20 Ekim 2018 Cumartesi

Türkiye'de Felsefe

Biraz ukalalık edeyim. Türkiye’de edebiyat iyi ama felsefe kötü. Adalet Ağaoğlu’nun Ölmeye Yatmak adlı romanı şu ana dek okuduğum en iyi kitap olabilir mesela. Düşünce içerikli kitaplara yöneldiğinizde ise hayal kırıklığına uğruyorsunuz. Hep çeviri okumayayım, kendi ülkemdeki düşünsel üretime de temas edeyim diye kimi şöhretlerin kitaplarını alıyor, bittikten sonra bana ne kattı diye soruyorum kendi kendime ve yanıtım çoğunlukla "eh, güzel bir Türkçe kullanımı belki; ama düşünsel bakımdan kayda değer bir şey yok" şeklinde oluyor.

Cemil Meriç, Celal Şengör, İsmet Özel ve Sabahattin Eyüboğlu okudum son zamanlarda. Bir kere çok kolay okunuyorlar; ama çok kolay okunmalarında derinlikli olmamalarının da payı var. Birisi süslü ifadelerle oksidentalizm ve Osmanlı nostaljisi yapıyor, diğeri gelmiş geçmiş en büyük filozof olarak Popper’i gösterip geriye kalan ne varsa çöp ilan ediyor, bir diğeri kendince bir İslam ideali kurmuş, şiirle taraftar arar ve kendisini eleştiren herkesi azarlarken, sonuncusu, kafasında kurduğu Anadolu ütopyasına sarılmış, gerçekleri eğip bükerek zorla o şemaya oturtmaya çalışıyor. Meriç ve Şengör’ün bilgi birikimine, Özel’in şairliğine ve Eyüboğlu’nun çevirmenliğine bir sözüm yok ama bu insanlarda felsefî bir yön göremedim. Belki Özel’in Heidegger’den mülhem kimi cümleleri, o kadar.

Anlaşılan o ki artık daha da seçerek okuyacağım. İyi ki bu zamana kadar çeviri eserlere ağırlık vermiş ya da doğrudan doğruya İngilizce metinleri okumuşum. Nermi Uygur’un bir kitabını almıştım da... I-ıh. Amanın, şimdi aklıma geldi. Cündioğlu’nun üç kitabını okumuştum. Daha da almam; zira üç-beş ansiklopedik malumat ve kimi film önerileri dışında bana hiçbir şey katmadı. Türkiye’de düşünsel derinlik değil tarafgirlik söz konusu. Yukarıda saydığım -ve saymadığım- yazarlara dair olumsuz bir görüş beyan ettiğin vakit onu seven birisi çıkıp kızıyor. Seviyor çünkü onu. Düşüncelerinden ilham aldığından değil, kendi tercihlerini onayladığından, kendi kampından bir yazar olduğundan derhal savunmaya geçiyor.

Açar Badiou, Girard veya Sloterdijk okurum daha iyi. Girard okuyorum bugünlerde mesela. Toplumlardaki kurban ritüelini, günah keçisi kavramını, insanların nasıl birleşip toplum olduklarını ve çatışmaya düştüklerini anlamama yardımcı oluyor. Kavram inşası zor zanaat. Adamlar ciddi ciddi tüm ömrünü adıyor bu işlere.

Bugünün dünyasını anlamak istiyorsak dışarıya muhtaç olduğumuzu düşünüyorum. Yine de “tertemiz bir Türkçe kullanmış”, "çok rahat okunuyor" gibi biçimsel değerlendirmelerin ötesinde bir şeyler diyebileceğimiz, bize gerçekten bir şeyler katacak ve bizi sarsacak düşünürlerimizin artmasını umuyorum. Pek şöhret olmasalar da Ulus Baker gibi kişiler de var.

Türkiye'de ilgiyle takip ettiklerimden en sevdiklerimse teorik kitapların çevirmenleri. Yabancı literatürü takip eder, kendilerini sürekli geliştirir ve müthiş bir sabırla, yok pahasına çalışırlar.

Hakları ödenmez. İyi ki varlar.

19 Ekim 2018 Cuma

İşçi Sınıfı ve Ulusal Farklılıklar

Dünya’nın her yerinde sömürülenin işçi sınıfı olmasından ötürü, bir çok yerde, ulus farklılıklarına değil de sınıf farklılıklarına bakmamız gerektiğini okumuşumdur. Sonuçta işçi ve emekçiler, tabi oldukları devlet ne olursa olsun sömürülüyordu. Türk, Fransız, Rus, Mısırlı ya da Kenyalı olman önemli değildi. Her halükârda, emekçiysen emeğinle ürettiğin artı-değere el konuyor, ürettiğinin ancak küçük bir kısmı sana ödeniyordu. Bu sebeple uluslararası bir işçi örgütlenmesi gerekliydi. Emekçilerin zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi yoktu. Ulus farklılıkları aldatıcı, inanç ve kültür gibi farklılıklarsa belirleyici güçte olmayan, üst-yapısal mevzulardı.

Ben bu anlatıya katılmıyorum. Birincisi, kültür farklılıkları sanıldığı kadar önemsiz değil. Belirli bir kültür dairesinde zengin olmaktansa, bir başkasında ortalama bir yurttaş olmayı tercih edebilirim. İkincisi, ulusal farklılıklar hiç de önemsiz değil. Edirne’ye Bulgar turistler akın ediyor aylardır. Bulgar Levası Türk Lirası karşısında değer kazanınca adamlar günübirlik gelir oldu Edirne’ye. Hazır paraları değerlenmişken Türkiye’de alışveriş yapıp geri dönüyorlar. 

Alman, Bulgar ve Türk işçiler, emekçiler ya da çalışanlar diyelim, eşit durumda değil. Bir devletin parası diğer devletin parasından daha değerliyse, “tüm işçiler eşit şartlarda yaşıyor, sonuçta hepsi sömürülüyor” diyerek mevcut farklılıkları yoksaymak mümkün olmuyor. Bir İngiliz işçisi Sterlin’ini bozdur bozdur harcıyor, Amerikalı sıradan bir yurttaş Uzakdoğu gezisi yapıyor, Suudî vatandaşı yabancı ülkelerden konut alabiliyorsa ve elin Fransız’ı, Alman’ı ya da Belçikalı’sının ülkesinde aldığı maaş onun Türkiye’de mükellef bir tatil yapmasına olanak tanıyorken bizim işçi oralarda tatil yapamıyorsa, ulusal paranın değerinde yansımasını bulan ulusal farklılıkları görmezden gelemeyiz. 

Dünya’da farklı devletler ve her birinin farklı para birimleri var. O paraların kimisi daha değerli ve parası değerli olan ülkelerde yaşayan çalışanlarla, parası değersiz olan ülkelerin çalışanları, sırf sömürüldükleri gerekçesiyle eşitlenemez. Hollandalı ve Libyalı fabrika işçileri, evet, tümü işçidir, ama aynı durumda değiller. Dolayısıyla, kimilerinin zincirlerinden daha fazla kaybedecek şeyi var ve bu şartlarda uluslararası bir işbirliği mümkün görünmüyor.

13 Ekim 2018 Cumartesi

Olan, Olması Gereken ve Rasyonel Tartışma

Olması gerekene bakarak olanı yargılamak mutsuzluk sebeplerinden birisi. Olanı olduğu gibi kabullenince her şey yerli yerinde görünüyor. Yaya geçidinden geçen kadınla iki kızını bir otomobil ezip geçiyor. Normalde, olması gerekene bakarak, yaya geçidinde araçların durması gerektiği düşüncesiyle mevcut duruma karşı duyduğumuz hoşnutsuzluğu dillendirmemiz gerekir. Bir başka olayda, yaya geçidinde durup yayaya yol veren bir araç zincirleme kazaya sebebiyet veriyor. Bunlar bireysel bazda çözülemeyen işler. Sen dursan ne olur? Arkadaki araçlar durmayıp sana çarpıyor bu sefer. Yayaya iyilik yapayım derken onun hayatını da tehlikeye atmış oluyorsun.

Mevcut durum bu. Olan bu. Belki de olanı değil, ideal normları değiştirmeli. Olması gerekeni bir kenara bırakıp, olanı norm kılmalı. Hume haksız olabilir. Olması gerekene bakarak olanı yargılamaktansa, olandan olması gereken çıkartabiliriz pekâlâ. Türkiye’de yaya geçitleri tümden kaldırılsın mesela. Zaten bir işlevi yok. Toplumda bir karşılığı yok. Neden olmasın? Bu da bizim kendi normumuz olur. Gerekli gereksiz her vakit havaya ateş açanları düşünelim. Suç mu bu? Suç. Kim takıyor? Kimse. Yanlışlıkla ölenler olsa da bu alışkanlık değişiyor mu? Hayır. O hâlde belki de bunu norm addetmeli. Belki de vatandaşımız başkalarının kendisinden korkmasından haz duyuyordur. “At, avrat, silah! Bu benim kültürümde var kardeşim. Batı’nın normlarını bize dayatamazsınız!” diye düşünüyor, doğru ya da yanlış, olanın, mevcut durumun devamını arzuluyordur. Olamaz mı?

“Hayır! Olması gerekeni esas almalı, eğitimle, olanı itekleyerek olması gerekene doğru devindirmeliyiz” denebilir. Zaten hep denen de budur. İdeal bir düzen vardır. İdeal olan iyi olduğu için, nesnel bir iyi olduğu için herkes onun iyi olduğuna ikna edilebilirdir. İdeale bakarak gerçekliği yorumlamalı, gerçekliği ideale benzetmek için elimizden geleni yapmalı, farkındalık kampanyalarıyla duyarlılıkları arttırmalıyızdır. Ne kadar işe yarar? Pek etkili görünmüyor. Farkında olmasına farkındayız ama pratikte değişen bir şey yok. Bireyciliğin farklı bir türevi gelişti bizde. Olan bitenden giderek daha az etkilendiğime göre kendimi de katabilirim bu bireyleşmeye. Başkalarına mesafeli, tercihlere saygılı, zarar vermeme ve rahatsız etmeme eksenli bir bireycilik değil de, “benden sonra tufan!” anlayışının egemen olduğu başka bir versiyon yürürlükte olan.

Olması gerekenin nesnel hakikatini bir kenara koyalım. Konu ne olursa olsun tartışacak olsak, akıl yürütmemizi rasyonel gerekçelerle, hipotezimizi ise empirik verilerle, kanıtlarla destekleyip ortaya sunsak yine elde var sıfır; çünkü bu akılcı iyimserlik, muhatabının rasyonel bir birey olduğu ve sırf aklederek ikna olabileceği inancını önvarsayıyor.

Sokrates diyaloğunda yaşamıyoruz. Karşında ikna olma eğiliminde olmayan, makûl olmayan bir muhatap olduktan sonra dünyanın en makûl argümanını da sunsan etki etmiyor.

6 Ekim 2018 Cumartesi

Sağlıkta Şiddet, Her Yerde Şiddet ve Bireysel Silahlanma

2010 kışı. Tirebolu’da bir akşam süpermarket kasasında kuyruk oluşmuştu. Sıra kavgası çıktı. Öyle tekmeli yumruklu değil. Ağız dalaşı. Mülayim olan kişi “belaya bulaşmayayım” düşüncesiyle uzatmamış, ödemeyi yapıp oradan ayrılmıştı. Susmak bilmeyen sinir küpününse hemen arkasında ben vardım. Adam sürekli ama sürekli konuşuyor, çıkan adamın arkasından atıp tutmaya devam ediyordu. İşten çıkmışım, akşam vakti, yorgunluğun verdiği tahammülsüzlükle “yeter, sus!” deyiverdim. “Sana ne oluyor? Sorunun sen’le bir ilgisi var mı?” diye bana yöneldi bu kez. “Benim yanımda bağıra çağıra konuşuyorsun. Kimse dinlemek zorunda değil. Tamam, adam gitti artık, sus!” diye açıkladım. Neyse ki uzatmadı. Bugün olsa hiç tepki vermezdim. O gün yaptığım deli cesaretiymiş.

Bir doktor 18 yaşındaki hastası tarafından vurularak öldürüldü. Ben artık, “canım bunlar münferit hadiseler, genelleme yapmayın” diyenlerin rahatlığından fena hâlde sıkıldım. Her şiddet olayına bir gerekçe bulanlardan, “kim bilir doktor ne dedi o hastaya” diyerek durumu meşrulaştıranlardan, hani tacize uğrayan kadınlar için “o saatte dışarıda ne işi varmış?” yaklaşımı vardı ya, onun gibi, bir insanın cinayete kurban gitmesini normalleştirmek uğruna buna bahane arayanlardan epey sıkıldım. Kötü bir şey olduğunda, “ne var yani, aynısı başka ülkelerde de oluyor!” diyerek durumu eşitleyen, her şeyi ama her şeyi aynı kefeye koyan, Batı deyince Norveç’i ve İsviçre’yi değil de, koca bir Teksas olan Amerika’yı örnek gösterenlerden de sıkıldım. 

"Bir yerde yanlış giden bir şeyler var, bir eğilim söz konusu, insanlarda tahammülsüzlük arttı" dediğinde, insanların artık direkt silah çekmesinden dem vurduğunda, evinde ve aracında pompalı, belinde tabanca, hiç olmadı cebinde bıçak bulunduran ve bunları kullanmak için fırsat kollayan kimselerin varlığından rahatsız olduğunu dile getirdiğinde durumu abarttığını söyleyenlerden, hatta bireysel silahlanmanın ABD’de olduğu gibi Türkiye’de de serbest bırakılması gerektiğini savunanlardan, “sende de silah olursa kendini koruyabilirsin” diyerek bu önerinin nereye varabileceğini hesap etmeyenlerden de fena hâlde sıkıldım.

"Canım, eğitimli kesim halkı ezdiği için halk tepkili" diyerek şiddeti normalleştirenler, her şeyi ama her şeyi anlayışla karşılayanlar, siz de burada mısınız peki? Adam öldü. Kim kimi eziyor acaba? Doktoru öldüren o genç "kader kurbanı" mı oldu şimdi?

Seçim sonuçlarının açıklandığı gecelerde, düğünlerde, asker uğurlamalarında filan havaya pat-pat-pat diye sıkacak kadar rahat insanlar o silahları yalnızca mutlu anlarında kullanmayacak elbet. Hayat mutlu anlardan ibaret değil. Mutlu olunca havaya silah sıkan kişi, sinirlenince gider elinde silah olmayan birini öldürür. Biz “silah kullanma yetkisi devletin tekelindedir” diye öğrendik öğrenciyken. Ancak tüm bu erkeklikler, adamlıklar, adam gibi adamlıklar insanları öyle gazladı ki, giderek daha fazla sayıda insan silah edindi, ediniyor.

Önüne gelenin silaha erişimi bu kadar kolay olmamalı. Bu gidiş iyi değil.

29 Eylül 2018 Cumartesi

Lozan Antlaşması ve Yeraltı Zenginliklerimiz

2023’te Lozan Antlaşması yüz yılını dolduracağı için Türkiye’de şu ana kadar varlığı gizli tutulan madenleri çıkartma hakkı doğacakmış. Bu şehir efsanesine ve kimi türevlerine birkaç sefer rastlamıştım; ancak bugün dolmuş şoförü bahsedince ne denli yaygın olduğunu fark ettim. Beş sene sonra petrol ve doğalgazı çıkartınca köşeyi dönecekmişiz. O zaman Dünya görecekmiş gününü. “Peki böylesine önemli bir bilgi neden -mesela- CNNTürk’te bir kez olsun geçmedi?” diye sorduğumda, bunun son derece gizli bir bilgi olduğunu, televizyonda duymamın mümkün olmadığını söyledi şoför abi. Madem böylesine gizli bir bilgi veya bir devlet sırrı, nasıl oluyor da kendisi biliyor, onu düşünmemiş olsa gerek. “Ben inanmıyorum öyle bir şeye” demekle yetindim.

Bence bu bir gariban avuntusu. Umut fakirin ekmeği derler ya hani, gelecekte şöyle olacak, böyle olacak diye hayaller kurmayı seviyoruz. Aslına bakarsanız, ülkemize özgü bir durum değil. Herkes hayaller kurmak, müreffeh ve mutlu bir gelecek düşlemek ister. Bize özgü olan bunun işleyişindeki mantık: Üreteceğiz, çalışacağız, gayret edeceğiz, ihracatı arttıracağız, nitelikli eleman yetiştireceğiz, sanayi ve tarımda büyük hamleler gerçekleştirecek, ar-ge çalışmalarına ağırlık vereceğiz gibi bir gelecek tasavvurundan ziyade, “madenler varmış, onları çıkartınca zenginiz” tarzında, hazıra konmacı, köşeyi dönmeci, piyangovari bir beklenti içerisindeyiz. 

Bireysel bazda da durum aynı. “Niye üreteyim abi? Fabrika kurup işçiyle uğraşacağıma rezidans inşa eder kira gelirleriyle geçinirim” mantığı yaygın. “Bizim x kazasının y noktasından yol geçecekmiş, köşe olduk!” sevinci vardır bir de. Talih kuşunun bir gün bizim de başımıza konacağına dair bir umut. Her ne olacaksa durduk yere olacak. Ortada bir emek yok. Araziden yol geçecek, köprü yapılınca civar araziler değerlenecek, sözleşmenin miadı dolunca madenler çıkartılacak vb. Adamın sermayesi varsa, gidip de fabrika kurarak risk almak yerine faize yatırıyor mesela. “Yahu” diyor, paradan para kazanmak varken ne diye üretimle risk alayım? Ne diye dertsiz başıma dert açayım. 

Doğalgaz ve petrolde dışa bağımlıyız. O yüzden başka kalemlerde üretimin artması, kendimize yeterli bir ülke hâline gelmemiz ve Dünya’ya ihraç edebilecek ürünler geliştirmemiz şart. Domatesle olmuyor tabi. Adam küçücük bir iPhone ile kasalarca domatesten yapamayacağın kârı elde ediyor. Hatta yazılımlarla, elle tutulamayan sanal kimi ürünlerle, Facebook'la, Google'la bir ülke ekonomisinden bile büyük olabiliyor. Bizde gördüğüm kadarıyla hayaller Suudi Arabistan misali zenginliği hazır bulmak, ona "konmak." Sonuçta, yeterince petrolün varsa bir şey üretmene gerek kalmaz. Bastırır parayı ne gerekiyorsa dışarıdan getirtirsin ayağına.

Şoför abinin gözleri ışıldıyordu umuttan. O kadar ki, keşke yanılsam da ülkenin her yerinden petrol ve doğalgaz fışkırsa diye diledim içimden.

27 Eylül 2018 Perşembe

2018 Ekonomisi ve Instagram Trendleri

Instagram’daki yeni trendi görmüşsünüzdür: Lüks arabasının sürücü kapısından çıkarken yüz üstü yere düşmüş, şık giyimli, bakımlı, bir elinde çantası, yerde iPhone ve pahalı giyim markalarının alışveriş çantaları, diğer elinde takılar, bilezikler, hatta banknotlar olan, belli ki zengin kadınlar. Kadınlar diyorum; belki erkekler de bu trende dahil olmuştur, henüz görmedim. Sanıyorum trendlere dahil olmak eğlenceli. İkincisi, bu yöntemle zenginliği sergileme fırsatı doğuyor. Normalde görgüsüzlük sayılabilecek bir hareket, herkes yapınca meşruiyet kazanıyor. “Canım, herkes yapıyor, ne var yani?” Belki sırf eğlenmek veya zenginliğini sergilemek dışında kimi psikolojik gerekçeler de vardır. Bilemiyorum.

Malûm, Türk Lirası’ndaki değer kaybı hepimizi kaygılandırıyor. İthal ürünlerdeki fiyat artışları zaten aşikâr. “Domatesin dolarla ne alakası var?” diyenler görüyorum. Evet, ilgisiz gibi görünüyor; ama o domatesin yetişmesinde işçilik ve toprak dışında bizden olan pek bir şey yok. Tohum ithal, gübre ithal, akaryakıt ithalse, yetiştirilmesi ve nakliyesi derken illa ki her ürün bu durumdan etkilenecektir. Yalnız, Instagram trendlerinden de gördüğümüz üzere zengine bir şey olmuyor. Olan asgarî ücretli yoksullara ve orta direğe oluyor.

Bir öğretmen olarak hâlime şükrediyorum. İşimi ciddiyetle yapmaya gayret ediyorum. Hiç değilse iş sahibiyim. Okumaya da zaman bulabiliyorum. Sigara içmem. Arabam yok. Tutumlu birisiyim. Ne de olsa çocukluğumda yokluk gördüğüm dönemler oldu. Evde tüp biterdi mesela. Babamın şofbene on gün tüp alamadığı olurdu. Güğümde su ısıtır, kovada ılıştırır, öyle yıkanırdım. 90’lı yıllarda bir bolluk dönemi yaşadığımızı hatırlıyorum: Babam her hafta ‘77 model -benzini adeta içen!- Opel Record ile bizi Yalova’ya götürür, yedirip içirir ve gezdirirdi. Şimdi Scooter motosikleti ile anca’eve gidip geliyor. Yine de, çoğunlukla sıkışıktık. Bu yüzden yoksulluğa idmanlıyım.

Ben gibi yetişmiş orta direk vatandaşlar, gerçek zenginlerin yaşamını tasavvur edemez. Hayal bile edemeyiz. Parasal dünyamız küçüktür bizim. Yat hediye etseler bana, aklıma o yatla keyif çatmak değil de marina kirası, vergisi, bakımı, yakıtı filan gelir mesela. Öyle rezidanslar var ki, oradan bir daire hediye etseler, aidatı yüzünden içinde oturamam :) Dizilerdeki kocaman evleri görünce elimde olmadan “acaba doğalgaz ayda kaç lira geliyordur?” diye düşünürüm. "O koca evi satıp, yerine beş ev alır, dördünü kiraya verir birinde otururum" diye geçiririm içimden. Oysa zenginler böyle yetişmedikleri için bu hesapları yapmaz, benim bir ayda yaptığım gıda harcamasını pekâlâ bir öğünde yapabilirler. Bir arkadaşım, “Tamer, burada bir akşam yemeğine 1.500 lira bırakan var” demişti -lüks bir restoran için.

Şimdi rahatım yerinde. Hiç değilse çeşmeyi açınca sıcak su geliyor :) Her gün restoranda yiyemem tabi; ama dengeli besleniyor ve sosyal hayatımdan geri kalmıyorum. 

Yine de o Instagram trendinde ve TV'de gördüğümüz hayatlar bambaşka. Ayrı dünyalar, farklı kaygılar, başka gündemler.

23 Eylül 2018 Pazar

Güçlü Olan Haklıdır

Dışarı çıktım. Dar bir sokaktan karşı kaldırıma geçerken bir araba benim için durdu. Sahalarda pek görmediğimiz hareketler. Hoşuma gitti tabi. Türkiye’de uygar insanlar da var sonuçta. Varlar ama onlara rahat verilmiyor. Şehiriçinde daracık bir sokak, tamam, arabalar girebiliyor ama zaten hız yapılabilecek bir yer değil. Karşıya geçeyim diye adamcağız -toplasanız bir saniye kadar- bekliyor ve o salisede ortalığı çınlatan “DA-DA-DA-DA-DA-DAT!” sesleri... Bana yol veren aracın arkasındaki araç öfkelenmiş. İçinden, "sen ne hakla yayaya yol vererek benim bir saniyemi çalarsın?” diye geçiriyor olsa gerek. Rahat bırakmıyor önündeki sürücüyü. Nazik sürücü, garibim, pişman olmuştur benim için bir saniye beklediğine. 

Hayır, bir an önce hedefine varıp ne yapacak acaba? Akşam saatinde işten mi dönüyorsun, eve mi gidiyorsun bilmiyorum ama, bilimsel bir buluş filan mı koyacaksın ortaya? Ne bu acele? Savaş mı çıktı? Ambulans da değil kullandığın. Nedir seni bu kadar panikleten? O kadar hırsla, daracık sokakta kornaya art arda kırk kere basacak kadar ne için acelen olabilir ki?

Ama uyarmamak lazım. Hiçbir şey dememeli. Çünkü daha uygar olanlar sindirildi. Daha azız. Çıkıp kibarca konuşmaya kalksan bıçak çekebilir. Haklı olan güçlü değil maalesef. Güçlülerin haklılığı ise kendinden menkûl. Trafikte konvoy da kurar, kural da ihlâl eder, düğünde havaya ateş açar ama yanlışlıkla balkonda oturan bir çocuğu vuracak olsa “kader kurbanıyım” deyip ağlamasını bilir. Havaî fişekle evlilik teklif edeyim derken orman yangınına sebebiyet verir, gökte yerde her yerde mangal yapar, devletten aldığı Evde Bakım Aylığı'na rağmen engelli oğlunu sokak ortasında döver, yanında bıçak taşır, belli ki bir bahaneyle kullanacak, saldırır, küfreder, bıçaklar, silah çeker, topuğa sıkar -hadi hiçbir şey yapamasa, en azından sinirden gözlerini pörtletmiş, kaşlarını çatmış hâlde kırk kere kornaya basar durur. Gücü neye yetiyorsa artık.

Ondan sonra zaten zayıf olan, zaten baskı altında olan ama vergisini veren, kimseye zarar vermeyen, ortalığa saldırmayan kendi hâlinde uygar kişiler, ağızlarıyla kuş da tutsalar, tevazudan yerlerde sürünse ve nezaketten kırılsalar da kimseye yaranamaz, bilakis, “halk olarak bizi hor gördünüz :( Pis elitler!“ diye suçlanırlar. 

Bal gibi hor görürüm kardeşim. Havaya öyle kafana göre silah sıkmayacaksın. Trafikte sinir hastası gibi elin kornada dolaşmayacaksın. Küçücük bir itirazda bile gurur yapıp, bağırıp çağırarak üstünlük kurma çabasına girmeyecek, durduk yere ortalığa saldırmayacak, asker uğurlaması adı altında terör estirmeyecek, arabanın egzozunu deldirip gök gürültüsü sesiyle yayaları ürkütmeyecek, kent kültürünün gerektirdiği en temel kurallara bi’zahmet uyacaksın. Bilakis asıl sen kendi anti-tezini, hiç değilse etrafa rahatsızlık vermeyen güzel insanları hor görüyorsun. 

Egemen kültür böyle: Güçlüysen haklısındır. Belinde silah olan adama en doğru sözü de etsen etkisi yok. Güçlü olmadıktan sonra haklı olmanın bir anlamı kalmıyor maalesef.

16 Eylül 2018 Pazar

Modernlik Gelenekten İyidir

Modern yaşam tarzı neden cezbedici? Neden gençler -maddî sıkıntı çekmek pahasına- taşradan merkeze, kırdan kente, Ortadoğu’dan Batı’ya göçer ya da göç etmek ister? Neden ortalıkta bunca “özenti” insan var? Her gün tüm yayın organlarında geleneklerimizden, değerlerimizden, kültürel farklılıklardan bunca bahsedilmesine rağmen neden insanlar modern yaşam tarzını tercih ediyor? Bence sebebi basit: Çünkü daha iyi. 

Eğitim kurumlarından tutun, ana akım medyaya kadar en geniş mecralarda sürekli tebliğ edilen “bizi biz yapan değerlerin”, geleneksel pratiklerin, kültürümüzde yer aldığı söylenen kimi teamüllerin çoktan tutması, beton misali sapasağlam oturması gerekirdi. Tuhaf olan o ki, onca telkine rağmen bunlar tutmuyor. Sanıyorum bunda en önemli sebep, reklam edilen bu geleneksel/muhafazakâr yaşam tarzının sıkıcı olması. Zira bir yaşam tarzı modeli geliştiriyor, söz konusu model içerisine kimi kurallar koyuyor ve o kurallara uymak istemeyenleri sapkınlıkla, “öz değerlerinden kopmuş” olmakla, Batı taklitçiliğiyle, asimile olmuşlukla filan itham ediyor, inşa ettiğin tarzdan sıyrılmak, farklı olmak, birey olmak isteyen birisi çıktığında ona demediğini bırakmıyorsun. Zaten “birey” denen mefhum (bireycilik/individualism) Avrupa’da doğduğu için, “ben bir bireyim ve kendi kararlarımı kendim almak istiyorum” diyen kişiyi otomatikman Batı hayranı/özentisi olarak yaftalıyorsun.

Ortak değerlerden çokça bahsediliyor. En çok da reklamlarda; zira pek kârlı. Yalnız, hani bazen, şu ortak değerleri ben de benimseyeyim diyorum, sonra bakıyorum ki o değerleri benimsemiş başkaları benim gibilere sövüp sayıyor. E biz seninle aynı aidiyetleri nasıl paylaşacağız o zaman? Ve şunu anlıyorum: Ortak değerlerin ne olduğuna ben karar veremiyorum. Benim gibiler karar veremiyor. “Al bak, bu senin ortak değerin” diye önüme konuyor. Hazır. Hepimizi bağladığı söylenen değerleri inşa edenler hepimiz değiliz yani.

“Değerlerimize aykırı!”, “kültürümüzde böyle bir şey yok!”, “inancımızda buna yer yok!”, “yapamazsın!”, “edemezsin!” gibi ifadelerin gırla gittiği, zararsız olduğu hâlde bireysel özgürlüğe izin verilmeyen, izin verilse bile sonrasında kırk çeşit yaftayla farklı tercihlere yüklenilen bir kültürel atmosferde, hiç tebliğ etmesek de, “gel dostum, bizim gibi yaşamak çok daha güzel!” demesek de, insanlar kendiliğinden cezboluyor, kendi kendilerine bu tarafa geliyor zaten. Çünkü kişi birey olunca, kendi iradesine göre eyleme ve kendi görüşlerini ortaya koyma şansı doğuyor. Bunun çekimine kim kapılmaz ki? 

Bu yüzden tüm o elde tutma çabaları, insanlara belirli bir şekil verme ve onları geleneğe ikna etme çabaları sonuçsuz kalıyor. Çünkü sıkıcı, boğucu, bireysel tercihlere karşı en hafif tabirle mesafeli ve tüm bu sebeplerle son derece cazibesiz bir şık. İstediğin kadar telkin et. Tutmuyor. Gelenek "önüne konanı ye ve sus" derken, modernlik "dilediğin yemeği yapabilirsin" diyor ve insanlar hâliyle ikincisini tercih ediyor.

5 Eylül 2018 Çarşamba

Ahlâksızlığa Yapılan Vurgudaki Artışın Düşündürdükleri

“Babamın karşısında kanepede uzanmam” dersen bu bir tercihtir. Ailenden edindiğin bir alışkanlık ya da kişisel bir tercihindir. Bana söz düşmez. Öte yandan, “odada babası varken kanepeye uzanan kişi ahlâksızdır” dersen bu bir değer yargısıdır. Kendi tercihini paylaşmayanları otomatikman kötü ilan etmiş olursun. “Dışarıda kahkaha atmamaya gayret ederim” dersen bu bir tercihtir. “Dışarıda kahkaha atmak bir kadına yakışmaz” dersen bu bir değer yargısıdır. “Şahsen iPhone’a o kadar para vermem” dersen bu bir tercihtir. “iPhone’a onca para vermek enayilik” dersen bu bir değer yargısıdır. “Anne-babamla aynı masada içki içmem” dersen bu bir tercihtir. Sorun yok. Ama içkili bir masa etrafında toplanmış aile bireylerinin olduğu bir fotoğraf görünce “anne-babasıyla aynı masada içki içen kişi çağdaş değil ahlâksızdır” dersen bu bir değer yargısıdır. Bu örneklerdeki cümleler benzer görünse de, birincilerde kendi inanç, tercih ve tutumumuzu paylaşmayan insanları yargılamış olmayız. İkinciler ise sorunlu.

Kendi tercihlerini paylaşmayan kişilerden oluşan türdeş bir kitle varsayıp tüm kötülükleri oraya yığmak, kendini kendi kendine iyi ilan etmenin kolay bir yolu. Böylelikle, görünüşte ortaya çıkanlar, kerameti kendinden menkûl birer ahlâk abidesi oluyor. Görünüş yanıltıcı. Bu basit taktikle bir “Kötüler Kümesi” icat edip içerisine senden olmayan, sana benzemeyen ne kadar eleman varsa itelemek çok keyifli olsa gerek. Böylece yakın durmak istediklerine şirin gözükmüş de oluyor, değerleniyorsun. 

Hâlbuki esas olan şey zarar vermeme ilkesi. Başkalarına hiçbir zararı olmayan tercih ve davranışların kötü addedilmesi olsa olsa kafaların karışmasına yol açar. Baban odadayken kanepeye uzanır ya da uzanmazsın. Bunun ayıp olup olmaması aileden aileye değişir. İki davranışın da kimseye zararı yok. Bir de Kuveyt'teki balıkçı örneğini düşünelim. Adam tezgâhtaki balıklara taze gözüksünler diye plastik göz takmış. Burada zarar ilkesi devreye girer. Çünkü ortada karşısındakinin güvenini suiistimal etme, onu aldatma ve bayat balığı tazeymiş gibi göstererek değerinden fazla para alma gibi sonuçlar var ve böylelikle o balığı satın alan kişi maddî (daha fazla para verdi) manevî (kandırıldı) zarar görmüş oluyor. Bir ahlâksızlıktan bahsedilecekse bu örnekte bahsedilebilir. Kanepeye uzanmakta değil.

Ahlâk denince akla -zarar vermeme ilkesi etrafında bütünleşen- dakik olmak, yalan söylememek, gücünün yettiğini ezmemek, çalmamak, verdiğin sözü tutmak ve borcunu ödemek gibi tutum ve davranışlar gelmeliyken, onun yerine o kadar da önemli olmayan kimi tercihlerin, sanki o tercihler büyük birer değermiş gibi, sanki o davranışları yapanlar otomatikman yüksek ahlâklı, erdemli veya iyi insanlara dönüşürmüş gibi yansıtılması acınası bir durum.

Yorum:

Öyle canımı sıkan bir konuya dokundun ki yazmasam duramam :) İkinci örneklerdeki tipte insanların bu karşısındakini bir anda savunma yapan pozisyonuna düşüren, insanı kendini açıklama ihtiyacı hissetmesine neden olan söylemleri ve bu söylemlerin açtığı boş tartışmalar bana sadece o ortamda hiçbir konuda konuşmamam gerektiğini gösteriyor. Bu insanlar genellikle bu tartışmaya hazırlıklı gelmiş ve bombayı ortaya bıraktıktan sonra atlayanlara hafızasındaki blok cümleleri arka arkaya dökmek için sinsi sinsi bekleyen ve bu tartışmadan keyif alan tipler oluyor. Ben şu tayfayı da aynı kategoride görüyorum: Tam sofra kurulmuştur sen rakına buz atmaya hazırlanırken "üstat" atılır: Rakıya buz atılmaz. Yahu ben bu rakiyi buzlu seviyorum.. Sen bir anda elinde buz kasesiyle rakı içmeyi bilmeyen adam konumuna düşersin o üstat olur. Aynı şekilde balığa limon sıkılmaz. Ne olacak ölecek miyiz? Neden? Benim damak tadım bu.. Sen bir anda damak tadını savunmak gibi boş bir uğraşa girersin, o balık gurmesi oluverir falan filan. Kısaca hocam say-gı! Bırak o Iphonunu kullansın, öbürü kahvesini şekerli içsin, sen balığa bas limonu. Gülünecek birşey varsa da isteyen hatun kişi atsın kahkahayı istemeyen gülümsesin. Yorusuz kalmayı beceremiyoruz. 

Oh be rahatladım sayende :) Saygılar.

Yanıtım:

Yaz tabi abi, n'olcak? Konuyu genişletmen iyi olmuş. Ben daha ziyade ahlâkî üstünlük imasında bulunulmasını eleştirmiştim. Twitter'da öyle bir trend var şimdilerde. Edepli, ahlâklı, itaatkâr genç kız imajı çizerek kendileri gibi olmayan genç kızları kötü gösteriyor, özellikle laik kesime tüm kötülükleri atfederek, sanki laik kesim sabahtan akşama "acaba hangi kötülüğü yapsam?", "nasıl bir saygısızlık yapsam?", "değerlerimize bugün nasıl zarar versem?" diye düşünüyormuş gibi, "çağdaş" dedikleri insanları ahlâksız ilan ederek kendi değerlerine değer kattıklarını zannediyorlar. O hesaplar dilerse gerçek dilerse sahte olsun, her halükârda bir gündem yarattılar. Dediğin gibi, yanıt vermek zorunda hissediyor insanlar. Özür diler gibi. Hâlbuki sataşanlar dilemeli özür.

Konuyu genişletir ve zevkler ve renkler kısmına geçersek, tuzak olabilir bu, haklısın. Karşısındakinin yerleşik teamüllere aykırı bir hareketini tetikte bekliyor olabilir kimisi. "Rakıyı buzsuz severim" dese sorun yok ama "rakıya buz konmaz" dediğinde estetik bir norm koymuş oluyor ortaya ve o norma uymayanı "anormal" ilan etmiş oluyor. Balığa limon sıkılması zevk meselesi. Bana sorarsan, çoğu zaman ben sıkmam. Balığın tadını severim. Bazen, özellikle küçük balıklarda sıkarım. Limon faydalıdır. Fırında yapıyorsam limon sıkmam. Tekerlek şeklinde dilimleyip balığın üzerine dizerim ve tadının azıcık nüfuz etmesini isterim. Bunda kesin bir norm yok. Etsiz çiğ köfte tüm Türkiye'de kabul gördü mesela. Şimdi çıkıp "çiğ köfte etsiz olmaaaaz!" mı diyeceğiz?

Kahveye şeker katmıyorum ama bunu kilo almamak için yapıyorum :) Yoksa çok doğrusunu bildiğimden değil. Yani "ben kahvenin tadını alıyorum, siz şeker koyunca onun tadını alamıyorsunuz" demezdim. Çok iddialı olurdu bu. 

Yalnız bazı teamüller daha sağlam gerekçelere sahip. Nesnel diyemesem de nesnele biraz daha yakın. Bardak türleri mesela. Gerçekten de hepsinin bir gerekçesi var. Şarap kadehi büyük olmalı, derin olmalı ki şarabı yuvarlayarak aromasını salması sağlansın. Viski kadehinin dibi kalın olur ki viski hemen ısınmasın. Çay bardağı küçük olur ki çay hemen soğumasın. Bir işletmede kahvaltı yapıyorduk. Çayı su bardağında getirdiler, yakıştıramadım mesela. Bir şey demedim ama hem çay soğudu hem de görüntü çirkindi. Güya büyük çay vererek torpil geçmişlerdi bize. Cam fincanda getirseydi bari.

Saygılar bizden.

30 Ağustos 2018 Perşembe

Tatil Dönüşü Trafik Sıkışıklığı

Herkes biliyordu tatil dönüşü yolların sıkışacağını, hatta yer yer tıkanacağını. Alaçatı, Marmaris ve Bodrum gibi kıyı beldelerine milyonlar akın etti. Buna zaten yaz sezonu olduğu için oralarda tatil yapan yabancı turistleri, Avro yedi lirayı bulmuşken tatili daha da ucuza getiren gurbetçileri, yine döviz kuru sebebiyle yurtdışına çıkanların sayısındaki azalmayı ve insanımızın kalabalığı sevmesi gibi etkenleri katınca, asıl trafiğin felç olmaması şaşırtıcı olurdu.

Bence insanlar kalabalığı seviyor. Issızlık istemiyor. "Herkes burada!" diyebilmeli. Hep yakınıyor ama bir yandan da neyden yakınsa onu arzuluyor. Herkes neredeyse orada olmak, insan seline kapılmak, çoğunlukla birlikte hareket etmek istiyor.

İyi ki denize kıyımız çok. İsviçre gibi dağlık ve denizsiz bir ülkede yaşasaydık n’apardık bilmiyorum. Doğa severliğimize inanmıyorum. Şu tatilde çılgın kalabalıktan uzaklaşıp kafamı dinleyeyim, çadırımı alıp alıp başımı gideyim gibi bir arzu duyan yok. Çoğunlukta yok en azından. Bilemiyorum, İskandinavlar’da filan vardır öyle tercihler. İstanbul’da yaşam nasıl Şangay’daki gibiyse, nasıl herkes her şeyi aynı anda ve birlikte yapıyor, adeta üst-üste, çay içerken bile taburelerle dip dibe oturuyorsa, kentin cefasını çektiği kadar sefasını da birlikte sürmeye nasıl alıştıysa, dokuz günlük Kurban Bayramı gibi bir fırsat doğduğunda aynı kalabalık, yine hep birlikte aynı yerlere, Bodrum’a, Alaçatı’ya, Marmaris’e filan akıyor ve yakınmaya devam ediyor. Çadır tatili yapanlar bile doğanın bağrına gitmek yerine bir arada, hep birlikte kamp yapıyor ve arkasında yüzlerce kilo çöp bırakıyor.

Çöp demişken, bu sorun eğitimle çözülebilir mi, iyice kuşkuluyum artık. Arkasında çöp bırakmasının yanlış olduğunu biliyor bilmesine; ama o bilgi eyleme dönüşmüyor. Çocukluğumdan beri havaya ateş eden ve yanlışlıkla birilerini vuran insanların haberleri yapılır. Hiçbir şey değişmedi. Aynen devam ediyor. “Kurban eti bir gün dinlendirilmeli, bunu bilmiyor musunuz?” diye soruyordu muhabir birisine. “Biliyoruz ama pişiriverdik işte” diye yanıtlamıştı adam. Yani eğitimle, bilgiyle, şunu yapmak yanlıştır, bunu yapmak doğrudur gibi telkinlerle bir şeyler değişmiyor. Birisi bir şeyi bilince o bilgiye göre hareket edecek, ona göre davranacak diye bir şey yok.

Herkesin yaptığını yapmak ve herkesle bir arada olmak arzusunu eleştirmiyorum. Böyle bir şey varsa var. Tam tersine ben eleştiriliyorum. “Tatile gitmedim” deyince tuhaf karşılanıyor. Hâlbuki atlayıp İstanbul’a bir arkadaşıma gidiyor, yemek yiyip sohbet ediyor ve bir gece konaklayıp ertesi gün dönüyorum mesela. Tatil olduğu için değil; bunu kışın bir haftasonu da yapabilirim. Bu bana daha çok tat veriyor. Mekânlar her zaman ikinci planda benim için. Önce kişiler geliyor. Korkunç bir trafiğin oluşacağı besbelli olduğu zamanlardaysa herkes nereye gidiyorsa tam tersine gitmeyi, hatta hiçbir yere gitmemeyi tercih ederim.

Diyeceğim, insanımızın, yakınıp durduğu kimi durumlara biraz da bile isteye düştüğünü düşünüyorum.

22 Ağustos 2018 Çarşamba

Ağustos 2018: Değiniler

“Ulan” diye bir kitap on yedi baskı yapmış. Rezalet cümleler. Yusuf Piliç diye birisi “Söz Uçar Screenshot Kalır” diye bir kitap yazmış. Kitaptan bir cümle: “Ben esneyince bile gözümden yaş geliyor. Nasıl ağlamayayım ardından?” Kahraman Tazeoğlu diye bir yazar korkunç paralar kazanmış kitap piyasasında. Bir cümlesi: “Benden sana hayır gelmez çünkü sana her şeyim evet.” Böyk :( Kusacağım şimdi.

Türk halkının kitap okumuyor oluşundan yakınılır. Halkımız kitap okusa, yani daha fazla kitap okusa güya aydınlanacak, Türkiye düzlüğe çıkacak, her şey çok güzel olacaktır. Şayet kitap okurlarsa daha hoşgörülü, demokratik, kültürlü ve medenî insanlara dönüşeceklerdir. Ah yeter ki okusunlar da ne okurlarsa okusunlar! Sıkça duyarsınız: "Maalesef okumuyoruz :/" 

Ben size bir şey diyeyim mi, bu tarz kitapları okuyan insan değil kendini geliştirmek, mevcut hâlinden de geriye gider. Kötü metinlere maruz kalmanın hiçbir faydası yok. “Kötü edebiyat da okunmalı ki iyinin değeri anlaşılsın” gibi, bir şeyin değerini onun niteliksiz karşıtına bakarak biçen yaklaşımları doğru bulmuyorum. Zaman değerli. Ömür kısıtlı. Seçimleri iyi yapmak gerek. Ha, herkes tecrübeli bir okur olmayabilir. Herkes doğru seçimleri yapamayabilir. O hâlde, hiç değilse klasik eserlerle başlamalı. Eskiden ben de derdim, “neye göre klasik abi? Ne yani? Kim belirlemiş bunu?” diye sorardım saf gibi. Yok. Kötü edebiyata rastladıkça anladım ki bir klasik sınıflandırması gerekli. Klasikler önemli. Hiç değilse iyi edebiyat nedir görüyor, yol haritanı ona göre çiziyor, beğeni çıtanı biraz olsun yukarıya çekmiş oluyorsun.

Twitter’daki şu hesap tüm bu okunmaması gereken kitapları tespit edip paylaşıyor: https://twitter.com/berbatedebiyat Bir göz atın ama ülkeye dair ümitleriniz solabilir, şimdiden söyleyeyim :) 

Halkımız okuyor okumasına. Yukarıda bahsettiğim kitaplar kapış kapış satılıyor. Okuma eylemi çok önemli değil. Neyin okunduğu önemli. Bu yüzden, kitap okumaya tek başına büyük bir misyon yüklemek, insanların hangi kitap olursa olsun herhangi bir metni okumasının toplumu dönüştüreceğini zannetmek en kibar tabirle hayalcilik.

* * * 

Dikkat ettiniz mi? “Ah, nerede o eski bayramlar!” diyen kalmadı. Güzel bir gelişme. Darülaceze’de kısa bir söyleşi yaptılar. Muhabir ne o klişeyi dillendirdi, ne de Darülaceze sakinlerinin ağzından geçmiş güzellemesi çıkması için yöneltici sorular sordu. Belli ki İstanbul doğumlu, TRT spikeri gibi güzel konuşan bir teyze, “burada çok memnunuz. İnanın burası bir cennet” dedi. Hüzünlü müzikler eşliğinde acındırmalı sözler edilmedi. Paçavra gibi bir kenara atılmış, vicdansız çocukları tarafından huzurevine terk edilmiş zavallı ihtiyar imajı perçinlenmedi. Herkes gayet sakin, gayet makûldü. Bayram nasıl gidiyor sorusunu “harika” diyerek yanıtladılar. “Ziyaretimize gelen çok insan var” diye de eklediler. Sonunda konuşma bitince amcalardan birisi bağlama çalmaya başladı. Öyle uzun hava, gazel ya da hüzünlü bir ezgi değil, neşeli, kıpır kıpır bir türküydü.

* * *

Konuk ağırlayabilme kapasitem 1-2 kişi. Fazlası bende paniğe yol açıyor. Hem yatıracak yerim yok, hem de çok sayıda kişiye yemek yapıp servis etmek zor iş. Bir kere öyle bir şey yapmıştım da, hepi topu ben dahil beş kişi, vallahi Yemekteyiz programında gibi hissetmiştim kendimi. “Konuklar memnun kalsın. Ben yemesem de olur” diye düşünüyordum içten içe :)

Dışarıda yapılan organizasyonlar biraz da bu yüzden yaygınlaştı galiba. Evinde yemek masan ve takımların olabilir. Yine de işin hakkından gelebilmek kolay iş değil. Pek çok kişinin daha seyrek misafir ağırlamasında ve daha sık dışarıda yemesinde bunun etkisi olsa gerek. Şahsen, evdeki yemek masasını çalışma masası olarak kullanıyorum. Yayıla yayıla çalışıyorum.

Olsun. Tembelliğin lüzumu yok. Kendimi bu konuda geliştirmek istiyorum. Geçen haftasonu Heybeliada’da yazar bir büyüğümüz Bilimkurgu Kulübü üyeleri olarak bizleri ağırladı. Kaç kişiydik hatırlamıyorum ama epey kalabalıktık. Nitelikli sohbete doyduğumu söyleyebilirim. Zaten ben mekânları değil insanları önemsiyorum. Tek başıma Bodrum’da olsam, veya tek başıma da değil, kafa dengi olmayan kişilerle Bodrum’da, Alaçatı’da, Karadeniz’de bir yayla evinde olsam ne olur? Onun yerine kafa dengi insanlarla herhangi bir yerde olmayı tercih ederim. Mekân önemsiz demiyorum; ama ikinci planda.

Bir aksilik olmazsa ileride (biraz muğlak olmakla birlikte orta-uzun vadeli gelecekte diyelim) müstakil bir evim olabilir. Nereden çıktı derseniz, uzun hikaye. Bahçesine uzun bir masa koyayım diyorum. Kendimi tanıyorum. Tek başınalığı seviyorum. Öyle sürekli kalabalık misafirler ağırlayacak yapıda birisi değilim; ama, yılda birkaç kez felsefe buluşmaları yapmayı hayal ediyorum. Gayet mümkün. Hiç değilse 15-20 kişi oluruz. Yemekler benden gençler. Gelenler yanında dilerse içki, dilerse Niğde gazozu getirsin :) Hiç değilse destek olunmuş olur. Önce havadan sudan sohbet. Plan yok. Sonrasında yemek. Ardından kadehlerimizi yudumlayarak daha önceden belirlenmiş ve belirlenmemiş konular üzerine düzeyli bir tartışma. Her gelen bir sunum hazırlayabilir. Projeksiyonu ben ayarlarım. Önce dinler, bitirdiğinde ise sorular sorarız sunum yapan kişiye.

Gece kalmak zorunda olanlar için bir iki odayı tahsis edeyim diyorum. Kullanmadığım iki oda. Tek kişilik yataklar, hatta çift katlı ranzalarla doldururum sırf misafirler için. Koğuş gibi :) Kimse yokken atıl durur; ama böyle organizasyonlarda gerekli oluyor hakikaten.

Sabah kahvaltısının ardından, birkaç ay sonraki buluşmaya kadar evli evine, köylü köyüne. O arada herkes okuyup notlar tutsun. Mekânı uygun olan başkası olursa arada onda da toplanırız. Mutluluk böyle bir şey zaten.

* * *

Neden doktora yapmadım? Yapmadım çünkü kendimi tanıyorum. İlgi duyduğum konuya saplantı düzeyinde odaklanıyor, bu kez hayatın diğer yönlerini ıskalıyor, en küçük işleri bile erteliyorum. Felsefe doktorası yapsam ve diyelim ki bu etik alanında veya postmodernizm konusunda olsa, yıllarca başka bir şey yapmaz, alıp da bir roman okumaz, tezi mükemmelen bitirinceye değin başka hiçbir işe bulaşmazdım. Bu huyumu sevmiyorum. O yüzden kendimi özgür bıraktım.

Toplam kaç yıl, hesaplayamıyorum ama uzun zaman psikopat gibi Kant çalışmıştım. Rahat batmış gibi. Önümde Saf Aklın Eleştirisi’nin İngilizcesi, Türkçesi ve dizüstü ekranında Almancası, ne de olsa “gegenstand” başka “objekt” başka ama ikisi için de “nesne” denmiş, her gün düzenli olarak çalışmış, Kant ve özellikle Saf Aklın Eleştirisi üzerine ne bulduysam okumuştum. Kanadalı bir akademisyenin makalesinde Kant’a dair düşüncelerime paralellik görünce sevinmiş, salak gibi oturup o makaleyi özene-bezene Türkçe’ye çevirmiş, çevirdikten sonra yayınlasınlar diye dergilere göndermiştim :) Yahu önce dergilerle konuş, ondan sonra çevirsene? Neyse. 

İlk kitabım Tanrı, Özgürlük ve Ölümsüzlük o sürecin sonunda ortaya çıktı. Konuya yabancı kimseler bu ismi büyük ve sevimsiz bulabilir. Oysa Kant’ın Saf Aklın Eleştirisi’nde ortaya koyduğu üç idedir bunlar. Aklın bu ideler üzerinden düştüğü kimi hatalı yargıları derinlemesine irdeler. Kitabı kendi imkânlarımla yayımlatmıştım. Satış rakamları çok önemli bir kriter olmayabilir ama, ilginçtir, kitabın ilk baskısı tükendi. İlk baskı derken, 500 adet basılmıştı ve duyduğuma göre, Türkiye’de bir felsefe kitabının ilk baskısını tüketmesi -maalesef- bir başarıymış. Bir yayınevinin yanıtını hatırlıyorum: “Kant’ın kendi kitapları ne kadar satıyor ki, sizin Kant üzerinden yazdığınız bu kitap satılsın?” demişlerdi. Ama bak satıldı işte :) Zamanla kendini amorti etti sayılır. İkinci baskı için herhangi bir masraf yapmama gerek kalmadı.

Geçenlerde Çetin Türkyılmaz Hocamız yazmıştı: Nietzsche’nin Şen Bilim kitabı 70 adet basılmış mesela. Kitapyurdu’nda satış rakamları gözükür. Popüler olmayan herhangi bir kitabı yazın ve ne kadar satıldığına bakın. İnanılmaz düşük rakamlar göreceksiniz. Bu işler böyle. Benim kitabın tükenmesi ise, sanıyorum sosyal ağları etkin bir şekilde kullanmamdan kaynaklandı. Arasıra mesaj atanlar oluyor: Yazılarımı Facebook’ta takip ettiklerini, YouTube’da bir iki videomu izlediklerini ve bu yüzden merak edip kitaplarımı aldıklarını söyleyenler. Sağolsunlar. Bu bakımdan sosyal ağlar günümüzün bir gerçeği hakikaten. Pekçok yazarın artık hiç değilse bir Twitter hesabı var.

Tanrı, Özgürlük ve Ölümsüzlük yalnızca felsefe okurlarına yönelik. Kant’a aşinalık gerektiriyor. Facebook yazıları gibi bir şey beklemeyin. Yine de ikinci baskıyı duyurmak istedim. Belki alıp okuyan olur. 

“İkinci Baskıya Önsöz” yazdım bir de. Güzel bir duyguymuş 

8 Ağustos 2018 Çarşamba

Güç Mücadelesi ve Venezuella


Persler, Romalılar, Bizans, Moğollar, Osmanlı vs. Mücadele hiç bitmedi. Bugünkü dünya düzeninin II. Dünya Savaşı’nın ertesinde, 1948’te kurulduğu söylenebilir. Müttefikler galip gelmiş, İsrail kurulmuş, yeni dünya düzeninin simgelerinden Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi kabul edilmiş, ulus devletlerin sınırlarının çizilmesi büyük ölçüde tamamlanmıştı. Dünya’ya Birleşik Krallık-ABD-İsrail öncülüğündeki blok egemendi artık.

II. Dünya Savaşı’nda Almanları ve Japonları zorla kendi taraflarına kattılar. Almanya yerle bir edildi. Japonya’ya atom bombaları atıldı. Almanlar teslim oldu. İmzalar atıldıysa iş bitmiştir. Gelgelelim, yalnızca İwo Jima ve Okinawa’da yüz elli bin askerini kaybetmiş olan ABD, Japonların asla teslim olmayacağını biliyordu. Japon kültüründe vardır: Ölümüne savaşırlar. Ülkesini işgal de etsen, cephaneliği de tükense, bıçakla üstüne atlar, bir kişi bir kişidir diyerek ölene kadar mücadelesine devam eder.

Buna rağmen egemen bloğun vazgeçmeyeceği o kadar belliydi ki o atom bombalarını kullanma cüretini gösterdiler. Tarihi her zaman kazananlar yazdığı için Yahudi Soykırımı üzerine onlarca kitap yazıldı. Bir sürü film çekildi. Bu olay sürekli hatırlatıldı. Yaşanmış bir şey elbette; ama sanırsın insanlık tarihinde başka acı yok. Bugünün galiplerinin yaptıkları hiçbir zaman bu denli çok vurgulanmadı. Muzaffer bloğun karşısında en uzun süre dayanan ülke SSCB idi. O da ekonomik mağlubiyetle tarih sahnesinden silindi. Hemen ardından Yugoslavya’yı bitirdiler. Kosova’ya giden bir arkadaşım, “ne tuhaf, her yerde ABD bayrağı var” diyordu.

“Bütün bunlar egemen güçlerin oyunları” -öyle zaten. Güçler arasında mücadele varolmaya devam edecek. Bu yüzden mesele güçlenmek. Koskoca Çin bile egemen bloğa apaçık bir şekilde diklenmez, dikkat edin. Henüz yeterince güçlenmediler. Kuzey Kore, arkasında Çin’in örtük desteği olmasa muhtemelen tarih sahnesinden silinmişti. İran en başarılı olanı. İran’ı gezen arkadaşlarımdan duyduğum, adamların neredeyse tam bağımsız ekonomi kurduğu. “Ne alırsan al hepsi İran malı” diyorlar. İran üretimi. Böyle olunca dış etkilere karşı daha dayanıklı oluyorlar tabi; ama yine de zorlanıyorlar.

Henüz güçsüzken fazla iddialı girişimler yapınca Venezuella’yı resmen bitirdiler. Müesses nizama karşı direnebilmek için öncelikle bir alternatif çıkması, o alternatifin sabırla güçlenmesi ve ancak ondan sonra diklenmesi gerekiyor. Zira Almanları ve Japonları zorla, gerektiğinde atom bombasıyla bünyesine katmış, SSCB gibi bir süpergüçle başedebilmiş, film ve müzik endüstrisi olsun, yayınevleri olsun, kültürel hegemonyasını her bakımdan kurmuş bu yapıya karşı, onun dengi olmadan, hiç değilse ekonomik olarak güçlenmeden diklenmek intihar gibi bir şey.

Venezuella’da olanlar, hafif siklet bir boksörün ağır siklete karşı dövüşüne benziyor. Onurlu bir mücadele belki; ama öncelikle iyi beslenip, sabırla kendini geliştirmesi gerekiyordu. Aksi hâlde her seferinde vurup deviriyorlar.

1 Ağustos 2018 Çarşamba

Bir Kayıtsızlık Eleştirisi

Kendisine dokunmayan hiçbir şeye ilgi duymamak, bir şeylere ilgi duyanlar içinse “gereksiz işlerle vakit öldürüyorlar” diye düşünmek sıkıntılı bir tutum. Bence, tam tersine, insana, hayata, dünyaya dair ne varsa her şeye ilgi duymak, mümkün olduğunca dışarısı ile meşgul, dış dünya ile hemhâl olmak, onunla iç içe geçmek gerekir.

Halil Cibran bir yerde “kayıtsızlık ölümün yarısıdır” diyor. Tamamen katılıyorum. Dışarıda olan bitenlere karşı kayıtsız kalmak, başkalarına ve başkalarının ürettiklerine, bir de onların düşüncelerine karşı ilgisiz olmak, giderek azla yetinmeye, beklentileri azaltmaya, böylelikle güzel şeyler başına geldiğinde bile yeterince sevinememeye götürür. “Beklentilerini düşük tutarsan daha mutlu olursun” diye kim demişse, daha depresif, daha acıklı bir ifade daha yoktur herhalde. Neden düşük tutayım beklentilerimi? Hayat öyle renkli ve insanlar öylesine çeşitli fikir ve eserler bırakmış ki geriye, beklentiye girmemek, kayıtsız kalmak, hele hele “ilgi duymuyordum, hiçbir şeye ilgi duymuyordum” filan diyerek, zengin bir iç dünyan da yoksa, depresyona giden yolun taşlarını çoktan döşemişsin demektir.

Her şeyi fuzuli, tüm emekleri beyhude gören kişilerin tutumlarını umursamamak lazım. Her zaman rastlanır: Balıklardan söz açılır. Morina balığı, yayın balığı dersin, “balıkçı mıyım ben?” diye kestirip atar. Çiniden, seramikten bahseder, lale motifinin çoğunlukla boynu bükük resmedilmesine gelir konu mesela, “kafamı gereksiz bilgiyle dolduramam” der. Her şey gereksizdir. Somut bir faydası yahut parasal bir getirisi yoksa, insanlığa dair, hayat dair ne varsa boş iştir. Vakit kaybıdır. Bilmem bu öğrenmeme inadının ve kayıtsızlığın Alzheimer'e de davetiye çıkardığını söylememe gerek var mı?

Descartesçı özne anlayışında temellendiğine inanıyorum bu tutumun. Ben yoksam hiçbir şey yok. Varolan her şeyin bilincine varmak için önce kendi bilincime varmam gerekiyordur: Düşünüyorum, öyleyse varım. Varlığımın kanıtı bendedir. Dışarısı sonra gelir. Böyle düşününce, dışarısına olan ilgin azalır. Daha da kötüsü, dışarısı ile içerisi, nesne ile özne ayrımının yapay bir ayrım olduğu, varolan her şeyin şeyler-içinde-bir-şey olduğu, tüm tekilliklerin çetrefil bir ağ içerisinde birbirine bağlı olduğu gerçeği kafadan silinir. Ben vardır. O ben’e göre düzenlenmelidir her şey. Bu kafayla, çıkarına hizmet etmeyen herhangi bir merak geliştirmen zordur. Doğaya da sömürülecek bir nesne gözüyle bakarsın -dahil olduğun bir ağ olarak değil.

Bence her şeye ilgi duymak, hiçbir şeye kayıtsız kalmamak lazım. Tutkuyla bütünleşmeli dünya ile. Hatta, bizi hiç ilgilendirmeyen konularda görüş beyan etmemiz lazım. Zira sorunun tarafları, durumun içindeki kişiler, illa ki çıkarlarıyla örtüşen görüşleri savunacakları için, herhangi bir çıkarı olmayan, olaya dışarıdan bakan, dolayısıyla mesafe koyabilen kişilerin görüşlerinin gerçeğe daha yakın olması muhtemeldir.

Ne demişti Terentius: Ben bir insanım ve insana dair hiçbir şey bana yabancı değildir.

29 Temmuz 2018 Pazar

Yunanistan Yangını - Temmuz 2018

Yunanistan’daki yangına sevindiği iddia edilen kişilere tepki yağıyor. Nereye baksam, “böyle insanlık olmaz olsun!” tepkileri. Ortada bir tepki var ama tepki verilenler ortalıkta yok. Tepkiyi tepki nesnesinden fazla görüyorum diyeceğim de, hatta tepki nesnesini hiç görmüyorum desem yeridir. Durumu abartıyor olabilir miyiz? Twitter’da ne idüğü belirsiz birkaç anonim hesap hepimizi trollemiş olabilir mi? Yani, sonuçta komşu ülkedeki orman yangınına, ağaçların kül olmasına, masum insanların, sincapların filan feci şekilde can vermesine sevinen kişi ya ortalığı karıştırma hevesindedir ya da apaçık bir şekilde ruh hastasıdır. Her halükârda, böyle insanların sayısı oldukça düşüktür ama bizler, “biz ne zaman bu hâle geldik?” sorularıyla, “insanlık ölmüş”, “vicdanın yerinde yeller esiyor” yakınmaları ve “acının dili, dini, ırkı olmaz” gibi veciz sözlerle, olmayan bir muhatabı ciddiye alıyor, en azından 3-5 ruh hastasının tutumunu milyonlara atfederek durduk yere kendimizi üzüyor da olabiliriz.

Dünya’nın neresinde olursa olsun, orman yangınına sevinebilecek birilerini tasavvur etmek zor. Düşman ülke olsun isterse. Orman bu yahu. Tarafsız. Bunun hepimiz farkındayız zaten. Yalnız, Twitter’dan veya bir haber sitesine yapılmış yorumlardan ekran görüntüsü alıp tepki vermek, kendimizi avutmanın bir yolu da olabilir. “Komşudaki yangına sevinecek denli kötü kalpli yaratıklar” diye bir küme tanımlayıp, buna gerçeklerle örtüşmeyecek denli büyük sayıda insanı dahil edip, kendimizi otomatikman karşı tarafa, yani iyiler kümesine yerleştiriyor, böylelikle kendimizi ahlâken üstün bir konuma koyuyor da olabiliriz.

Sizi bilmem ama şahsen, sosyalistinden Kemalistine, İmam-hatiplisinden aşırı milliyetçisine, öğrencisinden emeklisine varasıya her çeşit insanın olduğu ve bin kişiyi geçmiş arkadaş listemde bir Allah’ın kulunun bile “iyi oldu sana Yunanistan, iyi ki yandı ormanların!” tarzı sözler ettiğine denk gelmedim. Amacım, toplumumuzun tamamının melek gibi insanlardan müteşekkil olduğunu savunmak değil elbette; ama bu seferki tepkinin bilinçli olarak oluşturulduğunu ve körüklendiğini düşünüyorum.

21 Temmuz 2018 Cumartesi

İnsanımız Sinirli

Dün bankamatiğe yedi yüz lira yatıracaktım. Paraları koydum. Dört yüz lirayı aldı. Üç yüzü geri verdi. Başka bir işleminiz var mı? Evet. Bir kez daha denedim. O an arkamdan öyle bir “of!” sesi yükseldi ki şu karşıki dağlar yıkılır. İkinci denemede makine kalan paraları da aldı. Toplasanız iki dakika sürmüştür. Kartımı alıp çekilirken arkamdaki genç kadın sinirli bir tonla “yarım saat daha uğraşsaydınız!” dedi. İlkinde makinenin paraların bir kısmını tanımadığını, ikinci denemede tanıdığını söyledim. Birden fazla işlem yapma hakkım yok mu? “VaaaAAAaar!” dedi. “O zaman niye laf sokuyorsunuz?” dedim. Cevap vermeyince uzatmadım.

İstisna olarak kalsa anlatmaya bile değmeyecek kadar önemsiz bir olay. Yalnız istisna olmadığını, sinirlilik hâlinin bir kurala dönüştüğünü gözlemliyorum. İnsanımızda müthiş bir sinir var. Sık sık duyuyorum: “Sinir katsayım artıyor!” gibi laflar. Katsayısı... Cinnet getirenler, arbedeler, kendini kaybedenler. Bir dakika için en medenî görünümlü birisi bile hiç tanımadığı birisine sinirlenip laf sokabiliyorsa, bir başkası doktorun kafasında parke taşı da kırar, trafikte silah da çeker, sokağa çöp attı diye uyardığında bıçakla da kovalar. Olur yani.

Şimdi “ama öyle deme, bu ülke bize emanet, sorumluluk almalı, insanları doğruya sevk etmeliyiz" diyebilirsiniz de, şahsen, sorun kendimden kaynaklanmıyorsa düzeltmeye uğraşmıyorum. Trafik kurallarına uyalım, uymayanları uyaralım -yok vallahi. Kurallara uyarım ama uymayanları uyarmam. İnsanların sağı solu belli değil. Nasıl tepki verecekleri öngörülemiyor. Fırlat abi çöpü arabanın camından dışarı. Sıkıntı yok. Hadi çocuk olsaydın neyse; ama yetişkinsin. Yetişkin insanı kim düzeltebilmiş ki? İstediğin kadar dikkat et üslubuna, uyaran, uyardığı için hadsiz olarak görülüyor besbelli. Onun için karışmam. Sporda küfür ve şiddet sorunu var yıllardır. Ne oldu? Hiçbir şey düzelmedi. Düzelmez. Herkes kendini düzeltsin. Başkası tarafından uyarılınca, bu başkası ister sıradan bir yurttaş, isterse bir kamu spotu olsun, insanlar gurur yapıyor olsa gerek. "Sen kimsin?" meselesi. Söylenenin doğru ya da yanlış olmasına değil, başkası tarafından söylenmiş olmasına bakılıyor yani.

Kendim doğru olayım. Yapabileceğim budur. Belki model olur. Başkası doğru olsun diye uğraşmak nafile bir çaba. Bu yüzden, sorun benden kaynaklıysa çözmeye çalışıyorum. Benden kaynaklı değilse sorundan uzaklaşmayı tercih ediyorum. Çocuğum olsaydı, kendisini doğrudan ilgilendirmeyen durumlara müdahil olmamasını öğütlerdim. Haklı olduğuna inandığı için şiddete de hakkı olduğuna inanan insanların sayısı giderek artarken, üzülmek istemiyorsan, doğrudan temaslardan, kamusal karşılaşmalardan kaçınmak, kafanda çizdiğin ideale göre gerçekliği şekillendirme arzusundan vazgeçmek gerekiyor.

20 Temmuz 2018 Cuma

Bedelli Askerlik Üzerine

Bu işin nihaî çözümü profesyonel ordu gerçi ama ona girmeyelim şimdi. Ben bedelli askerliğe karşıyım. Anti-militaristlerin ve vicdanî retçilerin tutumunu bir kenara koyarsak görünen şu: Ülkesini sevdiğini iddia eden, hepimizden çok vatan-millet vurgusu yapan kişiler de, askere gitmeyi açıkça istemediğini, emir-komuta zincirine dahil olmak istemediğini dillendirenler de bedelliden yararlanmak istiyor. "Bedelli çıksa da askere gitmesem" diye düşünenler tek bir kesim değil yani.

Ben askere gittim. Geçen sene de yazmıştım bunu galiba. Evet, en çok da silah bakımını severdim. AK-47’lerimizi her Cuma parçalarına ayırır, temizler, yağlar ve toplardık. İnşaat işinden bıkmıştım yalnız. İşi dalgaya vuruyordum artık: "Bu da bir altın bilezik", diyordum, belediyeye başvursam işe alırlar -hiç değilse parke dönüşor, harç karıyor, moloz taşıyorum.

İşin esprisi bir yana, güzel anılarım da oldu. Aynı koğuşta, Türkiye’nin dört bir yanından gelmiş, bambaşka eğitim düzeylerinden, bambaşka aile yapılarından gelmiş kişilerle bir arada kaldım. Zengin-yoksul, şuralı veya buralı fark etmiyordu: Aynı tabildottan aynı yemeği yiyor, aynı saatte kalkıyor, sırayla nöbet tutuyor, mıntıka temizliği yapıyorduk. Eşitlikse eşitlik. Bir nevi izci kampıydı benim için. Herkesin oflayıp puflayarak yaptığı sabah sporu benim en sevdiğim etkinlikti. Üstelik, inanın, çok disiplinli bir yere düşmüştüm. Cep telefonu bulundurmaktan askerî hapishaneye düşen vardı bizim koğuşta. Dokuz sene oldu. Telefon artık serbest galiba.

Şimdi, eminim, bedelli çıktığı için sevinen birçok kişi vardır arkadaş listemde. Gerek kendisi gerekse oğlu için. Yine de görüşümü ortaya koyayım: Ben bedelliye karşıyım. Birincisi, hayatın sana getirdiği her deneyimi kucaklamak, zorluklardan kaçmamak ve yaşantılarının sana katacaklarını göz önünde bulundurmak gerekir. Twitter’da “arkadaşlar ciddiyim. Askerde her gün duş alabiliyor muyuz?” diye soranlar var. Bu kadar da rahatına düşkünlük bana tuhaf geliyor. Jean-Paul Sartre geliyor aklıma. Dünya çapında bir entelektüel, bir filozof. Adam askerde düşmana esir düşmüştü. Bizimkiler “duş alabiliyo’z mu?” diye soruyor, yirmi sekiz gün nasıl geçecek diye hesap ediyor.

İyi ki askere gitmişim. Sırf askerden muaf tutulmak için para ödemek benim tercihim olmaz. Aldım valizimi gittim. Zaten yirmi sekiz gün dayanan adam altı ay da dayanır. Ayrıca ekmek elden, su gölden.

Lafa gelince “hayatın getirdiği ne varsa kucaklamak, her farklı deneyimi yaşamak istiyorum” denir. Sanırım bununla kastedilen aşık olmak, kampta, çadırda kalmak, seyahat etmek, değişik lezzetler denemek filan. O farklı deneyim askerlik olunca kimse almak istemiyor.

12 Temmuz 2018 Perşembe

Eğitim, Cehalet ve Kedicikler


Eğitim tüm sorunları çözebilir mi? Bence o kadar büyük konuşmamak lazım. Az önce Adnan Oktar’ın kediciklerinin eğitim durumlarını gördüm. Kadınların her biri üniversite mezunu. Boğaziçi mezunu mu istersin, mütercim tercüman mı yoksa İngiliz dili ve edebiyatı mezunu mu? Hepsi var. Kimisi muhtemelen “ya işte Batı tarzı bir eğitim aldıkları için böyle olmuşlar” diyecektir. Yoo. İçlerinde ilahiyat mezunu olup Arapça bilen de var. 

“Her şeyin başı eğitim” -öyle mi gerçekten de? Bak, kızlar hep eğitimli ama gitmiş Adnan Oktar’ın “davasına” hizmet etmeye karar vermiş. İradesini o yönde kullanmış ve birer kedicik olmuş. İradelerini başka türlü de kullanabilirlerdi. Eğitim, yani okuma-yazma ve aritmetik öğrenmek, insan biyolojisini, kütleçekimini, suyun kaldırma gücünü, tarih ve coğrafyayı öğrenmek, insanları “iyi insan” ya da “kötü insan” yapmıyor. Bilgi, kişisel görüş üzerinde, görüş derken dünya görüşü diyelim, tercih ve kararların üzerinde pek az etkide bulunuyor. Belki de hiç etkide bulunmuyor. Çünkü bu noktada devreye giren unsur irade, nam-ı diğer istenç. 

Bilgi iradeye alt-güdümlü, iradenin hizmetinde olan bir şey. Müthiş yabancı dilin vardır; ama gider o beceriyi Adnan Oktar için Amerikadaki Evangelistlerin yazdığı evrim karşıtı kitapları Türkçe’ye çevirmek için kullanırsın mesela. Veya müthiş fizik bilgin vardır ama o bilgiyle gidip atom bombası yaparsın. Elinde bir bıçak vardır (bilgi) ama o bıçakla yemek yapmak ya da adam kesmek senin iradene, alacağın kararlara bağlıdır.

Şu itiraz gelebilir: "Canım, eğitim derken teknik eğitimi kastetmiyoruz. Sırf bilgiye dayanan ve değerleri ihmal eden bir eğitim ile alim caniler yetiştirebilirsiniz. Oysa değerler eğitimi düzgün bir şekilde verilirse, çocuklara küçük yaşta özgürlük, hoşgörü, dayanışma, güçlü olduğun için zayıfı ezmeme, dürüst olma vb. değerler aşılanırsa, onlar yetişkin olduklarında sahip oldukları bilgileri iyi amaçlara koşabilir." 

Olabilir. Buna katılıyorum ama bir şerh düşmem lazım: Değerler, yetişkinlerden çocuklara, bilgi aktarılmasında olduğu kadar kolay aktarılmaz. Model olmak gerekir. Didaktik söylemler son derece etkisiz. İkincisi, değerler yorumlanabilen şeylerdir. Üçüncüsü, aynı değerler farklı davalar için suiistimal edilebilir. Dayanışmayı ele alalım örneğin. Kişiler, bu erdemi kendi grubu (ör: Adnan Oktarcılar) içerisindeki dayanışma olarak yorumlayabilir. Veya özgürlükten yalnızca kendisi ve kendisi gibi olanların özgürlüğünü anlayabilir.

Bunları söylediğim için “sen ne biçim öğretmensin!” demeyin. Eğitime karşı değilim elbette. Ama sırf eğitimle tüm kötülüklerin kökünün kazınabileceği, tüm sorunların çözülebileceği inancını biraz naif buluyorum. Toplumsal kültür ve iktisadî altyapı eğitimi aşan ve hepimizi kuşatan belirleyenler. Üstelik fark edilmiyorlar. Çoğu zaman, sudaki balık misali, içinde yüzdüğümüz suyun farkında olamıyoruz. Bu yüzden, eğitimle bir şeyleri değiştirmek sanıldığı kadar kolay değil.

* * *

“Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi oluyorlar” eleştirisi bir yanılsamada temelleniyor. Bu ifadedeki “fikir” sözcüğüyle genellikle kişilerin görüş veya tercihleri kastedilir. Başkalarının görüş ve tercihleri yanlıştır; çünkü bilgiye dayanmamaktadır. Böylelikle, eğer bilgi sahibi olsalardı, görüşleri farklı olacaktı, denmek istenir.

Burada, kişinin, kendisiyle aynı görüşü paylaşmayan kişi ya da kitleleri cehaletle itham ettiği söylenebilir. Aslında, “benim görüşlerim doğru. Başkaları da benimle aynı görüşü paylaşsın isterdim; ama cahil olduklarından beni anlamıyor, doğruyu bulamıyorlar” denmek isteniyor. Kişisellikten arındırıldığında bile hatalı bir yaklaşım bu: Sanılıyor ki, bilgi sahibi olmak, ki bilgi derken, “Türkiye Cumhuriyeti 1923 yılında kuruldu” gibi, görüş farklılıklarından bağımsız olguları kastediyorum, bizi doğrudan doğruya aynı görüşe taşır, sanılıyor ki kimi bilgileri edinince farklı kimseler, sanki farklı yaşanmışlıkları, farklı duyguları, farklı güdüleri, farklı yorumları, farklı sentezleme becerileri yokmuş gibi, hep aynı tercihleri yapar, sanılıyor ki insanlar okuyup bilgilendikçe hep aynı şekilde düşünür ve tüm görüş ve tercihlerini yalnızca ve yalnızca rasyonalite ile inşa eder. Öyle bir şey yok.

Bilgiden yola çıkınca homojen bir bütünlüğe ulaşacağız diye bir şey yok. Bilgi bizi varılacak tek bir yere, nihaî bir durağa götürmez. Görüşler, yorumlar ve tercihler, yalnızca bilgi ile temellenmediği gibi, bazen bilgiye gereksinim bile duymadan inşa edilir. Bu yüzden, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunabilir. Hatta, kimi zaman görüyoruz, az bilgili kimseler çok bilgili kimselerden daha esnek ve zengin görüşler oluşturabilir.

"Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmayın" = “Benim gibi düşünmeyenler bilgisizdir. Yeterince eğitilseler hepsi benim gibi düşünür, benimle aynı görüşleri paylaşırdı” demenin nazik ve süslü yolu. Sanki kitlelere bilgi nakledildiğinde birdenbire herkes aynı yere varacak, sanki aynı bilgi milyonlarca farklı insanı aynı fikirlere taşıyacakmış gibi. 

Koca bir yanılsama.

5 Temmuz 2018 Perşembe

Knausgaard ve Kavgam


Karl Ove Knausgaard’ın Kavgam’ının ilk cildini bitirdim. E-kitabını okuduğum için sayfa sayısını tam olarak bilmiyorum ama beş yüz sayfa vardır. Kimi zaman araya başka kitaplar soktum. Shakespeare’nin Soneler’ini okudum mesela. Cibran’ın Meczup’unu ve Seneca’nın Phaedra’sını filan. (Phaedra’yı bayıla bayıla okudum.)

Kavgam’a dönersek, kitabı İngilizcesinden okudum. Dilini beğendim. Böyle anlatıları seviyorum. Dil yalın ve duru olacak, olay örgüsü ise yüksek IQ gerektirecek kadar karmaşık olmayacak. İç dünyadan kopup gelen ifadelerden müteşekkil, dağınık, fragmanter denilen tarzdaki anlatıları hiç sevmem. Knausgaard öyle değil. Takip etmesi kolay.

Yalnız, her ama her ayrıntıyı anlatması kimi zaman sıkabiliyor insanı. Kahve yapacak diyelim, “mutfağa gittim. Su ısıtıcısına su koydum. Düğmesine bastım. Suyun kaynamasını bekledim. Fincana iki çay kaşığı granül kahve koydum. Isıtıcıdan fincana su döktüm” şeklinde, her adımı anlatıyor adam. Her şeyi. İyi tarafından bakarsak, bu ayrıntıları İngilizcem açısından yararlı buldum. İnsanın sözdağarcığı gelişiyor. Felsefe veya araştırma-inceleme okumak benim için daha kolay. Zor dedikleri kavramsal dilde zorlanmam; ama kevgirin İngilizcesini unuturum mesela. Böyle somut, gündelik şeyler daha zor gelir bana. Veya “wring” sözcüğünü düşünelim. Hani bir toz bezini ıslattıktan sonra kıvırarak sıkar ve suyundan arındırırız ya, işte o “kıvırıp sıkmak” anlamına geliyor “wring” sözcüğü. Ben böyle şeyleri unutuyorum. O yüzden bazı kitapları İngilizcesinden okumak iyi oluyor. Ya öğreniyor ya da hatırlıyorsun.

Knausgaard böyle gündelik işlere çok fazla yer ayırırken arada düşünsel kimi değerlendirmeler yapıyor. Oralara bayıldım. Baştan sona iç dünyasından ve düşüncelerinden bahsetseydi sıkardı. Bunlar hiç olmayınca da olmuyor tabi. Dengeyi iyi kurmuş. Yalnız çok hacimli ciltler. O yüzden ikinci cildi okur muyum bilmiyorum. Okusam bile bir süre erteleyeceğim kesin. Araya başka kitaplar koymam lazım. Hayat kısa.

Kavgam’dan herkes kendine göre bir şeyler çıkarabilir tabi. Benim dikkatimi İskandinavların enternasyonelliği çekti. Çoğu İskandinav ömrünün bir kısmını başka bir ülkede geçiriyor olsa gerek. İngiltere’de, İzlanda'da filan kalmış. İsveç'te yaşamış bir de. Unuttum kaç yıl olduğunu. "Sonra şuraya taşındık, burada iş buldum, oraya geçtim" vs.

Beyaz Zenciler ve Tavandaki Kukla’nın Norveçli yazarı Ingvar Ambjörnsen de Almanya’da yaşıyormuş, Hamburg’da.

2 Temmuz 2018 Pazartesi

Sosyal Medya Sanıldığı Kadar Güçlü Değil

Sosyal ağlarda insanlar yine kendileri gibi olan kişileri takip ediyor. Birbirini onaylayan, birbirine hak veren, birbirinin ne diyeceğini önceden bilen kişilerden oluşan arkadaş listeleri kapalı birer çember oluşturuyor. İnsanlar dahil oldukları çember içerisinde küçük bir sapma gördüklerinde, karşısındakini taraf değiştirmekle itham edebiliyor. Hep onaylandığın ve daima iman tazelediğin bu ortamlar, kafada yerleşmiş şemaya aykırı giden bir görüşe karşı kişiyi tahammülsüz kılıyor.

Hükümetin kimi uygulamalarını eleştiren birisiyim; bu eğitim olur, ekonomi olur, dış politika olur, insanların görüş beyan etmekten çekinmeleri (oto-sansür) ya da başka bir şey olur: Bu görüşlerimi okuyan ve hak veren kişiler, nükleer santrale taraftar olduğumu yazdığımda ya şaşırıyor, ya öfkeleniyor ya da derhal itiraz ediyor mesela. Çünkü ya siyahsındır ya beyaz; ya çemberin içindesindir ya da dışında. Çemberin içindeysen tüm söylediklerin çemberin dışındakilere karşıt gitmelidir. Facebook yine idare eder. Twitter’da en ufak bir sapmayı kaldıramayan insanların sayısı çok daha fazla. Twitter kullanıcıları bilir: Herkesin herkesi blokladığı/engellediği bir ortamdır. “Ne demiş söylesene, bende bloklu olduğu için göremiyorum da :/” ifadesine sık sık rastlarsınız.

Farklı görüşleri olan insanlarla konuşmak ve onları ikna etmeye çalışmak hâlâ işe yarar bir yöntem. Farklı görüşleri benimsemiş kişilerle hiçbir irtibatın, hiçbir temasın yoksa, görüşlerini tebliğ etmiyor, itirazları dinlemiyorsan, kimi, nasıl kazanacaksın ki? Twitter’da, zaten tek başına iktidar bir hükümet varken 24 Haziran erken seçiminin bir gerekçesi olmadığını söyleyen birisine, “evet, hükümet tek başına iktidar ama yeni sistem yürürlükte değil. Erken seçim için gerekçeleri yeni sistemin bir an önce yürürlüğe konması” demiştim. Bunu doğru ya da yanlış bulduğumu söylememiş, sadece gerekçeyi söylemiştim ve bu kişi beni bloklamıştı.

Kendimizden yola çıkarak kimi normlar ortaya koyuyor ve o normlara uymayan, daha doğrusu tercihleri bizden farklı kişileri norm-dışı, anormal ve giderek “psikolojik olarak rahatsız” olmakla itham ediyoruz. Başka bir çembere dahil olanlar da bizi anormal görüyor ve bu böyle sürüp gidiyor.

Bu sebeplerle, sosyal ağların sanıldığı kadar etkili olmadığına ve ana akım medyanın ve televizyonun hâlâ güçlü olduğuna inanıyorum. Buralarda ancak birbirimizi avuturuz. Avutalım, tamam. Kendimiz gibi olanlarla yakınlaşalım -buna da temelde itirazım yok. Gruba aidiyet duygusu içgüdüsel bir gereksinimdir ve sağlıklıdır belki de.

Yalnız, aynı görüşleri paylaşan kişilerin oluşturduğu bu sanal cemaatler gerçeklikten kopmaya sebep olabiliyor. Gerçeklik, kafamızdaki şemaya oturmuyorsa, mevcut şemayı güncellemeyi, onun üzerinde kimi değişiklikler yapmayı değil, gerçekliği inkâr etmeyi yeğliyoruz. Gerçeklik bizim istediğimiz gibi değilse, bizim istediğimiz gibi bir gerçekliğin varolduğuna inanan insanlarla bir aradalıklar kuruyoruz ki birbirimizi doğrulayıp duralım.

Bunda ölçüyü kaçırmamak lazım.

29 Haziran 2018 Cuma

Bu Balkan Göçmenleri Size Ne Etti?

“La’bu Balkan göçmenleri size ne etti?” diye sorasım geliyor. Kimseye bir zararları olmasa da bir türlü beğendiremediler kendilerini. “Ezik” diyen mi dersin, “nehrin öte yakasından gelenler” diyerek, yeterince yerli olmadıkları imasında bulunan mı istersin, adamlara durduk yere laf çarpılıp duruyor. Hayır, kabaca bakıldığında Marmara Bölgesi, ya da hadi Rumeli diyelim, tamamen göçmen zaten. Gerçi Türkiye’de -özellikle savaşlar sebebiyle- yer değiştirmemiş kim kaldı ki? Burada Çamçukur diye bir köy var mesela, mahalle yaptılardı sanırsam, taa 93’ Harbi’nde Ruslardan kaçıp gelmiş Lazlardan müteşekkil. Yani sen oradan geldin, ben buradan gittim muhabbetinin bir anlamı yok. Savaşlar, mübadeleler, işsizlik ve kentleşme derken yer değiştirmeyen kalmadı neredeyse.

İnsanlar zorluklar yaşamış ki kitleler hâlinde yollara düşmüş -zevkinden değil. Mümin Dedem Bulgaristan’dan tek başına gelmiş mesela. 13-14 yaşında. Elinde bir tane sopa: “Yolda sataşan olursa kendimi korurum” düşüncesi. Babası askere gidince bir daha dönmemiş. Muhtemelen ölmüş bir muharebe esnasında. Akıbeti belirsiz yani. Annesi (büyük-büyük annem) Kütahya’dan birisiyle evlenmiş. Kopmuş irtibatları. O da çocuk başına gelmiş işte. Önce Keşan’da durmuş, sonra Yalova’ya gelmiş. “Keşanlı Mümin” derlermiş bu yüzden. Bulgaristan'da insanların Türkçe konuştuğu köyler var hâlâ.

“Nehrin öte yanından gelmişsin hâlâ konuşuyorsun” demişti bir milletvekili, nereli olduğunu tam olarak hatırlamadığım ama Marmara Bölgesi’nden bir milletvekili için. Kafa yapısına bak... Hayır, tarihe bakan, azıcık tarihe ilgi duyan bir insan bu ayrımlara zaten gitmez. Osmanlı-Osmanlı-Osmanlı deyip duruyorsun, e Osmanlı dediğin zaten bir Balkan imparatorluğuydu kardeşim. Başkentleri Bursa, Edirne, İstanbul. Hep Batı’da. Bakmayın oryantalistlere. "Ortadoğu" dediğimiz İngiliz icadı bir sözcük. Osmanlı deyince de akıllarına Suudi Arabistan, Umman ve hatta Afganistan filan gelir. Yok yahu, Arap coğrafyasının Osmanlı’ya katılması çok sonra. Sanıyorum Yavuz Sultan Selim dönemi. Yoksa hem kuruluş hem de yönetim merkezi itibariyle Osmanlı zaten Batı’da, Avrupa’nın dibindeydi.

Önümüzdeki yıllarda Türkiye’yi karış karış gezmek istiyorum. Anadolu, özellikle Erzurum, Sivas filan, Selçuklu mirasını taşıyan şehirlerdir asıl. Osmanlı için daha ziyade Batı’ya bakacaksın, Doğu’daysa daha çok Selçuklu izleri olduğu söylenir. Çok istiyorum gezmeyi... Neyse. Dağıtmayayım. Diyeceğim o ki, Balkan göçmeni deyince akıllara Türkiye’yle hiçbir bağı olmayan insanlar geliyorsa o akıllarda sorun var. 

Bu insanları Arjantin’den, Çin'den veya Norveç'ten gelmiş, Türkiye’nin geçmişiyle hiçbir ilgisi olmayan kimseler zannediyorlar herhalde. Anlamak güç.

10 Haziran 2018 Pazar

Rakamlarla Türk Gençliği

Twitter’da şöyle bir bilgi dolaşıyor: “Gençlerin %55’i eğitim aldığı alanda çalışmak istemiyor, %89’u yabancı dil bilmiyor, %72’si okul kütüphanesini kullanmıyor, %27’si çalışmayı düşünmüyor, %88’i spor yapmıyor, %83’ü cinsellik eğitimi almamış, %95’inin pasaportu yok, %98’i STK üyesi değil.” Altında da ahlar-vahlar tabi.

Bence bu rakamlar iyi bile. Yani gençlerin %45’i gerçekten de eğitim aldığı alanda çalışmak istiyorsa bu iyi bir oran. Zira işini seven pek az insana rastlıyorum. Kime dokunsam bin ah işitiyorum. Gençlerin %11’i gerçekten de yabancı dil biliyor, onu etkin bir şekilde kullanabiliyorsa iyiymiş; zira ben bu rakamın %7-8 olduğunu sanıyordum. Okul kütüphaneleri çoğunlukla atıl vaziyettedir zaten.

Çalışmayı düşünmeyen %27’lik kesime sesleniyorum: Sizi çok iyi anlıyorum gençler. Çoğunluk zorunda olduğu için çalışıyor zaten. Elbette çalışmadan yaşayabilmek istersiniz. 21-23 yaşına kadar bende de vardı o duygu. Bir gün yapılmamış bir şey keşfedip bir şekilde köşeyi dönecek, sonrasında ömür boyu çalışmak zorunda kalmayacaktım. Çalışmak bana uygun değildi. “DNA’mda yoğdu.” Kendimi ilgi alanlarıma bırakmalı, felsefe, sanat ve sporla günlerimi geçirmeliydim. Gelgelelim öyle olmuyor. O yüzden o %27’lik kesim büyük bir hayal kırıklığına uğrayacak. Kendilerini hazırlasınlar.

%88’i spor yapmıyormuş. Doğrudur. Düzenli spor yapmak boş zaman işi. Yoğun çalışan insan spor-mpor yapamaz. %12 düzenli spor yapıyorsa gene iyiymiş. %83’ü cinsellik eğitimi almamış. Vallahi ben asıl bu eğitimi alan %17’yi merak ettim; zira artık “gayri ahlakî” bulunduğu için kimseler bu konuda eğitim almıyor sanıyordum. %95’inin pasaportu yokmuş. Doğrudur. Türkler yurtdışına en az çıkan milletlerin başında geliyor. %5’lik bir kısım her yere giderken, geri kalan %95, gurbetçileri saymazsanız, bir kez olsun bile yurtdışına çıkmıyor. Bunun için genç olmanıza gerek yok. Yetişkinler de çıkmıyor zaten. Üstelik artık ikinci bir vize daha kondu önümüze: Avronun pahalılığı. Yani AB ülkeleri vize istemeyecek olsaydı bile, mevcut döviz kurları varken, gene pekçok kişi dışarı çıkmakta zorlanırdı.

Gençlerin %98’i herhangi bir sivil toplum kuruluşuna üye değilmiş. Etkin bir rol üstlenmiyorlarmuş. “Bana ne ya!” tavrındaymış. E iyi de, n’apsınlar abi? Hangi STK’nın hangi politik cenahta olduğunu kestirmek bir genç için kolay mı? Yıllarca bize “demokrasiyi içinize sindirin! Neden cemaatten rahatsızsınız? Sonuçta onlar da bir STK!” dendi. Bir STK’ya gireyim de topluma faydam olsun demeye korkuyor insanlar. “Yarın bir gün o STK’nın bir yerlerle bağlantısı çıkar, neme lazım, bulaşmayalım” düşünceleri... Anne-babaları duysa kızar zaten: “Ne? Hangi derneğe üye oldun?? Çabuk iptal et üyeliğini!”

Özetle, yukarıdaki rakamlara şaşırmak şöyle dursun, bazılarını iyimser bile buldum. Kitlesel eğitime dair de bazı yeni görüşlerim var. Bir ara paylaşırım.


Yorum: Üniversitelerdeki eğitim kalitemiz de vasatın altı belki de. Kendi işini yapan arkadaşlardan, kendi işini hakkıyla bilenlere de rastlamak zor oldu açıkçası. Vizyon da yerlerde... İdealler konusu da sıkıntılı. Şimdinin ergenlerinde toplumsal hayallerden çok, bireysel ve maddi hayaller görüyorum. Felsefenin, idealizmin zaten çok uzağındalar... Kötü bir dönüşüm içindeyiz. Modernleşmemiz elitist çerçevede değil, popülist çerçevede... Yazdıkların konusunda da hemfikirim. Toplumsal bir pozitif dönüşüme ihtiyacımız var. Yoksa gelecekte kalite sorunu yaşıyacağımız kesin... Ben, bizi geçen bir nesil isterdim. Ne yazık ki biz bile daha kaliteli kaldık...

Yanıtım: Yazdıklarına katılmakla birlikte, aslında Türkiye'nin kendi elitlerini yetiştirdiğini görüyorum. Yüzde beş-onluk bir kesim aradan sıyrılıyor. Gayretli, iyi eğitim alıyor, mühendis, doktor, hukukçu, akademisyen vs. Aslında bunlar ülkeyi ayakta tutuyor bir bakıma. Geri kalan çoğunluk ise zorunlu eğitimde, kayda değer beceriler edinmeksizin, sırf devam zorunluluğu olduğundan okula gelerek, anne-babası işte çalışırken boşta kalmasın diye eğitim-öğretimle "meşgul" ediliyor. Boşta kalmamaları, disipline edilmeleri için bir meşgale... 13-18 yaşlarında milyonlarca genci sokağa salmazlar.


Öte yandan, bu devasa kitle neyi hedefliyor, nereye yönlendiriliyor bilmiyorum. Çoğunluk, doktor ya da mühendis olamasa da başka işler yapmak istemiyor artık. Bu anlamda Batılılaştık. Nasıl ki bir Fransız diş hekimi, avukat ya da öğretmen olurken ağır işleri ise Arap göçmenler yapıyorsa, Türkiye'de de okumayan gençler iş beğenmediği için muhtemelen dükkan filan açacak, beğenmedikleri işleri ise Suriyeliler yapacak yakında. Bu dönüşüm başladı: Masa başı iş varsa tamam. Değilse çalışmaz. Evde oturur daha iyi. Bakıcılar mesela. Şu an bile pek çok hasta ve yaşlı bakıcı Özbek, Kırgız, Kazak filan. Türk vatandaşı yapmıyor.

Naçizane fikrim o ki, bir yüzde on tamam, onlar işi götürür. Geri kalan büyük yığın içinse kayda değer bir plan-program yok görünüyor.

Toplumsal hayaller demişsin. Bizim toplumda toplumsal hayallerin sonu hapisle sonuçlanabildiğinden pek o hayallere bulaşmıyorlar haklı olarak :) Zaten anne babaları kızar. Bireysel hayalleri var dediğin gibi. Yeni iPhone modelini almak gibi mesela. Onu alınca mutlu oluyor. Yetiyor. STK filan, bunlar uzak şeyler.

3 Haziran 2018 Pazar

Schopenhauer, Yalnızlık ve Boş Zaman


Schopenhauer, Yaşam Bilgeliği Üzerine Aforizmalar’da şöyle diyor: “İç dünyası zengin bir insan, her şeyden önce acı çekmemeye, kendini ihmal etmemeye, dinginliğe ve kendi başına kalmaya yönelecektir, yani sakin, alçakgönüllü ama olabildiğince engellenmemiş bir yaşam arayacaktır ve buna göre, sözümona insanlarla kimi tanışıklıklardan sonra, kendi köşesine çekilmişliği ve hatta, büyük bir kafaysa eğer, yalnızlığı seçecektir.”

Burada ikna olmadığım tek yer, “sözümona insanlarla kimi tanışıklıklar” ifadesi. Kendi başıma geçirdiğim zamanı hiçbir şeye değişmesem de, insanlarla tanışıklığı seviyorum. Başkaları iyidir -özellikle ilgilerin ve mizacın bakımından benzeşiyorsan. Şu tuzağa dikkat: Kişi, kendi tek-başınalığından hoşnutsuz olduğu hâlde, “iç dünyam zengin olduğu için insanlardan uzak duruyorum” sanısıyla kendini avutabilir. Onun dışında, okuma yazmayla arası iyi olan, üretmeye yatkın ve yarım bırakma alışkanlığı olmayan kişilerin, gerçekten de, öncelikle acıdan uzak durmayı, kendini ihmal etmemeyi ve dinginliği hedeflediği doğru. Bu bilinçli bir tercih.

İlerleyen sayfalarda Schopenhauer boş zamandan bahsediyor. Schopenhauer diyor ki, dolu bir insan için boş zaman “yararlanılacak” bir şeyken, boş insan için bir an önce geçip gitmesi, “geçirilmesi” gereken bir şeydir. Schopenhauer’e katıldığım bir diğer nokta can sıkıntısı konusunda yazdıkları. İlgileri, zevkleri, odaklandığı kimi konuları olan insanlar can sıkıntısı nedir bilmez. Dolu insan, sürekli hareket hâlinde, eli dursa ayağı durmayan, kendi kendisine bir an olsun tahammül edemeyen, aşırı sosyal diyebileceğim tarzdaki kişileri anlayamaz. Erken kalktığı, önünde uzun bir gün olduğu için ziyadesiyle hoşnuttur. Çoğunluk için [boş] zaman bir yükken, onun için bir armağan, bir nimettir; zira yapacak çok işi vardır. Böyle insanların canı sıkılmaz.

Gerçekten de zaman en değerli şey. Elimde olsa tüm yatırımımı zamana yapardım. Biraz düşününce, milyonlarımız da olsa, bırakın yirmili yaşlara dönmeyi, bir saat öncesine bile dönmenin olanaksız oluşu acı bir durum. Trilyonlarımız olsa da geçen zaman geçti gitti -geçmiş olsun.

Bu arada, zamanın boşa geçirildiği izlenimi veren kimi anların da değerli olduğunu düşünüyorum. Yalnızken genellikle yapacak bir şeyler bulurum. Yine de, hiçbir şey yapmadan uzandığım, başka bir deyişle aylaklık ettiğim anlar olur. Okumadığım ve üretmediğim bu geçici anlarda şarj oluyor, ardından elimdeki kitaba daha iyi odaklanabiliyorum mesela. 

Ardından daha büyük bir dikkat ve üretkenlik getiren bu küçük aylaklık anları üretkenliğe katkı sunuyor yani.

1 Haziran 2018 Cuma

Üç Değini: Tanrı Sözcüğü, Aforizmalar ve Enver Aysever

Türkçe’de “Tanrı” kadar talihsiz bir sözcük daha var mı acaba? Anlamı bilinmeyen bir sözcüğe düşman olunmasını anlarım. Ama “Tanrı” öyle değil. Herkes “Tanrı” dendiğinde ne kastedildiğini anladığı hâlde, sözcüğü işittiğinde aklına yaratıcı güç veya varoluş zincirindeki ilk halka gibi anlamlar geldiği hâlde, bu sözcüğe karşı bir düşmanlık var.

Bir yazımdan ötürü özelden mesaj atmıştı birisi. “Tanrı değil Allah diyeceksin!” şeklinde bir uyarıydı. Sanki Türkçe'de böyle bir sözcük yokmuş gibi. Zaten insanlar kamusal alanda kullanmaz oldu. İbranice “Rabbim” dersin, Farsça “Mevla” desen olur; ama Türkçe “Tanrı” deyince nedense olmaz. Etrafında “Tanrı değil Allah!” diye seni düzeletecek birine rastlaman olasıdır. Kendi diline bu denli düşman insanları anlamakta zorlanıyorum.

Türkçe takıntım yok. Konuşurken esas olan kendini doğru ifade edebilmektir. Sözcüklerin ille de Türkçe kökenli olmasına dikkat etmem; ama güzel bir Türkçe karşılık varsa muhakkak onu kullanırım. Türkçe kökenli sözcükleri tercih etme sebebim hem kulağıma daha hoş gelmesi, hem de karşımdaki kişinin sözlüğe bakmaksızın demek istediğimi anlayabilmesi. Bir arkadaş güzel bir örnek vermişti: “İptidaî yaşam tarzı” dendiğinde ne dendiğini anlaman için sözlüğe bakman gerekir. “İptidai” sözcüğünün anlamını bilmiyorsan sözlüğe muhtaçsın. Ama iptidainin Türkçe karşılığı olan “ilkel” dendiğinde sözlüğe bakmana gerek yok. Sözcük Türkçe kökenli ilk’ten türetildiği için anlamı zaten apaçıktır.

Tanrı diye bir sözcük var ve herkes bunun anlamını biliyor. Bu inat anlamsız. Kaldı ki, “çok-tanrılı dinler” gibi ifadeler için de bu kelimeye muhtacız.

Sonuçta “çok-mevlalı dinler” denecek değil.

* * * 

Nesir çok, nazım pek az. Şiir denince akla yalnızca aşkın, kavuşamamanın, kadının ve erkeğin gelmesinden hoşnutsuzum. Her konunun şiir biçiminde, daha doğrusu nazım biçiminde kaleme alınmasını isterdim. Bu konuda çok zayıfım. Derdimi düzyazı ile anlatmayı seviyor, kendimi böyle ifade edebiliyorum. Klavye başına geçtiğimde durmaksızın yazdığım oluyor. Bazen bir seferde yüz sayfa yazabilirmişim gibi geliyor. Ama asıl marifet kısa ve vurucu cümleler kurmak, lafı uzatmadan, açıklama üstüne açıklama yapmadan kendini anlatmak değil mi? Öyle cümleler kuracaksın ki, bir tanesi bir sayfalık metne bedel olacak. İki mısra uzun açıklamaların yerini tutacak.

Bu konudaki cehaletimi bağışlayın ama Türkçe yazılmış böyle bir eser bilmiyor, bulamıyorum. Oruç Aruoba’nın kitaplarını sayabiliriz -belki; ama onun dışında, Nietzsche’nin Böyle Buyurdu Zerdüşt’ü, Dante’nin İlahi Komedya’sı, Seneca’nın kitapları veya Goethe’nin Faust’u tarzında, Türkçe yazılmış ve kadınla erkeğin aşkından fazlasını ele alan bir kitap var mı?

Eleştirmiyorum. Ben de öyle yazamıyorum. Dedim ya, zayıfım bu konuda. Mevlana’nın Divan-ı Kebir’ine baktım. Yer yer baktım. O nasıl bir dildir arkadaş? Müthiş. Üstelik Farsça’dan çeviri. İranlıların bu işin piri olduğu söylenir zaten. Öyle etkili bir dil, öyle güçlü bir retorik kurabilmek isterdim.

Aforizma yazmak büyük ustalık gerektiriyor. Okuması kolay, kısa cümle ve paragraflar. Yazması ise çok zor. Hep açıklama yapma, gerekçelendirme gereği duyuyoruz ve böylelikle söz uzadıkça uzuyor.

Belki yaşlılığımda o olgunluğa erişirim. Bilmiyorum. Yirmi kadar kitap almam lazım. Şimdilik okumaya devam.

* * *

Enver Aysever aynen şöyle yazmış: “Siyasetçiler mal varlıklarını nasıl açıklamakla yükümlüyse, mesela son üç yılda okudukları kitapları da halkla paylaşmalı. Tabi sadece isimlerini vermek olmaz, halkın karşısına çıkıp; neyi, neden okuduğunu anlatıp, ikna etmeli!”

Vallahi ben böyle fantastik bir talep görmedim :) Zaten bu kitap fetişizmini de anlamış değilim. Vaktimin çoğu kitaplarla geçiyor. Okumak güzel şey; ama kitap okumak siyasette sanıldığı kadar dönüştürücü bir iş değil. Başımıza çok kitap okuyan birisi geçince Türkiye otomatikman iyiye gidecek diye bir kaide yok. Kitaplar, onları okuyan kişiyi iyi bir insan yapmaya muktedir değil. Bu masumane ve naif varsayımları geride bırakmalıyız artık. Çok okuyan birisi bildiklerini kötüye de kullanabilir pekâlâ. Kaldı ki saha adamları istese de çok okuyamaz zaten. Akademisyen gibi okuyup araştırmaya ayıracak vakti bulamazlar. Mümkün değil.

Yabancı dil takıntısı da anlamsız. Mevcut parti liderlerinin ileri derecede yabancı dil, daha doğrusu İngilizce konuşabildiklerini sanmıyorum. Bilseler iyi olur ama bilmiyorlarsa da Dünya’nın sonu değil. En iyi çevirmenleri tutarsın, sorun çözülür. Cehalet övgüsü yapmıyorum. Ama kitap okumak, yabancı dil bilmek, tiyatroya gitmek, klasik müzik dinlemek filan politikacıları daha iyi niyetli ve başarılı kılmaz.

Politikada bir söylem geliştirirsin. Ekonomi, enerji, sağlık, eğitim ve hukuk gibi alanlarda yapacaklarını, bu konulara dair tercihlerini ve izleyeceğin yönü vatandaşa anlatır ve destek beklersin. “Politik iradeyi şu yönde kullanacağım” deyip risk alır, tercihlerin başarı getirirse başarılı olursun, o kadar. Tercih ve iradenin ne yönde kullanılacağıdır esas olan -yoksa kaç kitap okudukları, en son hangi kitabı okudukları, okuduklarından ne anladıkları filan değil.

Enver Aysever başında kendisi gibi birisini istiyor herhalde. Bunu anlayabiliyorum. Tiyatroya müthiş bir merakı var ve tiyatroya merak duyan bir yönetici istiyor örneğin. Anlıyorum ama tiyatroya merak duyan bir yönetici son derece başarılı da olabilir, başarısız da. Tiyatroya duyduğu ilgi kişinin politik başarısına ne katkı sunar, ne de ona zarar verir. Konu alakasız.

Bakalım tabandan daha başka ne gibi fantastik talepler gelecek?

25 Mayıs 2018 Cuma

Romalılar ve İyi Yaşam

Çoktandır mutlak doğruluk peşinde değilim. Metafizik kesinlikler, şaşmaz doğrular, mantık ve bilgi felsefesi gibi konular ilgimi çekmiyor. Özellikle Tanrı inancı ve hayatın anlamı gibi konuların yirmili yaşlarda çözülüp rafa kaldırıldığını düşünüyorum. Bu durum bana özgü değilmiş. Schopenhauer, İrade ve Temsil Olarak Dünya adlı başyapıtına ilerleyen yaşlarında yazdığı ikinci ciltte, gençliğinde yazdığı ilk ciltteki fikirlerini hiç değiştirmediğini söylüyor, “yeni bir şey söylemiyor, sadece ilk ciltte yazılanları ayrıntılandırıyorum” diyordu.

Mantık, varlık, bilgi, metafizik filan değil de, çoktandır hayata dair daha somut konulara yöneldim. İyi yaşamak, gençlik, yaşlılık, dostluk, ilişkiler, mutluluk ve Nietzsche’nin deyişiyle “yeni değerlerin inşası” gibi konular çekiyor ilgimi. Yeni değerlerin inşası iddialı bir laf. Şöyle bir düşünün: Aklınıza hâli hazırda bilinen sorumluluk, dayanışma, dürüstlük ve adalet gibi değerler dışında ne geliyor? Gerçekten keşfedilmemiş yeni değerler ortaya koymak ne kadar mümkün? Bence mümkün; zihnimde dolanan dağınık bulutlar var ama henüz toparlanmadılar. Belki hiç toparlanmayacaklar. Bilemiyorum. Bakalım.

Eskiden Romalılar ilgimi çekmezdi. “Pff” derdim. Neşe, huzur, dinginlik, iyi yaşama ve bilgelik üzerine akıl veren bir takım sıkıcı adamların nutuklarıydı gördüğüm. “Ne kadar da sıkıcı” derdim. Felsefe Roma’da duraklama dönemine girmiş diye düşünürdüm.

Şimdilerde tam aksi bir ruh hâlindeyim. Önümüzdeki dönemde Horatius, Cicero, Ovidius ve Marcus Aurelius gibi düşünürlerin yapıtlarını okumak istiyorum. Deneme çok daha cazip bir tür oldu benim için. “Nasıl yaşamalı?” sorusu eskisine göre çok daha fazla çekiyor ilgimi. Marcus Aurelius’un Düşünceler’i var mesela -veya Cicero’nun Dostluk ve Yaşlılık üzerine bir kitabı var. Horatius’tan bir şey bulmuş değilim henüz. Olmazsa İngilizce bir e-kitap bulurum. Her halükârda, bu adamların hayata dair bilgelik yüklü sözlerini dinlemek istiyorum artık. Mutlak bir doğruluk, şaşmaz bir kesinlik yok belki o metinlerde. Ama zaten çağımız kesinlik çağı değil. Bu yüzden bugün yorum, bilgiden daha önemli geliyor bana. Yorum demişken, Gadamer’in Hakikat ve Yöntem’inin İngilizcesi elimde. Onu çalışayım diyorum ama bunun çok uzun ve meşakkatli bir süreç olacağının da farkındayım.

Sanırım bu sürece Cicero’nun Dostluk ve Yaşlılık Üzerine adlı kitabıyla başlayacağım.

Bakalım. Yavaş yavaş.