6 Aralık 2017 Çarşamba

Vazgeç O Zaman

Reklamlarda ara ara nasıl da hoşgörülü, konuksever, canayakın, içten ve güvenilir insanlar olduğumuza vurgu yapılıyor. En sık duyduğum ifadelerden birisi ise “bizi biz yapan değerler.” Görünüşe göre Dünya’nın en erdemli insanlarıyız. Bir tanesinde “hadi git o zaman”, “bırak da git bakalım bu güzel ülkeyi” gibi sözler dönüyordu -fırça atar gibi. Beklenti o kadar düşmüş olacak ki, en sonunda güneşten, çiçekten, böcekten, yani Türkiye’ye özgü olmayan, zaten her yerde olan şeylerden söz ediliyor. Nasıl da bırakıp gidebilirmişsin rüzgarı filan. Nankör seni.

İnsanlar bir şeylerden rahatsız olsa ancak homurdanmakla yetiniyor. Belki kendi gettolarından birkaç kişiyle, bir köşede oturup birbirlerine dert yanıyorlar. Ama çözüm olmuyor. Görüntüye baksan sanırsın demokrasi şenliği. Sanırsın herkes gönüllü, katılımcı ve işbirliğine yatkın. Bir yazı geliyor. Tüm öğretmenlerin şurada şurada yapılacak konuşmaya katılması zorunlu tutuluyor mesela. Hem de ders saatinde. Veya bir başka yerde temel atma töreni. Her okulun beş öğretmen ve elli öğrenci göndermesi gerekmektedir gibi ifadeler. E dersler boş geçiyor ama? Sınav haftası? Sıkıntı değil. Maksat fotoğraf kalabalık görünsün. Sonrasında halkımızın “yoğun ilgisine” teşekkür ediliyor. Acaba katılımın zorunlu tutulduğu bu yoğun ilgiler bir tek bizim ülkemize mi özgü diye düşünüyor insan. Dikkat ederseniz, zaman içerisinde ifade özgürlüğünden suspus olmaya vardık; çünkü bu tip serzenişlerinden ardından hemen "beğenmiyorsan istifa et!" deniveriyor. Sonuç: Sessizlik.

Aile ve sosyal destek projesi kapsamında hane ziyaretleri yapan bir arkadaş, kimsenin kimseye güvenmediğini gözlemlemiş. “Senin dolandırıcı olmadığını ner’den bileyim?” diye soruyormuş insanlar. Kapıyı hiç açmıyorlarmış hatta. Herkesin kendi dar çevresi var ve çemberin dışında kalan koca bir kitle potansiyel tehdit olarak görülüyor. Türkiye’de özel sektörde çalışan bir yabancıdan duymuştum. Hani şu “expat” dediklerinden. Arkadaş ortamından memnun olduğunu, ancak iş ortamındaki güvensizlikten ve kişilerin birbirinin açığını aramasından yıldığını söylemişti. Bizdeki “babana bile güvenmeyeceksin” lafının anlamını zamanla idrak ettiğini eklemişti bir de. Ne acı. Sen Türkiye’ye gel, önce burayı sev, sonra iş hayatına gir ve kısa zamanda güvensizlik üzerine deyimlerimizi öğren... Bizdeki bu güvensizlik sorunu hep vardı belki; ama artık paranoya düzeyine vardığını hissediyorum.

Trafikte kırmızı ışık yandığında araçların duracağına olan güvenimden ötürü ezilmiyorum. Araçlarsa seyir hâlindeyken önlerine yaya fırlamayacağına duydukları güvenden ötürü yollarına devam ediyor. Her ama her durumda, en basit durumlarda bile bu tip önkabullerle iş görüyoruz. Ve karşılıklı güven ne kadar azalırsa, gözetleme-denetleme, zorlama ve yaptırım mekanizmalarına olan ihtiyaç o kadar artıyor. Sonrası sevimsiz, çekilmez bir ortam. 

Sonuçta hayat güneş, rüzgar ve karıncadan ibaret değil.