4 Kasım 2017 Cumartesi

Kediler, Yalnız Yaşamak ve Orada-Olmak

2015 sonlarında kendimce bir karar almıştım: Bundan böyle keyfime bakacak, ülkenin makro sorunlarıyla kafamı meşgul etmeyecektim. Gündemden tamamen kopmak pek mümkün değilse de, aldığım bu kararın arkasında az çok durabildiğim için mutluyum. Olan bitenler kafamı meşgul etmediği gibi beni üzmüyor da. “Benden sonra tufan” dememe ramak kaldı yani. Bugünün Türkiye’sinde hiçbir şeye şaşırmıyorum. Belediye başkanlarının istifa ettirilmesi nedir ki mesela? Yarın “seçimler iptal arkadaşlar. Komple iptal yani. Artık ülkede hiç seçim yapılmayacak” dense bile şaşırmam. Yarın Üçüncü Dünya Savaşı çıksa, önümüzdeki hafta kıyamet kopsa heyecan yapmayacak bir ruh hâlindeyim. Bencilce mi? Olabilir; ama vaziyet bu.

Son zamanlarda evime kim gelse illa ki kedi ya da köpek beslememi salık veriyor. Bilemiyorum, dışarıdan acıklı gibi mi görünüyor ama yalnız yaşamaktan fazlasıyla memnunum. Neyle uzun erimli bağlar kurabilmişim ki bir kediyle kurayım? Zaten kıl tüy sevmem. Evin içinde uğraşamam. Kaldı ki, canım istediğinde haftalarca evden uzak kalabilen bir yapım var. Daha bu yaz Sırbistan ve Bosna-Hersek’te yirmi bir gün geçirdim. Rusya’da ise yirmi dört gün kalmıştım. Kime bırakacağım hayvancağızı? Kimseye yük olmak istemem. Dışarıda, sokak kedilerini sevip okşuyorum işte -o bana yetiyor. En çok da şu üç renkli, hani beyaz, gri ve turuncu renkleri olan dişi kedileri seviyorum. O renklerin taşıyıcıları hep dişidir. Erkek kedileri ise ensesinden tanırım. Tipsizler :)

MP3 çalarıma enfes albümler yükledim. Çoğunlukla film müzikleri. Son zamanlarda izlediğim en güzel film The Graduate (1967) oldu. Dustin Hoffman. Müziklerini hâlâ dinliyorum: “And the vision that was planted in my brain / still remains / within the sound of silence.” Dostoyevski’nin Budala’sının 2003 Rus yapımı bir uyarlaması var. Ona bakıyorum bölüm bölüm. İş güç dışında okumaya devam.

Bu arada, bugünlerde mektup nostaljisine rastladığımı hatırladım -veya algım seçiyor. Şair ruhlu olmadığımdan olsa gerek, mektup nostaljim yok açıkçası. İstediğim kişilerden gelecek Whatsapp veya Facebook mesajlarını, istemediğim birisinden gelecek bir mektuba tercih ederim mesela. Bence önemli olan, kullanılan mecra değil, iletinin kimden geldiğidir.

Hayatımın eskisinden daha az okumalı, daha çok gezmeli bir evresindeyim. Her haftasonu gezmece. Bazen yeni insanlar tanımak, bazense yanı başında duran, bildiğin ama tanımadığın, daha doğrusu tanıdığın ama yeterince tanımadığın insanlarla zaman geçirmek, onları keşfetmek keyifli oluyor.
Hani insanların telefonlarına gömülmeleri eleştirilir ya, aslına bakarsak, mevcut ortamdaki mutsuzluklarından ve orada olmama arzularından ötürü telefonlarına sarılıyor olabilirler. Şahsen içinde bulunduğum ortam, iletişim, muhabbet vs. tatminkâr olduğu sürece telefona elimi sürdüğümü bilmem. Kişi telefonuna dalıyorsa, biraz da orada olmak istemediğindendir.

Orada olmaktan memnun olduğumuz, kalıcılaştırmak istediğimiz, "hiç bitmese" dediğimiz anlarsa zaten paha biçilemez.