26 Şubat 2018 Pazartesi

Akıl Vermek Üzerine

Akıl vermek kadar sevimsiz bir şey yok. İnsanların kişisel tercihleri söz konusu olduğunda “şöyle yapın”, “böyle böyle yapıyorsunuz; yapmayın”, “öyle olun”, “böyle olmayın” gibi, sen dilinin kullanıldığı buyruklar vermek muhatabı soğutuyor. Özellikle kişisel bir tercihim için, bir başkası, talep etmediğim hâlde bana akıl verecek olsa, o an için az buçuk varolan dinleme hevesim de kırılır. Bu tip buyruklara maruz kaldığımda muhatabımı ciddiye alma şansım azalır. Sanıyorum pek çok kişi için aynı durum geçerli.

Akıl vermeyi itici buluyorum; çünkü vesayetçi bir yaklaşım. Birisi size akıl veriyorsa, aklınızın yetersiz olduğuna inanıyor ve öyle inandığı için sizin yerinize aklediyordur -öyle sanıyordur yani. Sağol, almayayım... Sizi sizden daha çok düşünen kişi en nihayetinde bir vesayetçidir ve bu bir tahakküm türüdür. Bir başkasının kendisi için iyi olanı bilemeyeceğini iddia etmek yukarıdan bir bakış. “Sen kendin için iyi olanı bilemezsin. Ben bilirim” tavrı. Yoo, belki o kişi kendisi için neyin iyi olduğunu biliyordur?

Söz konusu vesayetçi tutumun, yani başkası için neyin iyi olduğunu ondan daha iyi bilme anlayışının genişletilmiş türü ise ideolojiler. “Benimsediğim ideoloji hepimizi düzlüğe çıkartacak” anlayışı. Ya da bir başka ideolojinin “ben sizler için neyin iyi olduğunu biliyorum ve sizin adınıza karar verecek, sizi kurtaracağım!” derkenki vesayeti.

Demokrasi eleştirilebilir. Aslında bol bol demokrasi eleştirisi yapmışlığım var. Gelgelelim, demokrasinin bazı avantajları olduğu da açık. İdeolojiler, ya da politik iddialar diyelim, hiç olmazsa yarışabiliyor. Ve vesayet en aza indirgeniyor. Çünkü “benim iyi anlayışım iyiler içerisinde en iyisi” iddiasındaki bir söylem, ancak yurttaşlardan onay görürse o vesayet hakkını elde edebiliyor. Evet, vesayet kaçınılmaz; ama demokraside hiç olmazsa gönüllü bir devir teslim var. İdeal durumdan bahsediyorum elbette. Kitlelerin manipüle edilebilirliği, dezenformasyon vb. sorunlar malûm.

Kişisel baza dönersek, başkasını kendisinden bile iyi tanıma iddiasıyla ona akıl vermeye kalkışmayı çok sevimsiz bulduğum için bunu öncelikle kendim yapmamaya gayret ediyorum. Kendinden başlamak lazım... Ya akıl vermiyor, ya da, hani olsa olsa ben dili kullanarak, “şöyle olma, böyle yapma, öyle ol” demek yerine, “yerinde olsaydım öyle yapmazdım” gibi ifadeler kullanıyorum. O da ancak muhatabımdan talep gelirse. Sonuçta akıl almak kötü bir şey değil. Ben de, eksik olduğumu ya da kararsız kaldığımı hissettiğim bir durumda başkasına akıl danışabilirim. Burada bir talep, bir gönüllük söz konusu.

Bu yüzden akıl danışmak güzel şey. Talep olmadığı hâlde akıl vermekse güzel değil.