5 Kasım 2017 Pazar

Büyük İkramiye Bana Çıksaydı

Büyük ikramiye vursa ne yapardım? Bir anlık afallamanın ardından, gayrimenkûl alımı gibi, hayatta kalmayı garantileyecek “hayaller” geliyor akla. Kaç kez duymuşumdur: “Beş tane daire alır, dördünü kiraya verirdim abi. Bir tanesinde ben oturur, çalışmadan yaşayıp giderdim.” Hayal dünyamız ne kadar da zengin(!) Bir de dünya seyahati işte... Klişe yanıtlar. Yarın sabah milyarder olarak uyansam ne alırdım? Hmm. Açıkçası şu an alamayıp "ah keşke alabilsem" diye yanıp tutuştuğum hiçbir şey yok. Iphone mu? Spor araba mı? Havuzlu villa mı? Düşünmem lazım... Gerçi hepsini alsan da mutluluk garanti değil; zira parayla elde edilebilenler genellikle hayatta kalmayı, konforu sürdürülebilir kılmayı ve çalışmak zorunda olmamayı temin eden şeyler. Bu yol mutluluğa çıkmayabilir. Depresyonsa her zamanki yakınlıkta durur.

Mutluluğun kişisel bir yönü olduğuna şüphe yok. Ama öznelerarası yönünü de es geçmemek lazım. Hegel’in “karşılıklı tanınma (mutual recognition)” diye tabir ettiği kavramın önemi büyük. Parayla her şey satın alınamaz. Evet. Hayatta kalmayı, belirli bir konfor standardını ve çalışmamayı temin eder belki; ama mutluluğa giden yol başkaları tarafından tanınıp kabul görmekten geçiyor. Karşımızdaki bizi kaale alsın, ciddiyetle dinlesin, bizi insan yerine koysun isteriz. “Dikkat çekmek istiyor!” ifadesi bir suçlama gibi kullanılıyor. Oysa herkes şu ya da bu şekilde dikkat çekmek ister. “Ben buradayım!” demektedir kişi, “beni de tanıyın, ben de değerliyim; üstelik ben de sizi tanıyor, sizi siz olarak kabul ediyorum.”

Dostoyevski, Budala’da, a kişisinin b kişisinden nefret duymasının, onu yok saymasından kıymetli olduğunu söyler. Nefret edilmek kötü bir durum; ama karşındaki tarafından yok sayılmak, onun nefretine maruz kalmaktan bile kötüdür: “Nefret ettiğine göre hiç olmazsa varlığımı kabul ediyor.” Sıkça kullanılan "kimsin ulan sen?” ifadesi geliyor akla. Seni tanımıyor, iradesi olan, özgür ve eşit bir birey olarak görmüyorum ki? Benim için yoksun. "Kim olduğunu zannediyorsun?" = senin iradenin benim için bir önemi yok.

Karşı cinsle ilişkileri düşünelim: Milyarların olsa aklın yine birilerinde kalacak. “Keşke mesaj atsa”, “mesajıma dönse”, “benimle buluşsa”, “bana öyle değil de böyle davransa” gibi, arzuladığın irade tarafından arzulanmakta temellenen, senin onu tanıdığın gibi onun da seni tanıması ve gönüllü olarak, yalansız istemesi isteği hiç son bulmayacak. Dünya nimetinden el etek çekip manastıra filan kapanmadığımız sürece, milyarlarımız da olsa, tamamen iradî, dolayısıyla gönüllülüğe dayalı bir durum olan, başkalarınca kabul görme arzusu hiç sonlanmayacak.

Nietzsche, Deccal'de, mutluluğu "gücün arttığı duygusu" olarak tanımlıyor. Tanınmalarımız, başka bir deyişle kabul görmelerimiz çoğaldıkça etki alanımız genişliyor ve kendimizi daha güçlü, dolayısıyla daha mutlu hissediyoruz. Öznelerarası değerimiz zaman içerisinde inşa oluyor.

Piyango da vursa, mutluluğa giden yolun köşe taşları olan tanıma ve tanınma süreçlerinden muaf olmayacağız.