16 Aralık 2018 Pazar

Tabanda Birbirini Yiyen İnsanlar

Sözün etkisi kaldı mı? Bir bakıma kalmadı. Örneğin, eskiden kitaplar daha çok yasaklanır ve toplatılırdı. Bir broşürü okuyan kitleler ondan etkilenir ve harekete geçerdi. Toplumsal bir dönüşümü gerçekleştirmek için, insanları konuşma ve yazılarla bilinçlendirmek gerekirdi. Sosyalist veya İslamcı olsun tüm siyasal hareketlerin özünde, kendi dünya görüşünün toplum için en iyisi olduğu inancı yatar. Hakikati haiz öncüler olarak kendilerini, toplumu bilinçlendirmek, onu aydınlatmak, o ışığı onlara götürmek ödeviyle yükümlü duyarlar. Ama bugün bu yöntemin pek bir etkisi kalmadı. Marx’ın kitapları eskiden yasaktı mesela. Evinizde bulundurmanız suçtu. Şimdi her yerde var. İlçe kütüphanesinde bile görmüştüm. Serbest.

Bir bakımaysa sözün çok büyük bir etkisi var. Yalnız bu etki dönüştürücü değil, cezalandırıcı. Bedel ödeten bir etki. Bir anasınıfı öğretmeni, önceden belirlenmiş olan su saati dışında su içmek isteyen öğrencisinden bahsetmiş Twitter’da. İşi şakaya vurduğu belli. Detaylarına girersem iş uzar. Şöyle diyeyim: İlk başta üslubu bana sevimsiz geldi. Eleştirilebilir. Yalnız sonradan öğretmenden yana oldum; çünkü eleştirmek başka, attığı tivitten ötürü bir şahsı, öğretmen olur başka bir meslek mensubu olur, fark etmez, ifşa etmek, psikolojik linçe maruz bırakmak, küfretmek, hatta BİMER, CİMER, Emniyet Genel Müdürlüğü vs. ne kadar merci varsa hepsine bildirip “derhâl işlem yapılsın!” demek başka şeyler. Evet, özel bir kurumda çalışan bu genç öğretmeni maalesef işten çıkartmışlar. Herhalde şikayet edenlerin başları göğe ermiştir.

Peki onda hata yok mu? Bence en büyük hatası söz sanatlarına, mecaza, ironiye, hicve vs. başvurması. Onu “zalim öğretmen!” diye suçlayan, olayın aslını astarını bilmeyen vatandaşa “çocukları kafese kapatıp aç da bırakıyorum” gibi bir yanıt vermesi mesela. Vatandaş şaka yaptığını anlamıyor. Şaka, mizah, ironi… Yapmayacaksın kardeşim. Ne diye başına iş alıyorsun? Tanımadığın insanların seninle aynı mizah anlayışını paylaşacağını, yaptığın ironileri anlayacağını filan varsaymak gerçekten riskli.

İşin acı tarafı, bu insanın işinden olmasına sebep olanın bir tivit olması. Eylem değil. Söz. Bir şey yaptığın için değil de söylediğin için başına iş açılması ne acı. Öyleyse, ilk paragrafta söylediğimin aksine, günümüzde sözün hâlâ büyük bir etkisi var. Ama dediğim gibi, toplumu iyi yönde dönüştürmek bakımından değil bu etki; daha ziyade kişilerin hata yapmasını bekleyen, iyilik ve vicdan adına hareket ederken aslında kötülük eden ve dahası kötülük ettiğinin farkında bile olmayan insanların, yine kendileri gibi tabandaki diğer küçük insanları harcamasına yol açan, cezalandırıcı bir etki. Herkeste bir bedel ödetme merakı oluştu. Sonuçta asıl konuları, büyük sorunları konuşamayan ve güçlü kimselere söz söyleyemeyenler, aşağıda birbiriyle uğraşıp durmakla, her gün yeni bir günah keçisi bulup ona yüklenmekle avunur.

Demek ki günümüzde sözün hâlâ bir etkisi var: Küçük insanların, güçsüzlerin başına iş açması bakımından.

15 Aralık 2018 Cumartesi

Şeyma Subaşı, Nafaka ve Züğürdün Çenesi

Şeyma Subaşı yoksulluk nafakası olarak Acun’dan her ay 115 bin lira alacakmış. Pekâlâ basınla paylaşmayabilecekleri bu malumatı paylaşmakla gündem olmayı başardılar. Yalnızca zengin olmakla ünlü olabilmek, hatta sırf ünlü olduğu için, herhangi bir meziyeti olmaksızın ünlü olabilmek hayli ilginç. Şeyma Subaşı'nın ismini arasıra duyuyor, kendisinin bir şarkıcı veya dizi oyuncusu olduğunu sanıyordum. Meğer sadece Acun’un eşiymiş. Ünlü; çünkü ünlü. Sadece ünlü işte. Kim Kardaşyan gibi. Sanırım o da sırf ünlü olmakla ünlü.

Olaya iki açıdan bakmak istiyorum. Birincisi, bu gibi durumlar bize fakirliğimizi hatırlatıyor. Bu sabah altı buçukta uyandım. Nöbetçi olduğum için okula erkenden varmam gerekiyordu. Yedi buçukta hava hâlâ karanlıktı. İçinde mercimek yemeği, yoğurt, ekmek ve meyva bulunan üçlü sefer tasım elimde, boynumu montumun yakasına kıstırmış hâlde şehirçi dolmuşunu beklerken o meblağlar aklıma geldi ve garibanlığımı hatırladım. Evet. Ayda 125 bin lira nafaka. Vay be. Tahayyül etmesi bile zor. O kadar ki, büyük bir ev görünce “acaba kaç lira doğalgaz geliyordur?” diye düşünen bizler için ultra zenginlerin zenginliklerini hayal etmek bile zor. O para muhtemelen kendisinin aylık kuaför ve kıyafet masraflarını anca’karşılıyordur. Haftasonu Florida’ya kaçmalar filan... Küçük paralar yani bunlar. Biz züğürtlerin çenesini yoran, küçük meblağlar.

İkincisi, 90’lı yıllarda çizilen “ayakları üstünde duran kadın” imajının gözden düştüğünü gözlemliyorum. Çok iyi hatırlıyorum. Zengin bile olsan, eğer kadınsan muhakkak okumalı, bir meslek edinmeli, bir yerlere gelmeli, hiç değilse kimseye muhtaç olmadan yaşayabilmeliydin. Çalışmak bir gurur meselesiydi. Kadın evlense ve anne olsa bile çalışmalıydı. İhtiyacı olmasa bile çalışmalıydı. Beraberlikler bir tarafın diğerine muhtaç olduğu değil, karşılıklı istekle şekillenen ilişkiler olmalıydı.

Bugün bu durum ya tersine döndü ya da en azından “ayakları üstünde duran kadın” rol modeli gözden düştü diye düşünüyorum. “Ne diye enayi gibi dirsek çürüteyim? Bulurum zengin kocayı, bakarım keyfime” anlayışının tekrar popülerleştiğini gözlemliyorum. Belki gençlerle iç içe olduğum için, yeni nesil gözümün önünde olduğu içindir, bu geçişin yavaş yavaş gerçekleştiğini hissediyorum. İdealizmin esamesi okunmuyor.

Bak şu ünlü kadınlara: Milyon takipçisi var. Hiç çalışmadı. Hiç gayret göstermedi. Zengin kocayı buldu, yaptı çocuğu, boşandı ve şimdi hem hayatı garanti hem de herkesin gözü onun üzerinde. Para, popülarite, hayran kitlesi, ne ararsan var ve bu unsurları barındıran kimliğini kendin değil, evlendiğin adam vasıtasıyla inşa etmişsin. Kendini kendin kurmamışsın aslında. İşte yeni rol-model. “Enayi gibi çalışan” değil, hazıra konan, kurnaz, uyanık insanlar. Bilinçaltımıza işleniyor ve farkına bile varmıyoruz belki.

Hiçbir şey yapmadan zengin ve ünlü olmak gibi büyük hayaller kuran gençliği bekleyense büyük hayal kırıklıklarından fazlası değil.

2 Aralık 2018 Pazar

Hassasiyetlerde Son Nokta: Görüşçülük

90'ların ikinci yarısında internet yaygınlaşırken okuduklarımdan hatırlıyorum: Artık bilgiye erişimin yanısıra farklı görüşlere erişim de mümkündü. Herkes birbiriyle iletişim kuracak ve birbirinin ne düşündüğünü öğrenecekti. İnternet, tam da postmodernizmin öngörülerine uygun bir şekilde, bir "kanaatler çoğulluğu" ile sonuçlanacaktı. Kanaatler çoğulluğunda farklılıklarla karşılaşmaya alışacak, böylelikle daha hoşgörülü olacak, kendimiz gibi olmayanlarla, farklı tercihlere sahip olanlarla empati kuracak, onları anlayacaktık.

Sonuç tam bir fiyasko. Tam aksine, insanlar görüş paylaşmaz oldu. Instagram zaten sırf görsel. Twitter’da görüş paylaşanlar rumuz kullanıyor -kendi adlarını değil. Hoş, görüşler de çoğunlukla epey yüzeysel. Televizyon izlemediği için övünmesin kimse; zira artık sosyal ağlar kalitesizlikte televizyon ile yarışıyor. Facebook şiir-çiçek-böcek ve yemek-bebek-düğün üçlülerine hapsolmuş durumda. Hani farklı kanaatler? Hani fikirler? Pek az. Kanaatlerini paylaşanlar var ama onlar da arkadaş listeleri oluşturmuş, kendisi gibi olmadığını bildiği kişilerden esirgiyor görüşlerini. Bu kapalı çemberler hem bir onaylama-onaylanma döngüsü yaratıyor, hem de muhbirlere karşı güvenli bir ortam sağlıyor. Evet, muhbirlere karşı; çünkü maalesef çevrenizdeki, hiç beklemeyeceğiniz birisi bile sizi bir görüşünüzden ötürü bir yerlere şikayet edebiliyor.

İlginç bir örnek geliyor aklıma. Portekiz’de fotoğraf paylaşırken birisi takibe başlamıştı. Kendisi hiçbir konuda görüş beyan etmeyen birisiydi. Doğasever. Çiçek-böcek fotoğrafları filan. Yargılamıyorum. Tercih meselesi. Portekiz’deki müze ve sanat galerilerinden yaptığım paylaşımlar ilgisini çekmiş. Tabi benim için görsellik bir yere kadar. Çeşitli konularda görüşlerimi yazmadan duramam. Biliyorsunuz, hiç değilse haftada bir dökerim içimi. Bunun üzerine takipten çıkacağını söyledi. Kusura bakmayaymışım. Olabilir, buna bir itirazım yok; yalnız, fikir yazılarından rahatsız olduğunu söyleyince tuhaf karşıladım. Nasıl yani? Görüşlerimi beyan ederken hakaretamiz ifadeler kullanmıyorum ki zaten? Olsun, rahatsız oluyormuş. Hep fotoğraf paylaşacağımı zannettiği için takip etmiş. Peki, güle güle.

Sanıyorum postmodernliğin getirdiği kimlik politikalarından doğan cinsiyetçilik, homofobi, İslamofobi, ırkçılık, mezhepçilik, türcülük vb. hassasiyetlerin daha ileri bir aşamasına geçmek üzereyiz. Bu yeni hassasiyete “görüşçülük” diyebilirim. Yani, hayvansal gıda tükettiğin için seni türcülükle itham edenler, belki de giderek, “belirli bir görüşü beyan ederek o görüşü benimsemeyenleri dışlamış, ötekileştirmiş oluyorsun” demeye başlayacak. "Görüş beyan ederek beni kırıyor, incitiyorsun." "Bu yaptığın resmen görüşçülük!" vb.

Bu aşırı hassasiyetler en sonunda görüş beyanından bile rahatsız olmaya vardı ve bu yüzden insanlar ya suskunluğa gömülüyor, ya rol yapıyor ya da çiçek-şiir-düğün görselleriyle, düşüncesiz, sözsüz, içeriksiz içeriklere, salt görsele ve biçime indirgiyor hayatı. Bu durumdan hoşnutsuzum.

27 Kasım 2018 Salı

Bireyselleşme ve Beslenme

Konsere gitmeyi sevmiyorum. Sırf daha fazla insan sığacak diye insanları ayakta dikiyorlar. Belim tutuluyor o kadar uzun süre ayakta durunca. Onca insanın arasında rahat edemiyorum. Müziği kulaklıkla dinlemeyi tercih ederim. Çoğunlukla yürürken -bazense evde, televizyon hoparlöründen. Sinemaya hiç gitmem. Filmi evde, dilediğim zaman, rahat giysilerle, dilediğimi yiyip içerken izlemekten haz alıyorum. Etrafımda tonla insan varken film izleme fikri hiç cazip gelmiyor.

Sokak partileri, yılbaşı kutlamaları, çığlık çığlığa eğlenen insanlar! Televizyonda izlemesi güzel ama o ortamları sevmiyorum. Zaten yılbaşı mı kaldı? Terör ve taciz olayları yüzünden insanlar kalabalık ortamlara girmeyi bıraktı. 2016’ya girerken İstanbul bile ıssızdı. 2019’a girerken durum değişir mi? Bilmiyorum.

Tek başına yemek yiyemediğini söyleyenler var. İçinden o masaya oturmak gelmiyormuş. Ben tek başıma yemek yemeyi severim. Küçük balıkları hep tek yerim çünkü onları elimle yiyorum ve dışarıda o şekilde görünmek istemem. Kendi yemeğini kendin yapmak gibisi yoktur. Hiç değilse koyduğun yağı ve tuzu bilirsin. Kafelerde oturmayalı uzun zaman oldu. Mecbur kalmadıkça gitmem. Kendi çayımı kahvemi kendim yaparım. Haftada bir, porselen demlikte 42 numaralı Tirebolu çayımı demler, akşamları bakır cezvemde Türk kahvesi pişirir, haftasonu sabahları kitap okurken filtre kahve yaparım. Tansu Hoca vermişti, kakule de koyuyorum nadiren. Kafelerde üçüncü kalite, metalik ve beklemiş çayımsıyı içeceğime, çok canım isterse, nadir de olsa dışarıda simit alıp çay ocağına oturuyor, lezzet alıyorum hiç değilse.

Koşmayı, yüzmeyi ve yürümeyi neden sevdiğimi de buldum. Çünkü bunlar bireysel sporlar. Futbol oynamak için başkalarına muhtaçsın. Bir-iki kişi yan çizse takım kurmak zorlaşır. Oysa kendi başına çıkıp koşabilirsin. Kitap okumayı da bireysel bir uğraş olduğu için seviyorum. Kitapla senin arana kimse girmiyor. Öğrenciyken grup çalışmalarını hiç sevmezdim. Kendi başıma çalışmaya bayılırdım. Kaldı ki, grup ödevlerinde sorumluluk hep bir-iki kişiye yığılırdı. Hiç sevmem.

Film, müzik, spor, yemek ve aklınıza ne gelirse tüm işlerde bireyselleşmeyi seviyorum. Yaşasın bireyselleşme, varolsun kendine yeterlik ve teşekkürler teknoloji! Aslında çoğunluk ben gibi bence. İnsanlar ilk fırsatta araba almak istiyor ki böylelikle toplu taşımada başkalarıyla bir arada durma zulmünden kurtulsunlar. Sartre gibi “cehennem başkalarıdır” demeyeceğim. Bu ifade mübalağalı; ama bireyselleşmenin iyi bir şey olduğunu söyleyebilirim.

İki aydır çok daha iyi besleniyorum. Sebze yemezdim pek. Artık her hafta pazardan kabak, havuç, pırasa, karnabahar, brokoli ve patlıcan gibi sebzeler alıyor, kapaklı borcamda karışık sebze yemeği yapıyor, üzerinde zeytinyağı gezdirip afiyetle yiyorum. Eskiden salata yapmaya üşenirdim. Üşenmiyorum artık. İnce ince doğruyorum tüm bileşenleri. Yiyeceğim kadarına limon sıkıp zeytinyağı döküyor, kalanını dolaba kaldırıyorum ki ertesi gün yiyebileyim. Çok güzel bıçaklarım var. Ciddiye alıyorum bu işi. Çop-çop-çop-çop! Takım elbiseyle giresim geliyor mutfağa.

Haftada bir, bazen iki kez balık yerdim zaten. O alışkanlığımı sürdürüyorum. Yine kapaklı borcamda. Canım borcamım. Kapaklı olunca yemek sıçramıyor fırının içine. Temizlik derdi yok. Kapağına kurban. Balığın arasına birkaç defne yaprağı koyuyor, azıcık karabiber serpiyor, zemine havuç olur, kabak olur, canım ne isterse ondan doğruyorum. Jülyen şeklinde. Tereyağı koyuyorum bir parça ki lezzet versin. Tereyağımla zeytinyağımı güvendiğim yerlerden alıyorum. Ayçiçek yağı da var ama onu anca’salça hava alıp küflenmesin diye koruyucu olarak kullanıyorum.

Günlük süt alıyorum artık. Çiğ süt alıp kendi yoğurdumu yapmayı deneyeceğim. Ona nedense hâlâ motive olamadım. Yine de hayatıma bakliyat, tavuk, pilav, makarna, kırmızı et ve balığın yanısıra sebze çeşitleri ve salatayı katmış olmam, evet, insanlık için belki küçük, ama benim için büyük bir adım oldu.

Dolapta her zaman meyva oluyor. Ekmek yememe inadımdan vazgeçtim. Tam tahıllı buğday ekmeği alıyorum. Yoğun ve lezzetli. Bir dilimden bir şey olmaz. Hem zeytinyağına banmak güzel oluyor. Günde küçük bir kâse badem, kaju, fındık, ceviz ve kuru kayısı yeme alışkanlığı da geliştirdim. Forza sağlıklı yaşam!

Bunları neden anlattım? Çünkü son bir aydır belleğim güçlendi. Yapılacak işleri unutmaz oldum. Not tutmama gerek kalmıyor. Okulda ve evde dikkatimi daha uzun süre odaklayabiliyorum. Okuma performansım arttı. Şam şeytanı gibi, cin gibi dolaşıyorum ortalıkta. Bunda mışıl mışıl uyuyor olmamın da katkısı büyük muhakkak; ama dengeli beslenmenin olumlu etkisini hissediyorum. Bellek güçlendi, kafam daha iyi çalışıyor. Teşekkürler sevgili sebze ve yemişler. İyi ki varsınız. 

Kendimi daha da geliştireceğim. Böyle devam edersem saçlarım bile siyahlar belki 😊

24 Kasım 2018 Cumartesi

Kadınlar, Çalışmak ya da Çalışmamak

Bir profesör, yerel seçimlerde kadın adaylara oy vermeyeceğini, kadının yerinin belediye başkanlığı değil evi olduğunu, esas meziyetinin ev hanımlığı olduğunu söylemiş. Bu konularda Türkiye’deki ikilik malûm. Bir yanda bu görüşleri paylaşanlar var, diğer yanda ise kadının çalışmasının çağdaşlığın bir gereği olduğunu savunanlar.

İkinci kanada yakın olmakla birlikte çok da adanmış değilim. Bir kere iş hayatı sömürüdür. Hayatını idame ettirmek uğruna bir patronun güdümüne girer, neredeyse tüm vaktini işine vakfeder ve özgürlüğünden feragât edersin. Evet, özgürlük adı altında pazarlanan bu kariyer denen şey bir aldatmacadır. Doğrudur. Hani derler ya, sana kimin hükmettiğini öğrenmek için kimi eleştiremediğine bak diye, gerçekten de, patronları öyle kolay kolay eleştiremezsin. Hayatını kazanmak için eline baktığın, muhtaç olduğun kişi ille de eşin olmayabilir yani. 

Ancak, kadınlar da erkekler gibi özgür irade sahibi olduklarına göre dilerse çalışır, dilerse çalışmazlar. İş hayatını, çalışmayı, kariyer saplantısını yüceltmemekle birlikte, yine de, özgür iradeyi ve kadın ve erkeğin kamusal alanda bir arada olmasını savunuyorum. Bu bir tercih. Gördüğüm kadarıyla muhafazakâr aileler de kızlarının okumasını ve bir meslek sahibi olmasını istiyor ki yarın bir gün kocasından kötülük görecek olursa rest çekebilsin.

Profesörün açıklamasındaki sıkıntı kendisinin bir dekan olmasından kaynaklanıyor. Demek ki yetkesine bağlı kadın akademisyenlerin ve okuldaki kız öğrencilerin de esas görevinin ev hanımlığı olduğunu düşünüyor. Böyle düşünen birisinin cinsiyet ayrımcılığı yapması mümkündür. Belki de kız öğrencilere erkeklerden daha düşük not vererek onların iş hayatından uzak durmasını sağlayacak. Var mı aksinin bir garantisi? Ben lisede öğretmenim. Desem ki “kadının yeri evidir, anneliktir, ev hanımlığıdır -çalışmak değil”, benim kız öğrencilerim demez mi ki “e Hocam o zaman biz boşuna okumayalım, meslek edineceğiz, işe gireceğiz diye yırtınmayalım bari.” Benim etik yükümlülüğüm, öğrencilerime cinsiyetine bakmaksızın eşit mesafede durmaktır. Bunu ihlâl etmemeli.

Bir de işin ekonomik boyutu var. Evet, kimi kadınlar çalışmak istemiyor olabilir. Erkeğim gerçi ama, çok zengin olsam ben de çalışmazdım vallahi :) Tamam, kadın belki çocuklarıyla ilgilenmek istiyordur. Kreşte öğretmenlik yapmak yerine kendi çocuğuna zaman ayırmak, evin iç işleriyle ilgilenmek istiyordur. Buna bir şey diyemem. Peki kardeşim, acaba kocası tek maaşla evi geçindirebilecek mi? Bugün metropollerde kirada oturan çiftler, bir de çocuk yapmışlarsa, yalnızca erkeğin geliriyle rahat geçinebilir mi?

Geçinemez. Eskiden bir tek adam çalışırmış, tek aylıkla ev alır, bir de çocuk okuturmuş üç tane. Hadi şimdi yap aynısını? Kadınların iş hayatına katılması biraz da ekonomik mecburiyetten ötürü doğdu yani -bu nokta hep es geçiliyor ve tartışma zihniyetler etrafında dönüp duruyor. Hayatın ekonomik gerçekleri ise kişisel görüş farklılıklarından pek etkilenmiyor.

Yerli Üretim

On sene önceki televizyon programlarını hatırlıyorum. Yerli Malı Haftası’nın Eski Türkiye’ye özgü olduğunu söyleyen iktisatçıları da hatırlıyorum. Artık yerli ürün diye bir konsept kalmamıştı onlara göre. Dünya ekonomisi, küreselleşmenin etkisiyle, ürünün nerede üretilip nerede tüketildiğini önemsiz kılmıştı. “Sen eğer bu ürünü Çin’den daha ucuza üretemiyorsan Çin’den alırsın” diyorlardı. Yerli Malı Haftası ve yerli ürünlerin önemine, kendi tarım ve sanayimize yapılan vurgu, dışa kapalı, Dünya’yla entegre olmamış Eski Türkiye’nin, bambaşka bir paradigmanın ürünüydü. Mercimeği yurtdışından daha ucuza mal edemiyorsan, üretmeyecektin. Bu kadar basitti. Dışarıdan 10 liraya almak varken, sen burada 12 liraya üretiyorsan enayilik ediyordun. 2009-2010 gibi küçük çaplı bir ekonomik dalgalanma oldu sonra. Görüşleri pek değişmedi. O sıra televizyonlara çıkıp tüketimi savunuyor, “alın, verin, ekonomiye can verin” diyordu iktisatçılar.

Şimdi bakıyorum da, tam aksi şeyler savunuluyor. Yerli ürünlerin ambalajlarına “Yerli Üretim” ibaresi konması zorunlu tutulmuş. Dünya pazarına karşı kendi ürünlerimizi korumanın öneminden söz ediliyor. İlginçtir, tüketimden değil, tasarruftan dem vuruluyor. Yakında ekranlarda, tekrar, biriktirmenin erdemine vurgu yapılır, “sakla samanı gelir zamanı” ve “damlaya damlaya göl olur” gibi çocukluğumuzun atasözleri dillendirilir ve bankalar çocuklara kumbara hediye ederse şaşırmam. Kağıt fiyatlarındaki artış (bu arada beni de vurdu, kitaplarım zamlandı) yüzünden “kağıdı Brezilya’dan almak yerine kendimiz üretmeliyiz” diyen oluyor. E-günaydın.

Belleğim çok güçlü değil; ama ekonomiye dair söylemlerdeki bu farklılaşmanın, hatta yüz seksen derece dönüşün farkına varamayacak kadar zayıf da değil.

12 Kasım 2018 Pazartesi

Güzeller, Kitaplar ve Ölüm

Güzele güzel diyemiyorsun. Ne zaman birisi için “ne kadar güzelmiş” desem, insanlar onun aslında güzel olmadığını savunuyor. Tepkiler “neresi güzel bunun be??”, “makyaj güzeli”, “estetikliymiş zaten :/” gibi ifadelerden, “tam bir kezo!”, “kıro”, “bakışları çok itici” veya “cahilin teki ya!” gibi küçümseyici ifadelere varabiliyor.

Galiba bunun sebebini biliyorum. Bir kere, ünlü kişiler çok göz önünde oldukları için, göre göre göz alışıyor ve artık o kadar da güzel gelmemeye başlıyor olabilirler. Çıta yükseliyor yani. İkincisi, bu insanlar büyük çoğunlukla oyuncu, manken, şarkıcı ya da yüksek sosyeteye mensup kişiler olduğundan, bir röportajda kırdığı pot, paylaştığı bir görüş, konuşma tarzı veya oynadığı rol sebebiyle insanlara itici geliyor. Ben yerli dizi izlemediğim, müzik piyasasından bihaber olduğum, hele magazin programlarıyla hiç alakam olmadığı için olsa gerek, milletin özel hayatının detaylarını bile bildiği bu insanları ilk kez görmüş oluyorum. Hâliyle, karşımdaki fotoğrafa önyargısız bakabiliyorum. Tanısam ben de gıcık olacağım belki.

Bir de, popülerlik eleştiri oklarını üzerine çeker. Üç aşamalı bir süreçtir bu: Önce kişinin ne kadar güzel, yetenekli, potansiyel sahibi vs. olduğundan, kıymetinin bilinmediğinden, keşfedilemediğinden dem vurulur. Daha sonra bu kişi ünlenir ve insanlar onu bağrına basar. Güzeldir, yakışıklıdır, yeteneklidir ya da her neyse. Sonrasında ise artık baydığından, kimi eksiklerinden, aslında ne kadar da şişirilmiş bir balon, abartılmış bir karakter olduğundan bahsedilir. Bu son aşama hayli yıpratıcı olsa gerek; çünkü göklere çıkartılmış, alkışa, övgüye alışmış kişiler artık açık vermemek zorundadır. Herkes onun açığını arayacak, on tane artısı varsa bir tane eksisini yakalayacak, acımasızca yüklenecektir. 

Böyle bir bedeli var bu işlerin.

Genç ünlüleri tanımıyor olmamın bir dezavantajı da var: Berberde çengel bulmaca çözerken çıkıyorlar karşıma. Yazamıyorum adlarını.

* * *

Tam istediğim tarzda kitaplara rastladığımda çok mutlu oluyorum. Tam istediğim derken, “Tamer, sana da kitap beğendiremiyoruz” diyebilirsiniz. Benim için mükemmel kitaplar ne roman, ne öykü, ne şiir ne de felsefe kitapları. Akademik, dipnotlu, kaynakçalı, araştırma-inceleme türündeki kitaplar da değil. Şiir hiç değil. Ben “anlatı” diyebileceğim, yazarın düşüncelerini açıklarken araya kendi yaşantılarını da serpiştirdiği, kendi kişiselliğini de kattığı, yer yer cümleye “ben” diye başlayabildiği kitapları seviyorum. Roman gibi, ama pek kurgusal değil. Otobiyografi mi? Kısmen; ama yaşantılardan ibaret değil. Düşünceler de var. Otobiyografik felsefî denemeler denebilir belki. Ya da kısaca "anlatı."

Bu bakımdan, Levi-Strauss’un Hüzünlü Dönenceler’ini çok beğendim. Hem etnoloji, hem gezi, hem de bir anı kitabı. Alanında öncü bir bilim insanı olan Levi-Strauss’un, bu eseriyle, edebî yeteneğini de kanıtladığı söylenir. Pessoa’nın Huzursuzluğun Kitabı’nı da beğendim. Okumayı hep ertelerdim. Cioran gibi karamsar, içime yumru oturtacak türden bir metin bekliyordum. Meğer öyle değilmiş. Gündelik yaşamının küçük coğrafyasında olan bitenlerin yanına hayal dünyasının ve düşüncelerinin zenginliğini de katmış. Bazen keyifliyken, bazen mutsuzken, günlük tutar gibi yazıp durmuş uzun süre. Her gece birkaç bölüm okuyarak, sindirerek ilerliyorum. Hayallerine fazla kapılmasını yadırgadığım da oluyor. Kimi yerlerde, “seyahat etmek anlamsız. Uzak diyarlara gittiğimi düşleyebilmek varken ne diye kalkıp onca yolu tepeyim?” gibi cümleleri var.

Oruç Aruoba, de ki işte adlı kitabının 130. sayfasında şöyle diyor: “Defter konusunda özellikle Kierkegaard ve Nietzsche'nin durumları ilginçtir. Aslında kendi gündelik yaşamları ile ilgili özel notlarını tuttukları günlük/defterler, aynı zamanda felsefe metinlerinin de ilk kaynağını oluşturur. Kitap olarak düzenledikleri metinlerden geriye doğru, defterlere bakılınca, bu açıkça görülür -bu yolla, sanki, soyut ve genel düşünceden, yaşayan, kanlı-canlı kişilere geri dönülebilir. Şöyle denebilir: Felsefe yazarının birincil kaynağı, kendi üzerine tuttuğu günlük/defterdir."

Tamamen katılıyorum. En soyut düşüncelerde bile kişisellikten, özel yaşamdan izler olabilir. Bu yüzden, otobiyografileri ya da otobiyografik dokunuşları severim. Kendinden bahsedenleri itici bulmam.

Okumak istediklerim o kadar çok ki... Bir yandan, yorumlama becerimi geliştirmek için Gadamer ve Derrida’ya hiç değilse bir iki yılımı ayırmak istiyorum. Thomas Bernhard’ın otobiyografisi de okunmak üzere bekliyor. Proust cazip gelmeye başladı bir yandan. Yetişilmiyor.

Öte yandan, önümüzdeki aylarda okumaları biraz olsun azaltıp, daha ziyade yazmaya odaklanacağım. Çok okuyunca aptallaşıyorum sanki. Sürekli okumak, hep alıcı olmak kişiyi edilgen kılıyor.

* * *

Mesai bitince eve doğru yürümeye başladım. Kırk dakika kadar sürüyor. İyi geliyor müzik dinleyerek yürümek. Belim için de iyi. Sahile indiğimde pazar kurulduğunu gördüm. Doğru ya, bugün Cuma. Doldurdum ellerimi. Hayli ağır oldu. Eve vardığımda yorulduğumu fark ettim. Günün getirdiği yorgunluk. Yürüyüş yormuyor pek ama pazardan aldıklarımı taşırken yoruldum galiba. Yemek yedikten sonra çamaşır makinesini doldurup çalıştırdım.

O sırada kitaplığa gözüm ilişti. Aynı kitabı iki kez okumam pek. Ama hepsini bilirim. Hangisini ne zaman aldım, nerede okudum, hani odada bitirdim, hepsini hatırlarım. Pek de güçlü sayılamayacak olan, konuşurken ne konuşacağımı unutan belleğim böyle önemsiz ayrıntıları hatırlar. Şu kitabı Tirebolu’da bitirmişimdir. Sekiz yıl önce. Bunu beş yıl önce bir önceki evimde okumuşumdur. Şu diğerini Ankara’dayken almışımdır. On altı yıl önce. On altı yıl ne ara geçti? Bir kitap var. Kabalcı Yayınları’nın Frankfurt Okulu. 2003’te almıştım. Onu aldıktan sonra bir yere gidip tavuk döner almış, döneri yerken kitabı incelemiştim. O kitabı her gördüğümde burnuma tavuk döner kokusu geliyor hâlâ. Hem de pul biberli. Yirmi dakika kadar böyle oyalandım kitaplığın önünde.

Sonra takvime baktım. Haftaya sınavlar başlıyor. “Birinci sınavları okumayı bitirince konuları işlemeye devam eder, ikinci sınavların gelmesini beklerim” dedim kendi kendime. Sonra ilk dönem biter, ikinci dönem başlar. İkinci dönem de konular ilerler, münazara, birinci ve ikinci sınavlar, seminerler, toplantılar derken o da biter ve 2019-2020 öğretim yılına başlarız dedim. Önümüzdeki hafta İkea’dan hasarlı parçamın yenisi gelse de karyolayı kursam artık. “Yatak koruyucu ve lastikli çarşaf da almalı” diye konuştum içimden. Küçük odaya bir ara gömme dolap yaptırmalı. Bez dolabı babam istiyor. Motosiklet ekipmanlarını koyacakmış. Bana uyar. Atacaktım yoksa. Sahi, bir ara yeşil pasaporta başvuracaktım. Unuttum. Yapılacaklar, edilecekler.

Birdenbire üzerime bir ferahlama geldi. Bir gün öleceğim gerçeği, ki bu gerçek durduk yere hiç aklıma gelmez ve sonsuza dek yaşayacakmış gibi hissederim, kafama dank etti ve bir kuş gibi hafifledim. Şu alınacak, o malzeme gelecek, bu yaptırılacak, kuru temizlemeye gidilecek, sınavlar yapılacak, okunacak, akşamleyin ne yenecek, neyi okuyayım, hangi filmi izleyeyim, aman uykumu da alayım derken, şu kitabı sekiz sene, o kitabı onbeş sene önce okumuştum, on sene, onbeş sene daha derken, hayat gailesiyle günler günleri, yıllar yılları kovalayacak ve bir gün ölüp gideceğiz işte.

6 Kasım 2018 Salı

Paskalya Adası


Jared Diamond’ın Collapse’ini okuyorum da, Paskalya Adası’nın hikayesi gerçekten çok ilginç. Polinezyalı yerliler, Pasifik Okyanusu’nun en ücra köşesinde yer alan bu küçük adaya M.S. 1200’lerde ulaşıyor. Kendi yaptıkları basit kanolarla. Şili’den uçakla bile saatler süren, Okyanus’un ortasında yer alan bu adaya kanolarla ulaşılması ilk başta kulağa imkânsız gelse de, yerlilerin Polinezya dilini kullanıyor olmaları göç ettiklerine dair kanıtlardan biri. Daha sonra hiçbir yere gitmiyorlar. Yerleşik yaşam.

Eski insanların zeka bakımından bizlerden farklı olduğunu sanmıyorum. Bilim ve teknoloji ilerledikçe biz de bilmez olduk içinde yaşadığımız dünyayı. İnterneti kendi irademizle, ne bileyim oy kullanarak getirmedik mesela. Kendimizi internetin içinde bulduk. Bir şekilde yayıldı. Şu an bu satırları yazarken, klavyenin bir tuşuna tıklattığımda ekranda harflerin görünmesinin, bu elektronik mucizenin nasıl gerçekleştiğini bilmiyorum. Televizyonum var ama görüntünün ekranda nasıl oluştuğunu açıklayamam. Atalar kazma küreği icat ettiyse torunların doğduğu dünyada bunlar hazır bulunur. Biz otomobilleri hazır bulduk mesela. '90 sonrası doğumlular internetin olduğu bir dünyaya doğdu. Teknoloji ve modernite zamanla, birikerek tesis edildi ve işin üretim safhasında yer alan bir mühendis değilseniz, kendinizi içinde bulduğunuz hayata dahil olup, kaldığı yerden devam ediyorsunuz.

Tarım yapmış Paskalyalı yerliler. Hani ilkellerin tarım bilmedikleri, tarımın Bereketli Hilâl bölgesinde buğdayın keşfiyle ortaya çıktığı söylenir ya, hani tarımın keşfiyle birlikte neolitik çağ başlamış, yerleşik hayata geçmişizdir denir ya, ben artık bu tip açıklamalara karşı mesafeliyim. Tarım belki de iklimsel koşullardan ötürü başladı. Buzul Çağı’nda olsak tarım yapamazdık mesela. Mecburen avcı-toplayıcı olurduk. Hava ılınınca tarım yapılmaya başlanmıştır belki de.

Neyse. Paskalyalılar taro, tatlı patates ve şeker kamışı ekermiş. Yeterince tatlı su olmadığından şeker kamışının içini içerlermiş ve 14 yaşında dişleri çürür, 20'sinde ağızlarında diş kalmazmış. Ada hayli rüzgar aldığı için bahçelerinin çevresini taşlarla çevirirlermiş ki meyvalar rüzgar yüzünden olgunlaşmadan düşüp ziyan olmasın. Ayrıca kanolarla, elinde GPS veya pusula olmadan yerleşim yeri keşfetmelerinde kuşları izlemeleri yardımcı olurmuş. Bir yerde bir deniz kuşu sürüsü varsa en fazla 200 ml. mesafede ya bir ada ya da kıta olmalıymış.

Bir de heykel dikme yarışına girmiş adadaki kabileler. Ölülerin ruhlarını temsil eden dikilitaşlar. Bu devasa heykelleri dikebilmek için inanılmaz bir işgücü, o işgücünü beslemek için gıda, heykellerin taşınması için ahşap raylar, halatlar vs. gerekmiş. Bu prestij yarışı adadaki tüm kaynakları bitirmiş. O kadar ki, ada yüzeyinde tek bir ağaç bile kalmamış. En sonunda, açlıktan kırılmaya, yamyamlığa başlamış ve sayıca azalmışlar.

Sonraki nesiller, adayı bitip tüketen atalarına duydukları öfkeden ötürü tüm heykelleri devirmiş. Bir daha da heykel diken olmamış.

28 Ekim 2018 Pazar

Veganlık Üzerine

Veganlık için Karatay gibi "hastalık" demezdim ama eleştirilerim var. Kimin ne yiyeceğine karışacak değilim. İnsanlar vejetaryen olabilir. Vejetaryenler, malûm, yalnızca et yemiyor ama süt, peynir, yumurta, bal ve yoğurt gibi hayvansal gıdaları tüketiyor. Veganlar ise hiçbir hayvansal gıdayı tüketmiyor. Bu bir tercihtir. Paylaşmamakla birlikte saygı duyarım.

Yalnız, veganizmin yılmaz savunucularının yer yer oldukça saldırgan tavırlar sergilediklerini görüyorum. Kendi tercihlerini yücelten tutumlarının, karşılarındaki insanları -hayvansal gıda tükettikleri gerekçesiyle- ruhsuz, vicdansız, hatta katil olarak yaftalamalarına kadar vardığı oluyor. Sorun burada başlıyor. Beslenme çetrefil bir konu. Proteinler, karbonhidratlar, vitaminler, yağ, şeker... Kimileri şekerden uzak durun derken elin Fransızına bakıyorum, kahvaltıda kruvasanları üzerine üç-beş çeşit reçeli süre süre yiyor. Kimisi unlu mamûllerden uzak durun diyor, kimisi az ve sık yiyin derken başkaları günde iki öğünün yeterli olduğunu söylüyor. Böylesine çetrefil ve kültürden kültüre farklılık gösteren bir konuda mutlak hakikati keşfetmişçesine iddialı konuşmak makûl gelmiyor. Kendi hakikatini etik referanslarla yüceltip onu benimsemeyenleri sapkın ilan etmekse fazlaca iddialı.

İnsan yeryüzünün egemen türü. Egemen olduğu için Dünya'yı kendi istediği gibi dönüştürdü. Bir kunduzun derede yaptığı barajı düşünelim. İnsanoğlu çok daha zeki ve güçlü olduğu için su sorunu çekmemek adına devasa barajlar yaptı. Tarım doğal değildir. Doğal bir şey arıyorsak balta girmemiş ormanlara bakmalı. Tarım doğaya bir müdahaledir. İnsanoğlu tarım yaptı, hayvanları evcilleştirdi, Dünya'yı kendi önceliklerini göz önünde bulundurarak dönüştürdü. Ve o kadar kalabalığız ki bu yoldan geriye dönüş mümkün değil. Üstelik bu durumu yanlış bulmuyorum. Eğer aslanlar egemen olsalardı emin olun onlar da yeryüzünü arzularına göre dönüştürürdü. Karıncalar egemen olsaydı, ne varsa kendilerine en uygun şekilde düzenleyeceklerdi.

Kimi bireyler vicdana referansla et yemeyebiliyor (vejetaryenlik.) Bunun daha ileri aşaması, yani nasıl da kötü bir tür olduğumuz inancına dayanarak günah çıkartmanın ikinci aşaması, hiçbir hayvansal gıdayı tüketmemek oluyor (veganlık.) Kimi zaman öz-eleştiriyi mazoşizm boyutuna vardırıyoruz ve böylelikle, insanı doğanın en kötücül varlığı olarak nitelendirenler üçüncü aşamaya geçip intiharı özendirebiliyor. Öyle bir web sitesi görmüştüm. Doğaya zararlı, otomobil ve klima kullanan, hayvanları ve onların -yumurta ve bal gibi- ürünlerini yiyen acımasız varlıklar olarak derhâl kendimizi ortadan kaldırmalıymışız ki yeryüzü nefes alsın. Evet, uç bir görüş ama ilk aşamadan bu aşamaya varmak mantıksal olarak mümkün.

Başka türlerin selameti için kendi türünün frenlenmesini, azalmasını ve hatta yok olmasını arzulayan bu tutum, dikkat ederseniz, özünde yine insan-merkezci; zira doğayı merkeze alayım derken, bilerek ya da bilmeyerek, kendi varlığımıza haddinden fazla önem atfetmiş oluyoruz.

23 Ekim 2018 Salı

Evrendeki Yerimiz Üzerine

Sonsuz uzayı düşününce ne kadar da küçük olduğumuzu hatırlarız. “Korkunç büyüklükteki bu evrende bir toz zerresi bile sayılmayız” gibi ifadelere çokça rastlamışımdır. Ne kadar da küçüğüzdür. İşin tuhafı, bu nicel kıyaslamadan nitel çıkarımlar yapar ve bir anda ne kadar da küçük olduğumuzun yanına önemsizliğimizi de ekleriz. Sonsuz evrende bir toz zerreciği bile olmayan bizler, yani tek tek insan bireyleri, ne hakla kendimizi dünyanın merkezinde görür, ne hakla dünyanın bizim etrafımızda döndüğünü zannedermişiz.

Bana kalırsa, insanın önemsizliğine yapılan vurgu bile insan-merkezci. Bir kere sonsuz evrenle sonlu kendimizi kıyaslama gereksinimi duyuyor oluşumuz bile nasıl da ben-merkezci olduğumuzu gösteriyor. Kendimizi önemli ya da önemsiz görelim, kıyaslanan unsurlardan birisi her halükârda biz oluyoruz. İkincisi, sonsuzlukla nicel bir karşılaştırma yapmak zaten anlamsız. Ne kadar büyük olursak olalım, ne kadar yer kaplarsak kaplayalım, sonuçta sonsuzluk daha büyük olacaktır. Jüpiter’in on bin katı büyüklüğünde bir gezegenle, insan gözünün seçemeyeceği bir bakteri, sonsuzlukla kıyaslandığında eşit büyüklüktedir. Jüpiter’le ben kıyaslanırsam Jüpiter büyüktür elbette. Ancak sonsuzluk karşısında eşitiz. Benzer şekilde, zamansal sonsuzlukla kıyaslandığında bir saniye ile bin yılın nicel bir farklılığı yoktur.

O hâlde, birincisi, durduk yere yaptığımız bu karşılaştırmalara kendimizi dahil ediyor olmamızın, asıl derdimizin kendimizle olduğunu göstermesi; ikincisi, nicel kıyaslamadan “önemsizlik” ya da “değersizlik” gibi değer yargılarına varılmasının hatalı bir sıçrama olması; ve üçüncüsü, sonsuzlukla kıyaslandığında nasıl da küçük oluşumuzun zaten bir anlam ifade etmemesi gibi sebeplerle, şu “sonsuz evrene bakınca kendimi toz zerresi olarak bile göremiyorum” tarzı serzenişler yersiz.

Kaldı ki, insanoğlunun ben-merkezci olması kadar olağan bir şey yok. Elbette dünya bizim etrafımızda dönüyor ve elbette dünyanın, daha doğrusu hayatın merkezi kendimiziz. Benim için önemli olan sonsuzluk, nicelik veya devasa gezegenlere nazaran küçücük olmam değil. Önemli olanlar bağ kurduğum şeyler. Elimde tuttuğum kalem, hayatımda dolaysız bir yeri olmasıyla, koskoca galaksilerden daha önemlidir mesela. Evet, sonsuz evrende gözle görülemeyecek kadar küçük olabilirim, ama hayatıma dokunan konular, mesela birisinin bana verdiği sözü tutup tutmaması, uzak galaksilerde olup bitenlerden çok daha ilgilendiriyor beni.

Elbette önemliyim. Dışarısını bu gözlerden görüyor, bu bedenden duyumsuyorum ve bana dokunan, beni ilgilendiren her şeyi önemsiyorum. Kabul edelim ki dünya bizim etrafımızda dönüyor ve ister insan isterse nesne olsun, bağ kurduğumuz varlıklar her şeyden önce geliyor. Kaldı ki, kendini önemsiz görmenin varacağı yer bunalımdır. Bu yüzden, şu “nasıl da küçük, geçici ve değersiziz” nihilizmini bırakmakta yarar var.

20 Ekim 2018 Cumartesi

Türkiye'de Felsefe

Biraz ukalalık edeyim. Türkiye’de edebiyat iyi ama felsefe kötü. Adalet Ağaoğlu’nun Ölmeye Yatmak adlı romanı şu ana dek okuduğum en iyi kitap olabilir mesela. Düşünce içerikli kitaplara yöneldiğinizde ise hayal kırıklığına uğruyorsunuz. Hep çeviri okumayayım, kendi ülkemdeki düşünsel üretime de temas edeyim diye kimi şöhretlerin kitaplarını alıyor, bittikten sonra bana ne kattı diye soruyorum kendi kendime ve yanıtım çoğunlukla "eh, güzel bir Türkçe kullanımı belki; ama düşünsel bakımdan kayda değer bir şey yok" şeklinde oluyor.

Cemil Meriç, Celal Şengör, İsmet Özel ve Sabahattin Eyüboğlu okudum son zamanlarda. Bir kere çok kolay okunuyorlar; ama çok kolay okunmalarında derinlikli olmamalarının da payı var. Birisi süslü ifadelerle oksidentalizm ve Osmanlı nostaljisi yapıyor, diğeri gelmiş geçmiş en büyük filozof olarak Popper’i gösterip geriye kalan ne varsa çöp ilan ediyor, bir diğeri kendince bir İslam ideali kurmuş, şiirle taraftar arar ve kendisini eleştiren herkesi azarlarken, sonuncusu, kafasında kurduğu Anadolu ütopyasına sarılmış, gerçekleri eğip bükerek zorla o şemaya oturtmaya çalışıyor. Meriç ve Şengör’ün bilgi birikimine, Özel’in şairliğine ve Eyüboğlu’nun çevirmenliğine bir sözüm yok ama bu insanlarda felsefî bir yön göremedim. Belki Özel’in Heidegger’den mülhem kimi cümleleri, o kadar.

Anlaşılan o ki artık daha da seçerek okuyacağım. İyi ki bu zamana kadar çeviri eserlere ağırlık vermiş ya da doğrudan doğruya İngilizce metinleri okumuşum. Nermi Uygur’un bir kitabını almıştım da... I-ıh. Amanın, şimdi aklıma geldi. Cündioğlu’nun üç kitabını okumuştum. Daha da almam; zira üç-beş ansiklopedik malumat ve kimi film önerileri dışında bana hiçbir şey katmadı. Türkiye’de düşünsel derinlik değil tarafgirlik söz konusu. Yukarıda saydığım -ve saymadığım- yazarlara dair olumsuz bir görüş beyan ettiğin vakit onu seven birisi çıkıp kızıyor. Seviyor çünkü onu. Düşüncelerinden ilham aldığından değil, kendi tercihlerini onayladığından, kendi kampından bir yazar olduğundan derhal savunmaya geçiyor.

Açar Badiou, Girard veya Sloterdijk okurum daha iyi. Girard okuyorum bugünlerde mesela. Toplumlardaki kurban ritüelini, günah keçisi kavramını, insanların nasıl birleşip toplum olduklarını ve çatışmaya düştüklerini anlamama yardımcı oluyor. Kavram inşası zor zanaat. Adamlar ciddi ciddi tüm ömrünü adıyor bu işlere.

Bugünün dünyasını anlamak istiyorsak dışarıya muhtaç olduğumuzu düşünüyorum. Yine de “tertemiz bir Türkçe kullanmış”, "çok rahat okunuyor" gibi biçimsel değerlendirmelerin ötesinde bir şeyler diyebileceğimiz, bize gerçekten bir şeyler katacak ve bizi sarsacak düşünürlerimizin artmasını umuyorum. Pek şöhret olmasalar da Ulus Baker gibi kişiler de var.

Türkiye'de ilgiyle takip ettiklerimden en sevdiklerimse teorik kitapların çevirmenleri. Yabancı literatürü takip eder, kendilerini sürekli geliştirir ve müthiş bir sabırla, yok pahasına çalışırlar.

Hakları ödenmez. İyi ki varlar.

19 Ekim 2018 Cuma

İşçi Sınıfı ve Ulusal Farklılıklar

Dünya’nın her yerinde sömürülenin işçi sınıfı olmasından ötürü, bir çok yerde, ulus farklılıklarına değil de sınıf farklılıklarına bakmamız gerektiğini okumuşumdur. Sonuçta işçi ve emekçiler, tabi oldukları devlet ne olursa olsun sömürülüyordu. Türk, Fransız, Rus, Mısırlı ya da Kenyalı olman önemli değildi. Her halükârda, emekçiysen emeğinle ürettiğin artı-değere el konuyor, ürettiğinin ancak küçük bir kısmı sana ödeniyordu. Bu sebeple uluslararası bir işçi örgütlenmesi gerekliydi. Emekçilerin zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi yoktu. Ulus farklılıkları aldatıcı, inanç ve kültür gibi farklılıklarsa belirleyici güçte olmayan, üst-yapısal mevzulardı.

Ben bu anlatıya katılmıyorum. Birincisi, kültür farklılıkları sanıldığı kadar önemsiz değil. Belirli bir kültür dairesinde zengin olmaktansa, bir başkasında ortalama bir yurttaş olmayı tercih edebilirim. İkincisi, ulusal farklılıklar hiç de önemsiz değil. Edirne’ye Bulgar turistler akın ediyor aylardır. Bulgar Levası Türk Lirası karşısında değer kazanınca adamlar günübirlik gelir oldu Edirne’ye. Hazır paraları değerlenmişken Türkiye’de alışveriş yapıp geri dönüyorlar. 

Alman, Bulgar ve Türk işçiler, emekçiler ya da çalışanlar diyelim, eşit durumda değil. Bir devletin parası diğer devletin parasından daha değerliyse, “tüm işçiler eşit şartlarda yaşıyor, sonuçta hepsi sömürülüyor” diyerek mevcut farklılıkları yoksaymak mümkün olmuyor. Bir İngiliz işçisi Sterlin’ini bozdur bozdur harcıyor, Amerikalı sıradan bir yurttaş Uzakdoğu gezisi yapıyor, Suudî vatandaşı yabancı ülkelerden konut alabiliyorsa ve elin Fransız’ı, Alman’ı ya da Belçikalı’sının ülkesinde aldığı maaş onun Türkiye’de mükellef bir tatil yapmasına olanak tanıyorken bizim işçi oralarda tatil yapamıyorsa, ulusal paranın değerinde yansımasını bulan ulusal farklılıkları görmezden gelemeyiz. 

Dünya’da farklı devletler ve her birinin farklı para birimleri var. O paraların kimisi daha değerli ve parası değerli olan ülkelerde yaşayan çalışanlarla, parası değersiz olan ülkelerin çalışanları, sırf sömürüldükleri gerekçesiyle eşitlenemez. Hollandalı ve Libyalı fabrika işçileri, evet, tümü işçidir, ama aynı durumda değiller. Dolayısıyla, kimilerinin zincirlerinden daha fazla kaybedecek şeyi var ve bu şartlarda uluslararası bir işbirliği mümkün görünmüyor.

13 Ekim 2018 Cumartesi

Olan, Olması Gereken ve Rasyonel Tartışma

Olması gerekene bakarak olanı yargılamak mutsuzluk sebeplerinden birisi. Olanı olduğu gibi kabullenince her şey yerli yerinde görünüyor. Yaya geçidinden geçen kadınla iki kızını bir otomobil ezip geçiyor. Normalde, olması gerekene bakarak, yaya geçidinde araçların durması gerektiği düşüncesiyle mevcut duruma karşı duyduğumuz hoşnutsuzluğu dillendirmemiz gerekir. Bir başka olayda, yaya geçidinde durup yayaya yol veren bir araç zincirleme kazaya sebebiyet veriyor. Bunlar bireysel bazda çözülemeyen işler. Sen dursan ne olur? Arkadaki araçlar durmayıp sana çarpıyor bu sefer. Yayaya iyilik yapayım derken onun hayatını da tehlikeye atmış oluyorsun.

Mevcut durum bu. Olan bu. Belki de olanı değil, ideal normları değiştirmeli. Olması gerekeni bir kenara bırakıp, olanı norm kılmalı. Hume haksız olabilir. Olması gerekene bakarak olanı yargılamaktansa, olandan olması gereken çıkartabiliriz pekâlâ. Türkiye’de yaya geçitleri tümden kaldırılsın mesela. Zaten bir işlevi yok. Toplumda bir karşılığı yok. Neden olmasın? Bu da bizim kendi normumuz olur. Gerekli gereksiz her vakit havaya ateş açanları düşünelim. Suç mu bu? Suç. Kim takıyor? Kimse. Yanlışlıkla ölenler olsa da bu alışkanlık değişiyor mu? Hayır. O hâlde belki de bunu norm addetmeli. Belki de vatandaşımız başkalarının kendisinden korkmasından haz duyuyordur. “At, avrat, silah! Bu benim kültürümde var kardeşim. Batı’nın normlarını bize dayatamazsınız!” diye düşünüyor, doğru ya da yanlış, olanın, mevcut durumun devamını arzuluyordur. Olamaz mı?

“Hayır! Olması gerekeni esas almalı, eğitimle, olanı itekleyerek olması gerekene doğru devindirmeliyiz” denebilir. Zaten hep denen de budur. İdeal bir düzen vardır. İdeal olan iyi olduğu için, nesnel bir iyi olduğu için herkes onun iyi olduğuna ikna edilebilirdir. İdeale bakarak gerçekliği yorumlamalı, gerçekliği ideale benzetmek için elimizden geleni yapmalı, farkındalık kampanyalarıyla duyarlılıkları arttırmalıyızdır. Ne kadar işe yarar? Pek etkili görünmüyor. Farkında olmasına farkındayız ama pratikte değişen bir şey yok. Bireyciliğin farklı bir türevi gelişti bizde. Olan bitenden giderek daha az etkilendiğime göre kendimi de katabilirim bu bireyleşmeye. Başkalarına mesafeli, tercihlere saygılı, zarar vermeme ve rahatsız etmeme eksenli bir bireycilik değil de, “benden sonra tufan!” anlayışının egemen olduğu başka bir versiyon yürürlükte olan.

Olması gerekenin nesnel hakikatini bir kenara koyalım. Konu ne olursa olsun tartışacak olsak, akıl yürütmemizi rasyonel gerekçelerle, hipotezimizi ise empirik verilerle, kanıtlarla destekleyip ortaya sunsak yine elde var sıfır; çünkü bu akılcı iyimserlik, muhatabının rasyonel bir birey olduğu ve sırf aklederek ikna olabileceği inancını önvarsayıyor.

Sokrates diyaloğunda yaşamıyoruz. Karşında ikna olma eğiliminde olmayan, makûl olmayan bir muhatap olduktan sonra dünyanın en makûl argümanını da sunsan etki etmiyor.

6 Ekim 2018 Cumartesi

Sağlıkta Şiddet, Her Yerde Şiddet ve Bireysel Silahlanma

2010 kışı. Tirebolu’da bir akşam süpermarket kasasında kuyruk oluşmuştu. Sıra kavgası çıktı. Öyle tekmeli yumruklu değil. Ağız dalaşı. Mülayim olan kişi “belaya bulaşmayayım” düşüncesiyle uzatmamış, ödemeyi yapıp oradan ayrılmıştı. Susmak bilmeyen sinir küpününse hemen arkasında ben vardım. Adam sürekli ama sürekli konuşuyor, çıkan adamın arkasından atıp tutmaya devam ediyordu. İşten çıkmışım, akşam vakti, yorgunluğun verdiği tahammülsüzlükle “yeter, sus!” deyiverdim. “Sana ne oluyor? Sorunun sen’le bir ilgisi var mı?” diye bana yöneldi bu kez. “Benim yanımda bağıra çağıra konuşuyorsun. Kimse dinlemek zorunda değil. Tamam, adam gitti artık, sus!” diye açıkladım. Neyse ki uzatmadı. Bugün olsa hiç tepki vermezdim. O gün yaptığım deli cesaretiymiş.

Bir doktor 18 yaşındaki hastası tarafından vurularak öldürüldü. Ben artık, “canım bunlar münferit hadiseler, genelleme yapmayın” diyenlerin rahatlığından fena hâlde sıkıldım. Her şiddet olayına bir gerekçe bulanlardan, “kim bilir doktor ne dedi o hastaya” diyerek durumu meşrulaştıranlardan, hani tacize uğrayan kadınlar için “o saatte dışarıda ne işi varmış?” yaklaşımı vardı ya, onun gibi, bir insanın cinayete kurban gitmesini normalleştirmek uğruna buna bahane arayanlardan epey sıkıldım. Kötü bir şey olduğunda, “ne var yani, aynısı başka ülkelerde de oluyor!” diyerek durumu eşitleyen, her şeyi ama her şeyi aynı kefeye koyan, Batı deyince Norveç’i ve İsviçre’yi değil de, koca bir Teksas olan Amerika’yı örnek gösterenlerden de sıkıldım. 

"Bir yerde yanlış giden bir şeyler var, bir eğilim söz konusu, insanlarda tahammülsüzlük arttı" dediğinde, insanların artık direkt silah çekmesinden dem vurduğunda, evinde ve aracında pompalı, belinde tabanca, hiç olmadı cebinde bıçak bulunduran ve bunları kullanmak için fırsat kollayan kimselerin varlığından rahatsız olduğunu dile getirdiğinde durumu abarttığını söyleyenlerden, hatta bireysel silahlanmanın ABD’de olduğu gibi Türkiye’de de serbest bırakılması gerektiğini savunanlardan, “sende de silah olursa kendini koruyabilirsin” diyerek bu önerinin nereye varabileceğini hesap etmeyenlerden de fena hâlde sıkıldım.

"Canım, eğitimli kesim halkı ezdiği için halk tepkili" diyerek şiddeti normalleştirenler, her şeyi ama her şeyi anlayışla karşılayanlar, siz de burada mısınız peki? Adam öldü. Kim kimi eziyor acaba? Doktoru öldüren o genç "kader kurbanı" mı oldu şimdi?

Seçim sonuçlarının açıklandığı gecelerde, düğünlerde, asker uğurlamalarında filan havaya pat-pat-pat diye sıkacak kadar rahat insanlar o silahları yalnızca mutlu anlarında kullanmayacak elbet. Hayat mutlu anlardan ibaret değil. Mutlu olunca havaya silah sıkan kişi, sinirlenince gider elinde silah olmayan birini öldürür. Biz “silah kullanma yetkisi devletin tekelindedir” diye öğrendik öğrenciyken. Ancak tüm bu erkeklikler, adamlıklar, adam gibi adamlıklar insanları öyle gazladı ki, giderek daha fazla sayıda insan silah edindi, ediniyor.

Önüne gelenin silaha erişimi bu kadar kolay olmamalı. Bu gidiş iyi değil.

29 Eylül 2018 Cumartesi

Lozan Antlaşması ve Yeraltı Zenginliklerimiz

2023’te Lozan Antlaşması yüz yılını dolduracağı için Türkiye’de şu ana kadar varlığı gizli tutulan madenleri çıkartma hakkı doğacakmış. Bu şehir efsanesine ve kimi türevlerine birkaç sefer rastlamıştım; ancak bugün dolmuş şoförü bahsedince ne denli yaygın olduğunu fark ettim. Beş sene sonra petrol ve doğalgazı çıkartınca köşeyi dönecekmişiz. O zaman Dünya görecekmiş gününü. “Peki böylesine önemli bir bilgi neden -mesela- CNNTürk’te bir kez olsun geçmedi?” diye sorduğumda, bunun son derece gizli bir bilgi olduğunu, televizyonda duymamın mümkün olmadığını söyledi şoför abi. Madem böylesine gizli bir bilgi veya bir devlet sırrı, nasıl oluyor da kendisi biliyor, onu düşünmemiş olsa gerek. “Ben inanmıyorum öyle bir şeye” demekle yetindim.

Bence bu bir gariban avuntusu. Umut fakirin ekmeği derler ya hani, gelecekte şöyle olacak, böyle olacak diye hayaller kurmayı seviyoruz. Aslına bakarsanız, ülkemize özgü bir durum değil. Herkes hayaller kurmak, müreffeh ve mutlu bir gelecek düşlemek ister. Bize özgü olan bunun işleyişindeki mantık: Üreteceğiz, çalışacağız, gayret edeceğiz, ihracatı arttıracağız, nitelikli eleman yetiştireceğiz, sanayi ve tarımda büyük hamleler gerçekleştirecek, ar-ge çalışmalarına ağırlık vereceğiz gibi bir gelecek tasavvurundan ziyade, “madenler varmış, onları çıkartınca zenginiz” tarzında, hazıra konmacı, köşeyi dönmeci, piyangovari bir beklenti içerisindeyiz. 

Bireysel bazda da durum aynı. “Niye üreteyim abi? Fabrika kurup işçiyle uğraşacağıma rezidans inşa eder kira gelirleriyle geçinirim” mantığı yaygın. “Bizim x kazasının y noktasından yol geçecekmiş, köşe olduk!” sevinci vardır bir de. Talih kuşunun bir gün bizim de başımıza konacağına dair bir umut. Her ne olacaksa durduk yere olacak. Ortada bir emek yok. Araziden yol geçecek, köprü yapılınca civar araziler değerlenecek, sözleşmenin miadı dolunca madenler çıkartılacak vb. Adamın sermayesi varsa, gidip de fabrika kurarak risk almak yerine faize yatırıyor mesela. “Yahu” diyor, paradan para kazanmak varken ne diye üretimle risk alayım? Ne diye dertsiz başıma dert açayım. 

Doğalgaz ve petrolde dışa bağımlıyız. O yüzden başka kalemlerde üretimin artması, kendimize yeterli bir ülke hâline gelmemiz ve Dünya’ya ihraç edebilecek ürünler geliştirmemiz şart. Domatesle olmuyor tabi. Adam küçücük bir iPhone ile kasalarca domatesten yapamayacağın kârı elde ediyor. Hatta yazılımlarla, elle tutulamayan sanal kimi ürünlerle, Facebook'la, Google'la bir ülke ekonomisinden bile büyük olabiliyor. Bizde gördüğüm kadarıyla hayaller Suudi Arabistan misali zenginliği hazır bulmak, ona "konmak." Sonuçta, yeterince petrolün varsa bir şey üretmene gerek kalmaz. Bastırır parayı ne gerekiyorsa dışarıdan getirtirsin ayağına.

Şoför abinin gözleri ışıldıyordu umuttan. O kadar ki, keşke yanılsam da ülkenin her yerinden petrol ve doğalgaz fışkırsa diye diledim içimden.

27 Eylül 2018 Perşembe

2018 Ekonomisi ve Instagram Trendleri

Instagram’daki yeni trendi görmüşsünüzdür: Lüks arabasının sürücü kapısından çıkarken yüz üstü yere düşmüş, şık giyimli, bakımlı, bir elinde çantası, yerde iPhone ve pahalı giyim markalarının alışveriş çantaları, diğer elinde takılar, bilezikler, hatta banknotlar olan, belli ki zengin kadınlar. Kadınlar diyorum; belki erkekler de bu trende dahil olmuştur, henüz görmedim. Sanıyorum trendlere dahil olmak eğlenceli. İkincisi, bu yöntemle zenginliği sergileme fırsatı doğuyor. Normalde görgüsüzlük sayılabilecek bir hareket, herkes yapınca meşruiyet kazanıyor. “Canım, herkes yapıyor, ne var yani?” Belki sırf eğlenmek veya zenginliğini sergilemek dışında kimi psikolojik gerekçeler de vardır. Bilemiyorum.

Malûm, Türk Lirası’ndaki değer kaybı hepimizi kaygılandırıyor. İthal ürünlerdeki fiyat artışları zaten aşikâr. “Domatesin dolarla ne alakası var?” diyenler görüyorum. Evet, ilgisiz gibi görünüyor; ama o domatesin yetişmesinde işçilik ve toprak dışında bizden olan pek bir şey yok. Tohum ithal, gübre ithal, akaryakıt ithalse, yetiştirilmesi ve nakliyesi derken illa ki her ürün bu durumdan etkilenecektir. Yalnız, Instagram trendlerinden de gördüğümüz üzere zengine bir şey olmuyor. Olan asgarî ücretli yoksullara ve orta direğe oluyor.

Bir öğretmen olarak hâlime şükrediyorum. İşimi ciddiyetle yapmaya gayret ediyorum. Hiç değilse iş sahibiyim. Okumaya da zaman bulabiliyorum. Sigara içmem. Arabam yok. Tutumlu birisiyim. Ne de olsa çocukluğumda yokluk gördüğüm dönemler oldu. Evde tüp biterdi mesela. Babamın şofbene on gün tüp alamadığı olurdu. Güğümde su ısıtır, kovada ılıştırır, öyle yıkanırdım. 90’lı yıllarda bir bolluk dönemi yaşadığımızı hatırlıyorum: Babam her hafta ‘77 model -benzini adeta içen!- Opel Record ile bizi Yalova’ya götürür, yedirip içirir ve gezdirirdi. Şimdi Scooter motosikleti ile anca’eve gidip geliyor. Yine de, çoğunlukla sıkışıktık. Bu yüzden yoksulluğa idmanlıyım.

Ben gibi yetişmiş orta direk vatandaşlar, gerçek zenginlerin yaşamını tasavvur edemez. Hayal bile edemeyiz. Parasal dünyamız küçüktür bizim. Yat hediye etseler bana, aklıma o yatla keyif çatmak değil de marina kirası, vergisi, bakımı, yakıtı filan gelir mesela. Öyle rezidanslar var ki, oradan bir daire hediye etseler, aidatı yüzünden içinde oturamam :) Dizilerdeki kocaman evleri görünce elimde olmadan “acaba doğalgaz ayda kaç lira geliyordur?” diye düşünürüm. "O koca evi satıp, yerine beş ev alır, dördünü kiraya verir birinde otururum" diye geçiririm içimden. Oysa zenginler böyle yetişmedikleri için bu hesapları yapmaz, benim bir ayda yaptığım gıda harcamasını pekâlâ bir öğünde yapabilirler. Bir arkadaşım, “Tamer, burada bir akşam yemeğine 1.500 lira bırakan var” demişti -lüks bir restoran için.

Şimdi rahatım yerinde. Hiç değilse çeşmeyi açınca sıcak su geliyor :) Her gün restoranda yiyemem tabi; ama dengeli besleniyor ve sosyal hayatımdan geri kalmıyorum. 

Yine de o Instagram trendinde ve TV'de gördüğümüz hayatlar bambaşka. Ayrı dünyalar, farklı kaygılar, başka gündemler.

23 Eylül 2018 Pazar

Güçlü Olan Haklıdır

Dışarı çıktım. Dar bir sokaktan karşı kaldırıma geçerken bir araba benim için durdu. Sahalarda pek görmediğimiz hareketler. Hoşuma gitti tabi. Türkiye’de uygar insanlar da var sonuçta. Varlar ama onlara rahat verilmiyor. Şehiriçinde daracık bir sokak, tamam, arabalar girebiliyor ama zaten hız yapılabilecek bir yer değil. Karşıya geçeyim diye adamcağız -toplasanız bir saniye kadar- bekliyor ve o salisede ortalığı çınlatan “DA-DA-DA-DA-DA-DAT!” sesleri... Bana yol veren aracın arkasındaki araç öfkelenmiş. İçinden, "sen ne hakla yayaya yol vererek benim bir saniyemi çalarsın?” diye geçiriyor olsa gerek. Rahat bırakmıyor önündeki sürücüyü. Nazik sürücü, garibim, pişman olmuştur benim için bir saniye beklediğine. 

Hayır, bir an önce hedefine varıp ne yapacak acaba? Akşam saatinde işten mi dönüyorsun, eve mi gidiyorsun bilmiyorum ama, bilimsel bir buluş filan mı koyacaksın ortaya? Ne bu acele? Savaş mı çıktı? Ambulans da değil kullandığın. Nedir seni bu kadar panikleten? O kadar hırsla, daracık sokakta kornaya art arda kırk kere basacak kadar ne için acelen olabilir ki?

Ama uyarmamak lazım. Hiçbir şey dememeli. Çünkü daha uygar olanlar sindirildi. Daha azız. Çıkıp kibarca konuşmaya kalksan bıçak çekebilir. Haklı olan güçlü değil maalesef. Güçlülerin haklılığı ise kendinden menkûl. Trafikte konvoy da kurar, kural da ihlâl eder, düğünde havaya ateş açar ama yanlışlıkla balkonda oturan bir çocuğu vuracak olsa “kader kurbanıyım” deyip ağlamasını bilir. Havaî fişekle evlilik teklif edeyim derken orman yangınına sebebiyet verir, gökte yerde her yerde mangal yapar, devletten aldığı Evde Bakım Aylığı'na rağmen engelli oğlunu sokak ortasında döver, yanında bıçak taşır, belli ki bir bahaneyle kullanacak, saldırır, küfreder, bıçaklar, silah çeker, topuğa sıkar -hadi hiçbir şey yapamasa, en azından sinirden gözlerini pörtletmiş, kaşlarını çatmış hâlde kırk kere kornaya basar durur. Gücü neye yetiyorsa artık.

Ondan sonra zaten zayıf olan, zaten baskı altında olan ama vergisini veren, kimseye zarar vermeyen, ortalığa saldırmayan kendi hâlinde uygar kişiler, ağızlarıyla kuş da tutsalar, tevazudan yerlerde sürünse ve nezaketten kırılsalar da kimseye yaranamaz, bilakis, “halk olarak bizi hor gördünüz :( Pis elitler!“ diye suçlanırlar. 

Bal gibi hor görürüm kardeşim. Havaya öyle kafana göre silah sıkmayacaksın. Trafikte sinir hastası gibi elin kornada dolaşmayacaksın. Küçücük bir itirazda bile gurur yapıp, bağırıp çağırarak üstünlük kurma çabasına girmeyecek, durduk yere ortalığa saldırmayacak, asker uğurlaması adı altında terör estirmeyecek, arabanın egzozunu deldirip gök gürültüsü sesiyle yayaları ürkütmeyecek, kent kültürünün gerektirdiği en temel kurallara bi’zahmet uyacaksın. Bilakis asıl sen kendi anti-tezini, hiç değilse etrafa rahatsızlık vermeyen güzel insanları hor görüyorsun. 

Egemen kültür böyle: Güçlüysen haklısındır. Belinde silah olan adama en doğru sözü de etsen etkisi yok. Güçlü olmadıktan sonra haklı olmanın bir anlamı kalmıyor maalesef.

16 Eylül 2018 Pazar

Modernlik Gelenekten İyidir

Modern yaşam tarzı neden cezbedici? Neden gençler -maddî sıkıntı çekmek pahasına- taşradan merkeze, kırdan kente, Ortadoğu’dan Batı’ya göçer ya da göç etmek ister? Neden ortalıkta bunca “özenti” insan var? Her gün tüm yayın organlarında geleneklerimizden, değerlerimizden, kültürel farklılıklardan bunca bahsedilmesine rağmen neden insanlar modern yaşam tarzını tercih ediyor? Bence sebebi basit: Çünkü daha iyi. 

Eğitim kurumlarından tutun, ana akım medyaya kadar en geniş mecralarda sürekli tebliğ edilen “bizi biz yapan değerlerin”, geleneksel pratiklerin, kültürümüzde yer aldığı söylenen kimi teamüllerin çoktan tutması, beton misali sapasağlam oturması gerekirdi. Tuhaf olan o ki, onca telkine rağmen bunlar tutmuyor. Sanıyorum bunda en önemli sebep, reklam edilen bu geleneksel/muhafazakâr yaşam tarzının sıkıcı olması. Zira bir yaşam tarzı modeli geliştiriyor, söz konusu model içerisine kimi kurallar koyuyor ve o kurallara uymak istemeyenleri sapkınlıkla, “öz değerlerinden kopmuş” olmakla, Batı taklitçiliğiyle, asimile olmuşlukla filan itham ediyor, inşa ettiğin tarzdan sıyrılmak, farklı olmak, birey olmak isteyen birisi çıktığında ona demediğini bırakmıyorsun. Zaten “birey” denen mefhum (bireycilik/individualism) Avrupa’da doğduğu için, “ben bir bireyim ve kendi kararlarımı kendim almak istiyorum” diyen kişiyi otomatikman Batı hayranı/özentisi olarak yaftalıyorsun.

Ortak değerlerden çokça bahsediliyor. En çok da reklamlarda; zira pek kârlı. Yalnız, hani bazen, şu ortak değerleri ben de benimseyeyim diyorum, sonra bakıyorum ki o değerleri benimsemiş başkaları benim gibilere sövüp sayıyor. E biz seninle aynı aidiyetleri nasıl paylaşacağız o zaman? Ve şunu anlıyorum: Ortak değerlerin ne olduğuna ben karar veremiyorum. Benim gibiler karar veremiyor. “Al bak, bu senin ortak değerin” diye önüme konuyor. Hazır. Hepimizi bağladığı söylenen değerleri inşa edenler hepimiz değiliz yani.

“Değerlerimize aykırı!”, “kültürümüzde böyle bir şey yok!”, “inancımızda buna yer yok!”, “yapamazsın!”, “edemezsin!” gibi ifadelerin gırla gittiği, zararsız olduğu hâlde bireysel özgürlüğe izin verilmeyen, izin verilse bile sonrasında kırk çeşit yaftayla farklı tercihlere yüklenilen bir kültürel atmosferde, hiç tebliğ etmesek de, “gel dostum, bizim gibi yaşamak çok daha güzel!” demesek de, insanlar kendiliğinden cezboluyor, kendi kendilerine bu tarafa geliyor zaten. Çünkü kişi birey olunca, kendi iradesine göre eyleme ve kendi görüşlerini ortaya koyma şansı doğuyor. Bunun çekimine kim kapılmaz ki? 

Bu yüzden tüm o elde tutma çabaları, insanlara belirli bir şekil verme ve onları geleneğe ikna etme çabaları sonuçsuz kalıyor. Çünkü sıkıcı, boğucu, bireysel tercihlere karşı en hafif tabirle mesafeli ve tüm bu sebeplerle son derece cazibesiz bir şık. İstediğin kadar telkin et. Tutmuyor. Gelenek "önüne konanı ye ve sus" derken, modernlik "dilediğin yemeği yapabilirsin" diyor ve insanlar hâliyle ikincisini tercih ediyor.

5 Eylül 2018 Çarşamba

Ahlâksızlığa Yapılan Vurgudaki Artışın Düşündürdükleri

“Babamın karşısında kanepede uzanmam” dersen bu bir tercihtir. Ailenden edindiğin bir alışkanlık ya da kişisel bir tercihindir. Bana söz düşmez. Öte yandan, “odada babası varken kanepeye uzanan kişi ahlâksızdır” dersen bu bir değer yargısıdır. Kendi tercihini paylaşmayanları otomatikman kötü ilan etmiş olursun. “Dışarıda kahkaha atmamaya gayret ederim” dersen bu bir tercihtir. “Dışarıda kahkaha atmak bir kadına yakışmaz” dersen bu bir değer yargısıdır. “Şahsen iPhone’a o kadar para vermem” dersen bu bir tercihtir. “iPhone’a onca para vermek enayilik” dersen bu bir değer yargısıdır. “Anne-babamla aynı masada içki içmem” dersen bu bir tercihtir. Sorun yok. Ama içkili bir masa etrafında toplanmış aile bireylerinin olduğu bir fotoğraf görünce “anne-babasıyla aynı masada içki içen kişi çağdaş değil ahlâksızdır” dersen bu bir değer yargısıdır. Bu örneklerdeki cümleler benzer görünse de, birincilerde kendi inanç, tercih ve tutumumuzu paylaşmayan insanları yargılamış olmayız. İkinciler ise sorunlu.

Kendi tercihlerini paylaşmayan kişilerden oluşan türdeş bir kitle varsayıp tüm kötülükleri oraya yığmak, kendini kendi kendine iyi ilan etmenin kolay bir yolu. Böylelikle, görünüşte ortaya çıkanlar, kerameti kendinden menkûl birer ahlâk abidesi oluyor. Görünüş yanıltıcı. Bu basit taktikle bir “Kötüler Kümesi” icat edip içerisine senden olmayan, sana benzemeyen ne kadar eleman varsa itelemek çok keyifli olsa gerek. Böylece yakın durmak istediklerine şirin gözükmüş de oluyor, değerleniyorsun. 

Hâlbuki esas olan şey zarar vermeme ilkesi. Başkalarına hiçbir zararı olmayan tercih ve davranışların kötü addedilmesi olsa olsa kafaların karışmasına yol açar. Baban odadayken kanepeye uzanır ya da uzanmazsın. Bunun ayıp olup olmaması aileden aileye değişir. İki davranışın da kimseye zararı yok. Bir de Kuveyt'teki balıkçı örneğini düşünelim. Adam tezgâhtaki balıklara taze gözüksünler diye plastik göz takmış. Burada zarar ilkesi devreye girer. Çünkü ortada karşısındakinin güvenini suiistimal etme, onu aldatma ve bayat balığı tazeymiş gibi göstererek değerinden fazla para alma gibi sonuçlar var ve böylelikle o balığı satın alan kişi maddî (daha fazla para verdi) manevî (kandırıldı) zarar görmüş oluyor. Bir ahlâksızlıktan bahsedilecekse bu örnekte bahsedilebilir. Kanepeye uzanmakta değil.

Ahlâk denince akla -zarar vermeme ilkesi etrafında bütünleşen- dakik olmak, yalan söylememek, gücünün yettiğini ezmemek, çalmamak, verdiğin sözü tutmak ve borcunu ödemek gibi tutum ve davranışlar gelmeliyken, onun yerine o kadar da önemli olmayan kimi tercihlerin, sanki o tercihler büyük birer değermiş gibi, sanki o davranışları yapanlar otomatikman yüksek ahlâklı, erdemli veya iyi insanlara dönüşürmüş gibi yansıtılması acınası bir durum.

Yorum:

Öyle canımı sıkan bir konuya dokundun ki yazmasam duramam :) İkinci örneklerdeki tipte insanların bu karşısındakini bir anda savunma yapan pozisyonuna düşüren, insanı kendini açıklama ihtiyacı hissetmesine neden olan söylemleri ve bu söylemlerin açtığı boş tartışmalar bana sadece o ortamda hiçbir konuda konuşmamam gerektiğini gösteriyor. Bu insanlar genellikle bu tartışmaya hazırlıklı gelmiş ve bombayı ortaya bıraktıktan sonra atlayanlara hafızasındaki blok cümleleri arka arkaya dökmek için sinsi sinsi bekleyen ve bu tartışmadan keyif alan tipler oluyor. Ben şu tayfayı da aynı kategoride görüyorum: Tam sofra kurulmuştur sen rakına buz atmaya hazırlanırken "üstat" atılır: Rakıya buz atılmaz. Yahu ben bu rakiyi buzlu seviyorum.. Sen bir anda elinde buz kasesiyle rakı içmeyi bilmeyen adam konumuna düşersin o üstat olur. Aynı şekilde balığa limon sıkılmaz. Ne olacak ölecek miyiz? Neden? Benim damak tadım bu.. Sen bir anda damak tadını savunmak gibi boş bir uğraşa girersin, o balık gurmesi oluverir falan filan. Kısaca hocam say-gı! Bırak o Iphonunu kullansın, öbürü kahvesini şekerli içsin, sen balığa bas limonu. Gülünecek birşey varsa da isteyen hatun kişi atsın kahkahayı istemeyen gülümsesin. Yorusuz kalmayı beceremiyoruz. 

Oh be rahatladım sayende :) Saygılar.

Yanıtım:

Yaz tabi abi, n'olcak? Konuyu genişletmen iyi olmuş. Ben daha ziyade ahlâkî üstünlük imasında bulunulmasını eleştirmiştim. Twitter'da öyle bir trend var şimdilerde. Edepli, ahlâklı, itaatkâr genç kız imajı çizerek kendileri gibi olmayan genç kızları kötü gösteriyor, özellikle laik kesime tüm kötülükleri atfederek, sanki laik kesim sabahtan akşama "acaba hangi kötülüğü yapsam?", "nasıl bir saygısızlık yapsam?", "değerlerimize bugün nasıl zarar versem?" diye düşünüyormuş gibi, "çağdaş" dedikleri insanları ahlâksız ilan ederek kendi değerlerine değer kattıklarını zannediyorlar. O hesaplar dilerse gerçek dilerse sahte olsun, her halükârda bir gündem yarattılar. Dediğin gibi, yanıt vermek zorunda hissediyor insanlar. Özür diler gibi. Hâlbuki sataşanlar dilemeli özür.

Konuyu genişletir ve zevkler ve renkler kısmına geçersek, tuzak olabilir bu, haklısın. Karşısındakinin yerleşik teamüllere aykırı bir hareketini tetikte bekliyor olabilir kimisi. "Rakıyı buzsuz severim" dese sorun yok ama "rakıya buz konmaz" dediğinde estetik bir norm koymuş oluyor ortaya ve o norma uymayanı "anormal" ilan etmiş oluyor. Balığa limon sıkılması zevk meselesi. Bana sorarsan, çoğu zaman ben sıkmam. Balığın tadını severim. Bazen, özellikle küçük balıklarda sıkarım. Limon faydalıdır. Fırında yapıyorsam limon sıkmam. Tekerlek şeklinde dilimleyip balığın üzerine dizerim ve tadının azıcık nüfuz etmesini isterim. Bunda kesin bir norm yok. Etsiz çiğ köfte tüm Türkiye'de kabul gördü mesela. Şimdi çıkıp "çiğ köfte etsiz olmaaaaz!" mı diyeceğiz?

Kahveye şeker katmıyorum ama bunu kilo almamak için yapıyorum :) Yoksa çok doğrusunu bildiğimden değil. Yani "ben kahvenin tadını alıyorum, siz şeker koyunca onun tadını alamıyorsunuz" demezdim. Çok iddialı olurdu bu. 

Yalnız bazı teamüller daha sağlam gerekçelere sahip. Nesnel diyemesem de nesnele biraz daha yakın. Bardak türleri mesela. Gerçekten de hepsinin bir gerekçesi var. Şarap kadehi büyük olmalı, derin olmalı ki şarabı yuvarlayarak aromasını salması sağlansın. Viski kadehinin dibi kalın olur ki viski hemen ısınmasın. Çay bardağı küçük olur ki çay hemen soğumasın. Bir işletmede kahvaltı yapıyorduk. Çayı su bardağında getirdiler, yakıştıramadım mesela. Bir şey demedim ama hem çay soğudu hem de görüntü çirkindi. Güya büyük çay vererek torpil geçmişlerdi bize. Cam fincanda getirseydi bari.

Saygılar bizden.

30 Ağustos 2018 Perşembe

Tatil Dönüşü Trafik Sıkışıklığı

Herkes biliyordu tatil dönüşü yolların sıkışacağını, hatta yer yer tıkanacağını. Alaçatı, Marmaris ve Bodrum gibi kıyı beldelerine milyonlar akın etti. Buna zaten yaz sezonu olduğu için oralarda tatil yapan yabancı turistleri, Avro yedi lirayı bulmuşken tatili daha da ucuza getiren gurbetçileri, yine döviz kuru sebebiyle yurtdışına çıkanların sayısındaki azalmayı ve insanımızın kalabalığı sevmesi gibi etkenleri katınca, asıl trafiğin felç olmaması şaşırtıcı olurdu.

Bence insanlar kalabalığı seviyor. Issızlık istemiyor. "Herkes burada!" diyebilmeli. Hep yakınıyor ama bir yandan da neyden yakınsa onu arzuluyor. Herkes neredeyse orada olmak, insan seline kapılmak, çoğunlukla birlikte hareket etmek istiyor.

İyi ki denize kıyımız çok. İsviçre gibi dağlık ve denizsiz bir ülkede yaşasaydık n’apardık bilmiyorum. Doğa severliğimize inanmıyorum. Şu tatilde çılgın kalabalıktan uzaklaşıp kafamı dinleyeyim, çadırımı alıp alıp başımı gideyim gibi bir arzu duyan yok. Çoğunlukta yok en azından. Bilemiyorum, İskandinavlar’da filan vardır öyle tercihler. İstanbul’da yaşam nasıl Şangay’daki gibiyse, nasıl herkes her şeyi aynı anda ve birlikte yapıyor, adeta üst-üste, çay içerken bile taburelerle dip dibe oturuyorsa, kentin cefasını çektiği kadar sefasını da birlikte sürmeye nasıl alıştıysa, dokuz günlük Kurban Bayramı gibi bir fırsat doğduğunda aynı kalabalık, yine hep birlikte aynı yerlere, Bodrum’a, Alaçatı’ya, Marmaris’e filan akıyor ve yakınmaya devam ediyor. Çadır tatili yapanlar bile doğanın bağrına gitmek yerine bir arada, hep birlikte kamp yapıyor ve arkasında yüzlerce kilo çöp bırakıyor.

Çöp demişken, bu sorun eğitimle çözülebilir mi, iyice kuşkuluyum artık. Arkasında çöp bırakmasının yanlış olduğunu biliyor bilmesine; ama o bilgi eyleme dönüşmüyor. Çocukluğumdan beri havaya ateş eden ve yanlışlıkla birilerini vuran insanların haberleri yapılır. Hiçbir şey değişmedi. Aynen devam ediyor. “Kurban eti bir gün dinlendirilmeli, bunu bilmiyor musunuz?” diye soruyordu muhabir birisine. “Biliyoruz ama pişiriverdik işte” diye yanıtlamıştı adam. Yani eğitimle, bilgiyle, şunu yapmak yanlıştır, bunu yapmak doğrudur gibi telkinlerle bir şeyler değişmiyor. Birisi bir şeyi bilince o bilgiye göre hareket edecek, ona göre davranacak diye bir şey yok.

Herkesin yaptığını yapmak ve herkesle bir arada olmak arzusunu eleştirmiyorum. Böyle bir şey varsa var. Tam tersine ben eleştiriliyorum. “Tatile gitmedim” deyince tuhaf karşılanıyor. Hâlbuki atlayıp İstanbul’a bir arkadaşıma gidiyor, yemek yiyip sohbet ediyor ve bir gece konaklayıp ertesi gün dönüyorum mesela. Tatil olduğu için değil; bunu kışın bir haftasonu da yapabilirim. Bu bana daha çok tat veriyor. Mekânlar her zaman ikinci planda benim için. Önce kişiler geliyor. Korkunç bir trafiğin oluşacağı besbelli olduğu zamanlardaysa herkes nereye gidiyorsa tam tersine gitmeyi, hatta hiçbir yere gitmemeyi tercih ederim.

Diyeceğim, insanımızın, yakınıp durduğu kimi durumlara biraz da bile isteye düştüğünü düşünüyorum.

22 Ağustos 2018 Çarşamba

Ağustos 2018: Değiniler

“Ulan” diye bir kitap on yedi baskı yapmış. Rezalet cümleler. Yusuf Piliç diye birisi “Söz Uçar Screenshot Kalır” diye bir kitap yazmış. Kitaptan bir cümle: “Ben esneyince bile gözümden yaş geliyor. Nasıl ağlamayayım ardından?” Kahraman Tazeoğlu diye bir yazar korkunç paralar kazanmış kitap piyasasında. Bir cümlesi: “Benden sana hayır gelmez çünkü sana her şeyim evet.” Böyk :( Kusacağım şimdi.

Türk halkının kitap okumuyor oluşundan yakınılır. Halkımız kitap okusa, yani daha fazla kitap okusa güya aydınlanacak, Türkiye düzlüğe çıkacak, her şey çok güzel olacaktır. Şayet kitap okurlarsa daha hoşgörülü, demokratik, kültürlü ve medenî insanlara dönüşeceklerdir. Ah yeter ki okusunlar da ne okurlarsa okusunlar! Sıkça duyarsınız: "Maalesef okumuyoruz :/" 

Ben size bir şey diyeyim mi, bu tarz kitapları okuyan insan değil kendini geliştirmek, mevcut hâlinden de geriye gider. Kötü metinlere maruz kalmanın hiçbir faydası yok. “Kötü edebiyat da okunmalı ki iyinin değeri anlaşılsın” gibi, bir şeyin değerini onun niteliksiz karşıtına bakarak biçen yaklaşımları doğru bulmuyorum. Zaman değerli. Ömür kısıtlı. Seçimleri iyi yapmak gerek. Ha, herkes tecrübeli bir okur olmayabilir. Herkes doğru seçimleri yapamayabilir. O hâlde, hiç değilse klasik eserlerle başlamalı. Eskiden ben de derdim, “neye göre klasik abi? Ne yani? Kim belirlemiş bunu?” diye sorardım saf gibi. Yok. Kötü edebiyata rastladıkça anladım ki bir klasik sınıflandırması gerekli. Klasikler önemli. Hiç değilse iyi edebiyat nedir görüyor, yol haritanı ona göre çiziyor, beğeni çıtanı biraz olsun yukarıya çekmiş oluyorsun.

Twitter’daki şu hesap tüm bu okunmaması gereken kitapları tespit edip paylaşıyor: https://twitter.com/berbatedebiyat Bir göz atın ama ülkeye dair ümitleriniz solabilir, şimdiden söyleyeyim :) 

Halkımız okuyor okumasına. Yukarıda bahsettiğim kitaplar kapış kapış satılıyor. Okuma eylemi çok önemli değil. Neyin okunduğu önemli. Bu yüzden, kitap okumaya tek başına büyük bir misyon yüklemek, insanların hangi kitap olursa olsun herhangi bir metni okumasının toplumu dönüştüreceğini zannetmek en kibar tabirle hayalcilik.

* * * 

Dikkat ettiniz mi? “Ah, nerede o eski bayramlar!” diyen kalmadı. Güzel bir gelişme. Darülaceze’de kısa bir söyleşi yaptılar. Muhabir ne o klişeyi dillendirdi, ne de Darülaceze sakinlerinin ağzından geçmiş güzellemesi çıkması için yöneltici sorular sordu. Belli ki İstanbul doğumlu, TRT spikeri gibi güzel konuşan bir teyze, “burada çok memnunuz. İnanın burası bir cennet” dedi. Hüzünlü müzikler eşliğinde acındırmalı sözler edilmedi. Paçavra gibi bir kenara atılmış, vicdansız çocukları tarafından huzurevine terk edilmiş zavallı ihtiyar imajı perçinlenmedi. Herkes gayet sakin, gayet makûldü. Bayram nasıl gidiyor sorusunu “harika” diyerek yanıtladılar. “Ziyaretimize gelen çok insan var” diye de eklediler. Sonunda konuşma bitince amcalardan birisi bağlama çalmaya başladı. Öyle uzun hava, gazel ya da hüzünlü bir ezgi değil, neşeli, kıpır kıpır bir türküydü.

* * *

Konuk ağırlayabilme kapasitem 1-2 kişi. Fazlası bende paniğe yol açıyor. Hem yatıracak yerim yok, hem de çok sayıda kişiye yemek yapıp servis etmek zor iş. Bir kere öyle bir şey yapmıştım da, hepi topu ben dahil beş kişi, vallahi Yemekteyiz programında gibi hissetmiştim kendimi. “Konuklar memnun kalsın. Ben yemesem de olur” diye düşünüyordum içten içe :)

Dışarıda yapılan organizasyonlar biraz da bu yüzden yaygınlaştı galiba. Evinde yemek masan ve takımların olabilir. Yine de işin hakkından gelebilmek kolay iş değil. Pek çok kişinin daha seyrek misafir ağırlamasında ve daha sık dışarıda yemesinde bunun etkisi olsa gerek. Şahsen, evdeki yemek masasını çalışma masası olarak kullanıyorum. Yayıla yayıla çalışıyorum.

Olsun. Tembelliğin lüzumu yok. Kendimi bu konuda geliştirmek istiyorum. Geçen haftasonu Heybeliada’da yazar bir büyüğümüz Bilimkurgu Kulübü üyeleri olarak bizleri ağırladı. Kaç kişiydik hatırlamıyorum ama epey kalabalıktık. Nitelikli sohbete doyduğumu söyleyebilirim. Zaten ben mekânları değil insanları önemsiyorum. Tek başıma Bodrum’da olsam, veya tek başıma da değil, kafa dengi olmayan kişilerle Bodrum’da, Alaçatı’da, Karadeniz’de bir yayla evinde olsam ne olur? Onun yerine kafa dengi insanlarla herhangi bir yerde olmayı tercih ederim. Mekân önemsiz demiyorum; ama ikinci planda.

Bir aksilik olmazsa ileride (biraz muğlak olmakla birlikte orta-uzun vadeli gelecekte diyelim) müstakil bir evim olabilir. Nereden çıktı derseniz, uzun hikaye. Bahçesine uzun bir masa koyayım diyorum. Kendimi tanıyorum. Tek başınalığı seviyorum. Öyle sürekli kalabalık misafirler ağırlayacak yapıda birisi değilim; ama, yılda birkaç kez felsefe buluşmaları yapmayı hayal ediyorum. Gayet mümkün. Hiç değilse 15-20 kişi oluruz. Yemekler benden gençler. Gelenler yanında dilerse içki, dilerse Niğde gazozu getirsin :) Hiç değilse destek olunmuş olur. Önce havadan sudan sohbet. Plan yok. Sonrasında yemek. Ardından kadehlerimizi yudumlayarak daha önceden belirlenmiş ve belirlenmemiş konular üzerine düzeyli bir tartışma. Her gelen bir sunum hazırlayabilir. Projeksiyonu ben ayarlarım. Önce dinler, bitirdiğinde ise sorular sorarız sunum yapan kişiye.

Gece kalmak zorunda olanlar için bir iki odayı tahsis edeyim diyorum. Kullanmadığım iki oda. Tek kişilik yataklar, hatta çift katlı ranzalarla doldururum sırf misafirler için. Koğuş gibi :) Kimse yokken atıl durur; ama böyle organizasyonlarda gerekli oluyor hakikaten.

Sabah kahvaltısının ardından, birkaç ay sonraki buluşmaya kadar evli evine, köylü köyüne. O arada herkes okuyup notlar tutsun. Mekânı uygun olan başkası olursa arada onda da toplanırız. Mutluluk böyle bir şey zaten.

* * *

Neden doktora yapmadım? Yapmadım çünkü kendimi tanıyorum. İlgi duyduğum konuya saplantı düzeyinde odaklanıyor, bu kez hayatın diğer yönlerini ıskalıyor, en küçük işleri bile erteliyorum. Felsefe doktorası yapsam ve diyelim ki bu etik alanında veya postmodernizm konusunda olsa, yıllarca başka bir şey yapmaz, alıp da bir roman okumaz, tezi mükemmelen bitirinceye değin başka hiçbir işe bulaşmazdım. Bu huyumu sevmiyorum. O yüzden kendimi özgür bıraktım.

Toplam kaç yıl, hesaplayamıyorum ama uzun zaman psikopat gibi Kant çalışmıştım. Rahat batmış gibi. Önümde Saf Aklın Eleştirisi’nin İngilizcesi, Türkçesi ve dizüstü ekranında Almancası, ne de olsa “gegenstand” başka “objekt” başka ama ikisi için de “nesne” denmiş, her gün düzenli olarak çalışmış, Kant ve özellikle Saf Aklın Eleştirisi üzerine ne bulduysam okumuştum. Kanadalı bir akademisyenin makalesinde Kant’a dair düşüncelerime paralellik görünce sevinmiş, salak gibi oturup o makaleyi özene-bezene Türkçe’ye çevirmiş, çevirdikten sonra yayınlasınlar diye dergilere göndermiştim :) Yahu önce dergilerle konuş, ondan sonra çevirsene? Neyse. 

İlk kitabım Tanrı, Özgürlük ve Ölümsüzlük o sürecin sonunda ortaya çıktı. Konuya yabancı kimseler bu ismi büyük ve sevimsiz bulabilir. Oysa Kant’ın Saf Aklın Eleştirisi’nde ortaya koyduğu üç idedir bunlar. Aklın bu ideler üzerinden düştüğü kimi hatalı yargıları derinlemesine irdeler. Kitabı kendi imkânlarımla yayımlatmıştım. Satış rakamları çok önemli bir kriter olmayabilir ama, ilginçtir, kitabın ilk baskısı tükendi. İlk baskı derken, 500 adet basılmıştı ve duyduğuma göre, Türkiye’de bir felsefe kitabının ilk baskısını tüketmesi -maalesef- bir başarıymış. Bir yayınevinin yanıtını hatırlıyorum: “Kant’ın kendi kitapları ne kadar satıyor ki, sizin Kant üzerinden yazdığınız bu kitap satılsın?” demişlerdi. Ama bak satıldı işte :) Zamanla kendini amorti etti sayılır. İkinci baskı için herhangi bir masraf yapmama gerek kalmadı.

Geçenlerde Çetin Türkyılmaz Hocamız yazmıştı: Nietzsche’nin Şen Bilim kitabı 70 adet basılmış mesela. Kitapyurdu’nda satış rakamları gözükür. Popüler olmayan herhangi bir kitabı yazın ve ne kadar satıldığına bakın. İnanılmaz düşük rakamlar göreceksiniz. Bu işler böyle. Benim kitabın tükenmesi ise, sanıyorum sosyal ağları etkin bir şekilde kullanmamdan kaynaklandı. Arasıra mesaj atanlar oluyor: Yazılarımı Facebook’ta takip ettiklerini, YouTube’da bir iki videomu izlediklerini ve bu yüzden merak edip kitaplarımı aldıklarını söyleyenler. Sağolsunlar. Bu bakımdan sosyal ağlar günümüzün bir gerçeği hakikaten. Pekçok yazarın artık hiç değilse bir Twitter hesabı var.

Tanrı, Özgürlük ve Ölümsüzlük yalnızca felsefe okurlarına yönelik. Kant’a aşinalık gerektiriyor. Facebook yazıları gibi bir şey beklemeyin. Yine de ikinci baskıyı duyurmak istedim. Belki alıp okuyan olur. 

“İkinci Baskıya Önsöz” yazdım bir de. Güzel bir duyguymuş 

8 Ağustos 2018 Çarşamba

Güç Mücadelesi ve Venezuella


Persler, Romalılar, Bizans, Moğollar, Osmanlı vs. Mücadele hiç bitmedi. Bugünkü dünya düzeninin II. Dünya Savaşı’nın ertesinde, 1948’te kurulduğu söylenebilir. Müttefikler galip gelmiş, İsrail kurulmuş, yeni dünya düzeninin simgelerinden Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi kabul edilmiş, ulus devletlerin sınırlarının çizilmesi büyük ölçüde tamamlanmıştı. Dünya’ya Birleşik Krallık-ABD-İsrail öncülüğündeki blok egemendi artık.

II. Dünya Savaşı’nda Almanları ve Japonları zorla kendi taraflarına kattılar. Almanya yerle bir edildi. Japonya’ya atom bombaları atıldı. Almanlar teslim oldu. İmzalar atıldıysa iş bitmiştir. Gelgelelim, yalnızca İwo Jima ve Okinawa’da yüz elli bin askerini kaybetmiş olan ABD, Japonların asla teslim olmayacağını biliyordu. Japon kültüründe vardır: Ölümüne savaşırlar. Ülkesini işgal de etsen, cephaneliği de tükense, bıçakla üstüne atlar, bir kişi bir kişidir diyerek ölene kadar mücadelesine devam eder.

Buna rağmen egemen bloğun vazgeçmeyeceği o kadar belliydi ki o atom bombalarını kullanma cüretini gösterdiler. Tarihi her zaman kazananlar yazdığı için Yahudi Soykırımı üzerine onlarca kitap yazıldı. Bir sürü film çekildi. Bu olay sürekli hatırlatıldı. Yaşanmış bir şey elbette; ama sanırsın insanlık tarihinde başka acı yok. Bugünün galiplerinin yaptıkları hiçbir zaman bu denli çok vurgulanmadı. Muzaffer bloğun karşısında en uzun süre dayanan ülke SSCB idi. O da ekonomik mağlubiyetle tarih sahnesinden silindi. Hemen ardından Yugoslavya’yı bitirdiler. Kosova’ya giden bir arkadaşım, “ne tuhaf, her yerde ABD bayrağı var” diyordu.

“Bütün bunlar egemen güçlerin oyunları” -öyle zaten. Güçler arasında mücadele varolmaya devam edecek. Bu yüzden mesele güçlenmek. Koskoca Çin bile egemen bloğa apaçık bir şekilde diklenmez, dikkat edin. Henüz yeterince güçlenmediler. Kuzey Kore, arkasında Çin’in örtük desteği olmasa muhtemelen tarih sahnesinden silinmişti. İran en başarılı olanı. İran’ı gezen arkadaşlarımdan duyduğum, adamların neredeyse tam bağımsız ekonomi kurduğu. “Ne alırsan al hepsi İran malı” diyorlar. İran üretimi. Böyle olunca dış etkilere karşı daha dayanıklı oluyorlar tabi; ama yine de zorlanıyorlar.

Henüz güçsüzken fazla iddialı girişimler yapınca Venezuella’yı resmen bitirdiler. Müesses nizama karşı direnebilmek için öncelikle bir alternatif çıkması, o alternatifin sabırla güçlenmesi ve ancak ondan sonra diklenmesi gerekiyor. Zira Almanları ve Japonları zorla, gerektiğinde atom bombasıyla bünyesine katmış, SSCB gibi bir süpergüçle başedebilmiş, film ve müzik endüstrisi olsun, yayınevleri olsun, kültürel hegemonyasını her bakımdan kurmuş bu yapıya karşı, onun dengi olmadan, hiç değilse ekonomik olarak güçlenmeden diklenmek intihar gibi bir şey.

Venezuella’da olanlar, hafif siklet bir boksörün ağır siklete karşı dövüşüne benziyor. Onurlu bir mücadele belki; ama öncelikle iyi beslenip, sabırla kendini geliştirmesi gerekiyordu. Aksi hâlde her seferinde vurup deviriyorlar.

1 Ağustos 2018 Çarşamba

Bir Kayıtsızlık Eleştirisi

Kendisine dokunmayan hiçbir şeye ilgi duymamak, bir şeylere ilgi duyanlar içinse “gereksiz işlerle vakit öldürüyorlar” diye düşünmek sıkıntılı bir tutum. Bence, tam tersine, insana, hayata, dünyaya dair ne varsa her şeye ilgi duymak, mümkün olduğunca dışarısı ile meşgul, dış dünya ile hemhâl olmak, onunla iç içe geçmek gerekir.

Halil Cibran bir yerde “kayıtsızlık ölümün yarısıdır” diyor. Tamamen katılıyorum. Dışarıda olan bitenlere karşı kayıtsız kalmak, başkalarına ve başkalarının ürettiklerine, bir de onların düşüncelerine karşı ilgisiz olmak, giderek azla yetinmeye, beklentileri azaltmaya, böylelikle güzel şeyler başına geldiğinde bile yeterince sevinememeye götürür. “Beklentilerini düşük tutarsan daha mutlu olursun” diye kim demişse, daha depresif, daha acıklı bir ifade daha yoktur herhalde. Neden düşük tutayım beklentilerimi? Hayat öyle renkli ve insanlar öylesine çeşitli fikir ve eserler bırakmış ki geriye, beklentiye girmemek, kayıtsız kalmak, hele hele “ilgi duymuyordum, hiçbir şeye ilgi duymuyordum” filan diyerek, zengin bir iç dünyan da yoksa, depresyona giden yolun taşlarını çoktan döşemişsin demektir.

Her şeyi fuzuli, tüm emekleri beyhude gören kişilerin tutumlarını umursamamak lazım. Her zaman rastlanır: Balıklardan söz açılır. Morina balığı, yayın balığı dersin, “balıkçı mıyım ben?” diye kestirip atar. Çiniden, seramikten bahseder, lale motifinin çoğunlukla boynu bükük resmedilmesine gelir konu mesela, “kafamı gereksiz bilgiyle dolduramam” der. Her şey gereksizdir. Somut bir faydası yahut parasal bir getirisi yoksa, insanlığa dair, hayat dair ne varsa boş iştir. Vakit kaybıdır. Bilmem bu öğrenmeme inadının ve kayıtsızlığın Alzheimer'e de davetiye çıkardığını söylememe gerek var mı?

Descartesçı özne anlayışında temellendiğine inanıyorum bu tutumun. Ben yoksam hiçbir şey yok. Varolan her şeyin bilincine varmak için önce kendi bilincime varmam gerekiyordur: Düşünüyorum, öyleyse varım. Varlığımın kanıtı bendedir. Dışarısı sonra gelir. Böyle düşününce, dışarısına olan ilgin azalır. Daha da kötüsü, dışarısı ile içerisi, nesne ile özne ayrımının yapay bir ayrım olduğu, varolan her şeyin şeyler-içinde-bir-şey olduğu, tüm tekilliklerin çetrefil bir ağ içerisinde birbirine bağlı olduğu gerçeği kafadan silinir. Ben vardır. O ben’e göre düzenlenmelidir her şey. Bu kafayla, çıkarına hizmet etmeyen herhangi bir merak geliştirmen zordur. Doğaya da sömürülecek bir nesne gözüyle bakarsın -dahil olduğun bir ağ olarak değil.

Bence her şeye ilgi duymak, hiçbir şeye kayıtsız kalmamak lazım. Tutkuyla bütünleşmeli dünya ile. Hatta, bizi hiç ilgilendirmeyen konularda görüş beyan etmemiz lazım. Zira sorunun tarafları, durumun içindeki kişiler, illa ki çıkarlarıyla örtüşen görüşleri savunacakları için, herhangi bir çıkarı olmayan, olaya dışarıdan bakan, dolayısıyla mesafe koyabilen kişilerin görüşlerinin gerçeğe daha yakın olması muhtemeldir.

Ne demişti Terentius: Ben bir insanım ve insana dair hiçbir şey bana yabancı değildir.

29 Temmuz 2018 Pazar

Yunanistan Yangını - Temmuz 2018

Yunanistan’daki yangına sevindiği iddia edilen kişilere tepki yağıyor. Nereye baksam, “böyle insanlık olmaz olsun!” tepkileri. Ortada bir tepki var ama tepki verilenler ortalıkta yok. Tepkiyi tepki nesnesinden fazla görüyorum diyeceğim de, hatta tepki nesnesini hiç görmüyorum desem yeridir. Durumu abartıyor olabilir miyiz? Twitter’da ne idüğü belirsiz birkaç anonim hesap hepimizi trollemiş olabilir mi? Yani, sonuçta komşu ülkedeki orman yangınına, ağaçların kül olmasına, masum insanların, sincapların filan feci şekilde can vermesine sevinen kişi ya ortalığı karıştırma hevesindedir ya da apaçık bir şekilde ruh hastasıdır. Her halükârda, böyle insanların sayısı oldukça düşüktür ama bizler, “biz ne zaman bu hâle geldik?” sorularıyla, “insanlık ölmüş”, “vicdanın yerinde yeller esiyor” yakınmaları ve “acının dili, dini, ırkı olmaz” gibi veciz sözlerle, olmayan bir muhatabı ciddiye alıyor, en azından 3-5 ruh hastasının tutumunu milyonlara atfederek durduk yere kendimizi üzüyor da olabiliriz.

Dünya’nın neresinde olursa olsun, orman yangınına sevinebilecek birilerini tasavvur etmek zor. Düşman ülke olsun isterse. Orman bu yahu. Tarafsız. Bunun hepimiz farkındayız zaten. Yalnız, Twitter’dan veya bir haber sitesine yapılmış yorumlardan ekran görüntüsü alıp tepki vermek, kendimizi avutmanın bir yolu da olabilir. “Komşudaki yangına sevinecek denli kötü kalpli yaratıklar” diye bir küme tanımlayıp, buna gerçeklerle örtüşmeyecek denli büyük sayıda insanı dahil edip, kendimizi otomatikman karşı tarafa, yani iyiler kümesine yerleştiriyor, böylelikle kendimizi ahlâken üstün bir konuma koyuyor da olabiliriz.

Sizi bilmem ama şahsen, sosyalistinden Kemalistine, İmam-hatiplisinden aşırı milliyetçisine, öğrencisinden emeklisine varasıya her çeşit insanın olduğu ve bin kişiyi geçmiş arkadaş listemde bir Allah’ın kulunun bile “iyi oldu sana Yunanistan, iyi ki yandı ormanların!” tarzı sözler ettiğine denk gelmedim. Amacım, toplumumuzun tamamının melek gibi insanlardan müteşekkil olduğunu savunmak değil elbette; ama bu seferki tepkinin bilinçli olarak oluşturulduğunu ve körüklendiğini düşünüyorum.

21 Temmuz 2018 Cumartesi

İnsanımız Sinirli

Dün bankamatiğe yedi yüz lira yatıracaktım. Paraları koydum. Dört yüz lirayı aldı. Üç yüzü geri verdi. Başka bir işleminiz var mı? Evet. Bir kez daha denedim. O an arkamdan öyle bir “of!” sesi yükseldi ki şu karşıki dağlar yıkılır. İkinci denemede makine kalan paraları da aldı. Toplasanız iki dakika sürmüştür. Kartımı alıp çekilirken arkamdaki genç kadın sinirli bir tonla “yarım saat daha uğraşsaydınız!” dedi. İlkinde makinenin paraların bir kısmını tanımadığını, ikinci denemede tanıdığını söyledim. Birden fazla işlem yapma hakkım yok mu? “VaaaAAAaar!” dedi. “O zaman niye laf sokuyorsunuz?” dedim. Cevap vermeyince uzatmadım.

İstisna olarak kalsa anlatmaya bile değmeyecek kadar önemsiz bir olay. Yalnız istisna olmadığını, sinirlilik hâlinin bir kurala dönüştüğünü gözlemliyorum. İnsanımızda müthiş bir sinir var. Sık sık duyuyorum: “Sinir katsayım artıyor!” gibi laflar. Katsayısı... Cinnet getirenler, arbedeler, kendini kaybedenler. Bir dakika için en medenî görünümlü birisi bile hiç tanımadığı birisine sinirlenip laf sokabiliyorsa, bir başkası doktorun kafasında parke taşı da kırar, trafikte silah da çeker, sokağa çöp attı diye uyardığında bıçakla da kovalar. Olur yani.

Şimdi “ama öyle deme, bu ülke bize emanet, sorumluluk almalı, insanları doğruya sevk etmeliyiz" diyebilirsiniz de, şahsen, sorun kendimden kaynaklanmıyorsa düzeltmeye uğraşmıyorum. Trafik kurallarına uyalım, uymayanları uyaralım -yok vallahi. Kurallara uyarım ama uymayanları uyarmam. İnsanların sağı solu belli değil. Nasıl tepki verecekleri öngörülemiyor. Fırlat abi çöpü arabanın camından dışarı. Sıkıntı yok. Hadi çocuk olsaydın neyse; ama yetişkinsin. Yetişkin insanı kim düzeltebilmiş ki? İstediğin kadar dikkat et üslubuna, uyaran, uyardığı için hadsiz olarak görülüyor besbelli. Onun için karışmam. Sporda küfür ve şiddet sorunu var yıllardır. Ne oldu? Hiçbir şey düzelmedi. Düzelmez. Herkes kendini düzeltsin. Başkası tarafından uyarılınca, bu başkası ister sıradan bir yurttaş, isterse bir kamu spotu olsun, insanlar gurur yapıyor olsa gerek. "Sen kimsin?" meselesi. Söylenenin doğru ya da yanlış olmasına değil, başkası tarafından söylenmiş olmasına bakılıyor yani.

Kendim doğru olayım. Yapabileceğim budur. Belki model olur. Başkası doğru olsun diye uğraşmak nafile bir çaba. Bu yüzden, sorun benden kaynaklıysa çözmeye çalışıyorum. Benden kaynaklı değilse sorundan uzaklaşmayı tercih ediyorum. Çocuğum olsaydı, kendisini doğrudan ilgilendirmeyen durumlara müdahil olmamasını öğütlerdim. Haklı olduğuna inandığı için şiddete de hakkı olduğuna inanan insanların sayısı giderek artarken, üzülmek istemiyorsan, doğrudan temaslardan, kamusal karşılaşmalardan kaçınmak, kafanda çizdiğin ideale göre gerçekliği şekillendirme arzusundan vazgeçmek gerekiyor.