10 Mart 2018 Cumartesi

Kişisel Mevzular

Sol ayağımdaki sorundan ötürü dün hastanedeydim. Çoğunlukla devlet hastanesine gidiyorum. O kadar sigorta ödüyoruz, bari ayda yılda bir yararlanalım, değil mi? E-randevu sistemi güzel. E-devlet, e-okul, bunları seviyorum. Mümkünse tüm bürokratik işlemler elektronik ortama aktarılsın da onca kağıt israfı bir son bulsun. Doktor ayağıma baktı yine. Film çekildi. Kemik ve eklemde sorun yok. Yastıklama işlemi gören yerin hasar gördüğünü tahmin ettiğini söyledi. İlgi ve üslup bakımından doktor iyiydi. Genellikle karşılaştığım doktorlar iyi.

Derken macera başladı. Yazdığı bir ilacın yanısıra ortopedik bir destek de almam gerekiyormuş. Böyle ayak parmağına geçiriyorsun, ayak tabanının ön kısmının altına yumuşak bir destek sağlıyor. Yazdığı bu malzemeyi alabilmem için, ne bileyim, o kadar hastane tecrübem yok, meğer hastanedeki diğer ortopedistlere de kağıdı imzalatmam gerekiyormuş. Bir tanesinin kapısında bekledim. Teyzeler ters ters bakıyor. Tam girecek gibi oluyorum, teyzelerden biri bir omuz darbesiyle beni ekarte ediyor. Survivor Adası gibi. Aradan girerim diyorum, içeride hasta varken de hayatta girmem, hasta mahremiyetine aykırı sonuçta. Neyse. O ikinci doktora imzalatmak gene çok zor olmadı. Bazı egzersizler yapmayı önerdi bir de. Sağolsun. Doktora kavuşmak mesele. Kavuşursan iyi. Sonra diğer ortopedistin odasını buldum. Ama kendisi yoktu. Üstümde takım elbiseyle dikildim belki gelir diye. Meğer yemek paydosu on iki buçukta değil, on ikideymiş. Öğleden sonra derslerim vardı. Bir daha hastaneye ancak bir hafta sonra gelebilirdim. Derken biraz ayıp oldu belki, hani hiç huyum değildir ama yemekhaneye girip doktoru buldum ve kağıdı imzalattım.

İmza Onay’da bir kaşe ve mühür daha vuruldu. Bitmedi. Başhekimliğin de imzası gerekiyormuş. Saat geçiyor bir yandan. Okul olmasa sorun yok. Beklerim ama dersler var. Koridorda geçerken bir çalışana “Başhekimin odası nerede?” diye sorduğumda, bilmiyorum yüzümde nasıl bir ifade vardı, yahut takım elbiseyle ortalıkta müfettiş gibi dolandığımdan ötürü mü, veya kendisi biraz stresli bir yapıda olduğundandır belki, adam heyecanla “ŞO’YANDA EFENDİM! ŞORASI!” diyerek odaya giden koridoru işaret etti. Başhekim yardımcılarını beklemeye başladım. Yirmi beş dakika sonra bir tanesi geldi. Kağıdı imzaladı ve dışarı çıktım.

Sonuçta o ortopedik malzemeye kavuşmak istiyordum. Bir medikal mağazası buldum hastanenin yakınında. İmzalar uğruna dikilip beklemekten ağrıyan sol ayağımla, hafif topallar hâlde dükkana girip belgeyi gösterdiğimde, dükkan sahibi, “e bu malzemeyi devlet karşılamıyor ki?” dedi. Hani ben de sanıyorum, sonuçta tüm ortopedistlerin, İmza Onay'ın, başhekimliğin filan imzası gerektiğine göre ner'den baksan 200 liralık bir şeydir. “Kaç lira bu acaba?” diye sordum. Yirmi liraymış :/ Hemen aldım. Bileydim o kadar uğraşmazdım yahu. Hayır, sanki biyonik adam elbisesi alıyoruz.

Dolmuşa binmek üzere ana yola doğru yürürken simit aldım. İmzaların olduğu kağıdı ise bir çöp konteynırına attım.

* * *

İleride bir gün bir şekilde köşeyi döneceğime ve buna müteakip çalışmak zorunda kalmayacağıma inanmışımdır hep. İşe gitmek, daha doğrusu çalışmak zorunda olmak hayatımın geçici bir evresiymiş, sabırla sürdürmem gereken ve elbet bir gün, hatta yakın bir gelecekte geride bırakacağım bir aşamaymış ve en nihayetinde özgürlüğüme kavuşacakmışım gibi bir tuhaf avuntu. Nasıl olacaksa artık, piyango mu vurur yoksa başka bir şey mi bilmiyorum, muhakkak o gün gelecekmiş ve ben, yalnızca, canımın istediği ve iyi yaptığımı düşündüğüm işlere odaklanacakmışım, hayatımın geri kalanını canım ne isterse ona vakfedecekmişim gibi. 

Benzer şekilde, çocukluğumdan beridir tanımlayamadığım bir şeyin olmasını bekliyorum bir de. Bir gün elbet voleyi vuracağıma dair belirsiz bir hisse sahibim ve otuz altı yaşımı doldurmama ramak kalmışken dahi bu his beni terk etmiş değil. Hayatımın doruk noktasına henüz ulaşmamışım, ne kadar mutlu anlar yaşamış olsam da, hayattan şu ana dek ne denli tatmin olmuş olsam da bunlar o kadar da büyütülecek deneyimler değilmiş, çok daha büyük, çok daha cazip, unutulmayacak bir an, bir zirve beni beklemekteymiş, bir gün elbet oraya ulaşacak ve “işte bu!” diyecekmişim gibi bir tuhaf his. 

Henüz oraya çıkmamışım gibi. Hep beklenen bir henüz-varolmayan. Tatmin olmayan canlılarız ve belki de olması gereken bu. Kalıcı tatmine ulaşmak artık hiçbir şeyi arzu etmemek anlamına gelecektir ki arzu bittiği zaman insan herhalde -en azından ruhen- ölürdü. Güzel bir şeyler olacağına dair bu belirsiz his, ne olduğu, nerede ve ne zaman gerçekleşeceği öngörülemeyen bu umut olmasaydı nasıl olurdu acaba? Çünkü bazen insanı ayakta tutanın tam da bu tarif edilemeyen beklenti olduğunu düşünüyorum. Godot’yu bekler gibi, o günün bir gün geleceği hayaliyle günler günleri kovalıyor ve her geçen gün yanıldığımın bir ispatı olsa da, “nasıl olsa o gün gelecek ve güzel bir şey olacak” duygusu içeride durmaya devam ediyor. 

Yakındığım sanılmasın. Sizde de aynısı var mı bilmiyorum; ama yeni bir şeyler yapmam için beni itekleyen şey tam da bu tuhaf duygu.

* * * 

İki gündür kendimi dinliyorum. Kendinle baş başa kalmak dendiğinde genellikle kitap okumak ya da film izlemek gelir akla. Veya müzik dinlemek. Bunu kastetmiyorum. Okumak hep var elbette; ama salt bir seyirci, edilgen bir alımlayıcı olmakla yetinmeyi sevmiyorum. Çok fazla kitap okumanın, kendine düşünme fırsatı vermeksizin, içe dönüp bakma ve kendini dinleme fırsatı vermeksizin sürekli okumanın zararlı bile olabileceğini düşünüyorum. “Anlıyorum ama konuşamıyorum” dendiğinde olduğu gibi. Hep alıp hiç vermemek, hep tüketip hiç üretmemek gibi. Belki kendinle baş başayken kendinden kaçmak istiyordur kişi ve bu yüzden kulağından müziği, elinden kitabı ve gözlerinden ekranı eksik etmiyordur. Mümkün.

Tam aksine, kitaplarla daha az meşgul oldum ve bolca kendimi dinledim. İçeride, derinlerde bir yerde, bulutsu şeklinde bir oluşum var. Henüz billurlaşmamış, belirsiz bir yığın ama doğup yükselmeye devam etmekte. Yeni bir hedef, yeni bir ideal belirecek ama henüz adını koyamıyorum. Varoluşsal bunalım değil, varoluşsal coşku sarıyor bedenimi ve kendimi çok güçlü hissediyorum. Biliyorum ama adını koyamıyorum. Duyuyorum ama ifade edemiyorum. Ona sahipmişim ama onu sözlerle başkasına aktarmam henüz mümkün değilmiş gibi. İdrakim en üst düzeye çıkmış, algımın kapıları ardına dek açılmış, şaşmaz bir sezgi ile hakikati edinmiş, onunla bir olup örtüşmüş ve mükemmelen uyum sağlamışım gibi. Nadir yakaladığım fakat giderek sık ve kalıcı olmaya başlayan doluluk anları.

Coşkudan yerimde duramadığım anlar uzamışken, evde bir ileri bir geri yürürken aynaya rastladığımda bu yaşama kudretini bakışlarımda gördüm. Hiçbir şey elimden kurtulamaz diyordu gözlerim. Hiçbir işi yarım bırakmayacak, tuttuğumu koparacak, yeni bir amaç koyup ona doğru yol alacak ve hiçbir engel tanımayacakmışım gibi. Manevî bir haz mı demeli, öfori mi, conatus’un yükseklerde gezinmesi mi, yoksa saatler süren bir manik atak mı, bilemiyorum; ama tevazunun yeri ve zamanı olmadığını hissediyorum. Böyle doluluk anlarında tevazu ancak heves kırar ve zayıf düşürür. Evet, “ben” demekten imtina etmemiz, kendimizi merkeze koymamamız söylenip durdu. Buna hiç inanmıyorum. İnsan kendini güçlü duyduğunda, hatta kendine, iç dünyasına ve hissettiği bu duyguya hayranlıkvari bir his duyduğunda müteredditliğine son vererek harekete geçiyor ve ancak o zaman yeni bir doğum gerçekleşiyor.

Taşların yerli yerine oturması gerek. Derin katmanlarda bir iki deprem daha yaşanması, fırtına öncesi bir süre daha sessizliğin hüküm sürmesi gerek. Coşku daha sık uğruyor. Oluyorum olmasına; ama daha çok okumam, biraz daha kendimi dinlemem, dinlenmem ve demimi almam gerek.