19 Nisan 2018 Perşembe

Nedim Gürsel ve İzler ve Gölgeler


Nedim Gürsel’in İzler ve Gölgeler’ini bayıla bayıla okudum. Resimli Dünya adlı romanını da çok sevmiştim. İzler ve Gölgeler roman değil yalnız. Yazarın bulunduğu şehirlere dair izlenimlerini aktardığı, her şehre bir bölüm ayrılmış bir deneme kitabı. Bayılırım böyle kitaplara. Hem gezi, hem gezdiğin ülkelerin edebiyatı, hem de biraz kişisellik. Tadından yenmez.

Kitabı okurken Sen Petersburg ve Moskova’nın caddelerinde tekrar gezindiğimi hissettim. İki şehirde de Gorki, Dostoyevski ve Tolstoy gibi yazarların evlerini gezmiş, ne kadar müze varsa uğramıştım. Ilya Repin’in Zaropojye Kazakları adlı tablosunu çok iyi hatırlıyorum; ama tabloya dair ayrıntıları üç yıl kadar sonra Nedim Gürsel’den okumak ilginç bir duyguydu.

Dostoyevski’nin Sen Petersburg’da, ailesiyle yaşadığı ev müthiştir zaten; Moskova’daki, doktor olan babası vesilesiyle çocukluk yıllarını geçirdiği hastane lojmanı ise pek zengin sayılmazdı. Ancak, Dostoyevski’nin altı kitabını okumuş olsam da, babasının bir cinayete kurban gittiğini Nedim Gürsel’den öğrendim. Dostoyevski'nin babası hekimlikten emekli olunca topraklarını işletmek üzere köye dönmüş. Çevresindekiler tarafından sevilmeyen, ters, alkolik, emrindeki köylülere (serf, toprağa bağlı köleler yani) ise zulüm ölçüsünde kötü davranan, onları kırbaçlatan, karılarına ve kızlarına sarkıntılık eden illet herifin tekiymiş. “Vahşi hayvan” derlermiş ona. En sonunda emrindeki köylüler tarafından boğazına zorla votka boca edilerek ve hayaları burularak öldürülmüş. Genç Fyodor Mihailoviç o sırada on yedi-on sekiz yaşında, Sen Petersburg’da bir öğrenci.

Kitabın Baudelaire ve Kafka bölümleri de bir harikaydı. Prag’a gitmedim ama bir gün gideceğim ve Kafka’nın memleketini gezmeden evvel İzler ve Gölgeler’deki o bölümü tekrar okuyacağım. Drina Köprüsü’nün yazarı Ivo Andriç’in müzeleştirilmiş evinin Bosna-Hersek’in Travnik şehrinde olduğunu okuduğumda ise pişmanlık duydum; zira Saraybosna ve Mostar’ı gezmiş, Belgrad’a giderken Drina Köprüsü’nün bulunduğu Vişegrad’da mola vermiştim. Keşke bir gün olsun ayırıp Travnik’e, o Katolik doğan, Sırp kültürüne ait hisseden, kitaplarında ise hep Bosna’yı anlatan ve belki de bu bölünmüş kimliği sebebiyle kimselere yaranamamış olan Andriç’in evinin olduğu yere de gitseydim.

Sen Petersburg, Moskova, Saraybosna, Mostar, Kiev, Brüksel, Tiran, Buenos Aires, Tanca, Basel... Avrupa’dan Kuzey Afrika’ya, oradan Güney Amerika’ya yapılan yolculuklar. Tangonun yeni öğrendiğim, son derece ilginç hikayesi.

Nedim Gürsel Paris’te yaşıyormuş. Kendisi muhtemelen "batı tipi aydın” ve “Frankofon” filan diye görülüyordur; ama bu durum onun tertemiz bir Türkçesi olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

14 Nisan 2018 Cumartesi

ABD'nin Suriye'yi Vurması Üzerine

ABD 2003’de Irak’ı işgal ederken orada insan hakları ihlâlleri ve kitle imha silahları olduğunu öne sürmüştü. Bugün Suriye’nin kimyasal silah kullandığı iddiası var. Şahsî kanaatim, kimyasal silah iddiası, operasyon için yaratılmış bir bahane.

“Savaşa hayır” demeyeceğim. Devletler ve kitleler işlerine gelen savaşlara karşı çıkmazken, işlerine gelmeyen savaşlara karşı barış güvercini kesiliyor. Uluslararası ilişkilerin ilke ve tutarlılığa dayanmadığı malûm.

Günümüz dünya düzeni 1948’den beridir aynı sayılır. ABD öncülüğünde kurulmuş olan Batı Bloğu ve onunla ittifak hâlindeki ülkelerden müteşekkil bir “müesses nizam.” Bu nizama göre II. Dünya Savaşı’nın kazanılmış olması bir milattır. Nazi Almanyası şeytandır; ABD öncülüğündeki Batı Bloğu ise melek(!) 1948’de İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ni imzalamışlardır. Bu beyannameyi esas alarak halkları “özgürleştirmek için" canlarının istediği yere girer, başka zamansa, kendi ilkeleriyle zerrece örtüşmeyen Taliban'a silah gönderir ve Sovyetlere karşı savaştırabilir mesela. Böylesine ilkeli sevgi kelebekleridir bunlar. Tek şeytan Hitler'i yendiklerine göre sorun kalmamıştır zaten.

SSCB, bu müesses nizamın en büyük düşmanı oldu. 1991’deki çözülüşü ile birlikte artık tek kutuplu bir dünyada yaşayacağımız söylendi. Fukuyama, tarihin sonuna geldiğimizi, ABD önderliğindeki Batı Bloğu’nun galip geldiğini, serbest piyasa ekonomisi, parlamenter demokrasi ve insan haklarından müteşekkil “liberal paketin” tek seçenek olduğunu ve diğer ideolojilerin öldüğünü savunuyordu. Geriye Kuzey Kore ve İran gibi birkaç pürüz kalmıştı.

Yalnız, Rusya toparlandıkça eski nüfuz alanını yeniden ele geçirmeye başladı ve Soğuk Savaş’ın bitmediği anlaşıldı. ABD’nin Suriye’yi bombalaması, bana kalırsa, Rusya’nın nüfuzunu genişletmesine karşı müesses nizam tarafından verilen bir mesaj. Fransa, Almanya ve İngiltere derhâl destekledi ABD’yi. Rusya'ya “patron hâlâ biziz” dediler bir bakıma. Yoksa Suriye halkını özgürleştireceklermiş filan, geçiniz.

Üzüldüğüm şey alternatifsizlik. Sovyetler hiç olmazsa ideolojik bir alternatif sunuyordu. İki kutuplu dünyada farklı iki seçenek vardı. Şimdi Rusya önderliğindeki Avrasyacı Blok neyi savunuyor? Yine serbest piyasa ekonomisi, yine parlamenter demokrasi, hatta yine insan hakları söylemleri. Var mı alternatif? Bir emperyaliste karşı başka bir emperyalistin mücadelesi var ve bu ikisi arasında özü itibariyle bir fark yok.

Belki ileride, yukarıda bahsettiğim liberal pakete bir alternatif, kitlelerin kendilerini adayacağı yeni bir model, yüksek bir ideal çıkacak. Yeni bir pusula. Ve ancak o zaman insanlar yeniden heyecan duyacak.

Hayır, tarihin sonu gelmedi.

* * * * *

Türkiye’de demokrasi ve ifade özgürlüğüne zarar veren üç sebep var. Birincisi seçim sonuçları. Konu fark etmez. Siyaset, ohal, eğitim, ekonomi, hukuk, sağlık, hangi konu olursa olsun, herhangi bir uygulamayı yanlış bulduğunuzu ifade etmeniz hâlinde şu yanıtı alıyorsunuz: “Ama halk memnun ki tekrar tekrar seçiyor.” Düşüncenizin doğruluğu ya da yanlışlığı, gerekçelerinizin ne olduğu filan anlamını yitiriyor. Mesela eğitimle ilgili alınan bir kararı (şu proje okulları ve nitelikli liseler mesela) eleştirdiğinizde, “ama millet memnun sonuçta, memnun olmasa oy vermezdi” yanıtını alınca duvara toslamış gibi oluyorsunuz. Peki abi, o zaman hiçbir konuda fikir beyan etmeyelim. OK.

İkinci konu, son zamanlarda iyiden iyiye cılkı çıkmış olan vatan hainliği yaftası. Über uygulaması daha saygılı, nazik şoförler ve daha konforlu bir hizmet sağlayınca insanlar memnun kaldı ve bu durum taksicilerin hiç işine gelmedi. Über ile araç çağırıp şoförünü dövenler bile oldu. En son taksiciler “über kullanan vatan hainidir” açıklaması yaptı hatta. İşte uygulama Amerika’da geliştirilmiş, bu yüzden über kullanan ABD uşağıymış filan. Oldu abi. Google da kullanma o zaman. Twitter, Instagram, Facebook da kullanma mesela. O elindeki iPhone’u da bi’zahmet bırak madem.

Herkes işine geleni savunur aslında. Bu olağan bir durum. Hayat çıkarlar üzerine kurulu az çok. Ama çıkarına aykırı gidenle karşılaşınca onu vatan haini ilan etmek de nedir arkadaş? Bu da yeni trend. Bu yeni trende göre artık iktidar ve muhalefet yok. Bir taraf ve öteki taraf diye bir şey yok. Artık sevgi kelebeklerine karşı vatan hainleri var. Öyle bir algı yaratıldı. Bu da insanların düşüncelerini ifade etmesinin önünde bir engel teşkil ediyor. Tam bir komedi.

Yukarıdaki iki sebeple keskinleşen kutuplaşma ile birlikte ortaya çıkan “mahalleler” ise adeta birer cemaate dönüşüyor. Bu kez, hani hükümetin kimi uygulamalarını beğenmediysen, kimi sebeplerle buna eleştiri getirdiysen senden hep muhalif olman bekleniyor. Madem bu taraftasın, o zaman ağzından asla olumlu bir söz, bir onay, ne bileyim “bu uygulamayı doğru buluyorum” lafı çıkmamalı. Hep vurmalısın, bir kez olsun sektirmeden. Bu tutumun aşırı boyutlarında “mutluyum” demek bile utanma sebebi oluyor. Sürekli her şeyin ne kadar da berbat olduğunu dillendirmen gerekiyor. Dinî bir ritüel gibi. Gözle görünmeyen bu sinsi baskı yüzünden de insanlar oto-sansüre başvuruyor ve ağızlarından çıkanı değil iki kere, on kere düşünüyor -ki bu da ifade özgürlüğünü törpüleyen bir başka sebep.

Ben, hani kızmayın da, insanların bir düşünceyi mantıklı ya da doğru buldukları için değil, duymak istedikleri şey o olduğu için beğendiklerini düşünüyorum. “İçimden geçenleri söyledin” ya da “lafı ağzımdan aldın” dendiğinde olduğu gibi, zaten kafada “doğrular” mevcut ve o doğrular onaylanınca mutlu oluyoruz. “Katılıyorum!” diyoruz. Mantıken değil, duygusal olarak. Birileri duymak istediklerimizi söylediğinde hoşumuza gidiyor. Hepsi bu.

12 Nisan 2018 Perşembe

Gösteri Sanatları, Beden Gücü ve Kendine Hayran Olmak


Opera sanatçısı Koray Damcıoğlu bilek güreşinde Türkiye ikincisi olmuş. Şaşırmadım. Güçlü bir sese sahip insanların bedenen de güçlü olduğunu gözlemliyorum. Sesini kontrol etmek bir bakıma bedenini kontrol etmek demek. Geniş bir göğüs kafesi, güçlü bir beden ve o bedeni koordine eden iradenin bireşimi. O yaşlı hâliyle bile bir saat, bazen iki saat boyunca ayakta dikilen, üst üste aryalar söyleyen Pavarotti’yi gözünüzün önüne getirin mesela. Herhangi bir genci sahnede öyle diksen yorulur, beli tutulur belki :) Pavarotti ise yaşlı hâliyle bir saat boyunca ortalığı inletiyordu. Genç Pavarotti bildiğin pehlivan gibiydi zaten. Bir dönem futbol oynadığını okumuştum hatta.

Tiyatro izlerken, hele uzun diyalogların ve hareketli sahnelerin yaşandığı uzun soluklu bir oyunsa izlediğim, oyuncuların sarf ettiği efora hayran kalıyorum. Bir buçuk saattir sahnedesin yahu: Oradan oraya koşturuyor, durmaksızın yüksek sesle konuşuyor, eğilip kalkıyor, diğer oyuncuyu itekliyor, kavga edip yere kapaklanıyorsun. İdmansız kişiyi çıkartın, şöyle on dakikalık bir tirat dillendirsin ve hareketli bir sahne canlandırsın, “yoruldum” deyip kenara çekilir herhalde. Gösteri sanatlarında bedenin hareketleri küçük ve yumuşak değil. Kollar sert bir şekilde açılıyor, jest ve mimikler belirgin, insanların dikkati üzerinde olmalı. Beden hep çalışıyor. Boncuk boncuk terliyorsun ve ne kadar kalori yaktığın belli değil.

Elbette güzel bir ses ve güçlü bir beden yeterli değil. Bir de irade lazım. Kararlılık ve hırs. Hedeften sapmadan, bıkıp usanmadan prova üzerine prova. Ünlü kişilerle tanışan insanlar onların aura’sından da söz eder. Sahne dışında, havadan sudan konuşurken bile dikkatleri bir şekilde üzerlerinde toplayan cazibe merkezleri. Ekranda tuhaf görünen, yapmacık duran kişiler, en azından çoğunluğu diyebilirim, ekranda nasılsa gerçekte de öyle. Bir arkadaşım Ayhan Sicimoğlu ile rastlaşmış, “adam ekranda gördüğünün aynısı Tamer. Konuşması, her şeye ilgi duyması, sürekli bir şeyler anlatmak istemesiyle ekranda göründüğünden hiçbir farkı yok” demişti.

Bir de, naçizane, ünlü kişilerin, ki ünlü derken bir meziyeti olup da ünlenen kişileri kastediyorum, varoluş kudretinin de yüksek olduğuna inanıyorum. Hani çoğunluk üç birim ışık saçıyorsa onlarda bu beş birimmiş, on birimmiş gibi geliyor. Tüm gözleri üzerine çekmek, alkışlanmak, takdir edilmek arzusuyla yanıp tutuşan, bir meziyete sahip olmakla yetinmeyip, kenara çekilmeyip bunu başkalarına göstermek isteyen, meziyeti sebebiyle başkalarından üstün olduğuna inanan insanlar. Selda Bağcan şarkı söylerken kendi sesini duyduğunda tüylerinin diken diken olduğunu söyledi geçenlerde. Bu ifadeyi çok samimi buldum. Zaten öyle hissetmeseydi ünlenmezdi; zira o şarkıları öyle içten söyleyemezdi diye düşünüyorum.

Böyle insanlar kendilerine hayran oluyor. Başarı biraz da bunun sayesinde geliyor bence; zira kendilerine hayran olmasalardı, ortalama insandan farklılaşarak şöhret olma arzusu duymaz ve bunun için bunca çaba sarf etmezlerdi.

11 Nisan 2018 Çarşamba

Üniversitelerin Perişan Hâli

Akademisyen değilim. Olmaya niyetim de yok. Felsefe yüksek lisansı yapmıştım sadece. Onu da sırf sevdiğim için. Bazen dışarıdan, uzaktan bakan bir göz yakındakinin göremediklerini görür. Belki zaten herkes her şeyin farkında -emin değilim. Ama uzaktan bakınca, tek tek bakıldığında çok değerli akademisyenler olsa da, bir bütün olarak akademi dünyası perişan görünüyor.

Tezimi yazmaya başlamadan evvel “içindekiler” tablosunu hazırlamış ve tez danışmanım olmayan bir hocamın da fikrini almak istemiştim. Ne dese beğenirsiniz? “Ben karışmak istemiyorum.” "Karışmak" istemiyormuş. Tez danışmanıma sormalıymışım. Yahu orası üniversite değil mi? Aklın mekânı değil mi? Bir öğrenci olarak birden fazla akademisyenin görüşünü neden almayayım? Belki yararlı bir öneri getirir, görmediğim bir yolu işaret edersin.

Gelgelelim akademi dünyası belli ki kişisel hırsların, kariyer heveslerinin ve çekişmelerin mekânı olmuş. Geçen haftaki cinayet, tamam, herif sorunlu bir tip olabilir ama biraz da bu sebeplere dayanıyordu. İş o kadar çirkinleşti ki, herkesin herkese iftira atabildiği günümüz Türkiye’sinde akademisyenler birbirlerini fetöcü diye ihbar ediyor, “sensin fetöcü!”, “yok, asıl fetöcü sensin!” gibi muhabbetler dönüyor. İnsanlar konum elde edebilmek adına başkasının ayağını kaydırmayı bir hayatta kalma mücadelesi olarak görebiliyor. Eğer oradan bir şekilde inerse yerine ben geçerim mantığı. Sanıyorum, kimi üniversitelerde dışarıdan belli olmayan ama içten içe kaynayan bir çatışma hâli var. Huzursuz ortamda zaten bilim milim yapılmaz.

Bir başka konu açıköğretim meselesi. Açıköğretime haksızlık ediliyor bence. Geçenlerde bir arkadaş AÖF felsefe bölümünün kitaplarını beğendiğini, örgün eğitim aldığı kendi okulunda öyle derli toplu kitaplar olmadığını söylemişti. Hayır, zaten kitap olsa n’olur, olmasa n’olur? Bilen bilir. Pekçok yerde, üniversite çevresinde Betacopy, Gamacopy gibi isimler taşıyan ve ders notlarını çoğaltıp satan dükkanlar var. Üniversiteye gitmeyen, derse girmeyen, girse de hocayı dinlemeyen öğrenciler var. "Ya" diyor, gider alırım ders notlarının fotokopisini, evde çalışırım. E o zaman ne farkın kaldı ki o beğenmediğin açıköğretimden?

Kimi akademisyenler ise yabancı dil şartının kaldırılmasını talep ediyor. Yahu sen doçent olacaksın, bi’zahmet yabancı dil öğren kardeşim. Tüm kaynakları Türkçe’ye çevirtmeyi mi düşünüyorsun? Hiç mi uluslararası sempozyuma katılmayacaksın?

Son olarak, hangi ülkeye gitsem orada karşılaştığım, kapağı yurtdışına atmış, dil bilen, iyi eğitim almış insanlara rastlıyorum. Projeydi eğitimdi derken iş bulup kalmış bir şekilde. “Yedi yıldır buradayım” diyen mi dersin, “dönmek istemiyorum” diyen mi? Türkiye kendi insanını elinde tutamıyor. Hayır, nedir derdin kardeşim, neden mutsuzsun diye de bir araştırma yapılmış mı çok merak ediyorum. “Yallah!” deniyor onlara. “Mutsuzsan burada durma!” İş mi bu şimdi?

Hasılı, kişisel beceri ve azmiyle aradan sıyrılanlar yok değil ama onlar da bir şekilde gidiyor buralardan.

10 Nisan 2018 Salı

Taksim Meydanı'nın Eski ve Yeni Hâli


Taksim Meydanı’nın 1960’lardaki yeşil hâli ile bugünkü betonla kaplı görüntüsü yan yana getiriliyor. Beton zemine saksılarla laleler getirilmiş. Uzaktan çekilmiş bir fotoğraf. Cündioğlu isyan ediyor ve ekliyor: “Tarih sizi affetmeyecek!” 

Cündioğlu, iyimserliğine hayranım abi. Hayır, kusura bakma ama tarih affeder. Tarihin bir yaptırım gücü yok çünkü. Elimizden bir şey gelmediği, gücümüz yetmediği zaman Tarih’i insanlaştırıp bir yargıç statüsüne çıkartmak gibi bir eğilimimiz var. Komple beton doldurulmuş alana. Dekor olsun diye saksılar getirilip betonun üzerine konmuş. Garabet hakikaten. Distopyavari bir görüntü. Ama elden bir şey gelmiyor. Hiçbir şey yapamıyorsun. İnsanlar bırak isyan etmeyi, anket doldurmaya korkar hâle gelmiş. El kol bağlı olunca, "madem hareket edemiyoruz, hiç olmazsa Tarih diye soyut, başı belaya girmeyecek bir kavramı kişileştirip, göklerden yardım dilenircesine bu kelimeden medet umalım bari" diye düşünüyoruz.

İstanbul kayıp bir şehir. Kaybedildi. Tüm Türkiye İstanbul’a yığıldı. Uzaydan bakıldığında binaların arasında boşluk bile göremiyorsun. Anadolu’da insan kalmadı neredeyse. Mübalağa etmiyorum. Giresun’dan hatırlıyorum. Birkaç ilçe sayayım size. Yağlıdere: 3.000. Doğankent: 3.000. Güce: 3.000. Artvin’e gidin, başka yerlere gidin. Küçücük ilçeler. İnsanlar terk etmiş köyünü kasabasını. Hep birlikte Marmara Bölgesi’ne yığılmışız. Hayatta kalma mücadelesi. N’apsınlar? Öte yandan bu kavimler göçü misali hareket İstanbul’u bitirdi.

Bu konuda Almanya’ya hayranım. Ah, “Batı hayranı! Avrupa özentisisin!” demişlerdi bana birkaç kez yorumlarda :) Evet, Almanya’da nüfusun dağılımına hayranım abi. Her yöresinde gelişmiş ve kalabalık şehirler var. Münih, Frankfurt, Dortmund, Köln, Berlin, Hamburg, Bremen. Birer ikişer, bilemedin üç milyonluk, sekiz yüzbinlik, beşyüzbinlik şehirler. Sağlıklı bir dağılım. Tüm ülke bir noktaya yığılmamış. Üstelik iki Dünya savaşını da kaybetmiş ve yıllarca Doğu Almanya-Batı Almanya olarak bölünmüş bir ülke bu.

İstanbul artık kaybedildi demiştim. Peki bu gerçekten de insanların umrunda mı? Bence değil. Cündioğlu isyanlarda olabilir. Yalnız fazla isyan etmesin bence; zira o sözleriyle bir elit, bir Jakoben olarak yaftalanabilir. Vallahi insanların çoğunun Taksim Meydanı’nın acınacak hâlini umursadığını sanmıyorum. O lalelere pekâlâ sevindiklerini düşünüyorum. Uzaktan, bütünlüklü bir fotoğraf değil de, lalelerin yanına giderek, sonuçta kadraja sığıyor çiçekler, saksıların önünde birkaç poz verip Instagram’a yüklüyorlardır muhtemelen. Hâllerinden memnun, “ne güzel laleler!” tepkileriyle birbirlerini fotoğraflıyorlardır işte. Önüne geç, çiçekler dursun arkada, bir de koklarken poz ver, nasıl olsa kadraj doldu. Meydan boş olsa, beton olsa ne olur?

Meydan zaten korkunç hâlde de, İstanbul, iki deniz arasına sıkışmış, büyüyecek yeri olmayan bir yer olarak üç-beş milyon insanı kaldırabilecek bir şehirken, kapasitesinin çok üstüne çıktı ve bu ağırlığın altında ezilmeye devam ediyor.

6 Nisan 2018 Cuma

Ne Olacak Türk Lirası'nın Hâli?

Dün memuriyette resmen üçüncü dereceye yükseldim ve yeşil pasaport almaya hak kazandım. Babam küçük esnaftı. Annemse herhangi bir işte çalışmıyordu. Bizim sülalede öğretmen, asker, yargıç, doktor filan yoktu pek. Devlet memurluğu uzak bir kavramdı gözümde. Derken ben öğretmen oldum ve yüksek lisanstı, disiplin cezası almamış olmaktı, şuydu buydu derken meslekteki on ikinci senemde yeşil pasaport hakkına kavuştum. Belki çoğunuz için sıradan bir olay bu. Ama ben, Dünya’daki çoğu ülkeye vizesiz girebileceğim için kendimi şanslı addediyorum.

Yazdan yaza yurtdışına çıkıyorum. 2014’te Rostock Yarı-Maratonu için Almanya’ya gitmiştim. Vize istiyor tabi. Kırk tane evrak ve üzerine para veriyorsun. Dokuz gün kalmıştım Almanya’da. Rostock ve Berlin. Döndüğümde ufak çaplı bir depresyon geçirmiştim. Doyamamıştım çünkü. Bu yüzden 2015’te Rusya’da yirmi dört gün kaldım. 2016’da Ukrayna’da üç hafta. Ve geçen yaz Bosna-Hersek ve Sırbistan’da yine üç hafta. Caddeler, binalar, parklar, müzeler ve sanat galerileri, bir de tanıştığım insanlarla ettiğim sohbetler derken üç hafta beni gerçekten tatmin ediyor, yurda döndüğümde artık depresyona girmiyordum.

Projeler vesilesiyle yaptıklarım bir yana, turist olarak yılda bir kez çıktım hep. Bir tanıdığa rastladığınızda, çoğunlukla, “sen de iyi geziyorsun vallahi!” tepkisi ile karşılaşıyorsunuz. Oysa gezdiğim yazdan yaza, yılda bir kez. Biz, galiba, kendimize gezmeyi hak görmüyoruz. Ülke olarak hep birlikte sürünmeyi kanıksamışız. Yani, nasıl desem, yurtdışına çıkıyor olmayı bir lüks, neredeyse olağanüstü bir durum olarak değerlendiriyoruz. Oysa elin Danimarkalısına bakıyorum: Adam daha yirmi yaşında Avrupa’nın yarısını gezmiş. Elinde iPad, Kindle ve iPhone, takmış sırt çantasını, Balkanlar senin İskandinavya benim geziyor. 

Avrupalı bir meslektaşın HAFTASONU kayak yapmaya komşu ülkeye gittiğini gördü bu gözler. Bizim yılda bir kez yurtdışına çıkışımız “sen de iyi gezdin hocaaaa” olurken, adamlar yılda dört kez, belki daha fazla olmak üzere her fırsatta tatil yapıyor. Oysa bu hepimiz için doğal olmalı. Neden bir memur, işçi, hemşire, ne bileyim mesleği ne olursa olsun, yurtdışına -mesela- yılda iki kez çıkmasın? Ya da yılda bir kez olsun mesela?

Çünkü ÇOK PAHALI kardeşim. Vize sorunu bir yana, bu avro ve dolar korkunç pahalandı. İnternette saçmasapan yorumlar görüyorum: “Türk lirası değer kaybedince sevindiniz değil mi? Sizi vatan hainleri!” gibi bomboş laflar. Niye sevinelim? Bu durum hepimizi etkiliyor. Bir avro bir veya bir buçuk TL’ye denk olsa süper olurdu mesela -ama ner’de? Portekiz’den dönünce ilk karşılaştığım soru şuydu: “Portekiz pahalı mı?” Vallahi pahalı. Çünkü avro pahalı. TL değer kazanırsa yurtdışı ucuz. TL değer kaybederse yurtdışı pahalı. Olay bu.

Bence önümüzdeki dönemde ekonomi konuşulacak bol bol. Sorun yokmuş gibi davranılıyor, başka başka gündemler yaratılıyor ama sıkıntı büyük.

İstiklal Marşı Tartışmaları

Azıcık müzik kulağı olan herkes biliyor: İstiklâl Marşı’nın bestesi ile güftesi uyumsuz. Çocukluğumuzdan beridir, ifadelerin yarım kaldığını ve vurguların yanlış yerlerde olduğunu bile bile söyledik, söylüyoruz. “O be!” diye coşkuyla haykırdıktan sonra, hiç sebep yokken tüm coşkumuzu yitirip “nim milletimin” diyoruz. Çocuklar anlayamadığı için “nim milletimiz” diyor hatta. Çocuklar anlamıyor zaten. Veya “olmaz dökülen” dedikten sonra beklemeye geçiyoruz. Vurgu hataları, yarım ve kesik ifadeler dolayısıyla duygu eksik kalıyor. Sözlere özellikle dikkat etmedikçe, yani önünüzde yazılı hâli olmadıkça ne dendiğini anlamak, bestenin uyumsuzluğu nedeniyle hayli güç.

Marşın bestesi çok güzel. Ama belli ki elde sözler olmadan, sözlere bakılmadan bestelenmiş. Belli ki, ne Mehmet Akif mevcut İstiklâl Marşı bestesini işitip ona uygun bir şiir kaleme almış, ne de bu beste Akif’in sözlerine bakılarak yapılmış. Muhtemelen aceleye getirilmiş. Bu yüzden, ulusal marşımızın bestesinin daha uyumlu bir besteyle değişmesini çok isterim.

Öte yandan, İstiklâl Marşı’nın bestesi ilahi formunda değiştirilecekse aynı kalsın daha iyi. Kimi uyarlamaları dinledim. Zararı yok. Sözlerle beste uyumlu hatta, tamam. Ama fazla yumuşak kardeşim. Olmaz öyle. Marş dediğin sert, ciddi ve gür ifade edilmeli. Marş dediğin en nihayetinde militer bir konu. Epik sözler Türk Sanat Müziği formunda olmuyor öyle. Yumuşak kaçıyor. Tabi bu denemeler bir nevi kültürel faaliyet sadece. Öyle resmî marş olmaz. Ciddiyetsiz durur.
Dediğim gibi, mevcut beste çok güzel. Ama sözlere oturmuyor.

Şöyle coşkulu, tempolu, sözlerin tam da vurgulanması gerektiği yerde sesin dikleşip diğer yerlerde durulduğu, kesik kesik değil de bütünlüklü bir beste yapılsa tadından yenmezdi. Senfoni orkestrası eşliğinde on tenor, beş bas ve beş bas-bariton solistin ortalığı inlettiği bir lansmanla pekâlâ benimsenirdi. Esler cümlelerin sonunda verilir, bütünlük sağlanır, böylelikle çocuklar bile sözlerin nerede başlayıp nerede bittiğini ve ne anlama geldiğini kolaylıkla idrak ederdi.

4 Nisan 2018 Çarşamba

Nükleerden Yanayım

Nükleer taraftarı olmakla marjda kaldığımı görüyorum.

2014’te bir proje kapsamında Lyon’un Pont-de-Cheruy ilçesine gitmiştik. Otelimize yakın bir mesafede bir nükleer enerji santrali vardı. Fransız meslektaşıma, santralin devasa bacalarından tüten dumanın zararlı olup olmadığını sorduğumda, o gördüğümün duman değil su buharı olduğunu, nükleer enerjinin çevreyle son derece barışık olduğunu ve Fransa’da otuz civarı nükleer enerji santali bulunduğunu söylemişti.

Türkiye’nin nükleer enerjiye olan ihtiyacı apaçık ortada. Doğalgazımız ve petrolümüz yok. Öyle bir milyonluk küçük bir ülke de değiliz. Bu iş er ya da geç yapılacaktı. Başka nükleer santraller de yapılması gerekecek. Bunlar öyle büyük projeler ki, yarın bir gün iktidar partisi değişse de bu iş yarım kalmaz.

İtirazların farkındayım. Çevreciler doğaya verilebilecek zarardan söz ediyor. Hava kirliliği filan. Oysa, mesela, son derece doğal olan kömür, havayı en çok kirleten madendir. Doğalgazın olduğu bir ilçeden, kömürle ısınılan bir başka ilçeye gittiğinizde burnunuz kirlilik farkını hemen fark eder. "Doğaya müdahale ediliyor" söylemini de sorunlu buluyorum. Tarım bile, hani yaban hayatın hüküm sürdüğü bir ormanı ekilebilir araziye dönüştürmek bile doğaya müdahaledir. Barajlar yapıyoruz ve susuz kalmak istemiyorsak barajlara mecburuz. Barajlar da doğaya bir müdahaledir. Doğaya müdahale etmediğimiz herhangi bir durum tespit etmek güç. Ya da insanlar doğa derken ne kastettikleri konusunda anlaşamıyor olabilir.

Çernobil ve Fukuşima felaketleri kötü deneyimler elbette. Bunun şakası yok. Nükleer enerji azamî güvenlik önlemleri gerektiriyor. İnsanların kaygıları daha çok bu noktada zaten; zira “burası Türkiye. Bizimkiler dikkatli çalışmaz, kesin bir sorun çıkar” şeklinde düşünen çok insan vardır -eminim. Yani bu işe özü itibariyle karşı değilseler de uygulamada hatalar yapılacağı ve böyle bir konunun hata kabul etmeyeceğini düşünüyorlar. Yoksa, Dünya’da sorunsuz çalışan 450 civarı nükleer enerji santrali var sonuçta. Çernobil bürokratik bir felaketti. İnsan hatası. Fukuşima’da deprem ve tsunami vardı işin içinde gerçi; ama her halükârda nükleer dedin mi güvenlik önlemlerinden en ufak bir ödün verilmemesi gerektiğinin de birer kanıtı niteliğinde bu iki olay.

Ben nükleere taraftarım. Araştırdıkça bu düşüncem daha da pekişti. Aslına bakarsanız, taraftar olalım ya da olmayalım, iktidarda şu parti ya da bu parti olsun, Fransa gibiysen, yani doğalgazın ve petrolün yoksa er ya da geç nükleere başvurman gerekiyor -ve bu yoldan geri dönüş olmayacak diye düşünüyorum.

“Marjinal” dostunuz Tamer.

1 Nisan 2018 Pazar

AVM'ler, AKM'nin Yıkılması ve Facebook

Vay be. AVM’lerin Türkiye ticaretindeki payı yüzde otuza ulaşmış. Süpermarket zincirleri de eklendiğinde rakam yüzde elliye yaklaşıyormuş. Peki AVM’ye gitmek bunca eleştirilirken neden bunca insan yine orada? Bunun için çeşitli sebepler var elbette. 

Kendi adıma, hani Tezer Özlü bir kitabına Çocukluğun Soğuk Geceleri adını vermiş ya, sobalı evde büyümüş bir çocuk olarak, soğuktan yaka silkmiş olmalıyım. Hiç sevmem soğuğu. Şu evi alınca ilk iş doğalgaz tesisatı döşettim. Kalörifer peteklerim ve kombimle mesudum. Çocukluğumda gece yatağa ilk girdiğimde gelen üşümeyi, sabah gömleği üzerime geçirdiğimde gelen ürpertiyi, herkesin soba yanan odada toplanmasını ve çocuk odasının buz gibi olduğunu hatırlıyorum. Belki biraz da bu yüzdendir, çocukluğumdan beridir ortak bir mekân değil de, kendi odam olsun istedim hep. Büyüdüğümdeyse kendi evim olsun istiyordum. Buna kavuştum ve mutluyum. Hatta elimden gelse kendime ait bir ada almak isterdim -dermişim :) Yok, o kadar da değil.

Alışverişle o kadar da arası iyi olmayan, mecbur kalmadıkça alışverişe çıkmayan birisi olarak dahi AVM’leri tercih ediyorum. Çünkü bu mekânlar SICAK. İnsan hiçbir şey almayacak bile olsa, sırf biraz ısınmak için bile AVM’lere girebilir. Tamam, küçük esnaf da kazansın, kıyıda köşede kalmış dükkanlar, aile işletmeleri de kazansın; ama kışın dükkanlar buz gibi arkadaş. Küçük, şirin bir lokantaya giriyorsun mesela. Yemek yerken montu çıkartasın gelmiyor. Brrr. AVM’lerde kimse sana çık da demiyor. Dediğim gibi, hiçbir şey almasan da içeride biraz dolaşıp ısınırsın hiç olmazsa.

Bir de tuvalet meselesi var. Ben metropol çocuğu değilim. Çocukluğumdan hatırladığım çirkinliklerden birisi de rezil hâldeki tuvaletlerdi. Tuvalet kağıdı yok, hatta sabun yok. Hijyen şartları sağlanmamış vs. Evin dışında gördüğüm ilk temiz tuvalet bir benzin istasyonundaydı. Etkilenmiştim hakikaten. On yaşında olmalıyım. Ondan sonra AVM’ler geliyor. Tertemiz. Gönül rahatlığıyla gir. Elini yıkamaya sabun var, kurulamaya peçete var, üfleyen şu zımbırtı var bir de. Gelgelelim, küçük bir işletmenin tuvaletine girince, hani zaten dışarıda soğuğu yemiş, içeride ise ısınamamışsın, bonus olarak yaşama sevincin soluyor resmen.

Bu yüzden, her ne kadar o AVM senin bu AVM benim gezen birisi olmasam da AVM’lerin insanlara cazip gelmesini olağan karşılıyorum.

* * *

AKM'nin yıkılması üzerine oluşan gündeme dair bir iki söz edeyim. "Doğruyla ilgilenme daha az zevk verdikçe sona erer" diyor Nietzsche. Buna tamamen katılıyorum. Eğer zevk vermiyorsa, eğlenceli değilse ya da en azından iyi hissetmemize yol açmıyorsa, doğru o kadar da etkili değil. Hele günümüzün hakikat sonrası (post-truth) dünyasında. Bilimsel doğrular bile daha ilginç olan, hakkında okuması ve izlemesi daha zevkli olan düz-dünya hipotezi gibi alternatif trendlerle bulanıklaşırken, hele hele politik gündem söz konusu olduğunda ortalık görecilikten geçilmiyor.

Avro neredeyse beş lirayı buldu ve hükümet taraftarı kimi kişilerin sosyal ağlarda bu gerçeği hafife aldıklarına, “sonuçta yurtiçinde avro ile alışveriş yapmıyoruz” gibi ifadelerle kendilerini avuttuklarına tanık oluyoruz. Çünkü Avro’nun 4,9’a varması bir doğru ama bu doğru kabullenilmek istenmiyor. Avro düşerken bunu hükümetin bir başarısı olarak gören gözler, yükseldiğinde ise ya bu gerçeği görmezden gelecek, ya reddedecek ya da en nihayetinde bunu hükümetin bir başarısızlığı olarak değil de dış güçlerin bir oyunu olarak görecek; zira zevk vermeyen, hoşa gitmeyen, işe gelmeyen doğru makbûl değil. 

Taksim AKM’nin yıkılması konusunu ele alalım. Yeni projeyi incelemiştim. Mimar değilim elbette; ama yeni yapının eskisinden çok daha iyi olacağı besbelli. Fakat muhalif kesim açısından bu doğru çok sevimsiz. Çok itici. O yüzden reddedilmeli. Aslında insanların derdi yeni bina-eski bina meselesi değil. Herkes mimar mı ki o kadar konuya hakim olsun? Üslup temel sorun. Üslup/Biçim de içerik kadar önemli sonuçta. Üslubun sertliği tepki doğuruyor ve içerik doğru da olsa insanlar o doğrudan haz etmiyor.

Hoşumuza gitmeyen gerçekleri reddetme eğilimindeyiz. Bu yüzden hepimizin sosyal hesaplarında birbirimizi onaylayan, zaten aynı zihinsel çerçeveye hitap eden paylaşımlar görüyoruz. Kendi mahallesinde birbirini onaylayıp duran mahalle sakinleri. Beğendiğimiz tarzdaki paylaşımlar daha sık önümüze düşüyor ki asabımız bozulmasın :) Eleştiri iyi bir şey deniyor ama aslında eleştirilmek gayet incitici bulunuyor diye düşünüyorum. 

O kadar ki, düşüncelerini ifade etmek bile, yani herhangi bir konuya dair “ben böyle düşünüyorum” şeklinde bir açıklama yapmak bile ayıp bulunmaya başlanacak artık. Sonuçta zevk vermeyen, eğlendirmeyen, hoşa gitmeyen ya da işe gelmeyen doğrular kimsenin umrunda değil. Yakında herhangi bir fikir beyanının ardından "sorduk mu?" tepkisi gelmeye başlayabilir.

Bir programda “Hocam n’olur bana güzel bir cevap verin!” diyen telefon konuğunun tavrında olduğu gibi, soru sorsak bile duymak istediğimiz cevabı arzu ediyoruz. Doğru kimin umrunda? Güzel bir cevap olsun.

“Arzu etmediğim bir şey söyleyeceksen sus daha iyi” misali 

* * *

Selam, gene ben :)

"Facebook Hesabımı Kapatıyorum" kampanyası başlamış ben yurtdışındayken. Facebook'un sonu geldi mi bilemiyorum; ama eski popülaritesini yitirmekte olduğunu gözlemliyorum. Kişisel verilerimizin kullanıldığını zaten biliyorduk. En basitinden, Google'da arattığın ürün, nereye girseniz önünüze reklam olarak çıkıyor mesela. Aramalarımız, tercihlerimiz, beğenilerimiz, ne varsa kayıt altında tutuluyor ve tercihlerimize göre önümüze yeni seçenekler çıkıyor. Sosyal ağlar gerçekten de bizi iyi tanıyor, neyi arzu edip etmediğimizi büyük oranda tutturuyor. Yapay zekanın zaferi.

Kendi adıma, kişisel hesabım zaten kamusal sayılır. Tüm paylaşımlarım herkese açık. Paylaşımlarıma arkadaş listemde olmayanlar bile yorum yapabiliyor. Zaten gizlenmek, saklanmak istemiyorum; zira yazdığım iki satır bir şey birilerini ikna ederse mutlu oluyorum. İnsanlar, yazdıklarımdan yola çıkarak gidip de kitabımı aldığında ise çok çok mutlu oluyorum. Paylaşımlarımı herkese açık yapmak benim tercihim yani. İradî bir karar. Düşüncelerim ya da deneyimlerim bana kalsın isteseydim, hiç fotoğraf paylaşmaz, en azından herkese açık paylaşmaz, düşüncelerimi evde günlük tutup ona kaydederdim zaten.

Dolayısıyla, kişisel bilgilerimin ele geçirilmiş olmasından o kadar da rahatsız değilim. Buraya girerken daha baştan buna az çok razı geliyoruz. Ama Facebook giderek onca insanın hesabını kapattığı, daha az paylaşım yaptığı, başkalarının tepkilerine daha az tepki verdiği ve -mesajlaşma özelliği olmasa- pekçok kişinin giriş bile yapmadığı bir mecraya dönüşmeye başladı. İnsanlar siteye girmedikten sonra veriler ele geçirilse n'olur?

Kendimi Twitter ve YouTube'a adapte ettim. Instagram'a da yazılar koyuyorum. Hangisi ne kadar tutulacak, bilemiyorum ama şunu da unutmayalım ki, eğer amacımız kişisel verilerimizin saklanması ise ne Instagram'da ne de başka bir sosyal ağda olmamız gerekir. Bu işin sonu yok yani. Whatsapp'ı düşünün. Ücretsiz hizmet vermeleri mantıklı mı? İlla ki telefon numaralarımızı ve kimlerle iletişim kurduğumuzu, hatta mesajlarımızın içeriğini analiz ediyor ve başka kuruluşlara bu bilgileri satıyorlardır.

Kısacası, buralara girince bir miktar ödün vermenin kaçınılmaz olduğuna inanıyorum.

30 Mart 2018 Cuma

Doğru İşimize Gelendir. Canımızın İstediği Şey Doğrudur.

Tartışmalara dışarıdan baktıkça, bir de bizzat dahil oldukça şu sonucu kabullendim: İşimize geleni doğru sayıyoruz.

Doğru, çoğunlukla, canımızın istediğinden başka bir şey değil. Suyun atmosfer basıncında yüz derecede kaynaması veya ısıtılan metallerin genleşmesi gibi fizikî doğruları kastetmiyorum. Bilimsel olgular başka; ama günlük yaşantılarımıza, bireylere, topluma ve değerlere dair durumlarda işimize geleni doğru saydığımıza inanıyorum. “Ne kadar saçma!” diyorsak, o saçma dediğimiz şey, muhtemelen, mantıksız olduğu için değil, işimize gelmediği için saçma geliyordur. Kendimizi her an içinde bulduğumuz karşılaşmalarda, dilerseniz buna “bağlam” diyelim, aldığımız konuma, aidiyetimize ve çıkarlarımıza göre, hatta kimi zaman sırf keyfimize göre bir şeyleri doğru sayıyor, işimize gelmeyeni ise derhâl yanlış addediyoruz. İtici geliyor çünkü. “Ne kadar yanlış!” Meali: Hiç hoşuma gitmedi.

Rasyonel tartışmanın, kanıt ve gerekçe sunmanın gücüne eskiden daha fazla güvenirdim. Bir tercihi daha iyi gerekçelendiği, daha sağlam desteklendiği için doğru sayardım önceden. En azından daha doğru sayardım. Tercihler arasında bir kıyas yapmanın mümkün olduğuna inanırdım.

Ne var ki, zaman geçtikçe bu inancım zayıf düştü. Artık, insana dair durumlarda tüm seçeneklerin eşit derecede geçerli olduğuna inanıyorum. Esas olan canımızın ne istediği. Neyin hoşumuza gittiği. Bir de çıkarımıza hizmet edenin, en önemlisi bizi iyi ve güçlü hissettirenin peşinden gidiyoruz gibi görünüyor.

Özetle, bilimsel olguları kısmen dışarıda tutarak, bizi iyi ve güçlü hissettireni, varoluş kudretimizi arttıranı doğru, geri kalanları ise yanlış saydığımızı düşünüyorum.

29 Mart 2018 Perşembe

Değerlerin Müştereken İnşası

Harikulâde bir sofra hazırlamışsın ama kimse oturmak istemiyor. Anlatacak harika bir hikayen var ama dinlemek isteyen yok. Dünya’nın en sevimli, en eğlenceli oyuncağını yapmışsın ama onunla oynayacak hiç çocuk yok. Külçe külçe altının var ama Pasifik’in orta yerinde, ıssız bir adadasın ve o altınlarla alacak hiçbir şey yok: Gerçek birer kâbus.

Değerler müştereken inşa ediliyor. Değerler öyle bir kenarda kendi başına duran, kendinden menkûl ve onlarla ilişkiye giren tarafların yokluğunda herhangi bir anlam ifade eden şeyler değil. Bu bakımdan olgulardan bambaşka bir mahiyetteler. Bir şeyin değerinden bahsedebilmek için, o şeye değer veren insanların varlığı zorunlu. “Çok değerli bir insan” -çünkü başka insanlar onun değerli olduğuna inanıyor. Bir şey, gösterildiğinde ona bakanlar varsa değerli. Kıymetini bilen varsa kıymetlisin.

Güçlü yapıdaki kişiler başkalarının tepkilerini umursamıyor. Yeterince kararlılarsa ve kendinden eminlerse, hani inançlı ve kararlıysan yanlış dava bile haklılaşırmış ya, burunlarının dikine gidiyor ve bazen başarılı da oluyorlar. Ancak, çoğu zaman, başkalarının tepkileri her şey demek. Kişinin kafasında tasarlayıp ortaya koyduğu söylem ve eylem, karşısındaki tarafından birebir algılanmayabilir. Yanlış anlaşılabilir. Verenle alan arasında kusursuz bir örtüşme olması çok zor. Yine de, söz konusu örtüşme kısmen de olsa gerçekleşmediğinde, yani sunulanın hiç alıcısı olmayıp boşluğa konuşulduğunda, ortaya acı yüklü bir deneyim çıkıyor. “Beni dinleyecek kulaklar arıyorum!” -ya yoksa? Veren elin acısıdır bu; çünkü alan hiçkimse yoktur. İşiten, dinleyen, dikkat kesilen, odaklanan tek kimse yoksa, yani bir muhatap yoksa, inşa ettiğini iddia ettiğin değer güdük kalır. Tamamlanmadan, sessizce sönümlenip gider.

Davetine kimselerin icabet etmemesi, diyelim ki, ortaya koyduğun olağanüstü bir bestenin kimselerce dinlenmemesi acıya sebebiyet verirdi. “Ben buradayım!” çığlığını kimselerin duymaması... Gelgelelim, günümüzde bu duruma alışmak gerekiyor. İlgi ya yok, ya az, ya da kısa süreli. Saman alevi gibi. Bir an göklere çıkartılman, bir başka an ise yere çalınman mümkün. Bugün insanlara “hayatın anlamını buldum!” bile dense, “biraz yoğunum, dön’cem ben sana” yanıtının duyulması, hatta o yanıtın bile duyulmaması mümkün.

28 Mart 2018 Çarşamba

Mutlu Bir Tesadüf

Sabahleyin kahvaltıdan sonra öğrencilerimi staj yerlerine uğurluyorum. Camdan seyrediyorum. Araca bindiklerini görmeden içim rahat etmiyor. İlk günler doluydum. Şimdi gündüzleri boş vaktim oluyor. Bu fırsatı müze ve sanat galerilerini gezerek değerlendiriyorum. Bir de mimarî kimi eserleri ve sokakları işte. Yöresel yemekleri tadıyorum ya da.

Bugün Biscainhos Müzesi’ne gittim. Müze dediysem, on yedinci yüzyılda yapılmış bir konak aslında. Braga’da stajyerlik yapan öğrenciler ilgileniyor ziyaretçilerle. “Diğer konuklarımıza katılır mısınız? Daha derli toplu bir sunum olur” dediklerinde “elbette” dedim -memnun olurum. Diğer konuklar yaşlı bir çiftti. Şiir gibi İngilizce konuşan bir kadın ve onun güleryüzlü kocası. İnsanları rahatsız etmeyi sevmem. O yüzden “hello!” diyerek her lafa atlamam; ne var ki bu kez sohbet kendiliğinden gelişti. Hayranlıkla, tablolardaki simgeleri, mobilyaya dair ayrıntıları ve yemek odasında çalan klasik parçayı konuşuyorlardı. İlgiyle dinliyordum. Hani kimi insanlar vardır, üç saat konuşsa sıkılmadan dinlersiniz -öyleydi işte.

Portekiz’e çayın nasıl getirildiğinden bahsetti sonra. Ağır bir tempoyla. Tarihe hakim birisi. Çin, Türkiye ve Rusya’da çaya “çay” denmesinden, diğer pekçok ülkede ise “tea”, “ti” ve “tee” gibi sözcükler kullanılmasından konuştuk. Nasıl oldu bilmiyorum, sohbete dahil oldum bir şekilde. Derken kaynaştık. Hollandalılarmış. Teyzemiz dil ve tarih profesörüymüş. Şaşırmadım.

Yetmişlerinde, belki seksen yaşında, iki büklüm ama gözlerinde ışıltılı, feri sönmemiş bir bakışla, binanın mutfağındaki kepçelerin, tencerelerin karşısında bile heyecanla, ilgiyle anlattıkları hayata nasıl da tutunduğunu, ne denli güçlü bir merak duygusu taşıdığını kanıtlıyordu. Bir yazı okumuştum. Böyle insanların daha uzun yaşadığı, dünyaya ilgi duymayan, amacı olmayan, azmetmeyen insanlarınsa daha çabuk çöktükleri, emekli olur olmaz depresyona girdikleri filan yazıyordu. Ne kadar doğrudur, istatistiksel veri var mıdır elde bilemem ama insana, tarihe ve eşyaya duyduğu o sınırsız merak duygusunun profesörü hayata nasıl da bağladığını gözlerimle gördüm. Her odada yeniden büyüleniyor, her ayrıntıya hayranlık duyuyordu. Müthiş bir dikkat.

Türkiye’den konuştuk sonra. Türkiye’de iki yıl kalmışlar. Gaziantep, Mardin, Antalya ve İstanbul -neresi aklınıza gelirse. Zeugma Müzesi’ni öve öve bitiremedi. “Çok güzel bir ülkeniz var genç adam” dedi ve “Zeugma’yı görmemiş olmana şaşırdım!” diye ekledi. Haklısınız dedim, “it’s a shame.” Uzaklara duyduğum merak yakınları ihmâl etmeme sebep oldu Hanımefendi. “Ben de öyleyim” dedi: Yanı başımda olanı erteler, uzakta olana heves ederim.

“Burayı gezmek güzel ama sizi dinlemek daha güzeldi” dediğimde bunun mutlu bir tesadüf (serendipity – tevafuk??) olduğunu söyledi. Yorulmuştu. Oturup dinlendi. Keyifli bir gün dilekleriyle vedalaştık.

Böyle meraklı, boş vermeyen, her ne yapıyorsa onu ciddiye alan ve ölünceye dek hayata olan tutkusu hiç bitmeyen insanları seviyorum.

21 Mart 2018 - Braga/Portekiz.

26 Mart 2018 Pazartesi

Sekülerizm Savunusu Yeterince Yapıldı

Uzun zamandır dinî meselelere değinmiyorum. İki üç yıl öncesine göre bugün şartlar değişti. Öncelikle Işid yenildi. Işid benzeri kimi örgütler de, aldıkları darbelerle neredeyse sessizliğe gömüldü. 15 Temmuz’un yaşanması cemaat yapılanmalarına karşı şüpheleri arttırdı. Bugün insanlar, hangi tarikat, hangi cemaat olursa olsun, çocuğunu onların okullarına ve yurtlarına vermeden evvel iki kez düşünüyor. Tereddüt ediyor. Güllük gülistanlık bir tablo çizmiyorum; ama 2015 ile günümüz şartlarının farklı olduğuna şüphe yok.

Hâl böyleyken, şu hoca ne demiş, bu ilahiyatçı hangi açıklamalarda bulunmuş, öbürü nasıl bir fetva vermiş, seküler kesim bunu büyük ölçüde umursamaz oldu. Twitter’da dikkat ettim, son zamanlarda ortaya atılan kimi fetvalar, hani işte altı yaşında çocuk evlenebilir, karınızı dövebilirsiniz, erkeğin deşarj olma hakkı vardır falan gibi ifadeler, önceki yıllara nazaran seküler kesim tarafından pek umursanmadı. Hep gaza gelmemiz, “nasıl böyle bir açıklama yapılabilir!” diye ayaklanmamız beklendi. Öyle hissettim. Ama gayet sakin, köşemizde, bu açıklamalarının muhatabı olmadığımızın bilinciyle duyduklarımızı kulak ardı ettik. Trolü beslemedik yani. Şu hoca şöyle demiş. İyi, güzel de, o hocanın söylediklerinin üzerimde hiçbir hükmü yok ki? Niye umursayayım?

Sessizliğimiz ilginç bir şekilde dindar/muhafazakâr insanların isyanına tesadüf etti. Muhafazakâr ailelerde ve özellikle onların kentte yetişen çocuklarında bu tip fetvalara karşı bir tepki, hatta bir tiksinme geliştiğini gözlemliyorum. Endişeli modernlerden söz edilirdi ya hani, endişeli dindarlar çıktı ortaya artık. “Benim inandığım din bunu savunuyor olamaz!” tepkisini işittiğimiz oluyor. Bakıyor, açıklamaları yapanlar ciddi ciddi ilahiyatçı, ciddiye alması gerekir yani. Öte yandan açıklamanın içeriği onu rahatsız da ediyor ve bu yaman çelişki bir huzursuzluğa sebep oluyor. Neden? Çünkü hayatını bir dinin buyruklarına göre düzenlemeyen insanlar gibi “bana ne ya!” demiyor; zira kendisi o açıklamaların, o akla hayale gelmeyecek sorulara yanıt niteliğindeki fetvaların bir muhatabı.

Bugün farklı bir konjonktürde olduğumuz için bu konulara değinmeyi bıraktım. Sekülerizm/laiklik savunusunu yeterince yaptığımıza inanıyorum. Hayatta yalnızca dinî meseleler, yalnızca inanç tartışmaları yok. Aynı inanca mensup iki kişi pekâlâ anlaşamayabilir. Aynı inanca mensup halklara sahip iki devlet de çatışabiliyor mesela. Çünkü hayatta çıkarlar, ekonomi, kültür farklılıkları ve birçok başka değişken var. Hayat öyle karmaşık bir ağ ki, tek bir ilkeye indirgenmeye karşı her daim direnç gösteriyor.

Bu yüzden, önümüzdeki dönemde bambaşka konular konuşacağımıza, bambaşka bir gündemin oluşacağına inanıyorum. O kadar siyah ve beyaz değil her şey. Bir senteze doğru gidiyoruz sanki ama du’bakalım. Konuşmak için henüz erken.

25 Mart 2018 Pazar

İyi ki Kadınlar Var

Milyonlarca kadının olduğu bir ülkede görüş farklılıkları olması olağan. Hoşuma gitmeyen kutlama tarzlarından birincisi, “kadınların ve çocukların dövülüp tecavüze uğradığı bir ülkede ne yüzle Kadınlar Günü’nü kutluyorsunuz?” şeklindeki tepkisel tavır. Çözümsüz, iç daraltan sözler bunlar. Peki, madem öyle, kutlamayalım o hâlde.

İkinci haz etmediğim tepki “siz erkekler Kadınlar Günü’nde bari susun da biz kendi içimizde kutlayalım” gibi ifadeler. Kadınlar söz konusu olduğunda erkeklerin görüş beyan etmesini bir tahakküm türü olarak gören ve bu şekilde bizi susmaya sevk eden tavır. Peki, tamam. Kutlamayalım o hâlde. Erkekler olarak susalım. Zaten sessizce geçiştiriyor pekçok kişi.

Üçüncüsü ise “bugün tüm kadınların değil, yalnızca emekçi kadınların günü” yaklaşımı ve ardından kopan tartışmalar. Tüm kadınlar mı, yoksa bazı kadınlar mı, tahakküm kuran, hiyerarşi basamaklarının yukarılarında yer tutmuş kadınların günü kutlanmamalı mı, yoksa sırf kadın olması yeterli mi vs. Tartışılsın gerçi. Rahatsız değilim.

Şimdi söyleyeceklerime de “kadınlar üzerine erkekler olarak konuşma hakkınız yok” gibi tepkiler verilebilir. "Siz erkeklerin algısına göre şekil almak zorunda değiliz" de denebilir. Sorun değil. Ben fikrimi söylerim. Tamamen kişisel olacak zaten. Ben kadınları erkeklerden daha çok seviyorum. Hayatımda cinsiyet temel bir ölçüt değil. Benim için bir insan dürüstse, sözünde duruyorsa, ne bileyim durduk yere başkasına zarar vermiyorsa, kadın ya da erkek olması onunla iletişim kurmamda belirleyici olmuyor. Yine de kadınları daha çok seviyorum. Bu konuda tarafım. Kadınlar, bulundukları ortamın estetik ortalamasını yukarıya çekiyor bir kere. Çok güzeller yahu. Bir erkeklere bakıyorum bir de onlara. Bir kendime bakıyorum. Erkek işte. Normal bir tip. Bir de onlara: Zarafet desen var, güzellik desen var. Kuğu gibiler. Akıl desen zaten cinsiyet tanımıyor. Hepimizde aynı yani. Bonus olarak onların o neşeli hâlleri, sesleri, sohbeti, kahkahaları filan ortama renk katıyor.

Kadın düşmanı olmayı hiçbir zaman anlayamadım. Centilmenliği önemsiyorum. Şiddete karşı az çok oturmuş bir mutabakat varken “kadına şiddete karşıyım ama...” diye söze başlayıp bahaneler üretmemek gerek. Bulunduğu ortamı ışıklandıran bir varlığa iltifat etmek gerekir olsa olsa, ne şiddeti? Olmadı, hiç olmazsa nötr kalmayı, onu eşitin görmeyi başarmak zor olmasa gerek.

Yalnızca erkek olan ortamları düşünüyorum. Askerlik geliyor aklıma. Sağım erkek solum erkek, koğuşta erkek, nöbette erkek, yemekhanede, içtimada, her an her yerde yalnızca erkek-erkek-erkek :/ Estetik algımızın irtifa kaybettiği, yürek solduran bir ortam -çekilir gibi değil. Kadınların varlığı yeter. Onlar olmasaydı yaşama sevincimiz yerlerde sürünürdü herhalde.

Özetle iyi ki varlar.

10 Mart 2018 Cumartesi

Kişisel Mevzular

Sol ayağımdaki sorundan ötürü dün hastanedeydim. Çoğunlukla devlet hastanesine gidiyorum. O kadar sigorta ödüyoruz, bari ayda yılda bir yararlanalım, değil mi? E-randevu sistemi güzel. E-devlet, e-okul, bunları seviyorum. Mümkünse tüm bürokratik işlemler elektronik ortama aktarılsın da onca kağıt israfı bir son bulsun. Doktor ayağıma baktı yine. Film çekildi. Kemik ve eklemde sorun yok. Yastıklama işlemi gören yerin hasar gördüğünü tahmin ettiğini söyledi. İlgi ve üslup bakımından doktor iyiydi. Genellikle karşılaştığım doktorlar iyi.

Derken macera başladı. Yazdığı bir ilacın yanısıra ortopedik bir destek de almam gerekiyormuş. Böyle ayak parmağına geçiriyorsun, ayak tabanının ön kısmının altına yumuşak bir destek sağlıyor. Yazdığı bu malzemeyi alabilmem için, ne bileyim, o kadar hastane tecrübem yok, meğer hastanedeki diğer ortopedistlere de kağıdı imzalatmam gerekiyormuş. Bir tanesinin kapısında bekledim. Teyzeler ters ters bakıyor. Tam girecek gibi oluyorum, teyzelerden biri bir omuz darbesiyle beni ekarte ediyor. Survivor Adası gibi. Aradan girerim diyorum, içeride hasta varken de hayatta girmem, hasta mahremiyetine aykırı sonuçta. Neyse. O ikinci doktora imzalatmak gene çok zor olmadı. Bazı egzersizler yapmayı önerdi bir de. Sağolsun. Doktora kavuşmak mesele. Kavuşursan iyi. Sonra diğer ortopedistin odasını buldum. Ama kendisi yoktu. Üstümde takım elbiseyle dikildim belki gelir diye. Meğer yemek paydosu on iki buçukta değil, on ikideymiş. Öğleden sonra derslerim vardı. Bir daha hastaneye ancak bir hafta sonra gelebilirdim. Derken biraz ayıp oldu belki, hani hiç huyum değildir ama yemekhaneye girip doktoru buldum ve kağıdı imzalattım.

İmza Onay’da bir kaşe ve mühür daha vuruldu. Bitmedi. Başhekimliğin de imzası gerekiyormuş. Saat geçiyor bir yandan. Okul olmasa sorun yok. Beklerim ama dersler var. Koridorda geçerken bir çalışana “Başhekimin odası nerede?” diye sorduğumda, bilmiyorum yüzümde nasıl bir ifade vardı, yahut takım elbiseyle ortalıkta müfettiş gibi dolandığımdan ötürü mü, veya kendisi biraz stresli bir yapıda olduğundandır belki, adam heyecanla “ŞO’YANDA EFENDİM! ŞORASI!” diyerek odaya giden koridoru işaret etti. Başhekim yardımcılarını beklemeye başladım. Yirmi beş dakika sonra bir tanesi geldi. Kağıdı imzaladı ve dışarı çıktım.

Sonuçta o ortopedik malzemeye kavuşmak istiyordum. Bir medikal mağazası buldum hastanenin yakınında. İmzalar uğruna dikilip beklemekten ağrıyan sol ayağımla, hafif topallar hâlde dükkana girip belgeyi gösterdiğimde, dükkan sahibi, “e bu malzemeyi devlet karşılamıyor ki?” dedi. Hani ben de sanıyorum, sonuçta tüm ortopedistlerin, İmza Onay'ın, başhekimliğin filan imzası gerektiğine göre ner'den baksan 200 liralık bir şeydir. “Kaç lira bu acaba?” diye sordum. Yirmi liraymış :/ Hemen aldım. Bileydim o kadar uğraşmazdım yahu. Hayır, sanki biyonik adam elbisesi alıyoruz.

Dolmuşa binmek üzere ana yola doğru yürürken simit aldım. İmzaların olduğu kağıdı ise bir çöp konteynırına attım.

* * *

İleride bir gün bir şekilde köşeyi döneceğime ve buna müteakip çalışmak zorunda kalmayacağıma inanmışımdır hep. İşe gitmek, daha doğrusu çalışmak zorunda olmak hayatımın geçici bir evresiymiş, sabırla sürdürmem gereken ve elbet bir gün, hatta yakın bir gelecekte geride bırakacağım bir aşamaymış ve en nihayetinde özgürlüğüme kavuşacakmışım gibi bir tuhaf avuntu. Nasıl olacaksa artık, piyango mu vurur yoksa başka bir şey mi bilmiyorum, muhakkak o gün gelecekmiş ve ben, yalnızca, canımın istediği ve iyi yaptığımı düşündüğüm işlere odaklanacakmışım, hayatımın geri kalanını canım ne isterse ona vakfedecekmişim gibi. 

Benzer şekilde, çocukluğumdan beridir tanımlayamadığım bir şeyin olmasını bekliyorum bir de. Bir gün elbet voleyi vuracağıma dair belirsiz bir hisse sahibim ve otuz altı yaşımı doldurmama ramak kalmışken dahi bu his beni terk etmiş değil. Hayatımın doruk noktasına henüz ulaşmamışım, ne kadar mutlu anlar yaşamış olsam da, hayattan şu ana dek ne denli tatmin olmuş olsam da bunlar o kadar da büyütülecek deneyimler değilmiş, çok daha büyük, çok daha cazip, unutulmayacak bir an, bir zirve beni beklemekteymiş, bir gün elbet oraya ulaşacak ve “işte bu!” diyecekmişim gibi bir tuhaf his. 

Henüz oraya çıkmamışım gibi. Hep beklenen bir henüz-varolmayan. Tatmin olmayan canlılarız ve belki de olması gereken bu. Kalıcı tatmine ulaşmak artık hiçbir şeyi arzu etmemek anlamına gelecektir ki arzu bittiği zaman insan herhalde -en azından ruhen- ölürdü. Güzel bir şeyler olacağına dair bu belirsiz his, ne olduğu, nerede ve ne zaman gerçekleşeceği öngörülemeyen bu umut olmasaydı nasıl olurdu acaba? Çünkü bazen insanı ayakta tutanın tam da bu tarif edilemeyen beklenti olduğunu düşünüyorum. Godot’yu bekler gibi, o günün bir gün geleceği hayaliyle günler günleri kovalıyor ve her geçen gün yanıldığımın bir ispatı olsa da, “nasıl olsa o gün gelecek ve güzel bir şey olacak” duygusu içeride durmaya devam ediyor. 

Yakındığım sanılmasın. Sizde de aynısı var mı bilmiyorum; ama yeni bir şeyler yapmam için beni itekleyen şey tam da bu tuhaf duygu.

* * * 

İki gündür kendimi dinliyorum. Kendinle baş başa kalmak dendiğinde genellikle kitap okumak ya da film izlemek gelir akla. Veya müzik dinlemek. Bunu kastetmiyorum. Okumak hep var elbette; ama salt bir seyirci, edilgen bir alımlayıcı olmakla yetinmeyi sevmiyorum. Çok fazla kitap okumanın, kendine düşünme fırsatı vermeksizin, içe dönüp bakma ve kendini dinleme fırsatı vermeksizin sürekli okumanın zararlı bile olabileceğini düşünüyorum. “Anlıyorum ama konuşamıyorum” dendiğinde olduğu gibi. Hep alıp hiç vermemek, hep tüketip hiç üretmemek gibi. Belki kendinle baş başayken kendinden kaçmak istiyordur kişi ve bu yüzden kulağından müziği, elinden kitabı ve gözlerinden ekranı eksik etmiyordur. Mümkün.

Tam aksine, kitaplarla daha az meşgul oldum ve bolca kendimi dinledim. İçeride, derinlerde bir yerde, bulutsu şeklinde bir oluşum var. Henüz billurlaşmamış, belirsiz bir yığın ama doğup yükselmeye devam etmekte. Yeni bir hedef, yeni bir ideal belirecek ama henüz adını koyamıyorum. Varoluşsal bunalım değil, varoluşsal coşku sarıyor bedenimi ve kendimi çok güçlü hissediyorum. Biliyorum ama adını koyamıyorum. Duyuyorum ama ifade edemiyorum. Ona sahipmişim ama onu sözlerle başkasına aktarmam henüz mümkün değilmiş gibi. İdrakim en üst düzeye çıkmış, algımın kapıları ardına dek açılmış, şaşmaz bir sezgi ile hakikati edinmiş, onunla bir olup örtüşmüş ve mükemmelen uyum sağlamışım gibi. Nadir yakaladığım fakat giderek sık ve kalıcı olmaya başlayan doluluk anları.

Coşkudan yerimde duramadığım anlar uzamışken, evde bir ileri bir geri yürürken aynaya rastladığımda bu yaşama kudretini bakışlarımda gördüm. Hiçbir şey elimden kurtulamaz diyordu gözlerim. Hiçbir işi yarım bırakmayacak, tuttuğumu koparacak, yeni bir amaç koyup ona doğru yol alacak ve hiçbir engel tanımayacakmışım gibi. Manevî bir haz mı demeli, öfori mi, conatus’un yükseklerde gezinmesi mi, yoksa saatler süren bir manik atak mı, bilemiyorum; ama tevazunun yeri ve zamanı olmadığını hissediyorum. Böyle doluluk anlarında tevazu ancak heves kırar ve zayıf düşürür. Evet, “ben” demekten imtina etmemiz, kendimizi merkeze koymamamız söylenip durdu. Buna hiç inanmıyorum. İnsan kendini güçlü duyduğunda, hatta kendine, iç dünyasına ve hissettiği bu duyguya hayranlıkvari bir his duyduğunda müteredditliğine son vererek harekete geçiyor ve ancak o zaman yeni bir doğum gerçekleşiyor.

Taşların yerli yerine oturması gerek. Derin katmanlarda bir iki deprem daha yaşanması, fırtına öncesi bir süre daha sessizliğin hüküm sürmesi gerek. Coşku daha sık uğruyor. Oluyorum olmasına; ama daha çok okumam, biraz daha kendimi dinlemem, dinlenmem ve demimi almam gerek.

26 Şubat 2018 Pazartesi

Akıl Vermek Üzerine

Akıl vermek kadar sevimsiz bir şey yok. İnsanların kişisel tercihleri söz konusu olduğunda “şöyle yapın”, “böyle böyle yapıyorsunuz; yapmayın”, “öyle olun”, “böyle olmayın” gibi, sen dilinin kullanıldığı buyruklar vermek muhatabı soğutuyor. Özellikle kişisel bir tercihim için, bir başkası, talep etmediğim hâlde bana akıl verecek olsa, o an için az buçuk varolan dinleme hevesim de kırılır. Bu tip buyruklara maruz kaldığımda muhatabımı ciddiye alma şansım azalır. Sanıyorum pek çok kişi için aynı durum geçerli.

Akıl vermeyi itici buluyorum; çünkü vesayetçi bir yaklaşım. Birisi size akıl veriyorsa, aklınızın yetersiz olduğuna inanıyor ve öyle inandığı için sizin yerinize aklediyordur -öyle sanıyordur yani. Sağol, almayayım... Sizi sizden daha çok düşünen kişi en nihayetinde bir vesayetçidir ve bu bir tahakküm türüdür. Bir başkasının kendisi için iyi olanı bilemeyeceğini iddia etmek yukarıdan bir bakış. “Sen kendin için iyi olanı bilemezsin. Ben bilirim” tavrı. Yoo, belki o kişi kendisi için neyin iyi olduğunu biliyordur?

Söz konusu vesayetçi tutumun, yani başkası için neyin iyi olduğunu ondan daha iyi bilme anlayışının genişletilmiş türü ise ideolojiler. “Benimsediğim ideoloji hepimizi düzlüğe çıkartacak” anlayışı. Ya da bir başka ideolojinin “ben sizler için neyin iyi olduğunu biliyorum ve sizin adınıza karar verecek, sizi kurtaracağım!” derkenki vesayeti.

Demokrasi eleştirilebilir. Aslında bol bol demokrasi eleştirisi yapmışlığım var. Gelgelelim, demokrasinin bazı avantajları olduğu da açık. İdeolojiler, ya da politik iddialar diyelim, hiç olmazsa yarışabiliyor. Ve vesayet en aza indirgeniyor. Çünkü “benim iyi anlayışım iyiler içerisinde en iyisi” iddiasındaki bir söylem, ancak yurttaşlardan onay görürse o vesayet hakkını elde edebiliyor. Evet, vesayet kaçınılmaz; ama demokraside hiç olmazsa gönüllü bir devir teslim var. İdeal durumdan bahsediyorum elbette. Kitlelerin manipüle edilebilirliği, dezenformasyon vb. sorunlar malûm.

Kişisel baza dönersek, başkasını kendisinden bile iyi tanıma iddiasıyla ona akıl vermeye kalkışmayı çok sevimsiz bulduğum için bunu öncelikle kendim yapmamaya gayret ediyorum. Kendinden başlamak lazım... Ya akıl vermiyor, ya da, hani olsa olsa ben dili kullanarak, “şöyle olma, böyle yapma, öyle ol” demek yerine, “yerinde olsaydım öyle yapmazdım” gibi ifadeler kullanıyorum. O da ancak muhatabımdan talep gelirse. Sonuçta akıl almak kötü bir şey değil. Ben de, eksik olduğumu ya da kararsız kaldığımı hissettiğim bir durumda başkasına akıl danışabilirim. Burada bir talep, bir gönüllük söz konusu.

Bu yüzden akıl danışmak güzel şey. Talep olmadığı hâlde akıl vermekse güzel değil.

15 Şubat 2018 Perşembe

E-Devlet'in Soy Ağacı Hizmeti


E-devlete konan soy ağacı hizmetiyle bunca dalga geçilmesine anlam veremiyorum. İnsanlar atalarının isimlerini ve nereden geldiklerini merak eder. Bunda tuhaf bir şey yok. Doğduğun yerin hiç önemi olmadığı, önemli olanın doyduğun yer olduğu söylenir. Laf. Doğduğun yer n'için önemsiz olsun? Amerikalı bir zencinin Afrika’ya gidip dedelerinin köyünü aradığı bir belgesel izlediğimi hatırlıyorum -ve bizzat tanıştığım bir başka Amerikalı’nın, baba tarafından İsveçli, anne tarafındansa İspanyol olduğunu söylediğini. İnsanlar böyle şeyleri merak eder. Birkaç kuşaktan çok daha eskisini merak edenler için DNA testi bile satılıyormuş. Hem de kapış kapış.

“Nereye gidiyoruz?” sorusunu daha önemli bulmakla birlikte “nereden geldik?” sorusunu önemsiz bulmuyorum. Oldu olacak tarih, jeofizik ve arkeoloji gibi bilimleri de rafa kaldıralım bari. Bence sorun geçmişe takılıp kalmakta -geçmişe duyulan merakta değil. Kendi adıma az çok biliyorum: Rumeli göçmeni olduğumuzu, bizimkilerin muhtemelen Balkan Savaşı (1912) sonucunda göçtüğünü, ana dilimizin Türkçe olduğunu, Boşnak olmadığımızı (eh orası sadece dilden değil, tipten de belli gerçi), büyük-büyük babamın adının Mürsel olduğunu filan biliyorum. Sanıyorum Karamürselli olduğum için, dedemin mezartaşında babasının adının Mürsel olduğunu gördüğümde sevinmiştim. Bu bir rastlantı olsa da, içten içe varolan merak duygusuna işaret etmesi bakımından önemli.

Bir de, “kendini Türk zannedenler soy ağacında Ermeni veya Rum isimlerini görünce şok geçirecek :)” veya “milliyetçiler hayatının şaşkınlığını yaşayacak” gibi ifadelerin birer ırkçılık eleştirisi değil, bilakis tersinden bir ırkçılık olduğunu düşünüyorum. Milliyetçilik eleştirisi bir milliyeti küçümsemekle sonuçlanıyorsa sıkıntılı. Kökenler her şey demektir diyen yok zaten. Ama en azından bir şey. Hele Anadolu ve Rumeli gibi feci savaşların ve göçlerin yaşandığı bir coğrafyada insanların aile geçmişini merak etmesi kadar doğal bir şey yok. 

Sistem açıldığında bakacağım. Meraktan kudurmuyorum ama açıldığında bakarım. Belki bilmediğim şeyler vardır. Başka dillerde isimler görürsem, hiç beklemediğim şehirlerin, başka coğrafyaların adlarını öğrenirsem, eh, ilk baş şaşırırım muhakkak; ama hayat yine, olduğu gibi devam eder.

Zaten kimlik inşasının geçmişten ziyade geleceğe, ortak kaygılara ve bilinçli tercihlere dayanması gerektiğini düşünüyorum. Orası ayrı konu da, kişilerin aile geçmişleri gibi son derece zararsız meraklarını değil, bu merakla dalga geçme merakını tuhaf buluyorum asıl.

Tayfun O.: Hizmetle dalga geçilmiyor. Soyundan çok emin, saf bir ırka mensup olduğunu iddia eden ve bunun üzerinden siyaset yapanlarla dalga geçiliyor. Mizah yapılıyor

Tamer: Dalga geçildiğine tanık oldum. Bilakis, saf bir ırka mensup olduğunu iddia edene rastlamadım. Bir de soy ağacını merak etmemenin, uygulamaya bakmamanın havalı bir tavır gibi kullanıldığını gözlemledim. Mizaha bir itirazım yok. Sarıkaya'nın meşhur karikatürü sık paylaşıldı mesela. O iyi.

Mehtap E.: Türkiye gibi tarih boyunca geçiş, göç yolu olmuş, kurulan yıkılan, uygurlıklarla türlü tenceresine dönmüş,iç göçlerin, siyasi yerdeğişikliklerinin bolca olduğu bir ülkede ırkçılığa şahit olmak zaten aklın alacağı şey değilken milliyetçilik şovu ile sen-ben yapanları bol miktarda görüyoruz. Bence bu espriler de bu şovenistlere gönderme. Yoksa, "en fazla köyün bakkalına gitmişiz" soy ağaçları da gayet güldüren espriler :). Bu ülkede daha pkk - hdp ile Kürt ayrımını bile algılamayan o kadar çok insan var ki insanın aklı duruyor.

Tamer: Milliyetçiliğin kaçınılmaz olduğunu düşünüyorum. Her halükârda bir "biz" tanımı etrafında toplanılıp ortaya bir "bizden olmayanlar" çıkacak. Şovenizm bomboş iş. Bana kalırsa milliyetçilik ya yapılmamalı ya da yapılacaksa sırf geçmişle övünmekle değil, dilin özenli kullanımı ve bilimsel, sanatsal ve sportif başarılarla yapılmalı. Irkçılığı açık açık savunana ise rastlamıyorum artık.

Barış B.: Gördüğüm duyduğum ve anladığım kadarıyla yeryüzunde milletini sevmeyen övmeyen hiç bir toplum yok. Ülkesini milletini kıyasıya eleştirenler bile dışardan eleştiri geldiği zaman söylem değistiriyor. En basiti her ülkenin spor branşlarında milli takımı var. Herkes bayrağına sahip çıkıyor. Bu gerçeğin farkinda olmak gerekiyor. Ama her konuda olduğu gibi bunun dozu ve altyapısı çok önemli. 

Ayrica gerçek ırkçılar bunu artık asla dile getirmiyor. Bu ancak davranış ve uygulamalardan kendini belli ediyor. Bir de malesef gününüzde ırkçılığın yükselmesinde ırkçılığa maruz kalanların tavrı cehaleti vasatlığı yaşadıkları ülkelerin ser sefil durumda olmasinın rolü büyük.

Tamer: Katılıyorum. Yine de bir ek yapmak isterim. Bugün ırkçılık olarak adlandırılan tutum esasen kültürcülük. Mesela Avrupa'da Ortadoğulu göçmenlere yönelik varolan ırkçılık, esasen o insanların DNA'larının farklı olmasından, göz ve saç renginden filan kaynaklanmıyor. Kültürel ve dinsel farklar, farklı yaşayış tarzları, kadın ve erkeğin toplumsal konumu, aile yaşantısı gibi mevzularda iki kültür arasında doku uyuşmazlığı olduğunda, egemen kültür diğerini hor görebiliyor. Genleri esas aldıklarını sanmıyorum yani. Bugün, esasen, her dışlayıcılık, yani herhangi bir gruba dahil etmeme anlamındaki dışlayıcılığın tüm farklı türlerine ırkçılık deniyor. Burada bir hata var bence.

Bir de, konu uzun ama vaktiniz varsa şu video kaydında bu konuyu ele almıştım: https://www.youtube.com/watch?v=Cc3IL1Yndfc

Barış B.: Yalnız bu olay espiri ve makara yapmaya bir çok yönüyle müsait. Aynı zamanda mizahi yönü olan her durum gibi de ibretlik. Örneğin yıllar yılı soy sop merakını ırkçılık çağ dışı feodal zihniyet olarak ilan edenler, yerden yere vuranların pek çoğunun da bu aramayı yapması. Ve hatta yapınca da kimilerin hayal kırıklığına ugraması kiminin de çocukça tepkiler vermesi gibi. Sovyetlerin kurucusu Ulyanov'a soyu ve yüz şekli yüzünden de çuvaş olup olmadığı sorulduğunda, bu konuları hiç umursamadığı kendisi için sosyalizm fikrinin önemli olduğunu söyleyerek gosterdiği tutarlılığı bizimkilerde hiç goremedim.

Tamer:  O çelişki bariz gerçekten de. Öte yandan, sosyalist ülkelerde de milliyetçilik yoktu denemez. Kuzey Kore ultra milliyetçi bir devlet. Sovyetler'de milliyetçilik yerine "Ulusal Gurur" ifadesi kullanılırdı. Farklı unsurların olduğu sosyalist devletlerde ise illa ki bir baskın unsur vardı. Sovyetler'de Rus kültürü, Yugoslavya'da ise Sırplar baskın unsurdu. Amacım sosyalizmi kötülemek değil. Katılıyorum dediğinize. Bir şekilde yurtseverlik, aile duygusu, milliyetçilik, adına ne denirse densin hep vardı.

4 Şubat 2018 Pazar

Bu Ülkeden Nefret Ediyorum


Başlık dikkat çekici, değil mi? Sık duyduğumuz bir cümle.

Birkaç aydır kendimde bir değişiklik hissediyorum. Hayatın negatif tezahürlerine odaklanmayı kolaycılık olarak görmeye başladım. Bundan böyle neyi sevmediğimden çok daha az bahsedeceğim. Neyin bende tepki uyandırdığına, neye öfkelendiğime, neyi yetersiz bulduğuma değil de huzur ve mutluluk verenlere, hayatı anlamlı kılanlara, bana katkı sunan yaşantılara odaklanacağım artık. Ve mümkün olduğunca başkalarının yaptıklarına tepki vermeyi bırakıp, kendim bir şeyler üretmeye çalışacağım.

Herhangi bir olayı eleştirmek, olanlar olduktan sonra ona tepki vermek veya eksiğini saptamak, evet, zekice belki; ama ben bundan fena hâlde sıkıldığımı farkettim. Nokta atışı yapabilir, önemli saptamalarda bulunabilir, yanlışı görüp ifşa edebiliriz. Öte yandan bu “orantısız zekanın” altında yatan acı bir gerçek var: Yalnızca birer seyirci olduğumuz. Olan bitende yer almadığı, bir özne olamadığı için sırf tepki vererek, bir seyirci, zavallı bir uzantı olarak kurulan bir varoluş. Olan bitenin, bir tutumun, kitabın, filmin, bir demecin ya da her neyse artık, eksiğini saptamak marifet gibi gelmiyor artık. Eleştiri önemsizdir demiyorum; fakat eleştirmek ürün ortaya koymak demek değil, başkalarının ürettiklerine verilen bir tepki. Hayat bundan ibaret değil.

Sevmediğim filmler hakkında konuşmak istemiyorum mesela. Negatiflikten içim şişiyor. Sevdiğim filmleri konuşmayı tercih ediyorum. Bana olumlu katkı sunan yaşantılara odaklanmak varken keyfimi kaçıran, sinirimi alt üst eden şeylerin üzerinde gereğinden fazla durmayı anlamsız buluyorum. Her yeni güne yeni bir taciz ve şiddet haberiyle, siyasilerin söylemleriyle veya kimi skandallarla başlamak, akşama kadar bunu konuşmak, dikkat ettiniz mi, birbirimize sürekli ne kadar da "kötü" bir ülkede, ne kadar "korkunç" bir coğrafyada yaşadığımızı hatırlatmak bir alışkanlığa dönüştü. Bu yol yol değil.

Ekşi Sözlük’ün eski hâllerini özlüyorum. Arada bakıyorum: 15 Ocak x rezaleti, 16 Ocak y rezaleti. Rezalet yoksa bile zorlama rezaletler. Orada yazanlar rezaletleri puanlandırıyor. “Hmm” diyor, bu rezalete puanım on üzerinden dört. Negatiflik alışkanlık hâline gelmiş. Konuşacak bir rezalet yoksa canı sıkılıyor insanların. Çünkü her gün bir doz "bu ülkeden nefret ediyorum!" almak bağımlılık olmuş. O kadar ki, hani arada bir güzellik, bir iyilik çıkacak olsa, feri sönmüş gözlerimiz onu da göremeyecek neredeyse.

Onbeş yıl önce J. B. Russell’ın kitaplarını okumuştum. Soru, iyi ve kadir-i mutlak bir Tanrı’nın varlığı ile mevcut kötülüklerin nasıl uzlaştırılabildiğiydi. “Ben O’nun inayetiyle ilgileniyorum” denmişti yanıt olarak ve o zaman bunu anlamsız bulmuştum. Artık anlamlı geliyor. Hayat olarak ele alalım. Evet, hayatta kötü şeyler olabilir veya kötü olmayan şeylerdeki eksikliklere odaklanabiliriz; ama iyilik ve güzellik de var ve kişi bunlara odaklanmaya, kudreti yettiğince iyilik üretmeye ve sırf tepki vermektense, kendisi, başkalarının tepkisi pahasına, ortaya bir şeyler koymaya çalışmalı.

Artık tercihim çoğunlukla bu yönde olacak.

1 Şubat 2018 Perşembe

İnsan Klonlanması Kaçınılmaz


Son zamanlarda beni en çok heyecanlandıran haber Çin’de klonlanan maymun oldu. Anlaşılan, kaçınılmaz sona doğru ilerliyoruz ve açıkçası bunun için sabırsızlanıyorum.

Klonlama teknolojisi iflas etmiş organların yerine yenisinin geliştirilmesi ve gıda sorununun çözümü gibi işlerde kullanılacak gibi görünüyor. Yine de, en nihayetinde şu ya da bu devletin insan klonlamayı gerçekleştireceğine inanıyorum. Klonlamaya karşı yükseltilen itirazları biliyorum. Ancak uzun vadede bu işin önüne geçilebileceğini sanmam. Evet, klonlanmış bir bireyi Dünya’ya getirirken kimse ona sormayacak. Doğru. Öte yandan “orijinal insanlar” olarak doğmadan önce bize de “Dünya’ya gelmek ister misin?” diye sorulmadı. Kimi itirazlar olacak; ama bu işin önüne geçilebileceğini sanmıyorum.

İdeal durum şöyle şöyle olmalı deniyor ama adı üstünde hep idealde kalıyor. Hep laf. Anayasalara bakarsak hepsinde eşitlik ibaresi geçiyor. Ben duymadım ki bir anayasada “insanlar eşit filan değildir kardeşim” yazsın. İdeale baksak her şey adil, herkes eşit, her konuya karşı müthiş bir etik duyarlılık var. Ama gerçeğe bakıyorum, çok küçük bir kesim yeryüzündeki neredeyse tüm zenginliğe sahipken, geriye kalan gariban çoğunluk kredi taksitleriyle ömrünü heba ediyor mesela. Oranları hatırlamıyorum. Dünya nüfusunun yüzde üçü pastanın yüzde seksenine mi sahipti, öyle bir şey. İnsanın “ama bu hiç adil değil!” diyesi geliyor. Evet, kimimizin kafasındaki ideal eşitlik durumuna göre hiç adil değil ama gerçeklik bu. Gerçek, ideale göre adil değil ama gerçekliğe göre adil ya da gerçekliğin öyle bir sorunu yok.

Etrafımızda olan biteni etik bulmuyor oluşumuz, veya olanın adil olmamasından, hakkaniyetli olmamasından, insan haklarına aykırı filan oluşundan söz etmemiz, bu terimlerin gerçeklikten son derece kopuk, yükseklerde gezinen idealler olmasından kaynaklı. Kimi ideallerin veya mevcut olmayan etik bir durumun penceresinden bakınca göze pek az şey doğru geliyor. Ha, bir de işimize gelmeyen her durumu haksızlık olarak görme gibi bir alışkanlığımız var -o ayrı konu.

Bir gün insan klonlanacak. Belki klonlanmıştır bile. Muhakkak itirazlar da olacak. Bugün de pekçok şeye itiraz ediliyor ama o pekçok şey olduğu gibi duruyor. Bildiğim bir şey varsa o da tarih boyunca bilimin önünde durulamadığı. Dört nala giden bir at gibi bilim. Şaha kalkmasını, harekete geçip hızlanmasını engellemek için dizginlersin en fazla. En sonunda yoluna gider. Akıllı telefonları düşünelim. Hepimizin elinde. Hemen herkesten “akıllı telefonlar çıktı çıkalı yüz yüze bakmaz olduk” serzenişleri işitiyoruz. Serzeniş var, evet; ama herkesin elinde.

Etik kaygılar yeni bir durumun ortaya çıkmasını engelleyecek güçte değil. Etiğin geleceğe yönelik işlediğine inanmıyorum. “Minerva’nın baykuşu alacakaranlıkta uçar” sözünde dendiği gibi, felsefe, olan olduktan sonra iş görüyor. Etik, ortaya çıkacak olan yeni durumu engelleyemeyecek. Yeni durum kurulunca yeni bir etik çerçeve sunacak belki. Onu zaman gösterir.

24 Ocak 2018 Çarşamba

Ursula Le Guin'in Ardından


Ursula Le Guin ölmüş. Mülksüzler’i okuyalı kaç yıl oldu bilmiyorum. Onun dışında Yerdeniz serisinin ilk kitabını da okumuş, yine de en çok, Rüzgarın On İki Köşesi adlı seçkisinde yer alan “Omelas’ı Terk Edip Gidenler” adlı öyküsünü sevmiştim. Sevdiğim bir yakınımı, ailemizin bir büyüğünü kaybetmiş gibi hissediyorum.

Ursula pekçok insan üzerinde iz bıraktı. Cehalete methiyeler düzülmesinden haz etmediğim için, sosyal ağlarda zaman zaman paylaşılan şu sözlerini severdim: Eğer bir kuşak cehaletin mutluluk olduğunu zannederek yetişirse, bir sonraki kuşak kendi cehaletinin farkına bile varamayacak; zira bilginin ne olduğunu bilmeyecektir.

Bilginin önemine inandığım kadar acıyı değil sevinci kucaklayan birisi olduğum için, Omelas’ı Terk Edip Gidenler’de yazan şu cümleleri hatırladım bir de: ”Sadece acı entelektüel, sadece kötülük ilginç geliyor bize. Sanatçının ihaneti bu: Kötülüğün sıradan ve acının müthiş sıkıcı olabileceğini bir türlü kabul edememek. Onlarla baş edemiyorsan onlara katıl. Canını yakıyorsa yinele. Oysa acıyı yüceltmek sevinci lanetlemektir, Şiddeti kucaklamak bütün diğer şeyleri elden kaçırmaktır.” Nereye baksam her şeyin karşıtıyla varolduğunu, yeryüzüne gözyaşlarının eşit miktarda dağıtıldığını, bir yerlerde birilerinin sevinebilmesi için başka bir yerde başkalarının üzülmesi gerektiğini söyleyen kaderci ve kötümser onca düşünceden sonra Ursula’dan bunları okuduğumda, içimden “işte bu!” diye geçirdiğimi hatırlıyorum.

Seksen sekiz yaşında ayrıldı aramızdan. Saygın ve uzun bir yaşam. Çok sevildi. Onu yakından tanıyan ya da tanımayan herkes sevdi. Bilmiyorum, yazarı yapıtından ayrı ele almak lazım aslında; zira kitabını beğendiğin bir yazarla tanışmak bazen hayal kırıklığına sebep olabiliyor. Yine de, Ursula’da anne gibi, büyükanne gibi bir sevimlilik, bir güzellik vardı. Nur yüzlü Ursula Teyze... Gülümseyen o meşhur fotoğrafından kaynaklıdır belki; ama çoğunlukla yazdıklarından elbette. Ve emin olun "çok iyi birisi olmalı" diye düşünürken yanılmadık. Bilimkurgu Kulübü’nden arkadaşlar Yeryüzü Müzesi adında bir kitap çıkarttı. Ursula, ölüm kendisine bu kadar yakınken, sırf bizimkileri kırmamak adına kitaba bir arka kapak metni yazıp göndermiş. Sonuçta “seksen sekiz yaşında kadınım. Her gün Dünya’nın dört bir köşesinden gelen mektupları yanıtlamak zorunda değilim -ne de buna mecalim kaldı” da diyebilirdi.

Gerçi biz onu yine severdik. Toprağı bol olsun.

18 Ocak 2018 Perşembe

Her Şakanın Altında Bir Gerçek Payı Vardır - Masallar

Hayır, her şakanın altında bir gerçek yatmayabilir. Bazen şaka sadece şakadır ve tek amaç gülüp eğlenmektir. Olamaz mı? Bazen, insanların kendilerini rahat hissettiği bir ortamda, pek de kolay yakalanamayan o neşeli anlarda espriler havada uçuşurken, birisinin çıkıp “ama her şakanın altında bir gerçek yatar” demesi soğuk duş etkisi yaratıyor. Anlık bir sessizlik oluşuyor. Sevimsiz bir durum. Yok abi. Her şakanın altında bir gerçek aramak, her espriyi bir laf sokma veya bir yaşanmışlığa gönderme olarak görmek makûl bir tutum değil. Altında gerçek yatan şakalar kadar, öylesine söylenmiş, hiçbir yaşanmışlığa tekabül etmeyen ve yalnızca neşelenme amacı güden şakalar da var. Kaldı ki, eğer her şakanın altında bir gerçek olsaydı, tüm şakalar incitici olur, böylece suratlar daha da asılır, kaşlar çatılır, tüm iletişimlere ciddiyet egemen olurdu.

* * *

İran’da ilkokullarda İngilizce dersi müfredattan kaldırıldı. Gerekçe İranlı çocukların Batı uygarlığı tarafından asimile olmasını engellemekmiş. Türkiye’de de öyle bir fantazi var: Gençler yabancı dili öğrensin; ama kültürünü edinmesin. Oysa hedef kültürden bağımsız, ayakları yere basmayan, sırf soyut kurallara dayalı mekanik bir öğrenme şeklini saymazsak, öyle bir şey hemen hemen imkânsız. Dil ve dilin yeşerdiği kültür iç içe. Bu yüzden yabancı müzik dinleyen, filmleri orijinal dilinde izleyen, blog okuyan, Instagram ve Twitter’da ilgi duydukları konuların ve ünlülerin hesaplarını takip eden, sosyal ağlarda İngilizce yorum yazan vs. öğrenciler ediniyor dili. Zil çalıp da ders bittiğinde yabancı dille olan ilişkin bitiyor, onu gündelik hayatına dahil edemiyorsan olmuyor o iş.

Bu gibi yasaklamaların pek işe yaradığını sanmıyorum. Kendi çocukluğumu düşünüyorum da, yer gök Nasreddin Hoca idi. Kitaplarda Keloğlan’ın varlığını hatırlıyorum. Bir de Dede Korkut masallarını. Öte yandan aklım fikrim Notre Dame’ın Kamburu, Rapunzel ve Hansel ve Gretel gibi Batılı hikayelerdeydi. Nasreddin Hoca ve Keloğlan’ı görmek bile istemezdim. Çok sıkıcıydı. Bu durum, istemsiz, yani farkında olmadığım bir asimilasyonu değil, daha küçük yaşta bile bilinçli olarak yaptığım bir tercihi ortaya koyuyor. Sevmiyordum işte... Seveyim diye maruz bırakılıyordum; ama Milli Eğitim onaylı kitaplarda ve süreli yayınlarda maruz bırakıldıklarım beni hiç etkilemiyor, yalnızca arzu ettiklerime ulaşmak istiyordum. Bu yüzden, İran’daki gibi uygulamalar uzun vadede ters tepebilir diye düşünüyorum. 

Masallar demişken aklıma Fareli Köyün Kavalcısı, Güzel ve Çirkin ve Pinokyo da geldi. İsimlerini yazarken bile tebessüm ediyorum. Bir ara Pinokyo ve Üç Silahşörler’in kısaltılmamış, uyarlanmamış tam metinlerini okuyacağım.

14 Ocak 2018 Pazar

İyi değilim. İyi olmayacağım. İyi olmayın.

“İyi değilim. İyi olmayacağım. İyi olmayın.” Bu ifade ortaya çıktıktan sonra çok kez kullanıldı. Ne zaman bir yerlerde bir şeyler ters gitse iyi olmamamız gerektiği buyuruldu. İlgili ilgisiz her bağlamda, kimi görsellerin altına, kendimizi kötü hissetmemizin ahlâkî bir sorumluluk olduğunu ima eden bu ifade yerleştirildi. Olan bitene rağmen kendini iyi hissediyorsan ruhsuzun, vicdansızın teki olduğun, duyarsızın önde gideni olduğun ima edildi. 

Greenpeace reklamlarına rastlıyorum: “Kutup ayıları için bir şeyler yap :(” diyor. Para yatır. Greenpeace Dünya’yı kurtarsın. “Suçlusun!” imasında bulunuluyor. Hepimiz suçluymuşuz, borçluymuşuz ve bağış yaparsak vicdanen rahatlarmışız mesajı. Üstelik iyi niyetimize hitap ederek, vicdanımıza seslenerek bizi ikna etme yoluna giden bu reklam ulusal çapta yayın yapan bir kanalda dönüyor. Başka kanallarda da dönüyordur muhtemelen. Masraf büyük.

Dolmuşta sabah haberlerinde Antalyalı çiftçinin domatesin fiyatına isyan ettiği söyleniyordu. Aslında isyan değil de, daha çok vicdanlara seslenme taktiği yine. “Kul hakkından” bahsediliyordu. Bir liraya domatesi almak vicdanlara sığarmıymış. Diyelim ki sığmadı. Ee? “Vicdan” ve “kul hakkı” gibi ifadeler, ekonomi politikalarıyla ilgili bir sorun için HİÇBİR anlam ifade etmiyor. Bomboş laflar. Üstelik sorun bu şekilde ahlâkileştirilerek özünden kopartılıyor. Ne çok AVM açıldığına dair bir başka haber duyuyorum mesela. Bir şeyler yapmak lazımmış. Pardon da ne yapacaksın? Ekonomik sistem kendi iç dinamiklerini yaratıyor. Küçük esnaf ve zanaatkârın finans-kapital karşısında mağlup olması kaçınılmaz. AVM’ler ancak müşteri çekemezse kapanır. Talep olduğu sürece yüzlercesi daha açılabilir. Ekonomik sistem böyle ve bu devasa mekanizma bizim küçük rahatsızlıklarımızı, estetik kaygılarımızı ve ahlâkî suçlamalarımızı umursayacak değil.

Ahlâkileştirme ve “suçlu olan biziz” duygusuna oynama konusundaki en uç örnek “biz bu sofrada güle oynaya yemek yerken Afrika’da çocuklar açlıktan ölüyor” gibi cümleler. Doğrudur. Ama suçlu olan biz miyiz gerçekten de? Tek tek bireyler mi? Ay sonunu getireyim, kullanmadığım odanın ışığını söndüreyim, doğalgazı kısayım da fatura çok gelmesin diyen tek tek bireyler mi? Burada can alıcı bir nokta var: Tek tek bireyler kendilerini suçlu hissettiği vakit başka suçlu aramaya gerek kalmıyor. Madem ben suçluyum, o hâlde bir değişim talebinde bulunmama da gerek yok. Madem ben suçluyum, o hâlde Greenpeace’e ayda 100 lira gönderip vicdanen rahatlar, bonus olaraksa mevcut düzenin sürüp gitmesine onay vermiş olurum. 

Bizi aşan sorunlarda bile kendimizi abartılı bir şekilde suçlu hissetmemiz asıl suçluyu gizliyor. Bu vicdancılık ve her sorunu ahlâksallaştırma eğilimi, gayet somut, sistemsel, makro sebeplere dayanan gerçekleri perdelemekten başka bir işe yaramıyor. 

Bir de kendimizi iyi hissetmemizi sağlıyordur işte.

5 Ocak 2018 Cuma

Dalgaların Sesi ve Japonlar


Japonlar ilginç bir millet hakikaten. Yüzlerce yıl etrafı denizlerle çvrili, dolayısıyla diğer topluluklardan kopuk bir hâlde yaşayınca bağımsız bir kültür geliştirmişler. Samuraylar, origami sanatı, kamikaze, harakiri filan derken insan giderek daha çok merak ediyor. Öte yandan, Japonya ve onun gibi kimi farklı kültürlerin çok gizemli ve derinlikli görünmesinin yanıltıcı olduğunu düşünüyorum. Öyle görünüyorlar çünkü çok uzaktalar. İnsan uzakları daha çok merak eder ve yakından tanımadığı için onlara gizemli ve derin anlamlar atfedermiş.

Japon kültürünü merak ettiğimden ve bir deniz aşığı olduğum için geçen hafta Yukio Mişima’nın Dalgaların Sesi adlı romanını okudum. Kitabı okurken kimi noktalar gözüme çarptı. Kıyı köylerinde kadınların serbest dalışla denizden sünger toplayarak aile ekonomisine katkıda bulundukları anlatılıyordu mesela. Erkekler teknelerle balığa çıkarken, derinlere dalıp sünger toplamak kadınların göreviymiş. Kültür farkı işte... Bir de anneler oğullarına kız beğenirken, tıpkı eskiden bizdeki hamamlarda olduğu gibi, genç kızları o ortamda dikkatle inceleme fırsatı bulurmuş. Sünger toplama uğruna denizde ölen kadınlar da olurmuş.

İkinci bir husus Japonya’da toplumun bireyden önce geldiğine dair iki ayrıntı. Romandaki esas oğlan Şinji, fırtınalı bir havada, dalgalarla boğuşarak, çalıştığı geminin halatını şamandıraya bağlıyor. O kadar kötü bir hava, o kadar dalgalı bir deniz ki, yirmi metre mesafeyi yüzerken neredeyse can verecek. Bir şekilde başarıyor. Bunun üzerine Şinji’nin sevdiği kızın (Hatsue) babası onu takdir ediyor. “İrade sahibi bir delikanlı” diyor. Kendisini ispat etti. Benzer şekilde, Hatsue de köyün diğer kadınlarıyla sünger avına çıktıklarında bir yarışmaya giriyor ve en çok süngeri kendisi toplayarak birinci geliyor. Böylelikle diğer kadınların takdirini kazanıyor. Şinji ve Hatsue’nin aşkları kitabın ana konusu; ama düşünün, iki birey arasındaki gönül ilişkisi bile toplumun onayından geçiyor. Söz konusu iki genç kendilerini çevrelerine ispat etmek zorunda adeta.

“Başkaları ne der” kaygısı ve çevrenin onayını alma çabası baskıcı bir ortamın doğmasına sebebiyet verebilir. Sanırım Japon kültürünün kodlarında olan bir unsur bu: Fedakârlık, başkası uğruna yaşama, öncelikle kendini düşünmeme vs. Şu romanı okuyunca bile köprü inşaatında hata yaptığı için intihar eden Japon mühendisi anlayabiliyor insan.

Japon edebiyatında yeniyim. İşiguro’nun bir, Murakami’nin iki kitabını okumuşluğum var. Mişima’nın bu kitabı zincire eklendi.

Sıradaki hedefim İşiguro’nun Günden Kalanlar’ı.

4 Ocak 2018 Perşembe

Uyuşturucu Neden Yaygınlaşıyor?

Uyuşturucu kullanma yaşının düştüğü ve kullanımının yaygınlaştığı malûm. Bu durum artık yalnızca haberlerde gördüğümüz bir şey de değil. Yaşadığımız çevreden kimi vakalara dair duyumlar aldığımız, on altı-on yedi yaşında gençlerin bağımlı olduğunu duyduğumuz oluyor. “Hadi canım, o da mı?” şeklinde tepki veriyor insan ilkin. Evet, o da. Ve öbürü de. Genellikle işittiğim tepkiler cezaların arttırılması ve daha fazla güvenlik önlemi alınması şeklinde. Daha fazla polis, daha fazla güvenlik görevlisi, daha çok kamera vs. 

‘99 sonrası doğan gençliğin bizim kuşağa göre daha mutsuz ve umutsuz olduğunu hissediyorum. Hissediyorum diyorum; zira bunu kanıtlamak için elimde hiçbir veri yok. Hani bazen “toplumsal atmosfer” veya “egemen ruh hâli” gibi ifadeler kullanırız ve bunlar kanıtlanması zor olmakla birlikte gerçekliğini bir şekilde bildiğimiz şeyler olur ya, aynı onun gibi. Tüm bir kuşağa mutsuzluk atfetmek abartılı olur; ama en azından, yeni kuşağın, mutsuzluğa daha yatkın, daha narin ve kırılgan olduğunu gözlemliyorum. 

Uyuşturucu kullanımının önüne yalnızca güvenlik önlemleriyle geçmek zor görünüyor. Açıyorum televizyonu, yine cezalar artsın, güvenlik artsın, polisler artsın, daha fazla kontrol yapılsın talepleri... Neredeyse, “mümkünse çocuğu cam fanusa koyalım, sokakla irtibatını tümden keselim!” denecek. Mutlak bir denetim. Güzel de, bir uzman da çıkıp "bu gençler neden bu maddeleri temin etmek istiyor, neden denemek istiyor? Bu durum sadece 'özenme' ile açıklanabilir mi? İşin içinde hayata dair genel bir memnuniyetsizlik ve kalıcı bir mutsuzluk filan olmasın?" diye sormuyor. Hani herhangi bir eleştirinizde “ya sev ya terk et” derler ya, ya da bir meslek mensubu herhangi bir sorundan ötürü yakındığı vakit “beğenmiyorsan istifa et” denir mesela, tıpkı onun gibi, yeni nesle "işine gelirse" tarzıyla nankörlük imasında bulunmak da çözüm olmuyor. Günümüz gençliğinin sorununun, “ecdadımız Çanakkale’de üzüm hoşafı ve kuru ekmek yiyerek savaştı” gibi, “önünüzde her imkân var!” iması taşıyan kıyaslamalarla çözüleceğini sanmıyorum. Yeni nesil yeni, eskisi eski. Kodlar ve şartlar farklı. 

Dış gerçeklikten memnuniyetsizlik duyan insanlar, yeterince güçlü değillerse, kendi gerçekliklerini, kendi ikinci dünyalarını yaratır. Bu dertsiz-tasasız ikinci gerçeklik, kurgusal ve dolayısıyla dünya ağrısından muaf bu yeni-dünya, mevcut, boğucu ve renksiz gerçekliğe bir alternatif teşkil eder. Yeterince mutsuz birisi ise gerçeklikten uzaklaşmak uğruna -madde kullanmak dahil- yapılabilecek her şeyi mübah görebilir. 

Bu yüzden, polisiye tedbirlerin kesin bir çözüm getireceğine inanmıyorum.

2 Ocak 2018 Salı

Aşırı Önlem Yüzünden Donup Kalacağız

Her sınıfta risk almayan, tamamen emin olmadıkça asla el kaldırmayan, arkadaşları ona gülmesin, onunla dalga geçmesin diye derse katılmayan öğrenciler olur ya, artık tüm Türkiye öyleymiş gibi geliyor. Her sınıf bir Türkiye örneklemi. Bir nevi “Küçük Türkiye.” Çünkü artık her meslek grubu bir başkasının, her meslekten bireylerse birbirinin açığını arıyor ve bu yüzden insanlar kendini "sağlama almak" derdinde. Risk almayayım, başımızı belaya sokmayalım abi. Yenilik mi? İdealizm mi? Peh.

Başkalarına koz vermeyeyim, şikayet edilirsem kendimi savunabileyim ve bunun için hiç açık kapı bırakmayayım mantığı insanları hareketsizliğe götürdü. Böyle yaşanmaz. Otuz tane doğru iş yaptığın, kırk kere doğru söylediğin hâlde ilk yanlışında seni silmeye, sana tepki göstermeye, vereceğin herhangi bir açığı derhal yakalayıp afişe etmeye (şeffaflık?) hazır bir kitle ile karşılaşman her zaman mümkün. Gözler doğruyu ve güzeli görmüyor, hatta hiç ilgilenmiyor, oralı olmuyor gibi dururken, bir anlık, saniyelik bir tökezlemende üzerine dikiliveriyor. Yanlışın affı yok. “Herkes hata yapar. Sonuçta insanız” denirdi eskiden. Artık değil üç yanlış bir doğruyu, tek yanlış bile tüm doğruları götürebiliyor.

Buradan varılacak noktanın, tıpkı arkadaşları dalga geçmesin diye sessiz kalmayı tercih eden öğrenciler gibi, hiç risk ve sorumluluk almayan, tüm yenilik girişimlerini tehlikeli bulan ve kamusal ilişkilerini hamle hamle, sırf kendini sağlama almak üzere inşa eden insanların çoğalması olacağı belliydi. 

Bu yol giderek “hiçbir şey yapmamaya” varacak.