30 Mart 2018 Cuma

Doğru İşimize Gelendir. Canımızın İstediği Şey Doğrudur.

Tartışmalara dışarıdan baktıkça, bir de bizzat dahil oldukça şu sonucu kabullendim: İşimize geleni doğru sayıyoruz.

Doğru, çoğunlukla, canımızın istediğinden başka bir şey değil. Suyun atmosfer basıncında yüz derecede kaynaması veya ısıtılan metallerin genleşmesi gibi fizikî doğruları kastetmiyorum. Bilimsel olgular başka; ama günlük yaşantılarımıza, bireylere, topluma ve değerlere dair durumlarda işimize geleni doğru saydığımıza inanıyorum. “Ne kadar saçma!” diyorsak, o saçma dediğimiz şey, muhtemelen, mantıksız olduğu için değil, işimize gelmediği için saçma geliyordur. Kendimizi her an içinde bulduğumuz karşılaşmalarda, dilerseniz buna “bağlam” diyelim, aldığımız konuma, aidiyetimize ve çıkarlarımıza göre, hatta kimi zaman sırf keyfimize göre bir şeyleri doğru sayıyor, işimize gelmeyeni ise derhâl yanlış addediyoruz. İtici geliyor çünkü. “Ne kadar yanlış!” Meali: Hiç hoşuma gitmedi.

Rasyonel tartışmanın, kanıt ve gerekçe sunmanın gücüne eskiden daha fazla güvenirdim. Bir tercihi daha iyi gerekçelendiği, daha sağlam desteklendiği için doğru sayardım önceden. En azından daha doğru sayardım. Tercihler arasında bir kıyas yapmanın mümkün olduğuna inanırdım.

Ne var ki, zaman geçtikçe bu inancım zayıf düştü. Artık, insana dair durumlarda tüm seçeneklerin eşit derecede geçerli olduğuna inanıyorum. Esas olan canımızın ne istediği. Neyin hoşumuza gittiği. Bir de çıkarımıza hizmet edenin, en önemlisi bizi iyi ve güçlü hissettirenin peşinden gidiyoruz gibi görünüyor.

Özetle, bilimsel olguları kısmen dışarıda tutarak, bizi iyi ve güçlü hissettireni, varoluş kudretimizi arttıranı doğru, geri kalanları ise yanlış saydığımızı düşünüyorum.

29 Mart 2018 Perşembe

Değerlerin Müştereken İnşası

Harikulâde bir sofra hazırlamışsın ama kimse oturmak istemiyor. Anlatacak harika bir hikayen var ama dinlemek isteyen yok. Dünya’nın en sevimli, en eğlenceli oyuncağını yapmışsın ama onunla oynayacak hiç çocuk yok. Külçe külçe altının var ama Pasifik’in orta yerinde, ıssız bir adadasın ve o altınlarla alacak hiçbir şey yok: Gerçek birer kâbus.

Değerler müştereken inşa ediliyor. Değerler öyle bir kenarda kendi başına duran, kendinden menkûl ve onlarla ilişkiye giren tarafların yokluğunda herhangi bir anlam ifade eden şeyler değil. Bu bakımdan olgulardan bambaşka bir mahiyetteler. Bir şeyin değerinden bahsedebilmek için, o şeye değer veren insanların varlığı zorunlu. “Çok değerli bir insan” -çünkü başka insanlar onun değerli olduğuna inanıyor. Bir şey, gösterildiğinde ona bakanlar varsa değerli. Kıymetini bilen varsa kıymetlisin.

Güçlü yapıdaki kişiler başkalarının tepkilerini umursamıyor. Yeterince kararlılarsa ve kendinden eminlerse, hani inançlı ve kararlıysan yanlış dava bile haklılaşırmış ya, burunlarının dikine gidiyor ve bazen başarılı da oluyorlar. Ancak, çoğu zaman, başkalarının tepkileri her şey demek. Kişinin kafasında tasarlayıp ortaya koyduğu söylem ve eylem, karşısındaki tarafından birebir algılanmayabilir. Yanlış anlaşılabilir. Verenle alan arasında kusursuz bir örtüşme olması çok zor. Yine de, söz konusu örtüşme kısmen de olsa gerçekleşmediğinde, yani sunulanın hiç alıcısı olmayıp boşluğa konuşulduğunda, ortaya acı yüklü bir deneyim çıkıyor. “Beni dinleyecek kulaklar arıyorum!” -ya yoksa? Veren elin acısıdır bu; çünkü alan hiçkimse yoktur. İşiten, dinleyen, dikkat kesilen, odaklanan tek kimse yoksa, yani bir muhatap yoksa, inşa ettiğini iddia ettiğin değer güdük kalır. Tamamlanmadan, sessizce sönümlenip gider.

Davetine kimselerin icabet etmemesi, diyelim ki, ortaya koyduğun olağanüstü bir bestenin kimselerce dinlenmemesi acıya sebebiyet verirdi. “Ben buradayım!” çığlığını kimselerin duymaması... Gelgelelim, günümüzde bu duruma alışmak gerekiyor. İlgi ya yok, ya az, ya da kısa süreli. Saman alevi gibi. Bir an göklere çıkartılman, bir başka an ise yere çalınman mümkün. Bugün insanlara “hayatın anlamını buldum!” bile dense, “biraz yoğunum, dön’cem ben sana” yanıtının duyulması, hatta o yanıtın bile duyulmaması mümkün.

28 Mart 2018 Çarşamba

Mutlu Bir Tesadüf

Sabahleyin kahvaltıdan sonra öğrencilerimi staj yerlerine uğurluyorum. Camdan seyrediyorum. Araca bindiklerini görmeden içim rahat etmiyor. İlk günler doluydum. Şimdi gündüzleri boş vaktim oluyor. Bu fırsatı müze ve sanat galerilerini gezerek değerlendiriyorum. Bir de mimarî kimi eserleri ve sokakları işte. Yöresel yemekleri tadıyorum ya da.

Bugün Biscainhos Müzesi’ne gittim. Müze dediysem, on yedinci yüzyılda yapılmış bir konak aslında. Braga’da stajyerlik yapan öğrenciler ilgileniyor ziyaretçilerle. “Diğer konuklarımıza katılır mısınız? Daha derli toplu bir sunum olur” dediklerinde “elbette” dedim -memnun olurum. Diğer konuklar yaşlı bir çiftti. Şiir gibi İngilizce konuşan bir kadın ve onun güleryüzlü kocası. İnsanları rahatsız etmeyi sevmem. O yüzden “hello!” diyerek her lafa atlamam; ne var ki bu kez sohbet kendiliğinden gelişti. Hayranlıkla, tablolardaki simgeleri, mobilyaya dair ayrıntıları ve yemek odasında çalan klasik parçayı konuşuyorlardı. İlgiyle dinliyordum. Hani kimi insanlar vardır, üç saat konuşsa sıkılmadan dinlersiniz -öyleydi işte.

Portekiz’e çayın nasıl getirildiğinden bahsetti sonra. Ağır bir tempoyla. Tarihe hakim birisi. Çin, Türkiye ve Rusya’da çaya “çay” denmesinden, diğer pekçok ülkede ise “tea”, “ti” ve “tee” gibi sözcükler kullanılmasından konuştuk. Nasıl oldu bilmiyorum, sohbete dahil oldum bir şekilde. Derken kaynaştık. Hollandalılarmış. Teyzemiz dil ve tarih profesörüymüş. Şaşırmadım.

Yetmişlerinde, belki seksen yaşında, iki büklüm ama gözlerinde ışıltılı, feri sönmemiş bir bakışla, binanın mutfağındaki kepçelerin, tencerelerin karşısında bile heyecanla, ilgiyle anlattıkları hayata nasıl da tutunduğunu, ne denli güçlü bir merak duygusu taşıdığını kanıtlıyordu. Bir yazı okumuştum. Böyle insanların daha uzun yaşadığı, dünyaya ilgi duymayan, amacı olmayan, azmetmeyen insanlarınsa daha çabuk çöktükleri, emekli olur olmaz depresyona girdikleri filan yazıyordu. Ne kadar doğrudur, istatistiksel veri var mıdır elde bilemem ama insana, tarihe ve eşyaya duyduğu o sınırsız merak duygusunun profesörü hayata nasıl da bağladığını gözlerimle gördüm. Her odada yeniden büyüleniyor, her ayrıntıya hayranlık duyuyordu. Müthiş bir dikkat.

Türkiye’den konuştuk sonra. Türkiye’de iki yıl kalmışlar. Gaziantep, Mardin, Antalya ve İstanbul -neresi aklınıza gelirse. Zeugma Müzesi’ni öve öve bitiremedi. “Çok güzel bir ülkeniz var genç adam” dedi ve “Zeugma’yı görmemiş olmana şaşırdım!” diye ekledi. Haklısınız dedim, “it’s a shame.” Uzaklara duyduğum merak yakınları ihmâl etmeme sebep oldu Hanımefendi. “Ben de öyleyim” dedi: Yanı başımda olanı erteler, uzakta olana heves ederim.

“Burayı gezmek güzel ama sizi dinlemek daha güzeldi” dediğimde bunun mutlu bir tesadüf (serendipity – tevafuk??) olduğunu söyledi. Yorulmuştu. Oturup dinlendi. Keyifli bir gün dilekleriyle vedalaştık.

Böyle meraklı, boş vermeyen, her ne yapıyorsa onu ciddiye alan ve ölünceye dek hayata olan tutkusu hiç bitmeyen insanları seviyorum.

21 Mart 2018 - Braga/Portekiz.

26 Mart 2018 Pazartesi

Sekülerizm Savunusu Yeterince Yapıldı

Uzun zamandır dinî meselelere değinmiyorum. İki üç yıl öncesine göre bugün şartlar değişti. Öncelikle Işid yenildi. Işid benzeri kimi örgütler de, aldıkları darbelerle neredeyse sessizliğe gömüldü. 15 Temmuz’un yaşanması cemaat yapılanmalarına karşı şüpheleri arttırdı. Bugün insanlar, hangi tarikat, hangi cemaat olursa olsun, çocuğunu onların okullarına ve yurtlarına vermeden evvel iki kez düşünüyor. Tereddüt ediyor. Güllük gülistanlık bir tablo çizmiyorum; ama 2015 ile günümüz şartlarının farklı olduğuna şüphe yok.

Hâl böyleyken, şu hoca ne demiş, bu ilahiyatçı hangi açıklamalarda bulunmuş, öbürü nasıl bir fetva vermiş, seküler kesim bunu büyük ölçüde umursamaz oldu. Twitter’da dikkat ettim, son zamanlarda ortaya atılan kimi fetvalar, hani işte altı yaşında çocuk evlenebilir, karınızı dövebilirsiniz, erkeğin deşarj olma hakkı vardır falan gibi ifadeler, önceki yıllara nazaran seküler kesim tarafından pek umursanmadı. Hep gaza gelmemiz, “nasıl böyle bir açıklama yapılabilir!” diye ayaklanmamız beklendi. Öyle hissettim. Ama gayet sakin, köşemizde, bu açıklamalarının muhatabı olmadığımızın bilinciyle duyduklarımızı kulak ardı ettik. Trolü beslemedik yani. Şu hoca şöyle demiş. İyi, güzel de, o hocanın söylediklerinin üzerimde hiçbir hükmü yok ki? Niye umursayayım?

Sessizliğimiz ilginç bir şekilde dindar/muhafazakâr insanların isyanına tesadüf etti. Muhafazakâr ailelerde ve özellikle onların kentte yetişen çocuklarında bu tip fetvalara karşı bir tepki, hatta bir tiksinme geliştiğini gözlemliyorum. Endişeli modernlerden söz edilirdi ya hani, endişeli dindarlar çıktı ortaya artık. “Benim inandığım din bunu savunuyor olamaz!” tepkisini işittiğimiz oluyor. Bakıyor, açıklamaları yapanlar ciddi ciddi ilahiyatçı, ciddiye alması gerekir yani. Öte yandan açıklamanın içeriği onu rahatsız da ediyor ve bu yaman çelişki bir huzursuzluğa sebep oluyor. Neden? Çünkü hayatını bir dinin buyruklarına göre düzenlemeyen insanlar gibi “bana ne ya!” demiyor; zira kendisi o açıklamaların, o akla hayale gelmeyecek sorulara yanıt niteliğindeki fetvaların bir muhatabı.

Bugün farklı bir konjonktürde olduğumuz için bu konulara değinmeyi bıraktım. Sekülerizm/laiklik savunusunu yeterince yaptığımıza inanıyorum. Hayatta yalnızca dinî meseleler, yalnızca inanç tartışmaları yok. Aynı inanca mensup iki kişi pekâlâ anlaşamayabilir. Aynı inanca mensup halklara sahip iki devlet de çatışabiliyor mesela. Çünkü hayatta çıkarlar, ekonomi, kültür farklılıkları ve birçok başka değişken var. Hayat öyle karmaşık bir ağ ki, tek bir ilkeye indirgenmeye karşı her daim direnç gösteriyor.

Bu yüzden, önümüzdeki dönemde bambaşka konular konuşacağımıza, bambaşka bir gündemin oluşacağına inanıyorum. O kadar siyah ve beyaz değil her şey. Bir senteze doğru gidiyoruz sanki ama du’bakalım. Konuşmak için henüz erken.

25 Mart 2018 Pazar

İyi ki Kadınlar Var

Milyonlarca kadının olduğu bir ülkede görüş farklılıkları olması olağan. Hoşuma gitmeyen kutlama tarzlarından birincisi, “kadınların ve çocukların dövülüp tecavüze uğradığı bir ülkede ne yüzle Kadınlar Günü’nü kutluyorsunuz?” şeklindeki tepkisel tavır. Çözümsüz, iç daraltan sözler bunlar. Peki, madem öyle, kutlamayalım o hâlde.

İkinci haz etmediğim tepki “siz erkekler Kadınlar Günü’nde bari susun da biz kendi içimizde kutlayalım” gibi ifadeler. Kadınlar söz konusu olduğunda erkeklerin görüş beyan etmesini bir tahakküm türü olarak gören ve bu şekilde bizi susmaya sevk eden tavır. Peki, tamam. Kutlamayalım o hâlde. Erkekler olarak susalım. Zaten sessizce geçiştiriyor pekçok kişi.

Üçüncüsü ise “bugün tüm kadınların değil, yalnızca emekçi kadınların günü” yaklaşımı ve ardından kopan tartışmalar. Tüm kadınlar mı, yoksa bazı kadınlar mı, tahakküm kuran, hiyerarşi basamaklarının yukarılarında yer tutmuş kadınların günü kutlanmamalı mı, yoksa sırf kadın olması yeterli mi vs. Tartışılsın gerçi. Rahatsız değilim.

Şimdi söyleyeceklerime de “kadınlar üzerine erkekler olarak konuşma hakkınız yok” gibi tepkiler verilebilir. "Siz erkeklerin algısına göre şekil almak zorunda değiliz" de denebilir. Sorun değil. Ben fikrimi söylerim. Tamamen kişisel olacak zaten. Ben kadınları erkeklerden daha çok seviyorum. Hayatımda cinsiyet temel bir ölçüt değil. Benim için bir insan dürüstse, sözünde duruyorsa, ne bileyim durduk yere başkasına zarar vermiyorsa, kadın ya da erkek olması onunla iletişim kurmamda belirleyici olmuyor. Yine de kadınları daha çok seviyorum. Bu konuda tarafım. Kadınlar, bulundukları ortamın estetik ortalamasını yukarıya çekiyor bir kere. Çok güzeller yahu. Bir erkeklere bakıyorum bir de onlara. Bir kendime bakıyorum. Erkek işte. Normal bir tip. Bir de onlara: Zarafet desen var, güzellik desen var. Kuğu gibiler. Akıl desen zaten cinsiyet tanımıyor. Hepimizde aynı yani. Bonus olarak onların o neşeli hâlleri, sesleri, sohbeti, kahkahaları filan ortama renk katıyor.

Kadın düşmanı olmayı hiçbir zaman anlayamadım. Centilmenliği önemsiyorum. Şiddete karşı az çok oturmuş bir mutabakat varken “kadına şiddete karşıyım ama...” diye söze başlayıp bahaneler üretmemek gerek. Bulunduğu ortamı ışıklandıran bir varlığa iltifat etmek gerekir olsa olsa, ne şiddeti? Olmadı, hiç olmazsa nötr kalmayı, onu eşitin görmeyi başarmak zor olmasa gerek.

Yalnızca erkek olan ortamları düşünüyorum. Askerlik geliyor aklıma. Sağım erkek solum erkek, koğuşta erkek, nöbette erkek, yemekhanede, içtimada, her an her yerde yalnızca erkek-erkek-erkek :/ Estetik algımızın irtifa kaybettiği, yürek solduran bir ortam -çekilir gibi değil. Kadınların varlığı yeter. Onlar olmasaydı yaşama sevincimiz yerlerde sürünürdü herhalde.

Özetle iyi ki varlar.

10 Mart 2018 Cumartesi

Kişisel Mevzular

Sol ayağımdaki sorundan ötürü dün hastanedeydim. Çoğunlukla devlet hastanesine gidiyorum. O kadar sigorta ödüyoruz, bari ayda yılda bir yararlanalım, değil mi? E-randevu sistemi güzel. E-devlet, e-okul, bunları seviyorum. Mümkünse tüm bürokratik işlemler elektronik ortama aktarılsın da onca kağıt israfı bir son bulsun. Doktor ayağıma baktı yine. Film çekildi. Kemik ve eklemde sorun yok. Yastıklama işlemi gören yerin hasar gördüğünü tahmin ettiğini söyledi. İlgi ve üslup bakımından doktor iyiydi. Genellikle karşılaştığım doktorlar iyi.

Derken macera başladı. Yazdığı bir ilacın yanısıra ortopedik bir destek de almam gerekiyormuş. Böyle ayak parmağına geçiriyorsun, ayak tabanının ön kısmının altına yumuşak bir destek sağlıyor. Yazdığı bu malzemeyi alabilmem için, ne bileyim, o kadar hastane tecrübem yok, meğer hastanedeki diğer ortopedistlere de kağıdı imzalatmam gerekiyormuş. Bir tanesinin kapısında bekledim. Teyzeler ters ters bakıyor. Tam girecek gibi oluyorum, teyzelerden biri bir omuz darbesiyle beni ekarte ediyor. Survivor Adası gibi. Aradan girerim diyorum, içeride hasta varken de hayatta girmem, hasta mahremiyetine aykırı sonuçta. Neyse. O ikinci doktora imzalatmak gene çok zor olmadı. Bazı egzersizler yapmayı önerdi bir de. Sağolsun. Doktora kavuşmak mesele. Kavuşursan iyi. Sonra diğer ortopedistin odasını buldum. Ama kendisi yoktu. Üstümde takım elbiseyle dikildim belki gelir diye. Meğer yemek paydosu on iki buçukta değil, on ikideymiş. Öğleden sonra derslerim vardı. Bir daha hastaneye ancak bir hafta sonra gelebilirdim. Derken biraz ayıp oldu belki, hani hiç huyum değildir ama yemekhaneye girip doktoru buldum ve kağıdı imzalattım.

İmza Onay’da bir kaşe ve mühür daha vuruldu. Bitmedi. Başhekimliğin de imzası gerekiyormuş. Saat geçiyor bir yandan. Okul olmasa sorun yok. Beklerim ama dersler var. Koridorda geçerken bir çalışana “Başhekimin odası nerede?” diye sorduğumda, bilmiyorum yüzümde nasıl bir ifade vardı, yahut takım elbiseyle ortalıkta müfettiş gibi dolandığımdan ötürü mü, veya kendisi biraz stresli bir yapıda olduğundandır belki, adam heyecanla “ŞO’YANDA EFENDİM! ŞORASI!” diyerek odaya giden koridoru işaret etti. Başhekim yardımcılarını beklemeye başladım. Yirmi beş dakika sonra bir tanesi geldi. Kağıdı imzaladı ve dışarı çıktım.

Sonuçta o ortopedik malzemeye kavuşmak istiyordum. Bir medikal mağazası buldum hastanenin yakınında. İmzalar uğruna dikilip beklemekten ağrıyan sol ayağımla, hafif topallar hâlde dükkana girip belgeyi gösterdiğimde, dükkan sahibi, “e bu malzemeyi devlet karşılamıyor ki?” dedi. Hani ben de sanıyorum, sonuçta tüm ortopedistlerin, İmza Onay'ın, başhekimliğin filan imzası gerektiğine göre ner'den baksan 200 liralık bir şeydir. “Kaç lira bu acaba?” diye sordum. Yirmi liraymış :/ Hemen aldım. Bileydim o kadar uğraşmazdım yahu. Hayır, sanki biyonik adam elbisesi alıyoruz.

Dolmuşa binmek üzere ana yola doğru yürürken simit aldım. İmzaların olduğu kağıdı ise bir çöp konteynırına attım.

* * *

İleride bir gün bir şekilde köşeyi döneceğime ve buna müteakip çalışmak zorunda kalmayacağıma inanmışımdır hep. İşe gitmek, daha doğrusu çalışmak zorunda olmak hayatımın geçici bir evresiymiş, sabırla sürdürmem gereken ve elbet bir gün, hatta yakın bir gelecekte geride bırakacağım bir aşamaymış ve en nihayetinde özgürlüğüme kavuşacakmışım gibi bir tuhaf avuntu. Nasıl olacaksa artık, piyango mu vurur yoksa başka bir şey mi bilmiyorum, muhakkak o gün gelecekmiş ve ben, yalnızca, canımın istediği ve iyi yaptığımı düşündüğüm işlere odaklanacakmışım, hayatımın geri kalanını canım ne isterse ona vakfedecekmişim gibi. 

Benzer şekilde, çocukluğumdan beridir tanımlayamadığım bir şeyin olmasını bekliyorum bir de. Bir gün elbet voleyi vuracağıma dair belirsiz bir hisse sahibim ve otuz altı yaşımı doldurmama ramak kalmışken dahi bu his beni terk etmiş değil. Hayatımın doruk noktasına henüz ulaşmamışım, ne kadar mutlu anlar yaşamış olsam da, hayattan şu ana dek ne denli tatmin olmuş olsam da bunlar o kadar da büyütülecek deneyimler değilmiş, çok daha büyük, çok daha cazip, unutulmayacak bir an, bir zirve beni beklemekteymiş, bir gün elbet oraya ulaşacak ve “işte bu!” diyecekmişim gibi bir tuhaf his. 

Henüz oraya çıkmamışım gibi. Hep beklenen bir henüz-varolmayan. Tatmin olmayan canlılarız ve belki de olması gereken bu. Kalıcı tatmine ulaşmak artık hiçbir şeyi arzu etmemek anlamına gelecektir ki arzu bittiği zaman insan herhalde -en azından ruhen- ölürdü. Güzel bir şeyler olacağına dair bu belirsiz his, ne olduğu, nerede ve ne zaman gerçekleşeceği öngörülemeyen bu umut olmasaydı nasıl olurdu acaba? Çünkü bazen insanı ayakta tutanın tam da bu tarif edilemeyen beklenti olduğunu düşünüyorum. Godot’yu bekler gibi, o günün bir gün geleceği hayaliyle günler günleri kovalıyor ve her geçen gün yanıldığımın bir ispatı olsa da, “nasıl olsa o gün gelecek ve güzel bir şey olacak” duygusu içeride durmaya devam ediyor. 

Yakındığım sanılmasın. Sizde de aynısı var mı bilmiyorum; ama yeni bir şeyler yapmam için beni itekleyen şey tam da bu tuhaf duygu.

* * * 

İki gündür kendimi dinliyorum. Kendinle baş başa kalmak dendiğinde genellikle kitap okumak ya da film izlemek gelir akla. Veya müzik dinlemek. Bunu kastetmiyorum. Okumak hep var elbette; ama salt bir seyirci, edilgen bir alımlayıcı olmakla yetinmeyi sevmiyorum. Çok fazla kitap okumanın, kendine düşünme fırsatı vermeksizin, içe dönüp bakma ve kendini dinleme fırsatı vermeksizin sürekli okumanın zararlı bile olabileceğini düşünüyorum. “Anlıyorum ama konuşamıyorum” dendiğinde olduğu gibi. Hep alıp hiç vermemek, hep tüketip hiç üretmemek gibi. Belki kendinle baş başayken kendinden kaçmak istiyordur kişi ve bu yüzden kulağından müziği, elinden kitabı ve gözlerinden ekranı eksik etmiyordur. Mümkün.

Tam aksine, kitaplarla daha az meşgul oldum ve bolca kendimi dinledim. İçeride, derinlerde bir yerde, bulutsu şeklinde bir oluşum var. Henüz billurlaşmamış, belirsiz bir yığın ama doğup yükselmeye devam etmekte. Yeni bir hedef, yeni bir ideal belirecek ama henüz adını koyamıyorum. Varoluşsal bunalım değil, varoluşsal coşku sarıyor bedenimi ve kendimi çok güçlü hissediyorum. Biliyorum ama adını koyamıyorum. Duyuyorum ama ifade edemiyorum. Ona sahipmişim ama onu sözlerle başkasına aktarmam henüz mümkün değilmiş gibi. İdrakim en üst düzeye çıkmış, algımın kapıları ardına dek açılmış, şaşmaz bir sezgi ile hakikati edinmiş, onunla bir olup örtüşmüş ve mükemmelen uyum sağlamışım gibi. Nadir yakaladığım fakat giderek sık ve kalıcı olmaya başlayan doluluk anları.

Coşkudan yerimde duramadığım anlar uzamışken, evde bir ileri bir geri yürürken aynaya rastladığımda bu yaşama kudretini bakışlarımda gördüm. Hiçbir şey elimden kurtulamaz diyordu gözlerim. Hiçbir işi yarım bırakmayacak, tuttuğumu koparacak, yeni bir amaç koyup ona doğru yol alacak ve hiçbir engel tanımayacakmışım gibi. Manevî bir haz mı demeli, öfori mi, conatus’un yükseklerde gezinmesi mi, yoksa saatler süren bir manik atak mı, bilemiyorum; ama tevazunun yeri ve zamanı olmadığını hissediyorum. Böyle doluluk anlarında tevazu ancak heves kırar ve zayıf düşürür. Evet, “ben” demekten imtina etmemiz, kendimizi merkeze koymamamız söylenip durdu. Buna hiç inanmıyorum. İnsan kendini güçlü duyduğunda, hatta kendine, iç dünyasına ve hissettiği bu duyguya hayranlıkvari bir his duyduğunda müteredditliğine son vererek harekete geçiyor ve ancak o zaman yeni bir doğum gerçekleşiyor.

Taşların yerli yerine oturması gerek. Derin katmanlarda bir iki deprem daha yaşanması, fırtına öncesi bir süre daha sessizliğin hüküm sürmesi gerek. Coşku daha sık uğruyor. Oluyorum olmasına; ama daha çok okumam, biraz daha kendimi dinlemem, dinlenmem ve demimi almam gerek.