8 Ağustos 2018 Çarşamba

Güç Mücadelesi ve Venezuella


Persler, Romalılar, Bizans, Moğollar, Osmanlı vs. Mücadele hiç bitmedi. Bugünkü dünya düzeninin II. Dünya Savaşı’nın ertesinde, 1948’te kurulduğu söylenebilir. Müttefikler galip gelmiş, İsrail kurulmuş, yeni dünya düzeninin simgelerinden Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi kabul edilmiş, ulus devletlerin sınırlarının çizilmesi büyük ölçüde tamamlanmıştı. Dünya’ya Birleşik Krallık-ABD-İsrail öncülüğündeki blok egemendi artık.

II. Dünya Savaşı’nda Almanları ve Japonları zorla kendi taraflarına kattılar. Almanya yerle bir edildi. Japonya’ya atom bombaları atıldı. Almanlar teslim oldu. İmzalar atıldıysa iş bitmiştir. Gelgelelim, yalnızca İwo Jima ve Okinawa’da yüz elli bin askerini kaybetmiş olan ABD, Japonların asla teslim olmayacağını biliyordu. Japon kültüründe vardır: Ölümüne savaşırlar. Ülkesini işgal de etsen, cephaneliği de tükense, bıçakla üstüne atlar, bir kişi bir kişidir diyerek ölene kadar mücadelesine devam eder.

Buna rağmen egemen bloğun vazgeçmeyeceği o kadar belliydi ki o atom bombalarını kullanma cüretini gösterdiler. Tarihi her zaman kazananlar yazdığı için Yahudi Soykırımı üzerine onlarca kitap yazıldı. Bir sürü film çekildi. Bu olay sürekli hatırlatıldı. Yaşanmış bir şey elbette; ama sanırsın insanlık tarihinde başka acı yok. Bugünün galiplerinin yaptıkları hiçbir zaman bu denli çok vurgulanmadı. Muzaffer bloğun karşısında en uzun süre dayanan ülke SSCB idi. O da ekonomik mağlubiyetle tarih sahnesinden silindi. Hemen ardından Yugoslavya’yı bitirdiler. Kosova’ya giden bir arkadaşım, “ne tuhaf, her yerde ABD bayrağı var” diyordu.

“Bütün bunlar egemen güçlerin oyunları” -öyle zaten. Güçler arasında mücadele varolmaya devam edecek. Bu yüzden mesele güçlenmek. Koskoca Çin bile egemen bloğa apaçık bir şekilde diklenmez, dikkat edin. Henüz yeterince güçlenmediler. Kuzey Kore, arkasında Çin’in örtük desteği olmasa muhtemelen tarih sahnesinden silinmişti. İran en başarılı olanı. İran’ı gezen arkadaşlarımdan duyduğum, adamların neredeyse tam bağımsız ekonomi kurduğu. “Ne alırsan al hepsi İran malı” diyorlar. İran üretimi. Böyle olunca dış etkilere karşı daha dayanıklı oluyorlar tabi; ama yine de zorlanıyorlar.

Henüz güçsüzken fazla iddialı girişimler yapınca Venezuella’yı resmen bitirdiler. Müesses nizama karşı direnebilmek için öncelikle bir alternatif çıkması, o alternatifin sabırla güçlenmesi ve ancak ondan sonra diklenmesi gerekiyor. Zira Almanları ve Japonları zorla, gerektiğinde atom bombasıyla bünyesine katmış, SSCB gibi bir süpergüçle başedebilmiş, film ve müzik endüstrisi olsun, yayınevleri olsun, kültürel hegemonyasını her bakımdan kurmuş bu yapıya karşı, onun dengi olmadan, hiç değilse ekonomik olarak güçlenmeden diklenmek intihar gibi bir şey.

Venezuella’da olanlar, hafif siklet bir boksörün ağır siklete karşı dövüşüne benziyor. Onurlu bir mücadele belki; ama öncelikle iyi beslenip, sabırla kendini geliştirmesi gerekiyordu. Aksi hâlde her seferinde vurup deviriyorlar.

1 Ağustos 2018 Çarşamba

Bir Kayıtsızlık Eleştirisi

Kendisine dokunmayan hiçbir şeye ilgi duymamak, bir şeylere ilgi duyanlar içinse “gereksiz işlerle vakit öldürüyorlar” diye düşünmek sıkıntılı bir tutum. Bence, tam tersine, insana, hayata, dünyaya dair ne varsa her şeye ilgi duymak, mümkün olduğunca dışarısı ile meşgul, dış dünya ile hemhâl olmak, onunla iç içe geçmek gerekir.

Halil Cibran bir yerde “kayıtsızlık ölümün yarısıdır” diyor. Tamamen katılıyorum. Dışarıda olan bitenlere karşı kayıtsız kalmak, başkalarına ve başkalarının ürettiklerine, bir de onların düşüncelerine karşı ilgisiz olmak, giderek azla yetinmeye, beklentileri azaltmaya, böylelikle güzel şeyler başına geldiğinde bile yeterince sevinememeye götürür. “Beklentilerini düşük tutarsan daha mutlu olursun” diye kim demişse, daha depresif, daha acıklı bir ifade daha yoktur herhalde. Neden düşük tutayım beklentilerimi? Hayat öyle renkli ve insanlar öylesine çeşitli fikir ve eserler bırakmış ki geriye, beklentiye girmemek, kayıtsız kalmak, hele hele “ilgi duymuyordum, hiçbir şeye ilgi duymuyordum” filan diyerek, zengin bir iç dünyan da yoksa, depresyona giden yolun taşlarını çoktan döşemişsin demektir.

Her şeyi fuzuli, tüm emekleri beyhude gören kişilerin tutumlarını umursamamak lazım. Her zaman rastlanır: Balıklardan söz açılır. Morina balığı, yayın balığı dersin, “balıkçı mıyım ben?” diye kestirip atar. Çiniden, seramikten bahseder, lale motifinin çoğunlukla boynu bükük resmedilmesine gelir konu mesela, “kafamı gereksiz bilgiyle dolduramam” der. Her şey gereksizdir. Somut bir faydası yahut parasal bir getirisi yoksa, insanlığa dair, hayat dair ne varsa boş iştir. Vakit kaybıdır. Bilmem bu öğrenmeme inadının ve kayıtsızlığın Alzheimer'e de davetiye çıkardığını söylememe gerek var mı?

Descartesçı özne anlayışında temellendiğine inanıyorum bu tutumun. Ben yoksam hiçbir şey yok. Varolan her şeyin bilincine varmak için önce kendi bilincime varmam gerekiyordur: Düşünüyorum, öyleyse varım. Varlığımın kanıtı bendedir. Dışarısı sonra gelir. Böyle düşününce, dışarısına olan ilgin azalır. Daha da kötüsü, dışarısı ile içerisi, nesne ile özne ayrımının yapay bir ayrım olduğu, varolan her şeyin şeyler-içinde-bir-şey olduğu, tüm tekilliklerin çetrefil bir ağ içerisinde birbirine bağlı olduğu gerçeği kafadan silinir. Ben vardır. O ben’e göre düzenlenmelidir her şey. Bu kafayla, çıkarına hizmet etmeyen herhangi bir merak geliştirmen zordur. Doğaya da sömürülecek bir nesne gözüyle bakarsın -dahil olduğun bir ağ olarak değil.

Bence her şeye ilgi duymak, hiçbir şeye kayıtsız kalmamak lazım. Tutkuyla bütünleşmeli dünya ile. Hatta, bizi hiç ilgilendirmeyen konularda görüş beyan etmemiz lazım. Zira sorunun tarafları, durumun içindeki kişiler, illa ki çıkarlarıyla örtüşen görüşleri savunacakları için, herhangi bir çıkarı olmayan, olaya dışarıdan bakan, dolayısıyla mesafe koyabilen kişilerin görüşlerinin gerçeğe daha yakın olması muhtemeldir.

Ne demişti Terentius: Ben bir insanım ve insana dair hiçbir şey bana yabancı değildir.

29 Temmuz 2018 Pazar

Yunanistan Yangını - Temmuz 2018

Yunanistan’daki yangına sevindiği iddia edilen kişilere tepki yağıyor. Nereye baksam, “böyle insanlık olmaz olsun!” tepkileri. Ortada bir tepki var ama tepki verilenler ortalıkta yok. Tepkiyi tepki nesnesinden fazla görüyorum diyeceğim de, hatta tepki nesnesini hiç görmüyorum desem yeridir. Durumu abartıyor olabilir miyiz? Twitter’da ne idüğü belirsiz birkaç anonim hesap hepimizi trollemiş olabilir mi? Yani, sonuçta komşu ülkedeki orman yangınına, ağaçların kül olmasına, masum insanların, sincapların filan feci şekilde can vermesine sevinen kişi ya ortalığı karıştırma hevesindedir ya da apaçık bir şekilde ruh hastasıdır. Her halükârda, böyle insanların sayısı oldukça düşüktür ama bizler, “biz ne zaman bu hâle geldik?” sorularıyla, “insanlık ölmüş”, “vicdanın yerinde yeller esiyor” yakınmaları ve “acının dili, dini, ırkı olmaz” gibi veciz sözlerle, olmayan bir muhatabı ciddiye alıyor, en azından 3-5 ruh hastasının tutumunu milyonlara atfederek durduk yere kendimizi üzüyor da olabiliriz.

Dünya’nın neresinde olursa olsun, orman yangınına sevinebilecek birilerini tasavvur etmek zor. Düşman ülke olsun isterse. Orman bu yahu. Tarafsız. Bunun hepimiz farkındayız zaten. Yalnız, Twitter’dan veya bir haber sitesine yapılmış yorumlardan ekran görüntüsü alıp tepki vermek, kendimizi avutmanın bir yolu da olabilir. “Komşudaki yangına sevinecek denli kötü kalpli yaratıklar” diye bir küme tanımlayıp, buna gerçeklerle örtüşmeyecek denli büyük sayıda insanı dahil edip, kendimizi otomatikman karşı tarafa, yani iyiler kümesine yerleştiriyor, böylelikle kendimizi ahlâken üstün bir konuma koyuyor da olabiliriz.

Sizi bilmem ama şahsen, sosyalistinden Kemalistine, İmam-hatiplisinden aşırı milliyetçisine, öğrencisinden emeklisine varasıya her çeşit insanın olduğu ve bin kişiyi geçmiş arkadaş listemde bir Allah’ın kulunun bile “iyi oldu sana Yunanistan, iyi ki yandı ormanların!” tarzı sözler ettiğine denk gelmedim. Amacım, toplumumuzun tamamının melek gibi insanlardan müteşekkil olduğunu savunmak değil elbette; ama bu seferki tepkinin bilinçli olarak oluşturulduğunu ve körüklendiğini düşünüyorum.

21 Temmuz 2018 Cumartesi

İnsanımız Sinirli

Dün bankamatiğe yedi yüz lira yatıracaktım. Paraları koydum. Dört yüz lirayı aldı. Üç yüzü geri verdi. Başka bir işleminiz var mı? Evet. Bir kez daha denedim. O an arkamdan öyle bir “of!” sesi yükseldi ki şu karşıki dağlar yıkılır. İkinci denemede makine kalan paraları da aldı. Toplasanız iki dakika sürmüştür. Kartımı alıp çekilirken arkamdaki genç kadın sinirli bir tonla “yarım saat daha uğraşsaydınız!” dedi. İlkinde makinenin paraların bir kısmını tanımadığını, ikinci denemede tanıdığını söyledim. Birden fazla işlem yapma hakkım yok mu? “VaaaAAAaar!” dedi. “O zaman niye laf sokuyorsunuz?” dedim. Cevap vermeyince uzatmadım.

İstisna olarak kalsa anlatmaya bile değmeyecek kadar önemsiz bir olay. Yalnız istisna olmadığını, sinirlilik hâlinin bir kurala dönüştüğünü gözlemliyorum. İnsanımızda müthiş bir sinir var. Sık sık duyuyorum: “Sinir katsayım artıyor!” gibi laflar. Katsayısı... Cinnet getirenler, arbedeler, kendini kaybedenler. Bir dakika için en medenî görünümlü birisi bile hiç tanımadığı birisine sinirlenip laf sokabiliyorsa, bir başkası doktorun kafasında parke taşı da kırar, trafikte silah da çeker, sokağa çöp attı diye uyardığında bıçakla da kovalar. Olur yani.

Şimdi “ama öyle deme, bu ülke bize emanet, sorumluluk almalı, insanları doğruya sevk etmeliyiz" diyebilirsiniz de, şahsen, sorun kendimden kaynaklanmıyorsa düzeltmeye uğraşmıyorum. Trafik kurallarına uyalım, uymayanları uyaralım -yok vallahi. Kurallara uyarım ama uymayanları uyarmam. İnsanların sağı solu belli değil. Nasıl tepki verecekleri öngörülemiyor. Fırlat abi çöpü arabanın camından dışarı. Sıkıntı yok. Hadi çocuk olsaydın neyse; ama yetişkinsin. Yetişkin insanı kim düzeltebilmiş ki? İstediğin kadar dikkat et üslubuna, uyaran, uyardığı için hadsiz olarak görülüyor besbelli. Onun için karışmam. Sporda küfür ve şiddet sorunu var yıllardır. Ne oldu? Hiçbir şey düzelmedi. Düzelmez. Herkes kendini düzeltsin. Başkası tarafından uyarılınca, bu başkası ister sıradan bir yurttaş, isterse bir kamu spotu olsun, insanlar gurur yapıyor olsa gerek. "Sen kimsin?" meselesi. Söylenenin doğru ya da yanlış olmasına değil, başkası tarafından söylenmiş olmasına bakılıyor yani.

Kendim doğru olayım. Yapabileceğim budur. Belki model olur. Başkası doğru olsun diye uğraşmak nafile bir çaba. Bu yüzden, sorun benden kaynaklıysa çözmeye çalışıyorum. Benden kaynaklı değilse sorundan uzaklaşmayı tercih ediyorum. Çocuğum olsaydı, kendisini doğrudan ilgilendirmeyen durumlara müdahil olmamasını öğütlerdim. Haklı olduğuna inandığı için şiddete de hakkı olduğuna inanan insanların sayısı giderek artarken, üzülmek istemiyorsan, doğrudan temaslardan, kamusal karşılaşmalardan kaçınmak, kafanda çizdiğin ideale göre gerçekliği şekillendirme arzusundan vazgeçmek gerekiyor.

20 Temmuz 2018 Cuma

Bedelli Askerlik Üzerine

Bu işin nihaî çözümü profesyonel ordu gerçi ama ona girmeyelim şimdi. Ben bedelli askerliğe karşıyım. Anti-militaristlerin ve vicdanî retçilerin tutumunu bir kenara koyarsak görünen şu: Ülkesini sevdiğini iddia eden, hepimizden çok vatan-millet vurgusu yapan kişiler de, askere gitmeyi açıkça istemediğini, emir-komuta zincirine dahil olmak istemediğini dillendirenler de bedelliden yararlanmak istiyor. "Bedelli çıksa da askere gitmesem" diye düşünenler tek bir kesim değil yani.

Ben askere gittim. Geçen sene de yazmıştım bunu galiba. Evet, en çok da silah bakımını severdim. AK-47’lerimizi her Cuma parçalarına ayırır, temizler, yağlar ve toplardık. İnşaat işinden bıkmıştım yalnız. İşi dalgaya vuruyordum artık: "Bu da bir altın bilezik", diyordum, belediyeye başvursam işe alırlar -hiç değilse parke dönüşor, harç karıyor, moloz taşıyorum.

İşin esprisi bir yana, güzel anılarım da oldu. Aynı koğuşta, Türkiye’nin dört bir yanından gelmiş, bambaşka eğitim düzeylerinden, bambaşka aile yapılarından gelmiş kişilerle bir arada kaldım. Zengin-yoksul, şuralı veya buralı fark etmiyordu: Aynı tabildottan aynı yemeği yiyor, aynı saatte kalkıyor, sırayla nöbet tutuyor, mıntıka temizliği yapıyorduk. Eşitlikse eşitlik. Bir nevi izci kampıydı benim için. Herkesin oflayıp puflayarak yaptığı sabah sporu benim en sevdiğim etkinlikti. Üstelik, inanın, çok disiplinli bir yere düşmüştüm. Cep telefonu bulundurmaktan askerî hapishaneye düşen vardı bizim koğuşta. Dokuz sene oldu. Telefon artık serbest galiba.

Şimdi, eminim, bedelli çıktığı için sevinen birçok kişi vardır arkadaş listemde. Gerek kendisi gerekse oğlu için. Yine de görüşümü ortaya koyayım: Ben bedelliye karşıyım. Birincisi, hayatın sana getirdiği her deneyimi kucaklamak, zorluklardan kaçmamak ve yaşantılarının sana katacaklarını göz önünde bulundurmak gerekir. Twitter’da “arkadaşlar ciddiyim. Askerde her gün duş alabiliyor muyuz?” diye soranlar var. Bu kadar da rahatına düşkünlük bana tuhaf geliyor. Jean-Paul Sartre geliyor aklıma. Dünya çapında bir entelektüel, bir filozof. Adam askerde düşmana esir düşmüştü. Bizimkiler “duş alabiliyo’z mu?” diye soruyor, yirmi sekiz gün nasıl geçecek diye hesap ediyor.

İyi ki askere gitmişim. Sırf askerden muaf tutulmak için para ödemek benim tercihim olmaz. Aldım valizimi gittim. Zaten yirmi sekiz gün dayanan adam altı ay da dayanır. Ayrıca ekmek elden, su gölden.

Lafa gelince “hayatın getirdiği ne varsa kucaklamak, her farklı deneyimi yaşamak istiyorum” denir. Sanırım bununla kastedilen aşık olmak, kampta, çadırda kalmak, seyahat etmek, değişik lezzetler denemek filan. O farklı deneyim askerlik olunca kimse almak istemiyor.

12 Temmuz 2018 Perşembe

Eğitim, Cehalet ve Kedicikler


Eğitim tüm sorunları çözebilir mi? Bence o kadar büyük konuşmamak lazım. Az önce Adnan Oktar’ın kediciklerinin eğitim durumlarını gördüm. Kadınların her biri üniversite mezunu. Boğaziçi mezunu mu istersin, mütercim tercüman mı yoksa İngiliz dili ve edebiyatı mezunu mu? Hepsi var. Kimisi muhtemelen “ya işte Batı tarzı bir eğitim aldıkları için böyle olmuşlar” diyecektir. Yoo. İçlerinde ilahiyat mezunu olup Arapça bilen de var. 

“Her şeyin başı eğitim” -öyle mi gerçekten de? Bak, kızlar hep eğitimli ama gitmiş Adnan Oktar’ın “davasına” hizmet etmeye karar vermiş. İradesini o yönde kullanmış ve birer kedicik olmuş. İradelerini başka türlü de kullanabilirlerdi. Eğitim, yani okuma-yazma ve aritmetik öğrenmek, insan biyolojisini, kütleçekimini, suyun kaldırma gücünü, tarih ve coğrafyayı öğrenmek, insanları “iyi insan” ya da “kötü insan” yapmıyor. Bilgi, kişisel görüş üzerinde, görüş derken dünya görüşü diyelim, tercih ve kararların üzerinde pek az etkide bulunuyor. Belki de hiç etkide bulunmuyor. Çünkü bu noktada devreye giren unsur irade, nam-ı diğer istenç. 

Bilgi iradeye alt-güdümlü, iradenin hizmetinde olan bir şey. Müthiş yabancı dilin vardır; ama gider o beceriyi Adnan Oktar için Amerikadaki Evangelistlerin yazdığı evrim karşıtı kitapları Türkçe’ye çevirmek için kullanırsın mesela. Veya müthiş fizik bilgin vardır ama o bilgiyle gidip atom bombası yaparsın. Elinde bir bıçak vardır (bilgi) ama o bıçakla yemek yapmak ya da adam kesmek senin iradene, alacağın kararlara bağlıdır.

Şu itiraz gelebilir: "Canım, eğitim derken teknik eğitimi kastetmiyoruz. Sırf bilgiye dayanan ve değerleri ihmal eden bir eğitim ile alim caniler yetiştirebilirsiniz. Oysa değerler eğitimi düzgün bir şekilde verilirse, çocuklara küçük yaşta özgürlük, hoşgörü, dayanışma, güçlü olduğun için zayıfı ezmeme, dürüst olma vb. değerler aşılanırsa, onlar yetişkin olduklarında sahip oldukları bilgileri iyi amaçlara koşabilir." 

Olabilir. Buna katılıyorum ama bir şerh düşmem lazım: Değerler, yetişkinlerden çocuklara, bilgi aktarılmasında olduğu kadar kolay aktarılmaz. Model olmak gerekir. Didaktik söylemler son derece etkisiz. İkincisi, değerler yorumlanabilen şeylerdir. Üçüncüsü, aynı değerler farklı davalar için suiistimal edilebilir. Dayanışmayı ele alalım örneğin. Kişiler, bu erdemi kendi grubu (ör: Adnan Oktarcılar) içerisindeki dayanışma olarak yorumlayabilir. Veya özgürlükten yalnızca kendisi ve kendisi gibi olanların özgürlüğünü anlayabilir.

Bunları söylediğim için “sen ne biçim öğretmensin!” demeyin. Eğitime karşı değilim elbette. Ama sırf eğitimle tüm kötülüklerin kökünün kazınabileceği, tüm sorunların çözülebileceği inancını biraz naif buluyorum. Toplumsal kültür ve iktisadî altyapı eğitimi aşan ve hepimizi kuşatan belirleyenler. Üstelik fark edilmiyorlar. Çoğu zaman, sudaki balık misali, içinde yüzdüğümüz suyun farkında olamıyoruz. Bu yüzden, eğitimle bir şeyleri değiştirmek sanıldığı kadar kolay değil.

* * *

“Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi oluyorlar” eleştirisi bir yanılsamada temelleniyor. Bu ifadedeki “fikir” sözcüğüyle genellikle kişilerin görüş veya tercihleri kastedilir. Başkalarının görüş ve tercihleri yanlıştır; çünkü bilgiye dayanmamaktadır. Böylelikle, eğer bilgi sahibi olsalardı, görüşleri farklı olacaktı, denmek istenir.

Burada, kişinin, kendisiyle aynı görüşü paylaşmayan kişi ya da kitleleri cehaletle itham ettiği söylenebilir. Aslında, “benim görüşlerim doğru. Başkaları da benimle aynı görüşü paylaşsın isterdim; ama cahil olduklarından beni anlamıyor, doğruyu bulamıyorlar” denmek isteniyor. Kişisellikten arındırıldığında bile hatalı bir yaklaşım bu: Sanılıyor ki, bilgi sahibi olmak, ki bilgi derken, “Türkiye Cumhuriyeti 1923 yılında kuruldu” gibi, görüş farklılıklarından bağımsız olguları kastediyorum, bizi doğrudan doğruya aynı görüşe taşır, sanılıyor ki kimi bilgileri edinince farklı kimseler, sanki farklı yaşanmışlıkları, farklı duyguları, farklı güdüleri, farklı yorumları, farklı sentezleme becerileri yokmuş gibi, hep aynı tercihleri yapar, sanılıyor ki insanlar okuyup bilgilendikçe hep aynı şekilde düşünür ve tüm görüş ve tercihlerini yalnızca ve yalnızca rasyonalite ile inşa eder. Öyle bir şey yok.

Bilgiden yola çıkınca homojen bir bütünlüğe ulaşacağız diye bir şey yok. Bilgi bizi varılacak tek bir yere, nihaî bir durağa götürmez. Görüşler, yorumlar ve tercihler, yalnızca bilgi ile temellenmediği gibi, bazen bilgiye gereksinim bile duymadan inşa edilir. Bu yüzden, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunabilir. Hatta, kimi zaman görüyoruz, az bilgili kimseler çok bilgili kimselerden daha esnek ve zengin görüşler oluşturabilir.

"Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmayın" = “Benim gibi düşünmeyenler bilgisizdir. Yeterince eğitilseler hepsi benim gibi düşünür, benimle aynı görüşleri paylaşırdı” demenin nazik ve süslü yolu. Sanki kitlelere bilgi nakledildiğinde birdenbire herkes aynı yere varacak, sanki aynı bilgi milyonlarca farklı insanı aynı fikirlere taşıyacakmış gibi. 

Koca bir yanılsama.

5 Temmuz 2018 Perşembe

Knausgaard ve Kavgam


Karl Ove Knausgaard’ın Kavgam’ının ilk cildini bitirdim. E-kitabını okuduğum için sayfa sayısını tam olarak bilmiyorum ama beş yüz sayfa vardır. Kimi zaman araya başka kitaplar soktum. Shakespeare’nin Soneler’ini okudum mesela. Cibran’ın Meczup’unu ve Seneca’nın Phaedra’sını filan. (Phaedra’yı bayıla bayıla okudum.)

Kavgam’a dönersek, kitabı İngilizcesinden okudum. Dilini beğendim. Böyle anlatıları seviyorum. Dil yalın ve duru olacak, olay örgüsü ise yüksek IQ gerektirecek kadar karmaşık olmayacak. İç dünyadan kopup gelen ifadelerden müteşekkil, dağınık, fragmanter denilen tarzdaki anlatıları hiç sevmem. Knausgaard öyle değil. Takip etmesi kolay.

Yalnız, her ama her ayrıntıyı anlatması kimi zaman sıkabiliyor insanı. Kahve yapacak diyelim, “mutfağa gittim. Su ısıtıcısına su koydum. Düğmesine bastım. Suyun kaynamasını bekledim. Fincana iki çay kaşığı granül kahve koydum. Isıtıcıdan fincana su döktüm” şeklinde, her adımı anlatıyor adam. Her şeyi. İyi tarafından bakarsak, bu ayrıntıları İngilizcem açısından yararlı buldum. İnsanın sözdağarcığı gelişiyor. Felsefe veya araştırma-inceleme okumak benim için daha kolay. Zor dedikleri kavramsal dilde zorlanmam; ama kevgirin İngilizcesini unuturum mesela. Böyle somut, gündelik şeyler daha zor gelir bana. Veya “wring” sözcüğünü düşünelim. Hani bir toz bezini ıslattıktan sonra kıvırarak sıkar ve suyundan arındırırız ya, işte o “kıvırıp sıkmak” anlamına geliyor “wring” sözcüğü. Ben böyle şeyleri unutuyorum. O yüzden bazı kitapları İngilizcesinden okumak iyi oluyor. Ya öğreniyor ya da hatırlıyorsun.

Knausgaard böyle gündelik işlere çok fazla yer ayırırken arada düşünsel kimi değerlendirmeler yapıyor. Oralara bayıldım. Baştan sona iç dünyasından ve düşüncelerinden bahsetseydi sıkardı. Bunlar hiç olmayınca da olmuyor tabi. Dengeyi iyi kurmuş. Yalnız çok hacimli ciltler. O yüzden ikinci cildi okur muyum bilmiyorum. Okusam bile bir süre erteleyeceğim kesin. Araya başka kitaplar koymam lazım. Hayat kısa.

Kavgam’dan herkes kendine göre bir şeyler çıkarabilir tabi. Benim dikkatimi İskandinavların enternasyonelliği çekti. Çoğu İskandinav ömrünün bir kısmını başka bir ülkede geçiriyor olsa gerek. İngiltere’de, İzlanda'da filan kalmış. İsveç'te yaşamış bir de. Unuttum kaç yıl olduğunu. "Sonra şuraya taşındık, burada iş buldum, oraya geçtim" vs.

Beyaz Zenciler ve Tavandaki Kukla’nın Norveçli yazarı Ingvar Ambjörnsen de Almanya’da yaşıyormuş, Hamburg’da.

2 Temmuz 2018 Pazartesi

Sosyal Medya Sanıldığı Kadar Güçlü Değil

Sosyal ağlarda insanlar yine kendileri gibi olan kişileri takip ediyor. Birbirini onaylayan, birbirine hak veren, birbirinin ne diyeceğini önceden bilen kişilerden oluşan arkadaş listeleri kapalı birer çember oluşturuyor. İnsanlar dahil oldukları çember içerisinde küçük bir sapma gördüklerinde, karşısındakini taraf değiştirmekle itham edebiliyor. Hep onaylandığın ve daima iman tazelediğin bu ortamlar, kafada yerleşmiş şemaya aykırı giden bir görüşe karşı kişiyi tahammülsüz kılıyor.

Hükümetin kimi uygulamalarını eleştiren birisiyim; bu eğitim olur, ekonomi olur, dış politika olur, insanların görüş beyan etmekten çekinmeleri (oto-sansür) ya da başka bir şey olur: Bu görüşlerimi okuyan ve hak veren kişiler, nükleer santrale taraftar olduğumu yazdığımda ya şaşırıyor, ya öfkeleniyor ya da derhal itiraz ediyor mesela. Çünkü ya siyahsındır ya beyaz; ya çemberin içindesindir ya da dışında. Çemberin içindeysen tüm söylediklerin çemberin dışındakilere karşıt gitmelidir. Facebook yine idare eder. Twitter’da en ufak bir sapmayı kaldıramayan insanların sayısı çok daha fazla. Twitter kullanıcıları bilir: Herkesin herkesi blokladığı/engellediği bir ortamdır. “Ne demiş söylesene, bende bloklu olduğu için göremiyorum da :/” ifadesine sık sık rastlarsınız.

Farklı görüşleri olan insanlarla konuşmak ve onları ikna etmeye çalışmak hâlâ işe yarar bir yöntem. Farklı görüşleri benimsemiş kişilerle hiçbir irtibatın, hiçbir temasın yoksa, görüşlerini tebliğ etmiyor, itirazları dinlemiyorsan, kimi, nasıl kazanacaksın ki? Twitter’da, zaten tek başına iktidar bir hükümet varken 24 Haziran erken seçiminin bir gerekçesi olmadığını söyleyen birisine, “evet, hükümet tek başına iktidar ama yeni sistem yürürlükte değil. Erken seçim için gerekçeleri yeni sistemin bir an önce yürürlüğe konması” demiştim. Bunu doğru ya da yanlış bulduğumu söylememiş, sadece gerekçeyi söylemiştim ve bu kişi beni bloklamıştı.

Kendimizden yola çıkarak kimi normlar ortaya koyuyor ve o normlara uymayan, daha doğrusu tercihleri bizden farklı kişileri norm-dışı, anormal ve giderek “psikolojik olarak rahatsız” olmakla itham ediyoruz. Başka bir çembere dahil olanlar da bizi anormal görüyor ve bu böyle sürüp gidiyor.

Bu sebeplerle, sosyal ağların sanıldığı kadar etkili olmadığına ve ana akım medyanın ve televizyonun hâlâ güçlü olduğuna inanıyorum. Buralarda ancak birbirimizi avuturuz. Avutalım, tamam. Kendimiz gibi olanlarla yakınlaşalım -buna da temelde itirazım yok. Gruba aidiyet duygusu içgüdüsel bir gereksinimdir ve sağlıklıdır belki de.

Yalnız, aynı görüşleri paylaşan kişilerin oluşturduğu bu sanal cemaatler gerçeklikten kopmaya sebep olabiliyor. Gerçeklik, kafamızdaki şemaya oturmuyorsa, mevcut şemayı güncellemeyi, onun üzerinde kimi değişiklikler yapmayı değil, gerçekliği inkâr etmeyi yeğliyoruz. Gerçeklik bizim istediğimiz gibi değilse, bizim istediğimiz gibi bir gerçekliğin varolduğuna inanan insanlarla bir aradalıklar kuruyoruz ki birbirimizi doğrulayıp duralım.

Bunda ölçüyü kaçırmamak lazım.

29 Haziran 2018 Cuma

Bu Balkan Göçmenleri Size Ne Etti?

“La’bu Balkan göçmenleri size ne etti?” diye sorasım geliyor. Kimseye bir zararları olmasa da bir türlü beğendiremediler kendilerini. “Ezik” diyen mi dersin, “nehrin öte yakasından gelenler” diyerek, yeterince yerli olmadıkları imasında bulunan mı istersin, adamlara durduk yere laf çarpılıp duruyor. Hayır, kabaca bakıldığında Marmara Bölgesi, ya da hadi Rumeli diyelim, tamamen göçmen zaten. Gerçi Türkiye’de -özellikle savaşlar sebebiyle- yer değiştirmemiş kim kaldı ki? Burada Çamçukur diye bir köy var mesela, mahalle yaptılardı sanırsam, taa 93’ Harbi’nde Ruslardan kaçıp gelmiş Lazlardan müteşekkil. Yani sen oradan geldin, ben buradan gittim muhabbetinin bir anlamı yok. Savaşlar, mübadeleler, işsizlik ve kentleşme derken yer değiştirmeyen kalmadı neredeyse.

İnsanlar zorluklar yaşamış ki kitleler hâlinde yollara düşmüş -zevkinden değil. Mümin Dedem Bulgaristan’dan tek başına gelmiş mesela. 13-14 yaşında. Elinde bir tane sopa: “Yolda sataşan olursa kendimi korurum” düşüncesi. Babası askere gidince bir daha dönmemiş. Muhtemelen ölmüş bir muharebe esnasında. Akıbeti belirsiz yani. Annesi (büyük-büyük annem) Kütahya’dan birisiyle evlenmiş. Kopmuş irtibatları. O da çocuk başına gelmiş işte. Önce Keşan’da durmuş, sonra Yalova’ya gelmiş. “Keşanlı Mümin” derlermiş bu yüzden. Bulgaristan'da insanların Türkçe konuştuğu köyler var hâlâ.

“Nehrin öte yanından gelmişsin hâlâ konuşuyorsun” demişti bir milletvekili, nereli olduğunu tam olarak hatırlamadığım ama Marmara Bölgesi’nden bir milletvekili için. Kafa yapısına bak... Hayır, tarihe bakan, azıcık tarihe ilgi duyan bir insan bu ayrımlara zaten gitmez. Osmanlı-Osmanlı-Osmanlı deyip duruyorsun, e Osmanlı dediğin zaten bir Balkan imparatorluğuydu kardeşim. Başkentleri Bursa, Edirne, İstanbul. Hep Batı’da. Bakmayın oryantalistlere. "Ortadoğu" dediğimiz İngiliz icadı bir sözcük. Osmanlı deyince de akıllarına Suudi Arabistan, Umman ve hatta Afganistan filan gelir. Yok yahu, Arap coğrafyasının Osmanlı’ya katılması çok sonra. Sanıyorum Yavuz Sultan Selim dönemi. Yoksa hem kuruluş hem de yönetim merkezi itibariyle Osmanlı zaten Batı’da, Avrupa’nın dibindeydi.

Önümüzdeki yıllarda Türkiye’yi karış karış gezmek istiyorum. Anadolu, özellikle Erzurum, Sivas filan, Selçuklu mirasını taşıyan şehirlerdir asıl. Osmanlı için daha ziyade Batı’ya bakacaksın, Doğu’daysa daha çok Selçuklu izleri olduğu söylenir. Çok istiyorum gezmeyi... Neyse. Dağıtmayayım. Diyeceğim o ki, Balkan göçmeni deyince akıllara Türkiye’yle hiçbir bağı olmayan insanlar geliyorsa o akıllarda sorun var. 

Bu insanları Arjantin’den, Çin'den veya Norveç'ten gelmiş, Türkiye’nin geçmişiyle hiçbir ilgisi olmayan kimseler zannediyorlar herhalde. Anlamak güç.

10 Haziran 2018 Pazar

Rakamlarla Türk Gençliği

Twitter’da şöyle bir bilgi dolaşıyor: “Gençlerin %55’i eğitim aldığı alanda çalışmak istemiyor, %89’u yabancı dil bilmiyor, %72’si okul kütüphanesini kullanmıyor, %27’si çalışmayı düşünmüyor, %88’i spor yapmıyor, %83’ü cinsellik eğitimi almamış, %95’inin pasaportu yok, %98’i STK üyesi değil.” Altında da ahlar-vahlar tabi.

Bence bu rakamlar iyi bile. Yani gençlerin %45’i gerçekten de eğitim aldığı alanda çalışmak istiyorsa bu iyi bir oran. Zira işini seven pek az insana rastlıyorum. Kime dokunsam bin ah işitiyorum. Gençlerin %11’i gerçekten de yabancı dil biliyor, onu etkin bir şekilde kullanabiliyorsa iyiymiş; zira ben bu rakamın %7-8 olduğunu sanıyordum. Okul kütüphaneleri çoğunlukla atıl vaziyettedir zaten.

Çalışmayı düşünmeyen %27’lik kesime sesleniyorum: Sizi çok iyi anlıyorum gençler. Çoğunluk zorunda olduğu için çalışıyor zaten. Elbette çalışmadan yaşayabilmek istersiniz. 21-23 yaşına kadar bende de vardı o duygu. Bir gün yapılmamış bir şey keşfedip bir şekilde köşeyi dönecek, sonrasında ömür boyu çalışmak zorunda kalmayacaktım. Çalışmak bana uygun değildi. “DNA’mda yoğdu.” Kendimi ilgi alanlarıma bırakmalı, felsefe, sanat ve sporla günlerimi geçirmeliydim. Gelgelelim öyle olmuyor. O yüzden o %27’lik kesim büyük bir hayal kırıklığına uğrayacak. Kendilerini hazırlasınlar.

%88’i spor yapmıyormuş. Doğrudur. Düzenli spor yapmak boş zaman işi. Yoğun çalışan insan spor-mpor yapamaz. %12 düzenli spor yapıyorsa gene iyiymiş. %83’ü cinsellik eğitimi almamış. Vallahi ben asıl bu eğitimi alan %17’yi merak ettim; zira artık “gayri ahlakî” bulunduğu için kimseler bu konuda eğitim almıyor sanıyordum. %95’inin pasaportu yokmuş. Doğrudur. Türkler yurtdışına en az çıkan milletlerin başında geliyor. %5’lik bir kısım her yere giderken, geri kalan %95, gurbetçileri saymazsanız, bir kez olsun bile yurtdışına çıkmıyor. Bunun için genç olmanıza gerek yok. Yetişkinler de çıkmıyor zaten. Üstelik artık ikinci bir vize daha kondu önümüze: Avronun pahalılığı. Yani AB ülkeleri vize istemeyecek olsaydı bile, mevcut döviz kurları varken, gene pekçok kişi dışarı çıkmakta zorlanırdı.

Gençlerin %98’i herhangi bir sivil toplum kuruluşuna üye değilmiş. Etkin bir rol üstlenmiyorlarmuş. “Bana ne ya!” tavrındaymış. E iyi de, n’apsınlar abi? Hangi STK’nın hangi politik cenahta olduğunu kestirmek bir genç için kolay mı? Yıllarca bize “demokrasiyi içinize sindirin! Neden cemaatten rahatsızsınız? Sonuçta onlar da bir STK!” dendi. Bir STK’ya gireyim de topluma faydam olsun demeye korkuyor insanlar. “Yarın bir gün o STK’nın bir yerlerle bağlantısı çıkar, neme lazım, bulaşmayalım” düşünceleri... Anne-babaları duysa kızar zaten: “Ne? Hangi derneğe üye oldun?? Çabuk iptal et üyeliğini!”

Özetle, yukarıdaki rakamlara şaşırmak şöyle dursun, bazılarını iyimser bile buldum. Kitlesel eğitime dair de bazı yeni görüşlerim var. Bir ara paylaşırım.


Yorum: Üniversitelerdeki eğitim kalitemiz de vasatın altı belki de. Kendi işini yapan arkadaşlardan, kendi işini hakkıyla bilenlere de rastlamak zor oldu açıkçası. Vizyon da yerlerde... İdealler konusu da sıkıntılı. Şimdinin ergenlerinde toplumsal hayallerden çok, bireysel ve maddi hayaller görüyorum. Felsefenin, idealizmin zaten çok uzağındalar... Kötü bir dönüşüm içindeyiz. Modernleşmemiz elitist çerçevede değil, popülist çerçevede... Yazdıkların konusunda da hemfikirim. Toplumsal bir pozitif dönüşüme ihtiyacımız var. Yoksa gelecekte kalite sorunu yaşıyacağımız kesin... Ben, bizi geçen bir nesil isterdim. Ne yazık ki biz bile daha kaliteli kaldık...

Yanıtım: Yazdıklarına katılmakla birlikte, aslında Türkiye'nin kendi elitlerini yetiştirdiğini görüyorum. Yüzde beş-onluk bir kesim aradan sıyrılıyor. Gayretli, iyi eğitim alıyor, mühendis, doktor, hukukçu, akademisyen vs. Aslında bunlar ülkeyi ayakta tutuyor bir bakıma. Geri kalan çoğunluk ise zorunlu eğitimde, kayda değer beceriler edinmeksizin, sırf devam zorunluluğu olduğundan okula gelerek, anne-babası işte çalışırken boşta kalmasın diye eğitim-öğretimle "meşgul" ediliyor. Boşta kalmamaları, disipline edilmeleri için bir meşgale... 13-18 yaşlarında milyonlarca genci sokağa salmazlar.


Öte yandan, bu devasa kitle neyi hedefliyor, nereye yönlendiriliyor bilmiyorum. Çoğunluk, doktor ya da mühendis olamasa da başka işler yapmak istemiyor artık. Bu anlamda Batılılaştık. Nasıl ki bir Fransız diş hekimi, avukat ya da öğretmen olurken ağır işleri ise Arap göçmenler yapıyorsa, Türkiye'de de okumayan gençler iş beğenmediği için muhtemelen dükkan filan açacak, beğenmedikleri işleri ise Suriyeliler yapacak yakında. Bu dönüşüm başladı: Masa başı iş varsa tamam. Değilse çalışmaz. Evde oturur daha iyi. Bakıcılar mesela. Şu an bile pek çok hasta ve yaşlı bakıcı Özbek, Kırgız, Kazak filan. Türk vatandaşı yapmıyor.

Naçizane fikrim o ki, bir yüzde on tamam, onlar işi götürür. Geri kalan büyük yığın içinse kayda değer bir plan-program yok görünüyor.

Toplumsal hayaller demişsin. Bizim toplumda toplumsal hayallerin sonu hapisle sonuçlanabildiğinden pek o hayallere bulaşmıyorlar haklı olarak :) Zaten anne babaları kızar. Bireysel hayalleri var dediğin gibi. Yeni iPhone modelini almak gibi mesela. Onu alınca mutlu oluyor. Yetiyor. STK filan, bunlar uzak şeyler.

3 Haziran 2018 Pazar

Schopenhauer, Yalnızlık ve Boş Zaman


Schopenhauer, Yaşam Bilgeliği Üzerine Aforizmalar’da şöyle diyor: “İç dünyası zengin bir insan, her şeyden önce acı çekmemeye, kendini ihmal etmemeye, dinginliğe ve kendi başına kalmaya yönelecektir, yani sakin, alçakgönüllü ama olabildiğince engellenmemiş bir yaşam arayacaktır ve buna göre, sözümona insanlarla kimi tanışıklıklardan sonra, kendi köşesine çekilmişliği ve hatta, büyük bir kafaysa eğer, yalnızlığı seçecektir.”

Burada ikna olmadığım tek yer, “sözümona insanlarla kimi tanışıklıklar” ifadesi. Kendi başıma geçirdiğim zamanı hiçbir şeye değişmesem de, insanlarla tanışıklığı seviyorum. Başkaları iyidir -özellikle ilgilerin ve mizacın bakımından benzeşiyorsan. Şu tuzağa dikkat: Kişi, kendi tek-başınalığından hoşnutsuz olduğu hâlde, “iç dünyam zengin olduğu için insanlardan uzak duruyorum” sanısıyla kendini avutabilir. Onun dışında, okuma yazmayla arası iyi olan, üretmeye yatkın ve yarım bırakma alışkanlığı olmayan kişilerin, gerçekten de, öncelikle acıdan uzak durmayı, kendini ihmal etmemeyi ve dinginliği hedeflediği doğru. Bu bilinçli bir tercih.

İlerleyen sayfalarda Schopenhauer boş zamandan bahsediyor. Schopenhauer diyor ki, dolu bir insan için boş zaman “yararlanılacak” bir şeyken, boş insan için bir an önce geçip gitmesi, “geçirilmesi” gereken bir şeydir. Schopenhauer’e katıldığım bir diğer nokta can sıkıntısı konusunda yazdıkları. İlgileri, zevkleri, odaklandığı kimi konuları olan insanlar can sıkıntısı nedir bilmez. Dolu insan, sürekli hareket hâlinde, eli dursa ayağı durmayan, kendi kendisine bir an olsun tahammül edemeyen, aşırı sosyal diyebileceğim tarzdaki kişileri anlayamaz. Erken kalktığı, önünde uzun bir gün olduğu için ziyadesiyle hoşnuttur. Çoğunluk için [boş] zaman bir yükken, onun için bir armağan, bir nimettir; zira yapacak çok işi vardır. Böyle insanların canı sıkılmaz.

Gerçekten de zaman en değerli şey. Elimde olsa tüm yatırımımı zamana yapardım. Biraz düşününce, milyonlarımız da olsa, bırakın yirmili yaşlara dönmeyi, bir saat öncesine bile dönmenin olanaksız oluşu acı bir durum. Trilyonlarımız olsa da geçen zaman geçti gitti -geçmiş olsun.

Bu arada, zamanın boşa geçirildiği izlenimi veren kimi anların da değerli olduğunu düşünüyorum. Yalnızken genellikle yapacak bir şeyler bulurum. Yine de, hiçbir şey yapmadan uzandığım, başka bir deyişle aylaklık ettiğim anlar olur. Okumadığım ve üretmediğim bu geçici anlarda şarj oluyor, ardından elimdeki kitaba daha iyi odaklanabiliyorum mesela. 

Ardından daha büyük bir dikkat ve üretkenlik getiren bu küçük aylaklık anları üretkenliğe katkı sunuyor yani.

1 Haziran 2018 Cuma

Üç Değini: Tanrı Sözcüğü, Aforizmalar ve Enver Aysever

Türkçe’de “Tanrı” kadar talihsiz bir sözcük daha var mı acaba? Anlamı bilinmeyen bir sözcüğe düşman olunmasını anlarım. Ama “Tanrı” öyle değil. Herkes “Tanrı” dendiğinde ne kastedildiğini anladığı hâlde, sözcüğü işittiğinde aklına yaratıcı güç veya varoluş zincirindeki ilk halka gibi anlamlar geldiği hâlde, bu sözcüğe karşı bir düşmanlık var.

Bir yazımdan ötürü özelden mesaj atmıştı birisi. “Tanrı değil Allah diyeceksin!” şeklinde bir uyarıydı. Sanki Türkçe'de böyle bir sözcük yokmuş gibi. Zaten insanlar kamusal alanda kullanmaz oldu. İbranice “Rabbim” dersin, Farsça “Mevla” desen olur; ama Türkçe “Tanrı” deyince nedense olmaz. Etrafında “Tanrı değil Allah!” diye seni düzeletecek birine rastlaman olasıdır. Kendi diline bu denli düşman insanları anlamakta zorlanıyorum.

Türkçe takıntım yok. Konuşurken esas olan kendini doğru ifade edebilmektir. Sözcüklerin ille de Türkçe kökenli olmasına dikkat etmem; ama güzel bir Türkçe karşılık varsa muhakkak onu kullanırım. Türkçe kökenli sözcükleri tercih etme sebebim hem kulağıma daha hoş gelmesi, hem de karşımdaki kişinin sözlüğe bakmaksızın demek istediğimi anlayabilmesi. Bir arkadaş güzel bir örnek vermişti: “İptidaî yaşam tarzı” dendiğinde ne dendiğini anlaman için sözlüğe bakman gerekir. “İptidai” sözcüğünün anlamını bilmiyorsan sözlüğe muhtaçsın. Ama iptidainin Türkçe karşılığı olan “ilkel” dendiğinde sözlüğe bakmana gerek yok. Sözcük Türkçe kökenli ilk’ten türetildiği için anlamı zaten apaçıktır.

Tanrı diye bir sözcük var ve herkes bunun anlamını biliyor. Bu inat anlamsız. Kaldı ki, “çok-tanrılı dinler” gibi ifadeler için de bu kelimeye muhtacız.

Sonuçta “çok-mevlalı dinler” denecek değil.

* * * 

Nesir çok, nazım pek az. Şiir denince akla yalnızca aşkın, kavuşamamanın, kadının ve erkeğin gelmesinden hoşnutsuzum. Her konunun şiir biçiminde, daha doğrusu nazım biçiminde kaleme alınmasını isterdim. Bu konuda çok zayıfım. Derdimi düzyazı ile anlatmayı seviyor, kendimi böyle ifade edebiliyorum. Klavye başına geçtiğimde durmaksızın yazdığım oluyor. Bazen bir seferde yüz sayfa yazabilirmişim gibi geliyor. Ama asıl marifet kısa ve vurucu cümleler kurmak, lafı uzatmadan, açıklama üstüne açıklama yapmadan kendini anlatmak değil mi? Öyle cümleler kuracaksın ki, bir tanesi bir sayfalık metne bedel olacak. İki mısra uzun açıklamaların yerini tutacak.

Bu konudaki cehaletimi bağışlayın ama Türkçe yazılmış böyle bir eser bilmiyor, bulamıyorum. Oruç Aruoba’nın kitaplarını sayabiliriz -belki; ama onun dışında, Nietzsche’nin Böyle Buyurdu Zerdüşt’ü, Dante’nin İlahi Komedya’sı, Seneca’nın kitapları veya Goethe’nin Faust’u tarzında, Türkçe yazılmış ve kadınla erkeğin aşkından fazlasını ele alan bir kitap var mı?

Eleştirmiyorum. Ben de öyle yazamıyorum. Dedim ya, zayıfım bu konuda. Mevlana’nın Divan-ı Kebir’ine baktım. Yer yer baktım. O nasıl bir dildir arkadaş? Müthiş. Üstelik Farsça’dan çeviri. İranlıların bu işin piri olduğu söylenir zaten. Öyle etkili bir dil, öyle güçlü bir retorik kurabilmek isterdim.

Aforizma yazmak büyük ustalık gerektiriyor. Okuması kolay, kısa cümle ve paragraflar. Yazması ise çok zor. Hep açıklama yapma, gerekçelendirme gereği duyuyoruz ve böylelikle söz uzadıkça uzuyor.

Belki yaşlılığımda o olgunluğa erişirim. Bilmiyorum. Yirmi kadar kitap almam lazım. Şimdilik okumaya devam.

* * *

Enver Aysever aynen şöyle yazmış: “Siyasetçiler mal varlıklarını nasıl açıklamakla yükümlüyse, mesela son üç yılda okudukları kitapları da halkla paylaşmalı. Tabi sadece isimlerini vermek olmaz, halkın karşısına çıkıp; neyi, neden okuduğunu anlatıp, ikna etmeli!”

Vallahi ben böyle fantastik bir talep görmedim :) Zaten bu kitap fetişizmini de anlamış değilim. Vaktimin çoğu kitaplarla geçiyor. Okumak güzel şey; ama kitap okumak siyasette sanıldığı kadar dönüştürücü bir iş değil. Başımıza çok kitap okuyan birisi geçince Türkiye otomatikman iyiye gidecek diye bir kaide yok. Kitaplar, onları okuyan kişiyi iyi bir insan yapmaya muktedir değil. Bu masumane ve naif varsayımları geride bırakmalıyız artık. Çok okuyan birisi bildiklerini kötüye de kullanabilir pekâlâ. Kaldı ki saha adamları istese de çok okuyamaz zaten. Akademisyen gibi okuyup araştırmaya ayıracak vakti bulamazlar. Mümkün değil.

Yabancı dil takıntısı da anlamsız. Mevcut parti liderlerinin ileri derecede yabancı dil, daha doğrusu İngilizce konuşabildiklerini sanmıyorum. Bilseler iyi olur ama bilmiyorlarsa da Dünya’nın sonu değil. En iyi çevirmenleri tutarsın, sorun çözülür. Cehalet övgüsü yapmıyorum. Ama kitap okumak, yabancı dil bilmek, tiyatroya gitmek, klasik müzik dinlemek filan politikacıları daha iyi niyetli ve başarılı kılmaz.

Politikada bir söylem geliştirirsin. Ekonomi, enerji, sağlık, eğitim ve hukuk gibi alanlarda yapacaklarını, bu konulara dair tercihlerini ve izleyeceğin yönü vatandaşa anlatır ve destek beklersin. “Politik iradeyi şu yönde kullanacağım” deyip risk alır, tercihlerin başarı getirirse başarılı olursun, o kadar. Tercih ve iradenin ne yönde kullanılacağıdır esas olan -yoksa kaç kitap okudukları, en son hangi kitabı okudukları, okuduklarından ne anladıkları filan değil.

Enver Aysever başında kendisi gibi birisini istiyor herhalde. Bunu anlayabiliyorum. Tiyatroya müthiş bir merakı var ve tiyatroya merak duyan bir yönetici istiyor örneğin. Anlıyorum ama tiyatroya merak duyan bir yönetici son derece başarılı da olabilir, başarısız da. Tiyatroya duyduğu ilgi kişinin politik başarısına ne katkı sunar, ne de ona zarar verir. Konu alakasız.

Bakalım tabandan daha başka ne gibi fantastik talepler gelecek?

25 Mayıs 2018 Cuma

Romalılar ve İyi Yaşam

Çoktandır mutlak doğruluk peşinde değilim. Metafizik kesinlikler, şaşmaz doğrular, mantık ve bilgi felsefesi gibi konular ilgimi çekmiyor. Özellikle Tanrı inancı ve hayatın anlamı gibi konuların yirmili yaşlarda çözülüp rafa kaldırıldığını düşünüyorum. Bu durum bana özgü değilmiş. Schopenhauer, İrade ve Temsil Olarak Dünya adlı başyapıtına ilerleyen yaşlarında yazdığı ikinci ciltte, gençliğinde yazdığı ilk ciltteki fikirlerini hiç değiştirmediğini söylüyor, “yeni bir şey söylemiyor, sadece ilk ciltte yazılanları ayrıntılandırıyorum” diyordu.

Mantık, varlık, bilgi, metafizik filan değil de, çoktandır hayata dair daha somut konulara yöneldim. İyi yaşamak, gençlik, yaşlılık, dostluk, ilişkiler, mutluluk ve Nietzsche’nin deyişiyle “yeni değerlerin inşası” gibi konular çekiyor ilgimi. Yeni değerlerin inşası iddialı bir laf. Şöyle bir düşünün: Aklınıza hâli hazırda bilinen sorumluluk, dayanışma, dürüstlük ve adalet gibi değerler dışında ne geliyor? Gerçekten keşfedilmemiş yeni değerler ortaya koymak ne kadar mümkün? Bence mümkün; zihnimde dolanan dağınık bulutlar var ama henüz toparlanmadılar. Belki hiç toparlanmayacaklar. Bilemiyorum. Bakalım.

Eskiden Romalılar ilgimi çekmezdi. “Pff” derdim. Neşe, huzur, dinginlik, iyi yaşama ve bilgelik üzerine akıl veren bir takım sıkıcı adamların nutuklarıydı gördüğüm. “Ne kadar da sıkıcı” derdim. Felsefe Roma’da duraklama dönemine girmiş diye düşünürdüm.

Şimdilerde tam aksi bir ruh hâlindeyim. Önümüzdeki dönemde Horatius, Cicero, Ovidius ve Marcus Aurelius gibi düşünürlerin yapıtlarını okumak istiyorum. Deneme çok daha cazip bir tür oldu benim için. “Nasıl yaşamalı?” sorusu eskisine göre çok daha fazla çekiyor ilgimi. Marcus Aurelius’un Düşünceler’i var mesela -veya Cicero’nun Dostluk ve Yaşlılık üzerine bir kitabı var. Horatius’tan bir şey bulmuş değilim henüz. Olmazsa İngilizce bir e-kitap bulurum. Her halükârda, bu adamların hayata dair bilgelik yüklü sözlerini dinlemek istiyorum artık. Mutlak bir doğruluk, şaşmaz bir kesinlik yok belki o metinlerde. Ama zaten çağımız kesinlik çağı değil. Bu yüzden bugün yorum, bilgiden daha önemli geliyor bana. Yorum demişken, Gadamer’in Hakikat ve Yöntem’inin İngilizcesi elimde. Onu çalışayım diyorum ama bunun çok uzun ve meşakkatli bir süreç olacağının da farkındayım.

Sanırım bu sürece Cicero’nun Dostluk ve Yaşlılık Üzerine adlı kitabıyla başlayacağım.

Bakalım. Yavaş yavaş.

23 Mayıs 2018 Çarşamba

Dolar ve Avronun Yükselişi Üzerine

Türk lirasındaki değer kaybı daha ne kadar sürecek bilmiyorum ama seçim sonrasında hükümet ister aynı kalsın ister değişsin, işleri hiç kolay olmayacak. Ekonomide her şey birbirine bağlı. Karşılıklı olarak birbirimize bağımlıyız hepimiz. Okulda fotokopi çekiyorum. Elektrik kullanıyorum. A4 kağıtlar Brezilya’dan ithal edilmiş. Cihazın yedek parçası Çin’den ithal. En basitinden dışarıda oturup pide yiyecek olsam, yediğim yerin kirası, çalışanların ücretleri, yemeğin malzemesinin üretim süreci, tarlada traktörün yaktığı mazot ve nakliye masrafı geliyor akla. Bu en basit örnek. 

Tüm ekonomik unsurlar birbiriyle karşılıklı olarak bağımlı ve herhangi bir kötüye gidiş domino etkisi yapıyor. Böyle bir ortamda “dolar ve avrodaki artış dış güçlerin bir oyunu” söylemi bir yerden sonra tutmayacak; zira dış güçler hep vardı ve hep varolacak. Türk lirası değerliyken de, değer kaybederken de dış güçler var. Sonuçta farklı devletler olduğu sürece, farklı güç odakları olduğu sürece bunların birbirleriyle mücadelesi de kaçınılmazdır. 

İkincisi “sorumlu biz değiliz, dış güçler” demek yalnızca gidişat kötü olduğunda akla gelen bir bahane. Konjonktüre ya da uluslararası ilişkilere referans verilecekse, sonuçta ithalat ve ihracat ile kaçınılamaz bir şekilde dışarıya bağımlıysak ve dışarısı da aynı şekilde bize bağımlıysa (küreselleşme), madem gidişat kötü olunca sorumlu dışarısı, o hâlde iyiye gidiş olunca da bunu kendi başarımız olarak görmememiz gerekir. İşler yolunda giderken “biz yaptık” deyip kötüye gidiş olduğunda dışarısını işaret etmek, iyi not aldığında bunu kendi başarısı olarak görüp düşük not aldığında “öğretmen düşük verdi” diyen öğrencilerin tutumunu andırıyor.

Kendi adıma bu pahalılığa karşı küçük bir önlem aldım. Zaten masrafsız insanım. Yine de bu yaz yurtdışına çıkmamaya karar verdim. Avro böylesine pahalıyken Avrupa’yı gezmek apaçık bir lüks. Erasmus+ projemiz sayesinde Mart’ta Portekiz’i gördüm zaten. Şimdilik o bana yeter. Bu yazın vaktimi kitaplarla, dostlarla, filmlerle ve sporla geçirir, hem şu göbeği biraz eritmiş olurum. 
Kitaplardan da bahsedesim var şu sıra. Sonra yazarım.

21 Mayıs 2018 Pazartesi

Bolluk İyidir - Çalışmak Sefalettir, Köle İşidir

Bolluk iyidir. Hayatını kazanmak zorunda olmayan kişi daha değerli etkinliklere yönelir. Sırf ay sonunu getirebilmek, faturaları ve kirayı ödeyip çocuğun masraflarını denkleştirebilmek için çalışan, daha doğrusu çalışmak zorunda olan kişi kendisini başka işlere veremez. Yaşamaz o, yalnızca hayatta kalır.

Sefalet, yokluk ve nadirlik hep yüceltilir. Az bulunan güya daha değerlidir. "Sürüneceksin ki konforun kıymetini anlayasın" denir. Bundan şüphe duyuyorum. Bolluk her anlamda iyi. Nesnelerin kolayca erişilebilir olması, sanıldığı gibi onları değersiz kılmıyor. Kitaplar eskiden erişilmezdi örneğin. Küçük bir zümrenin elindeydi ve kitleler kitap nedir bilmezdi. Şimdi herkes kitaplara erişebiliyor. 10-15 liraya dilediğin kitabı alabiliyor, internet üzerinden e-kitap sürümünü bulabiliyor, hiç olmadı kütüphaneden dilediğin kitabı ödünç alabiliyorsun.

Sonuç: Kitaplar değersizleşti mi? Hayır. Yokluk, onları sırf nadir bulundukları için değerli sanmamıza yol açıyordu: Bir yanılsama. Oysa kitaplara değerini veren onların nadir bulunması ya da erişilmez olmaları değil, onların içeriği, söyledikleri, estetik düzeyleri ve uyandırdığı duygulardı. Denebilir ki bolluk, onların asıl değerlerinin ortaya çıkmasına imkân verdi.

Müziğin demokratikleşmesi... Hâlâ müzik dinliyoruz; zira önemli olan onun ulaşılmaz veya nadir bulunuşu değil, içimizde uyandırdığı coşku, neşe, hüzün ve yücelik duyguları. Kimse dijitalleşti ve yaygınlaştı diye müzik dinlemeyi bırakmadı. Hatta, bu bolluk içerisinde karşılaştırma ve nitelikliyi niteliksizden ayırma imkânı kazandık.

Bolluk iyidir. Asıl değerin ortaya çıkmasını sağlar. Yoklukta ise şeylere değerini biçenin, o şeylere sahip olmayışımız olduğu yanılsaması vardır. Değerlidir, çünkü bizim değildir(!) Yoksunluğumuzla, acizliğimizle mutlu olmalıyızdır; zira zaten değer erişilmez olanda yattığına göre, elimize geçseydi değersizleşecekti. Bu bir paradoks.

Zamanla her şey bedelsizleşip çoğunluk bunlara eriştiğinde, sırf hayatta kalabilmek için çalışan ve hayatın diğer yönlerini ıskalayan insanlar yeni deneyimlere açılma şansını yakalayacak. Bolluk, sahip olmanın da değersizliğini ortaya çıkardı. DVD arşivi yapmak yerine Netflix'e üye olmak daha cazip mesela. Erişim varsa mülk edinmen gerekmez. Bu eğilim her alanda geliştiğinde değerler demokratikleşmiş olacak. Sessiz bir devrim.

İnsan tüm ömrünü yalnızca hayatta kalmak için tüketiyorsa, yani zaten hayattayken, sırf hayatta olma hâlini devam ettirebilmek adına günlerini zorunlu çalışmaya vakfediyor, kendisini sağlama aldığında ömrünün kayda değer bir kısmını geride bırakmış oluyorsa, işte bu, Yunan filozoflarının “çalışmak köle işidir” derken kastettiği şey olsa gerek.

Maddî gereksinimlerini karşılayan kişi artık onların peşinde koşmayacağından, güzellik, bilgelik, sevgi ve neşe gibi değerlerin inşasına ayırabilir vaktini. Kıymetli vaktini bile isteye vereceğin işler asıl değerli olan -sırf bolluk içinde olmadığın, dolayısıyla zorunda olduğun için yaptıkların değil.

20 Mayıs 2018 Pazar

Nüfus Artışı Devam Edecek

Dünya nüfusu katlanarak artmaya devam ediyor. Nüfus sorununun bilinçli kararlarla, farkındalıkla filan çözülebileceğine inanmıyorum. İnsanlar kendilerini bir bütün olarak, aynı insan türünün bir üyesi olarak görmüyor. Ortak karar almak mümkün değil; zira insanlar birbirlerini insan olarak değil, bir ulusun, kültürün, inancın ya da bunun gibi başka kimi alt-kümelerin unsurları olarak görüyor.

Ulus, dil, din ve kültür gibi insan gruplarını birbirinden ayıran ölçütler -görünen o ki- hiçbir zaman ortadan kalkmayacak. Tüm insanlık aynı değerleri benimseseydi, az önce bahsettiğim tüm farklılıklar ortadan kalksaydı, aynı dili konuşacak, aynı kültürü benimseyecek, aynı yaşam felsefesine inanacak olsaydık bile bir şey değişmezdi. Bu verili farklılıkların, hani verili derken kendimizi içinde bulduğumuz, bilinçli tercihlerden ziyade doğuştan getirdiğimiz farklılıkları kastediyorum, bunların yokluğunda, bu kez, bilinçli tercihlerle gruplaşmalara giderdik. Tercihler, gruba özgü değerler, zevkler ve beğeniler derken, insanlar bir şekilde birbirinden kopmayı kısa zamanda başarırdı. Ben bunu doğal ve zorunlu bir sonuç olarak görüyorum. Ayrışmalar kaçınılmazdır.

Bu yüzden, Dünya nüfusunun artmasına çözüm bulmak mümkün değil. “Yeryüzünde kaynak kalmayacak. Bu denli hızlı ürememeliyiz. Bundan böyle herkes en fazla iki çocuk yapsın” gibi bir açıklama yapılsın diyelim. Şu an insanları birbirinden ayıran en baskın unsur ulus devletler olduğuna göre, bir ulus devlet bu öneriye uysa ve “en fazla iki çocuk” kuralını benimsese dahi, bir başkası çıkıp “ya ben niye nüfusumu azaltayım, başka ülkeler, başka halklar azaltsın nüfusunu” şeklinde düşünecektir. Elin İsveçlisi çıkıp “yeterince kalabalığız, yeryüzüne çocuk getirmemeye karar verdim” dese ne olur? Endonezya’da bir anne-baba sekiz-on çocuk yaptıktan sonra bir şey değişmez. Hatta bu nüfus yarışı uluslararası bir güç gösterisine bile dönebilir.

Silah bırakmaya benziyor bu. Silahsız bir Dünya mümkün değil; çünkü herkes aynı anda silahlarını imha etmez. Diyelim ki İran çıkıp “Dünya barışı için ordumuzu lağvediyoruz ve tüm devletleri aynı kararı almaya davet ediyoruz” dese, diğer devletlerin silah bırakacakları ne malûm? "Ben niye bırakayım, başkaları bıraksın" diye düşüneceklerdir. Bu kez kimse silah bırakmayacaktır.

Sanırım eski entelektüeller tüm Dünya’nın ortak kararlar alıp bunu harfiyen uygulayacağına dair naif bir inanç taşıyormuş. Arthur Clarke’ın 1959-61 yıllarında yazdığı Profiles of The Future kitabını okuyorum da, bu yazdıklarım oradan mülhem.

13 Mayıs 2018 Pazar

Dünya Psikologlar Günü

Dün Dünya Psikologlar Günü’ymüş. İnsan’ı anlamaya dair her araç gibi psikoloji bilimi de ilgimi çekiyor. Öte yandan ilgim sınırlı. Tamam, evde psikoloji sözlüğüm var. Bazı kitaplar okumuştum bir de; ama benim için pedagoji ve psikoloji felsefeden sonra gelir. Düşünsenize, bir öğretmen olarak pedagoji pek az, psikoloji ise kısmen ilgimi çektiğinden gittim felsefe mastırı yaptım. Biraz tuhafım galiba.

Psikolojinin maalesef ayağa düşmüş bir bilim olduğunu düşünüyorum. Herkesin dilinde. “Psikoloji” demek yeterliyken “psikoloji bilimi” tabirini kullanmamın sebebi bu ayrımı vurgulamak. Gündelik hayatta keyfi kaçan birisi “psikolojim bozuldu” diyebiliyor. “Bugünlerde psikolojim hiç iyi değil” derken kastedilen şey ertesi güne geçecek olan moral bozukluğu. “Öyle deme, çocuğun psikolojisi bozulmasın” derken esasen keyif kaçmasından bahsediyoruz. Elbette insanlar birbirlerini incitmemeli, onların keyiflerini kaçırmamalı; fakat bir bilim olarak psikolojinin bu kadar basite indirgenmiş olması yanlış. 

Psikolojinin günümüzün astrolojisi olarak görüldüğünü gözlemliyorum hatta. Astroloji ciddiye alınmadığı için, insan psikolojisiyle son derece ilgili olduğu iddiasındaki kimi kişiler, astroloji kapsamına girecek ifadeleri psikoloji şemsiyesi altında dillendiriyor ki ciddiye alınsınlar. Televizyonda resmî bir unvanı olmadığı hâlde kendilerini yaşam koçu, kişisel gelişim uzmanı ya da benzerî sıfatlarla bezeyen kimi kişilerin, birer psikologmuşçasına kişilik saptamaları yapmaları ve ruhsal bozukluklara, hatta bunların tedavilerine(!) dair öneriler getirmelerine rastlamamız mümkün.

Neyse. Sonuçta gerçek psikolog ve psikiyatristler mevcut ve onların işi hiç de kolay değil. Bir kere onca insanın onlara işini öğretmeye kalkışması gibi bir durum var. Pekçok kişi kendisini diplomasız birer psikolog olarak görüyor. İkincisi, naçizane gözlemlerime göre, ciddi psikolojik sorunları olan kişiler maalesef tam anlamıyla iyileşmiyor. Hepimiz rastlamışsızdır herhalde: Ciddi psikolojik sorunları olan bireylerle yıllar sonra karşılaştığınızda ya aynı durumda olduklarını ya da daha kötüye gittiklerini görüyorsunuz. Hastalığın ne olduğunun saptanması onunla başa çıkmak için yeterli olmuyor. Hasta, hastalığının ne olduğunu bilince hastalık ortadan kalkmıyor. Tek başına bilgi, psikolojik rahatsızlıkları sağaltmakta yetersiz. 

Gördüğüm kadarıyla, psikolojik sorunları olan bireyler, yani ağır rahatsızlıklardan bahsediyorum, ya (1) iyileşmiyor, ya (2) daha kötüye gidiyor, ya da (3) o hastalıkla yaşamayı, onu bir şekilde kontrol altında tutabilmeyi öğreniyor -ki bu son şık büyük bir kazanımdır bence. 

İşleri zor olan, sürekli insanların “o kadar seansa gittik ama bir ilerleme kat etmedik!” tepkilerine maruz kalan psikolog -ve psikiyatrist- arkadaşların günü kutlu olsun.

1 Mayıs 2018 Salı

Robotlar Çalışsın, Biz Oturalım


“Eskiden kölelik vardı. Bugün özgürüz.” Ya aslında bu öyle siyah-beyaz bir konu değil. Geçenlerde önüme bir istatistik düştü. Amerika’da hapishanede yatan zencilerin sayısı, kölelik sistemi yürürlükteyken köle olan zencilerin sayısını aşmış. Bugün kalifiye olmayan bir elemanın bir metropolde tek başına yaşaması neredeyse imkânsız. Köle olsa kira vermezdi bari. 
Köleliğin “karın tokluğuna çalışmak” olduğu söylenir. E iyi de, sanki bugün çalışanlar karın tokluğuna çalışmıyor mu? AVM’de bir satış elemanı düşünelim. Bir kere o kadar da özgür değil çünkü çalışma saatleri yoğun. İkincisi, 24 saat çalışsa, yemeyip içmese yine de bir konut alamaz. Dolayısıyla, pratikte yine karın tokluğuna çalışan büyük bir kitle var.

Patronlar yeni nesilden yakınıyor. “Yahu” diyor, adama firmamıza ne katabilirsin diye soruyorum, o ise tatilleri, çalışma saatlerini filan soruyor. “Yeni nesilde hiç fedakârlık kalmamış :/” Bence o gençler haklı. Vereceksin asgarî ücreti, bilemedin biraz üstünü, adamlar üç-dört arkadaş bir ev tutup karın tokluğuna yaşayacak, kenara para koyup gayrimenkûl almanın hayalini bile kurmayacak, ondan sonra “kurumumuza ne katabilirsin?” Tüm vaktini veriyor, canını mı versin bir de? Tabi ki çalışma saatlerini, ne zaman tatil olduğunu filan soracak.

Büyük firmalarsa güzel yöntemler buldu. Onlar bizden daha akıllı. Reklamlara bakıyorum. Akaryakıt alınca vatan sevgisi de almış oluyormuşuz iması. Baksan, daha fazla kazanmak gibi bir gündemleri hiç yok neredeyse. Tek dertleri Türkiye aşkıymış. Çalışana izin? Aylıklara zam? Yok. Firmamızda çalışma ayrıcalığını yaşıyorsun ya, maaş önemli mi? Hmm. Doğru :)

Eskiden aile zorunlu bir konseptti. Faydası büyüktü. Masraflar bölünürdü. Zorunluydu zaten bir bakıma. Tek başına ayakta duramazdın. Çocuklar ebeveynlerine bakardı vs. Şimdi o da cazip değil çünkü çocukların yetiştirilmesi, okulu, organik gıdası, servis ücreti, bakıcısı filan derken, en önemlisi “gelecekte ne yapacak bu çocuk?” kaygısı derken aile kurmak iyice külfete dönüştü. Maddî külfet bir yana, çok daha fazla ilgi gerektiriyor artık. Eskiden beş çocuğun olsa n'olur? Sal köyde dışarı gitsin. Tarlaya gidersin beraber. Kent hayatında ise her an tehlike var. Sapığı var. Araba çarpma riski var. Siteden dışarı çıkamayan çocuğun evde hiperaktife dönmesi var vs. Bugün tek başınalık daha konforlu. 

1 Mayıs demişken, artık işleri yapay zekaya devretmenin vakti gelmedi mi? Hem bu robotlar ne işe yarar arkadaş? Onlar çalışsın, biz oturalım. İnsanların yaptığı tüm işleri robotlara yaptıralım. Herkes küçük de olsa bir maaşa bağlansın. Robotlar tarım, sanayi ve hizmet sektöründeki işleri görürken bizler ömrümüzü kitaplarla, filmlerle, dışarıda buluşmalarla, dostlarla sohbetle ve sabahları orman yürüyüşleriyle filan geçirelim. Aristoteles bile "çalışmak köleliktir" demiş. Köleler çalışacak ki adamlar vaktini felsefeye ve sanata ayırabilsin. 

Ha, bir de robotlara “sömürülme duygusu” vermeyecek bir yazılım yüklenmeli ki ileride birlik olup ayaklanmasınlar 

30 Nisan 2018 Pazartesi

Kendini Kurtardıktan Sonra Yaşam Koçu Kesilmek

Kendini sağlama aldıktan sonra hayata dair tavsiyelerde bulunmak çok kolay. Geçen sene yazdığım bazı yazılara rastladım da, yalın ve güzel yaşamaya dair örtük de olsa kimi tavsiyeler vermişim. Tamam, üslup didaktik değil ama şu “hayatı çözmüş” havalarını, “aşmış” havalarını sevimsiz buldum. Sanki bilgi tek başına yeterliymiş, tek başına hayatı dönüştürebilirmiş gibi. Yalın ve güzel yaşamayı, mutlu yaşamayı lise ve üniversitedeki hâline dönüp anlat Tamer. Bakalım etkisi olacak mı?

Kendini ekonomik bakımdan sağlama aldıktan sonra düzlüğe çıkıyorsun. Dertler bitmez bitmesine. Yine de dertlerin en büyüğü parasızlık arkadaş... İhtiyaçlar hiyerarşisinin en alt basamaklarındaysan, cebinde on lira yoksa, yarın ne yiyeceğin belli değil, kira parasını nasıl denkleştireceğin filan meçhulse, paçayı sıyırmış birilerinin çıkıp sana hayata dair tavsiyeler vermesi hiçbir anlam ifade etmiyor. Dengeli yaşamak, ne ifrat ne tefrit, duygularla aklı dengede tutmak, insan ilişkileri, maneviyat, şunlar, bunlar. Eee? Adam doğalgaz faturasını nasıl ödeyeceğini düşünüyor? Parasızlıktan daha o basamaklara, estetik ve entelektüel ihtiyaçlar kısmına geçmeye fırsat bulamamış ki?

Tabi. 2006’da öğretmenliğe atandın Tamer Efendi. Çok şükür aç değilsin açıkta değilsin. O gün bugündür ne kadar kolay hayatı güzel yaşamak. O güzel yaşamayı sefalet çektiğin dönemlerdeki kendine anlat bir de. Sanki taktikler tek başına yeterliymiş gibi. Kendini kurtardıktan, ekonomik durumunu iyi kötü garantiye aldıktan sonra çıkıp da Montaigne misali, Marcus Aurelius misali yaşama sanatından, küçük mutluluklardan, şirin deneyimlerden filan bahsetmek nasıl da cazip, değil mi? Henüz paçayı sıyırmamış, genç, öğrenci, işsiz vb. durumdaki insanlara anlat bakalım. Adamın cebinde yirmi lira yokken bakalım bunlar ona ne kadar hitap edecek?

Bence bir felsefeci insanlara öncelikle kendilerini kurtarmayı salık vermeli. Ne yapmalıyım? İş bul abi. Derhal parasızlık sorununu çöz. Diploma mı alırsın n'aparsın bilmem ama bi'şekilde kurtar kendini. Nietzsche erkenden emekli olduktan sonra İsviçre’nin kentlerini ve kasabalarını geziyor, emekli maaşıyla pansiyonlarda konaklayıp kitaplarını yazabiliyordu. Öncelikle, çalışmaksızın pansiyonun kirasını ödeyebilme ve aylarca inzivaya çekilebilme olanağını yaratmıştı kendine. Böylelikle İsviçre'nin bir dağ köyünde kaldığı pansiyonda Böyle Buyurdu Zerdüşt'ü yazmıştı. 
Önce kendini sağlama almalı. Yoksa hayata dair derin mevzulara sıra gelmediği gibi, "güzel yaşama" tavsiyelerinin de bir faydası olmuyor.

29 Nisan 2018 Pazar

Neden Felsefe?


Yurtdışından döndüğümden beridir kitaplara gömüldüm. Doymak bilmez bir iştahla okuyorum. Kitaplığa bakınırken gözüme Heidegger’in Varlık ve Zaman’ı ilişti. Didik didik etmiştim zamanında. Acaba dedim, yirmili yaşlarını, gençliğini, meslekten felsefeci olmadığı hâlde bu işlere vakfetmiş olan ve buna devam eden ben gibi kaç “deli” daha vardır? Zihnim şu şekilde çalışıyor: 23 Nisan mı? Tatil miymiş? O hâlde şu kitaba devam edeyim. Bu kitabı bitireyim ve o kitaba başlayayım. Fırsat bu fırsat. Ama kitap kurdu değilim. Kimisi şaşırır, “nasıl o kitabı okumazsın!” diye. Ben kendi ilgilerime göre gidiyorum. Başkaları ne okur bilemem.

On yedi yıl önce başladım ciddi anlamda okumaya. Türkçe okurken bile sözlüğe baktığımı hatırlıyorum. Zorlanmıştım. Yalnız sevdiğim bir özelliğim var: Bir işe ya girmem ya da girdiysem bitirmeden bırakmam. Mütevazı olmasına mütevazıyım ama kafama bir şeyi koyduysam da yaparım. Bir çeşit hırs mı demeli, yoksa tutku mu, emin değilim. On yedi yıl olmuş. Bugün içimden "neden?" dedim, manyak mısın yahu, eğlenmene bak. Ömrünü yedin. Masa lambanı yakmış, meslekten felsefeci olmadığın hâlde ağır metinlerle cebelleşerek yolu yarıladın -neden?

Nedenini biliyorum aslında. Birincisi, işin içinde yazgı diyebileceğim, hani kişinin yapısından kaynaklanan şeyler var. Bu merakın tohumları bende hep vardı. Çocukluğumdan beridir. Onlar filizlenip serpildi sadece. Ve kitapların bu bakımdan büyük yardımı oldu.

Bir de büyük zihinlerle sohbet etme olanağı var tabi. Gündelik hayatın sıradanlığından bezmiş, küçük işlerden yılgınlığa kapılmışken dört duvarına kapanmakla başka bir evrene açılıyorsun aslında. Büyük bir olanak bu. On liraya, onbeş liraya tarihe mâl olmuş metinleri alıp okuyabiliyorsun. Aşmış kitaplar. Kendileri ölse de fikirleri ölmeyen üstün insanlar. Yüksek idealler. Okudukça verdiğin “oh be zeka varmış!” tepkisi. Dünya’da kayda değer işler de varmış hissi.

Dört duvara kapanınca hayattan koptuğuma inanmıyorum yalnız. Kitaplar, düşünce, yorum filan sonuçta hep bu dünyayı ve İnsan’ı anlamak için yine.

Bir de, her ne kadar düşüncelerin kendi düşüncelerin olsa da, okuduklarının yaptığı katkı büyük oluyor. Bir ara savunduğum bir düşünceye Spinoza’nın Ethica’sını kurcalarken rastladım mesela. Kaç sene önce okumuşum. Nerede okudun desen hatırlayamam ama aklımda kalmış ve zihnimde farklı bir şekilde sentezlenmiş. Kitapların böyle dolaylı ve uzun vadeli bir katkısı var.

Evet, bu güzel havada evde oturmuş okuyorum; çünkü içinden ne geliyorsa onu yapmalı. İçimden gelenler dış şartlardan daha öncelikli. Dolayısıyla, içimden okumak geliyorsa mesela, sırf hava güzel diye kendimi dışarı atma ihtiyacı hissetmiyorum.

28 Nisan 2018 Cumartesi

Siyasette Tutarlılık Şart Değil

Nasıl sürekli siyaset konuşmak çekilmiyorsa, yedi-yirmi dört şiir ve sanat konuşmak da sıkıcı oluyor. Bu yüzden, politik gündeme dair dikkate değer analizleri okurum. Yalnız, şu “tutarsızlık” tespitlerinin hiçbir fayda sağlamadığına inanıyorum; zira politika tutarlılıkla yürütülen bir iş değil.

Herhangi bir hareketin ürettiği politik bir söylem, üretildiği zamanda kabul görmüş olabilir. Daha sonra aynı hareket farklı bir söylem ürettiğinde, onu önceki söylemle tutarsız olduğu gerekçesiyle eleştirmenin hiçbir etkisi yok. Üretilen ilk söylem o şartlarda, o bağlamda kabul görmüştür. Bugün kabul görmüyordur, hepsi bu.

Sıklıkla, “daha önce şöyle demişlerdi; ama bakın, şimdi böyle diyorlar!” denerek tutarsızlığa işaret ediliyor. Sanıyoruz ki siyasî bir hareket kendisiyle çelişmez, tutarlı ve hatta erdemli olmak zorundadır. Sanıyoruz ki siyasî hareketler tutarsız söylemler dillendirdiklerinde halk onlara sırtını dönecektir. Ve sanıyoruz ki siyaset etik kaygılarla yapılmak zorundadır. Oysa öyle bir şey yok.

Dün dündür, bugün bugün -evet, totolojik bir ifade ama çok doğru. Politikada dün üretilen bir söylem bugünkünün tam aksi olabilir ve “ama dün öyle demiyordunuz?” diye tepki vermemiz hiçbir şeyi değiştirmez. Dün o söylem tutuyor, o söylem tabanda kabul görüyordu. Bugün bu söylem karşılık buluyor. Demokrasilerde mantıksal tutarlılık aranmaz. Günün şartları önemlidir. Taban bugün ne duymak istiyorsa, ne gibi beklentilere sahipse ve öncelikli kaygıları neyse ona hitap eden bir söylem üretirsin -kabul görürse kazandın. Ürettiğin söylem kabul görmedikten sonra dilediğin kadar tutarlı ol, dilersen Dünya’nın en mantıklı, en ahenkli fikirlerini üret, söylediklerin tabanda karşılık bulmuyor, satın alınmıyorsa laf-ı güzaf. 

Demokrasilerde tutulacak bir söylem üretmek esas olan: O söylemin daha önceki söylemlerle çelişmemesi filan değil. Aşağıdan gelen taleplerin yanısıra, toplumun önüne idealler ve projeler de koymak gerekir. Bunu etkili bir retorikle süslersin. Karşılık bulursa kazandın. Ha, sayesinde kazandığın söylem bile zamanı gelince terk edilebilir. Yeni konjonktüre göre yeni söylemler inşa etmek gerekir ve bu böyle sürüp gider.

Hasılı, ne muhalefet “ama eskiden öyle demiyordunuz” denmekle yıpranır, ne de “erken seçime karşıydınız, neden şimdi karar değiştirdiniz?” demekle iktidar. Mesela kimse çıkıp da Putin’e “Türkiye uçağımızı düşürdükten sonra bunu ödeteceğinizi söylemiştiniz. Şimdi nasıl olur da onlarla stratejik ortaklık kurarsınız?” demez -ya da der demesine de, bu bir anlam ifade etmez. İnsanlar “sahi, burada bir tutarsızlık var!” diyerek tercih değiştirmiyor. Mantık ya da matematik dersinde değiliz.

İnsanlar, kendilerine sunulanlar içerisinde en hoşlarına giden ve günün şartlarına göre en makûl bulunan seçenekten yana tercih kullanıyor. Demokrasi böyle bir şey. Kulağa hoş gelmiyor olabilir; ama farklı zamanlarda ve farklı bağlamlarda ortaya konan söylemlerin birbiriyle tutarlı olup olmaması sanıldığı kadar önemli değil.

19 Nisan 2018 Perşembe

Nedim Gürsel ve İzler ve Gölgeler


Nedim Gürsel’in İzler ve Gölgeler’ini bayıla bayıla okudum. Resimli Dünya adlı romanını da çok sevmiştim. İzler ve Gölgeler roman değil yalnız. Yazarın bulunduğu şehirlere dair izlenimlerini aktardığı, her şehre bir bölüm ayrılmış bir deneme kitabı. Bayılırım böyle kitaplara. Hem gezi, hem gezdiğin ülkelerin edebiyatı, hem de biraz kişisellik. Tadından yenmez.

Kitabı okurken Sen Petersburg ve Moskova’nın caddelerinde tekrar gezindiğimi hissettim. İki şehirde de Gorki, Dostoyevski ve Tolstoy gibi yazarların evlerini gezmiş, ne kadar müze varsa uğramıştım. Ilya Repin’in Zaropojye Kazakları adlı tablosunu çok iyi hatırlıyorum; ama tabloya dair ayrıntıları üç yıl kadar sonra Nedim Gürsel’den okumak ilginç bir duyguydu.

Dostoyevski’nin Sen Petersburg’da, ailesiyle yaşadığı ev müthiştir zaten; Moskova’daki, doktor olan babası vesilesiyle çocukluk yıllarını geçirdiği hastane lojmanı ise pek zengin sayılmazdı. Ancak, Dostoyevski’nin altı kitabını okumuş olsam da, babasının bir cinayete kurban gittiğini Nedim Gürsel’den öğrendim. Dostoyevski'nin babası hekimlikten emekli olunca topraklarını işletmek üzere köye dönmüş. Çevresindekiler tarafından sevilmeyen, ters, alkolik, emrindeki köylülere (serf, toprağa bağlı köleler yani) ise zulüm ölçüsünde kötü davranan, onları kırbaçlatan, karılarına ve kızlarına sarkıntılık eden illet herifin tekiymiş. “Vahşi hayvan” derlermiş ona. En sonunda emrindeki köylüler tarafından boğazına zorla votka boca edilerek ve hayaları burularak öldürülmüş. Genç Fyodor Mihailoviç o sırada on yedi-on sekiz yaşında, Sen Petersburg’da bir öğrenci.

Kitabın Baudelaire ve Kafka bölümleri de bir harikaydı. Prag’a gitmedim ama bir gün gideceğim ve Kafka’nın memleketini gezmeden evvel İzler ve Gölgeler’deki o bölümü tekrar okuyacağım. Drina Köprüsü’nün yazarı Ivo Andriç’in müzeleştirilmiş evinin Bosna-Hersek’in Travnik şehrinde olduğunu okuduğumda ise pişmanlık duydum; zira Saraybosna ve Mostar’ı gezmiş, Belgrad’a giderken Drina Köprüsü’nün bulunduğu Vişegrad’da mola vermiştim. Keşke bir gün olsun ayırıp Travnik’e, o Katolik doğan, Sırp kültürüne ait hisseden, kitaplarında ise hep Bosna’yı anlatan ve belki de bu bölünmüş kimliği sebebiyle kimselere yaranamamış olan Andriç’in evinin olduğu yere de gitseydim.

Sen Petersburg, Moskova, Saraybosna, Mostar, Kiev, Brüksel, Tiran, Buenos Aires, Tanca, Basel... Avrupa’dan Kuzey Afrika’ya, oradan Güney Amerika’ya yapılan yolculuklar. Tangonun yeni öğrendiğim, son derece ilginç hikayesi.

Nedim Gürsel Paris’te yaşıyormuş. Kendisi muhtemelen "batı tipi aydın” ve “Frankofon” filan diye görülüyordur; ama bu durum onun tertemiz bir Türkçesi olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

14 Nisan 2018 Cumartesi

ABD'nin Suriye'yi Vurması Üzerine

ABD 2003’de Irak’ı işgal ederken orada insan hakları ihlâlleri ve kitle imha silahları olduğunu öne sürmüştü. Bugün Suriye’nin kimyasal silah kullandığı iddiası var. Şahsî kanaatim, kimyasal silah iddiası, operasyon için yaratılmış bir bahane.

“Savaşa hayır” demeyeceğim. Devletler ve kitleler işlerine gelen savaşlara karşı çıkmazken, işlerine gelmeyen savaşlara karşı barış güvercini kesiliyor. Uluslararası ilişkilerin ilke ve tutarlılığa dayanmadığı malûm.

Günümüz dünya düzeni 1948’den beridir aynı sayılır. ABD öncülüğünde kurulmuş olan Batı Bloğu ve onunla ittifak hâlindeki ülkelerden müteşekkil bir “müesses nizam.” Bu nizama göre II. Dünya Savaşı’nın kazanılmış olması bir milattır. Nazi Almanyası şeytandır; ABD öncülüğündeki Batı Bloğu ise melek(!) 1948’de İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ni imzalamışlardır. Bu beyannameyi esas alarak halkları “özgürleştirmek için" canlarının istediği yere girer, başka zamansa, kendi ilkeleriyle zerrece örtüşmeyen Taliban'a silah gönderir ve Sovyetlere karşı savaştırabilir mesela. Böylesine ilkeli sevgi kelebekleridir bunlar. Tek şeytan Hitler'i yendiklerine göre sorun kalmamıştır zaten.

SSCB, bu müesses nizamın en büyük düşmanı oldu. 1991’deki çözülüşü ile birlikte artık tek kutuplu bir dünyada yaşayacağımız söylendi. Fukuyama, tarihin sonuna geldiğimizi, ABD önderliğindeki Batı Bloğu’nun galip geldiğini, serbest piyasa ekonomisi, parlamenter demokrasi ve insan haklarından müteşekkil “liberal paketin” tek seçenek olduğunu ve diğer ideolojilerin öldüğünü savunuyordu. Geriye Kuzey Kore ve İran gibi birkaç pürüz kalmıştı.

Yalnız, Rusya toparlandıkça eski nüfuz alanını yeniden ele geçirmeye başladı ve Soğuk Savaş’ın bitmediği anlaşıldı. ABD’nin Suriye’yi bombalaması, bana kalırsa, Rusya’nın nüfuzunu genişletmesine karşı müesses nizam tarafından verilen bir mesaj. Fransa, Almanya ve İngiltere derhâl destekledi ABD’yi. Rusya'ya “patron hâlâ biziz” dediler bir bakıma. Yoksa Suriye halkını özgürleştireceklermiş filan, geçiniz.

Üzüldüğüm şey alternatifsizlik. Sovyetler hiç olmazsa ideolojik bir alternatif sunuyordu. İki kutuplu dünyada farklı iki seçenek vardı. Şimdi Rusya önderliğindeki Avrasyacı Blok neyi savunuyor? Yine serbest piyasa ekonomisi, yine parlamenter demokrasi, hatta yine insan hakları söylemleri. Var mı alternatif? Bir emperyaliste karşı başka bir emperyalistin mücadelesi var ve bu ikisi arasında özü itibariyle bir fark yok.

Belki ileride, yukarıda bahsettiğim liberal pakete bir alternatif, kitlelerin kendilerini adayacağı yeni bir model, yüksek bir ideal çıkacak. Yeni bir pusula. Ve ancak o zaman insanlar yeniden heyecan duyacak.

Hayır, tarihin sonu gelmedi.

* * * * *

Türkiye’de demokrasi ve ifade özgürlüğüne zarar veren üç sebep var. Birincisi seçim sonuçları. Konu fark etmez. Siyaset, ohal, eğitim, ekonomi, hukuk, sağlık, hangi konu olursa olsun, herhangi bir uygulamayı yanlış bulduğunuzu ifade etmeniz hâlinde şu yanıtı alıyorsunuz: “Ama halk memnun ki tekrar tekrar seçiyor.” Düşüncenizin doğruluğu ya da yanlışlığı, gerekçelerinizin ne olduğu filan anlamını yitiriyor. Mesela eğitimle ilgili alınan bir kararı (şu proje okulları ve nitelikli liseler mesela) eleştirdiğinizde, “ama millet memnun sonuçta, memnun olmasa oy vermezdi” yanıtını alınca duvara toslamış gibi oluyorsunuz. Peki abi, o zaman hiçbir konuda fikir beyan etmeyelim. OK.

İkinci konu, son zamanlarda iyiden iyiye cılkı çıkmış olan vatan hainliği yaftası. Über uygulaması daha saygılı, nazik şoförler ve daha konforlu bir hizmet sağlayınca insanlar memnun kaldı ve bu durum taksicilerin hiç işine gelmedi. Über ile araç çağırıp şoförünü dövenler bile oldu. En son taksiciler “über kullanan vatan hainidir” açıklaması yaptı hatta. İşte uygulama Amerika’da geliştirilmiş, bu yüzden über kullanan ABD uşağıymış filan. Oldu abi. Google da kullanma o zaman. Twitter, Instagram, Facebook da kullanma mesela. O elindeki iPhone’u da bi’zahmet bırak madem.

Herkes işine geleni savunur aslında. Bu olağan bir durum. Hayat çıkarlar üzerine kurulu az çok. Ama çıkarına aykırı gidenle karşılaşınca onu vatan haini ilan etmek de nedir arkadaş? Bu da yeni trend. Bu yeni trende göre artık iktidar ve muhalefet yok. Bir taraf ve öteki taraf diye bir şey yok. Artık sevgi kelebeklerine karşı vatan hainleri var. Öyle bir algı yaratıldı. Bu da insanların düşüncelerini ifade etmesinin önünde bir engel teşkil ediyor. Tam bir komedi.

Yukarıdaki iki sebeple keskinleşen kutuplaşma ile birlikte ortaya çıkan “mahalleler” ise adeta birer cemaate dönüşüyor. Bu kez, hani hükümetin kimi uygulamalarını beğenmediysen, kimi sebeplerle buna eleştiri getirdiysen senden hep muhalif olman bekleniyor. Madem bu taraftasın, o zaman ağzından asla olumlu bir söz, bir onay, ne bileyim “bu uygulamayı doğru buluyorum” lafı çıkmamalı. Hep vurmalısın, bir kez olsun sektirmeden. Bu tutumun aşırı boyutlarında “mutluyum” demek bile utanma sebebi oluyor. Sürekli her şeyin ne kadar da berbat olduğunu dillendirmen gerekiyor. Dinî bir ritüel gibi. Gözle görünmeyen bu sinsi baskı yüzünden de insanlar oto-sansüre başvuruyor ve ağızlarından çıkanı değil iki kere, on kere düşünüyor -ki bu da ifade özgürlüğünü törpüleyen bir başka sebep.

Ben, hani kızmayın da, insanların bir düşünceyi mantıklı ya da doğru buldukları için değil, duymak istedikleri şey o olduğu için beğendiklerini düşünüyorum. “İçimden geçenleri söyledin” ya da “lafı ağzımdan aldın” dendiğinde olduğu gibi, zaten kafada “doğrular” mevcut ve o doğrular onaylanınca mutlu oluyoruz. “Katılıyorum!” diyoruz. Mantıken değil, duygusal olarak. Birileri duymak istediklerimizi söylediğinde hoşumuza gidiyor. Hepsi bu.

12 Nisan 2018 Perşembe

Gösteri Sanatları, Beden Gücü ve Kendine Hayran Olmak


Opera sanatçısı Koray Damcıoğlu bilek güreşinde Türkiye ikincisi olmuş. Şaşırmadım. Güçlü bir sese sahip insanların bedenen de güçlü olduğunu gözlemliyorum. Sesini kontrol etmek bir bakıma bedenini kontrol etmek demek. Geniş bir göğüs kafesi, güçlü bir beden ve o bedeni koordine eden iradenin bireşimi. O yaşlı hâliyle bile bir saat, bazen iki saat boyunca ayakta dikilen, üst üste aryalar söyleyen Pavarotti’yi gözünüzün önüne getirin mesela. Herhangi bir genci sahnede öyle diksen yorulur, beli tutulur belki :) Pavarotti ise yaşlı hâliyle bir saat boyunca ortalığı inletiyordu. Genç Pavarotti bildiğin pehlivan gibiydi zaten. Bir dönem futbol oynadığını okumuştum hatta.

Tiyatro izlerken, hele uzun diyalogların ve hareketli sahnelerin yaşandığı uzun soluklu bir oyunsa izlediğim, oyuncuların sarf ettiği efora hayran kalıyorum. Bir buçuk saattir sahnedesin yahu: Oradan oraya koşturuyor, durmaksızın yüksek sesle konuşuyor, eğilip kalkıyor, diğer oyuncuyu itekliyor, kavga edip yere kapaklanıyorsun. İdmansız kişiyi çıkartın, şöyle on dakikalık bir tirat dillendirsin ve hareketli bir sahne canlandırsın, “yoruldum” deyip kenara çekilir herhalde. Gösteri sanatlarında bedenin hareketleri küçük ve yumuşak değil. Kollar sert bir şekilde açılıyor, jest ve mimikler belirgin, insanların dikkati üzerinde olmalı. Beden hep çalışıyor. Boncuk boncuk terliyorsun ve ne kadar kalori yaktığın belli değil.

Elbette güzel bir ses ve güçlü bir beden yeterli değil. Bir de irade lazım. Kararlılık ve hırs. Hedeften sapmadan, bıkıp usanmadan prova üzerine prova. Ünlü kişilerle tanışan insanlar onların aura’sından da söz eder. Sahne dışında, havadan sudan konuşurken bile dikkatleri bir şekilde üzerlerinde toplayan cazibe merkezleri. Ekranda tuhaf görünen, yapmacık duran kişiler, en azından çoğunluğu diyebilirim, ekranda nasılsa gerçekte de öyle. Bir arkadaşım Ayhan Sicimoğlu ile rastlaşmış, “adam ekranda gördüğünün aynısı Tamer. Konuşması, her şeye ilgi duyması, sürekli bir şeyler anlatmak istemesiyle ekranda göründüğünden hiçbir farkı yok” demişti.

Bir de, naçizane, ünlü kişilerin, ki ünlü derken bir meziyeti olup da ünlenen kişileri kastediyorum, varoluş kudretinin de yüksek olduğuna inanıyorum. Hani çoğunluk üç birim ışık saçıyorsa onlarda bu beş birimmiş, on birimmiş gibi geliyor. Tüm gözleri üzerine çekmek, alkışlanmak, takdir edilmek arzusuyla yanıp tutuşan, bir meziyete sahip olmakla yetinmeyip, kenara çekilmeyip bunu başkalarına göstermek isteyen, meziyeti sebebiyle başkalarından üstün olduğuna inanan insanlar. Selda Bağcan şarkı söylerken kendi sesini duyduğunda tüylerinin diken diken olduğunu söyledi geçenlerde. Bu ifadeyi çok samimi buldum. Zaten öyle hissetmeseydi ünlenmezdi; zira o şarkıları öyle içten söyleyemezdi diye düşünüyorum.

Böyle insanlar kendilerine hayran oluyor. Başarı biraz da bunun sayesinde geliyor bence; zira kendilerine hayran olmasalardı, ortalama insandan farklılaşarak şöhret olma arzusu duymaz ve bunun için bunca çaba sarf etmezlerdi.

11 Nisan 2018 Çarşamba

Üniversitelerin Perişan Hâli

Akademisyen değilim. Olmaya niyetim de yok. Felsefe yüksek lisansı yapmıştım sadece. Onu da sırf sevdiğim için. Bazen dışarıdan, uzaktan bakan bir göz yakındakinin göremediklerini görür. Belki zaten herkes her şeyin farkında -emin değilim. Ama uzaktan bakınca, tek tek bakıldığında çok değerli akademisyenler olsa da, bir bütün olarak akademi dünyası perişan görünüyor.

Tezimi yazmaya başlamadan evvel “içindekiler” tablosunu hazırlamış ve tez danışmanım olmayan bir hocamın da fikrini almak istemiştim. Ne dese beğenirsiniz? “Ben karışmak istemiyorum.” "Karışmak" istemiyormuş. Tez danışmanıma sormalıymışım. Yahu orası üniversite değil mi? Aklın mekânı değil mi? Bir öğrenci olarak birden fazla akademisyenin görüşünü neden almayayım? Belki yararlı bir öneri getirir, görmediğim bir yolu işaret edersin.

Gelgelelim akademi dünyası belli ki kişisel hırsların, kariyer heveslerinin ve çekişmelerin mekânı olmuş. Geçen haftaki cinayet, tamam, herif sorunlu bir tip olabilir ama biraz da bu sebeplere dayanıyordu. İş o kadar çirkinleşti ki, herkesin herkese iftira atabildiği günümüz Türkiye’sinde akademisyenler birbirlerini fetöcü diye ihbar ediyor, “sensin fetöcü!”, “yok, asıl fetöcü sensin!” gibi muhabbetler dönüyor. İnsanlar konum elde edebilmek adına başkasının ayağını kaydırmayı bir hayatta kalma mücadelesi olarak görebiliyor. Eğer oradan bir şekilde inerse yerine ben geçerim mantığı. Sanıyorum, kimi üniversitelerde dışarıdan belli olmayan ama içten içe kaynayan bir çatışma hâli var. Huzursuz ortamda zaten bilim milim yapılmaz.

Bir başka konu açıköğretim meselesi. Açıköğretime haksızlık ediliyor bence. Geçenlerde bir arkadaş AÖF felsefe bölümünün kitaplarını beğendiğini, örgün eğitim aldığı kendi okulunda öyle derli toplu kitaplar olmadığını söylemişti. Hayır, zaten kitap olsa n’olur, olmasa n’olur? Bilen bilir. Pekçok yerde, üniversite çevresinde Betacopy, Gamacopy gibi isimler taşıyan ve ders notlarını çoğaltıp satan dükkanlar var. Üniversiteye gitmeyen, derse girmeyen, girse de hocayı dinlemeyen öğrenciler var. "Ya" diyor, gider alırım ders notlarının fotokopisini, evde çalışırım. E o zaman ne farkın kaldı ki o beğenmediğin açıköğretimden?

Kimi akademisyenler ise yabancı dil şartının kaldırılmasını talep ediyor. Yahu sen doçent olacaksın, bi’zahmet yabancı dil öğren kardeşim. Tüm kaynakları Türkçe’ye çevirtmeyi mi düşünüyorsun? Hiç mi uluslararası sempozyuma katılmayacaksın?

Son olarak, hangi ülkeye gitsem orada karşılaştığım, kapağı yurtdışına atmış, dil bilen, iyi eğitim almış insanlara rastlıyorum. Projeydi eğitimdi derken iş bulup kalmış bir şekilde. “Yedi yıldır buradayım” diyen mi dersin, “dönmek istemiyorum” diyen mi? Türkiye kendi insanını elinde tutamıyor. Hayır, nedir derdin kardeşim, neden mutsuzsun diye de bir araştırma yapılmış mı çok merak ediyorum. “Yallah!” deniyor onlara. “Mutsuzsan burada durma!” İş mi bu şimdi?

Hasılı, kişisel beceri ve azmiyle aradan sıyrılanlar yok değil ama onlar da bir şekilde gidiyor buralardan.

10 Nisan 2018 Salı

Taksim Meydanı'nın Eski ve Yeni Hâli


Taksim Meydanı’nın 1960’lardaki yeşil hâli ile bugünkü betonla kaplı görüntüsü yan yana getiriliyor. Beton zemine saksılarla laleler getirilmiş. Uzaktan çekilmiş bir fotoğraf. Cündioğlu isyan ediyor ve ekliyor: “Tarih sizi affetmeyecek!” 

Cündioğlu, iyimserliğine hayranım abi. Hayır, kusura bakma ama tarih affeder. Tarihin bir yaptırım gücü yok çünkü. Elimizden bir şey gelmediği, gücümüz yetmediği zaman Tarih’i insanlaştırıp bir yargıç statüsüne çıkartmak gibi bir eğilimimiz var. Komple beton doldurulmuş alana. Dekor olsun diye saksılar getirilip betonun üzerine konmuş. Garabet hakikaten. Distopyavari bir görüntü. Ama elden bir şey gelmiyor. Hiçbir şey yapamıyorsun. İnsanlar bırak isyan etmeyi, anket doldurmaya korkar hâle gelmiş. El kol bağlı olunca, "madem hareket edemiyoruz, hiç olmazsa Tarih diye soyut, başı belaya girmeyecek bir kavramı kişileştirip, göklerden yardım dilenircesine bu kelimeden medet umalım bari" diye düşünüyoruz.

İstanbul kayıp bir şehir. Kaybedildi. Tüm Türkiye İstanbul’a yığıldı. Uzaydan bakıldığında binaların arasında boşluk bile göremiyorsun. Anadolu’da insan kalmadı neredeyse. Mübalağa etmiyorum. Giresun’dan hatırlıyorum. Birkaç ilçe sayayım size. Yağlıdere: 3.000. Doğankent: 3.000. Güce: 3.000. Artvin’e gidin, başka yerlere gidin. Küçücük ilçeler. İnsanlar terk etmiş köyünü kasabasını. Hep birlikte Marmara Bölgesi’ne yığılmışız. Hayatta kalma mücadelesi. N’apsınlar? Öte yandan bu kavimler göçü misali hareket İstanbul’u bitirdi.

Bu konuda Almanya’ya hayranım. Ah, “Batı hayranı! Avrupa özentisisin!” demişlerdi bana birkaç kez yorumlarda :) Evet, Almanya’da nüfusun dağılımına hayranım abi. Her yöresinde gelişmiş ve kalabalık şehirler var. Münih, Frankfurt, Dortmund, Köln, Berlin, Hamburg, Bremen. Birer ikişer, bilemedin üç milyonluk, sekiz yüzbinlik, beşyüzbinlik şehirler. Sağlıklı bir dağılım. Tüm ülke bir noktaya yığılmamış. Üstelik iki Dünya savaşını da kaybetmiş ve yıllarca Doğu Almanya-Batı Almanya olarak bölünmüş bir ülke bu.

İstanbul artık kaybedildi demiştim. Peki bu gerçekten de insanların umrunda mı? Bence değil. Cündioğlu isyanlarda olabilir. Yalnız fazla isyan etmesin bence; zira o sözleriyle bir elit, bir Jakoben olarak yaftalanabilir. Vallahi insanların çoğunun Taksim Meydanı’nın acınacak hâlini umursadığını sanmıyorum. O lalelere pekâlâ sevindiklerini düşünüyorum. Uzaktan, bütünlüklü bir fotoğraf değil de, lalelerin yanına giderek, sonuçta kadraja sığıyor çiçekler, saksıların önünde birkaç poz verip Instagram’a yüklüyorlardır muhtemelen. Hâllerinden memnun, “ne güzel laleler!” tepkileriyle birbirlerini fotoğraflıyorlardır işte. Önüne geç, çiçekler dursun arkada, bir de koklarken poz ver, nasıl olsa kadraj doldu. Meydan boş olsa, beton olsa ne olur?

Meydan zaten korkunç hâlde de, İstanbul, iki deniz arasına sıkışmış, büyüyecek yeri olmayan bir yer olarak üç-beş milyon insanı kaldırabilecek bir şehirken, kapasitesinin çok üstüne çıktı ve bu ağırlığın altında ezilmeye devam ediyor.