüzde otuza ulaşmış. Süpermarket zincirleri de eklendiğinde rakam yüzde elliye yaklaşıyormuş. Peki AVM’ye gitmek bunca eleştirilirken neden bunca insan yine orada? Bunun için çeşitli sebepler var elbette. 

Kendi adıma, hani Tezer Özlü bir kitabına Çocukluğun Soğuk Geceleri adını vermiş ya, sobalı evde büyümüş bir çocuk olarak, soğuktan yaka silkmiş olmalıyım. Hiç sevmem soğuğu. Şu evi alınca ilk iş doğalgaz tesisatı döşettim. Kalörifer peteklerim ve kombimle mesudum. Çocukluğumda gece yatağa ilk girdiğimde gelen üşümeyi, sabah gömleği üzerime geçirdiğimde gelen ürpertiyi, herkesin soba yanan odada toplanmasını ve çocuk odasının buz gibi olduğunu hatırlıyorum. Belki biraz da bu yüzdendir, çocukluğumdan beridir ortak bir mekân değil de, kendi odam olsun istedim hep. Büyüdüğümdeyse kendi evim olsun istiyordum. Buna kavuştum ve mutluyum. Hatta elimden gelse kendime ait bir ada almak isterdim -dermişim :) Yok, o kadar da değil.

Alışverişle o kadar da arası iyi olmayan, mecbur kalmadıkça alışverişe çıkmayan birisi olarak dahi AVM’leri tercih ediyorum. Çünkü bu mekânlar SICAK. İnsan hiçbir şey almayacak bile olsa, sırf biraz ısınmak için bile AVM’lere girebilir. Tamam, küçük esnaf da kazansın, kıyıda köşede kalmış dükkanlar, aile işletmeleri de kazansın; ama kışın dükkanlar buz gibi arkadaş. Küçük, şirin bir lokantaya giriyorsun mesela. Yemek yerken montu çıkartasın gelmiyor. Brrr. AVM’lerde kimse sana çık da demiyor. Dediğim gibi, hiçbir şey almasan da içeride biraz dolaşıp ısınırsın hiç olmazsa.

Bir de tuvalet meselesi var. Ben metropol çocuğu değilim. Çocukluğumdan hatırladığım çirkinliklerden birisi de rezil hâldeki tuvaletlerdi. Tuvalet kağıdı yok, hatta sabun yok. Hijyen şartları sağlanmamış vs. Evin dışında gördüğüm ilk temiz tuvalet bir benzin istasyonundaydı. Etkilenmiştim hakikaten. On yaşında olmalıyım. Ondan sonra AVM’ler geliyor. Tertemiz. Gönül rahatlığıyla gir. Elini yıkamaya sabun var, kurulamaya peçete var, üfleyen şu zımbırtı var bir de. Gelgelelim, küçük bir işletmenin tuvaletine girince, hani zaten dışarıda soğuğu yemiş, içeride ise ısınamamışsın, bonus olarak yaşama sevincin soluyor resmen.

Bu yüzden, her ne kadar o AVM senin bu AVM benim gezen birisi olmasam da AVM’lerin insanlara cazip gelmesini olağan karşılıyorum.

* * *

AKM'nin yıkılması üzerine oluşan gündeme dair bir iki söz edeyim. "Doğruyla ilgilenme daha az zevk verdikçe sona erer" diyor Nietzsche. Buna tamamen katılıyorum. Eğer zevk vermiyorsa, eğlenceli değilse ya da en azından iyi hissetmemize yol açmıyorsa, doğru o kadar da etkili değil. Hele günümüzün hakikat sonrası (post-truth) dünyasında. Bilimsel doğrular bile daha ilginç olan, hakkında okuması ve izlemesi daha zevkli olan düz-dünya hipotezi gibi alternatif trendlerle bulanıklaşırken, hele hele politik gündem söz konusu olduğunda ortalık görecilikten geçilmiyor.

Avro neredeyse beş lirayı buldu ve hükümet taraftarı kimi kişilerin sosyal ağlarda bu gerçeği hafife aldıklarına, “sonuçta yurtiçinde avro ile alışveriş yapmıyoruz” gibi ifadelerle kendilerini avuttuklarına tanık oluyoruz. Çünkü Avro’nun 4,9’a varması bir doğru ama bu doğru kabullenilmek istenmiyor. Avro düşerken bunu hükümetin bir başarısı olarak gören gözler, yükseldiğinde ise ya bu gerçeği görmezden gelecek, ya reddedecek ya da en nihayetinde bunu hükümetin bir başarısızlığı olarak değil de dış güçlerin bir oyunu olarak görecek; zira zevk vermeyen, hoşa gitmeyen, işe gelmeyen doğru makbûl değil. 

Taksim AKM’nin yıkılması konusunu ele alalım. Yeni projeyi incelemiştim. Mimar değilim elbette; ama yeni yapının eskisinden çok daha iyi olacağı besbelli. Fakat muhalif kesim açısından bu doğru çok sevimsiz. Çok itici. O yüzden reddedilmeli. Aslında insanların derdi yeni bina-eski bina meselesi değil. Herkes mimar mı ki o kadar konuya hakim olsun? Üslup temel sorun. Üslup/Biçim de içerik kadar önemli sonuçta. Üslubun sertliği tepki doğuruyor ve içerik doğru da olsa insanlar o doğrudan haz etmiyor.

Hoşumuza gitmeyen gerçekleri reddetme eğilimindeyiz. Bu yüzden hepimizin sosyal hesaplarında birbirimizi onaylayan, zaten aynı zihinsel çerçeveye hitap eden paylaşımlar görüyoruz. Kendi mahallesinde birbirini onaylayıp duran mahalle sakinleri. Beğendiğimiz tarzdaki paylaşımlar daha sık önümüze düşüyor ki asabımız bozulmasın :) Eleştiri iyi bir şey deniyor ama aslında eleştirilmek gayet incitici bulunuyor diye düşünüyorum. 

O kadar ki, düşüncelerini ifade etmek bile, yani herhangi bir konuya dair “ben böyle düşünüyorum” şeklinde bir açıklama yapmak bile ayıp bulunmaya başlanacak artık. Sonuçta zevk vermeyen, eğlendirmeyen, hoşa gitmeyen ya da işe gelmeyen doğrular kimsenin umrunda değil. Yakında herhangi bir fikir beyanının ardından "sorduk mu?" tepkisi gelmeye başlayabilir.

Bir programda “Hocam n’olur bana güzel bir cevap verin!” diyen telefon konuğunun tavrında olduğu gibi, soru sorsak bile duymak istediğimiz cevabı arzu ediyoruz. Doğru kimin umrunda? Güzel bir cevap olsun.

“Arzu etmediğim bir şey söyleyeceksen sus daha iyi” misali 

* * *

Selam, gene ben :)

"Facebook Hesabımı Kapatıyorum" kampanyası başlamış ben yurtdışındayken. Facebook'un sonu geldi mi bilemiyorum; ama eski popülaritesini yitirmekte olduğunu gözlemliyorum. Kişisel verilerimizin kullanıldığını zaten biliyorduk. En basitinden, Google'da arattığın ürün, nereye girseniz önünüze reklam olarak çıkıyor mesela. Aramalarımız, tercihlerimiz, beğenilerimiz, ne varsa kayıt altında tutuluyor ve tercihlerimize göre önümüze yeni seçenekler çıkıyor. Sosyal ağlar gerçekten de bizi iyi tanıyor, neyi arzu edip etmediğimizi büyük oranda tutturuyor. Yapay zekanın zaferi.

Kendi adıma, kişisel hesabım zaten kamusal sayılır. Tüm paylaşımlarım herkese açık. Paylaşımlarıma arkadaş listemde olmayanlar bile yorum yapabiliyor. Zaten gizlenmek, saklanmak istemiyorum; zira yazdığım iki satır bir şey birilerini ikna ederse mutlu oluyorum. İnsanlar, yazdıklarımdan yola çıkarak gidip de kitabımı aldığında ise çok çok mutlu oluyorum. Paylaşımlarımı herkese açık yapmak benim tercihim yani. İradî bir karar. Düşüncelerim ya da deneyimlerim bana kalsın isteseydim, hiç fotoğraf paylaşmaz, en azından herkese açık paylaşmaz, düşüncelerimi evde günlük tutup ona kaydederdim zaten.

Dolayısıyla, kişisel bilgilerimin ele geçirilmiş olmasından o kadar da rahatsız değilim. Buraya girerken daha baştan buna az çok razı geliyoruz. Ama Facebook giderek onca insanın hesabını kapattığı, daha az paylaşım yaptığı, başkalarının tepkilerine daha az tepki verdiği ve -mesajlaşma özelliği olmasa- pekçok kişinin giriş bile yapmadığı bir mecraya dönüşmeye başladı. İnsanlar siteye girmedikten sonra veriler ele geçirilse n'olur?

Kendimi Twitter ve YouTube'a adapte ettim. Instagram'a da yazılar koyuyorum. Hangisi ne kadar tutulacak, bilemiyorum ama şunu da unutmayalım ki, eğer amacımız kişisel verilerimizin saklanması ise ne Instagram'da ne de başka bir sosyal ağda olmamız gerekir. Bu işin sonu yok yani. Whatsapp'ı düşünün. Ücretsiz hizmet vermeleri mantıklı mı? İlla ki telefon numaralarımızı ve kimlerle iletişim kurduğumuzu, hatta mesajlarımızın içeriğini analiz ediyor ve başka kuruluşlara bu bilgileri satıyorlardır.

Kısacası, buralara girince bir miktar ödün vermenin kaçınılmaz olduğuna inanıyorum.