29 Kasım 2017 Çarşamba

Celal Şengör'ü Seviyorum - "Monarşi En İdeal Yönetim Şeklidir"


Celal Şengör’ü seviyorum. Ortalığı karıştırıp kenara çekilmekte üstüne yok. Sonrasında yaşanan tartışmaları belki yüzünde alaycı bir bakışla kıs kıs gülerek izliyordur; ama söylenenleri umursadığını sanmıyorum. Röportaja atılan başlık “en ideal yönetim şekli monarşidir” şeklinde olsa da, kendisini az çok tanıyan, okuyan veya dinleyen herkes, Celal Hoca’nın gidip de Osmanlı hanedanlığını savunmayacağını kesinkes bilir.

Kendisinin her söylediğinin doğru olduğunu, söyledikleri kulağa yanlış geldiğinde hatayı kendimizde aramamız gerektiğini söylemiyorum. “Celal Hoca hata yapmaz!” diyecek değilim. Ama bu konuda, kendisini az çok tanıyan kişilerin biraz çıkarım ve niyet okuma yapması gerekiyor. Bu adamın “monarşi iyidir” derken Osmanlı nostaljisi yapmayacağı apaçık arkadaşlar. O hâlde ne kastetmiş olabilir? Bence Celal Şengör bir Nietzscheci. Radikal bir aristokrat. Seçkincilikten asla ödün vermiyor. Bir topluma yön veren ve kültür, sanat ve bilim gibi alanlarda ürün ortaya koyan seçkinlerin/aydınların gerekliliğinden dem vuruyor. Bir sohbet esnasında “elitist misiniz?” sorusunu “hem de sapına kadar elitistim!” diye yanıtladığını hatırlıyorum. Kitlesel eğitime, herkesin üniversite okumasına filan da karşıdır Şengör.

Sanırım, “en ideal yönetim biçimi monarşidir“ derken kendisinin ne kastettiğini biliyorum. Her seçkinci gibi demokrasiye dair çekinceleri var. Demokrasi, son tahlilde, kendisini ortadan kaldırabilme olanaklılığını içinde barındırır. Demokrasiyi ortadan kaldırmak isteyen bir partinin kurulduğunu ve seçimi kazandığını düşünelim. Teorik olarak mümkün. Bu yüzden, muhtemelen Celal Hoca’nın kastı, seçimle işbaşına gelip giden kadrolardan bağımsız olarak yönetimi dengeleyen yargı gibi kurumlar ve genel anlamıyla hukuktan başkası değil. 1930’lar Türkiyesi ve Sovyet nomenklaturası (seçkin yöneticiler grubu) gibi seçimle alaşağı edilemeyecek yönetimleri de kastetmiş olabilir belki. Celal Şengör, ayrıntılarda yanılıyor olsam bile şundan eminim ki, monarşi güzellemesiyle asla modern-öncesi hanedanlıkları övmez. Mesele Hocanın son derece elitist olması ve kitleleri manipüle ederek iktidara gelebilecek demagoglara karşı duyduğu güvensizlik.

Duymak istediklerimiz söylensin istiyoruz hep. Farklı bir şey duyunca kızıyoruz hâliyle. Doksan dokuz doğru söylesen bir yanlışta harcanıyorsun. Biraz da mizaç meselesi. Celal Şengör sivrilerek göze batmayı, insanların tepkisini çekmek yoluyla da olsa tüm bakışları üzerinde toplamayı seven birisi ve bu konuda gerçekten başarılı. Yapısı böyle. Değişmez.

Eleştiri: Merhabalar, değerli Tamer abi, Yazılarını, kitaplarını ilgiyle takip ediyorum, katılmadığım daha doğrusu nüans farkı olan bazı yazılar var ancak ennnn katılmadığım ve eleştirdiğim yazı bu olsa gerek. Ben Celal Şengör'ü sevmiyorum. zira Celal Şengör kredisini bu ülkenin emekçilerine, vefakar insanlarına "dışkı"yedirilmesini" savunduğundan beri, bu ülkenin gençlerine "eşkiya, terörist" dediğinden beri tüketti. ben ya da genel anlamda bizler Celal Şengör'ün Osmanlı hanedanlığını savunmayacağını iyi biliriz ancak Sayın Tamer hocam sorarım size Platon'un "aristokratizmi" savunulacak birşey midir? Platon'un "İdeal Devlet teorisi" Celal Şengör'ün fantazilerinde kaldı bana göre ki sizce uygulanabilirliği var mıdır?

Celal Şengör Entelektüel zırvalık ve marksizm düşmanlığının getirisi olan fantazileri yaşıyor şu an ve emin olun onun yerinde kim olsa aynı hezayanları yaşardı. nice entelektüel, yarattığı gelecek kuramıyla bizim ağzımızı açık bıraktı ancak, Şengör gibiler sadece mide bulandırıyor., bunu kabullenmek gerekir. Hegel ve Marx konusundaki cahiliği ise ayrı bir tartışma konuus bence.

Yanıt: Merhaba sevgili Faysal. Aslında Çağımızın Yanılgıları Üzerine'yi okuduysan bu yazım seni çok da şaşırtmamalıydı diye düşünüyorum. Tepkini biraz duygusal buldum açıkçası. Celal Şengör'ü seviyorum derken ben de biraz damara basmak istedim galiba. Daha ziyade onun bu polemikçi tarzını, şimşekleri üzerine çekmesini, etkili konuşmasını ve yabancı dillere hakimiyetini vs. seviyorum -karakterini değil. Platon aristokratizmi bence bugün savunulabilir değil. Yasalar kitabı tam bir facia diye düşünüyorum. Kent nüfusunu bile 5,084'e mi ne sabitliyordu. Tuhaf. Yalnız, dikkat edersen, Platon'un yönetiminin savunulamaz olduğunu sen söylediğin için, neden savunulamaz olduğunu da senin gerekçelendirmen gerekirdi. Aksini gerekçelendirme sorumluluğunu karşıya bırakmak bir yöntem olarak bana yanlış geliyor. Dışkı yedirme gafıyla ilgili olarak şunu söylemek istiyorum. Sanırım Enver Aysever idi. Hızlı hızlı konuşuyor, samimiyetsiz bir şekilde laf yarıştırıyorlardı. Hatırlamıyorum, belki başka bir sunucuydu. Şahsen, bu iğrenç ifadenin arkasında, sırf bir inat uğruna, geri adım atmamak uğruna durmasından ben de iğrendim. Ama şu "kredisini tüketmek" meselesine katılmam mümkün değil. Diyelim ki sen, bir şekilde söylenmeyecek bir söz ettin. Ama ben seni, Faysal Göktaş olarak biliyorum ve o yanlış sözlerinin yanında, öncesinde ve sonrasında tonla doğru söz ettiğini de biliyorum diyelim. Aradan ne kadar zaman geçerse geçsin ve sen ne kadar güzel şeyler söylersen söyle, kafana kakar gibi "ama zamanında böyle demiştin!" demeyi, bir münazara yöntemi olarak etik bulmuyorum. Benzetmeyi doğru bulur musun bilmem, ama bugün doğan Moğol çocuğuna "senin ataların soykırım yaptı, pis Moğol!" demek, sonsuz bir sorumluluğu, üzerinden silip atamayacağı bir ithamı taşımak zorunda bırakmak gibi. 

Beni düşün bir de. Arkadaş listem genişledi. Arkadaş listemde olmayan insanlar bile paylaşımlarıma yorum yazabiliyor. Bugün Celal Şengör aslında monarşiyi savunmadı demek, kastettiği başka demek, hatta "bu adamın ortalığı birbirine katıp kenara çekilmesi hoşuma gidiyor" demek günah işlemek gibi. Bence, biraz da, asıl denmeyecek şeyleri söylemek güzel şey. Twitter'da baktım. Zaten herkes Celal Şengör'e sövüyordu. Ben de, inadım inat ya biraz işte, başka bir açıdan ele aldım işte.

Hegel ve Marx konusuna gelirsek, şöyle bağlayayım: Markizmin elitist olmadığı su götürür. Lenin'in öncü partisinden tut, Sovyet nomenklaturasına, uzay çalışmalarına varıncaya, Kızıl Ordu'nun senfonik eserlerine kadar, nereye baksan, halkçı olduğu kadar da elitist bir ülkeydi Sovyetler. Bence Marksizm ile elitizmin birbirini tamamen dışladığı söylenemez. Yani en azından tartışmaya açık. 

Eleştiri: Ben kendisine Abdurrahman Çelebi diyorum. Ülkede dogru düzgün aydın, akademisyen ya da düsünce insani olmayınca Celal Şengör gibiler kıymete binebiliyor. Jeoloji alaninda yaptıgi çalişmaları bilmem ve tartişmam da. Ama bir çok konuda sürekli en iyisini ben bilirim tarzıyla konuşup katılmadıgı düşncelere zırva demesi ve bir şekilde sürekli trübünlere oynaması cidden çok itici yapıyor onu. Ajitatif ifadeler ile ortalıgı karıştırıp sonradan kenara çekilip izlemesi kendince bir yöntem olabilir amaç dogru bilgiye bulaşmak ya da insanları az düsunnmeye tartıstırmaya cekmek icinse enteresan da olsa bir tarz olarak kabul edilebilir. Ama savundugu elitizm bilinćli olarak belli bir sınıfın çıkarı için ise ben buna dur arkadaş derim. Elitizm salt burjuva karakterlin olmayabilir ama ancak toplumcu hedefler içinse kabul edilmelidir. Kendisi her fırsatta surekli olarak Hegel ve Marx'a ozellikle de marxizme büyük bir öfke ile saldırmasini anlayabilirim ama burjuvazi aydıni olsa bu kadar militarizm hayranlıgı ve darbelere duydugu sevgi kendisini cidden tiksintirdiyor. 12 Eylüle icin söyledigi hayranlik hatta darbeyi yapan paşalardan biri kendisini telefonla bile aradıgında ayağa kalkıp dügmelerini iliklediğini söylemesi iyice karanlık tarafıni da göstertmiştir bize. Ama napak dedigim gibi koyunun olmadıgı yerde keçiye Abdrurrahman Çelebi diyoruz işte o keci de Celal hoca oluyor

Yanıt: Öncelikle ta sekiz saat sonra cevap verebildiğim için kusura bakma. İş hayatı sürüyor, malum. 

Öncelikle, ben kendisini çok tonton ve sevimli bir amca olarak görüyorum. Adamı görsem gider sarılırım yani. İğrenç, itici veya sevimli gelip gelmemek biraz da kişiden kişiye değişen, görüşlerden bağımsız, daha ziyade duygusal bir tepkiye benziyor.

12 Eylül konusunda söylediklerinde sunucuyla inatlaşma ve dikkat çekme arzusu birleşip çirkinleşmişti Şengör. Ona katılıyorum. Yalnız böyle kişilerin bazı söylenmeyenleri çatır çatır söylemesi, insanların onayına başvurmaksızın, içinden geldiği gibi konuşması bence bir ihtiyaç abi. Şimdilerde herkes darbelere karşı. Kime sorsan 12 Eylül darbesi kötüydü der. Ama 82 doğumlu birisi ve bir esnaf çocuğu olarak halkın içinde yetiştim. Okumuş kesimi bilemem ama sıradan vatandaşın genel yaklaşımı şuydu hep: "Allah Kenan Evren'den razı olsun. 12 Eylül'den önce sokağa çıkamıyorduk. Kurtarılmış bölgeler vardı. Okullarda ders yapılamıyordu. 12 Eylül'le birlikte ülke rahat bir nefes aldı." 

Celal Şengör, şimdi darbe karşıtı geçinip de zamanında 12 Eylül'ün yanında duranlardansa, açıkça, o dönem 12 Eylül'ün arkasında toplumsal bir taban da olduğunu ifade ediyor. Yanar döner olmayın kardeşim, darbe sabahı insanlar rahatlayıp sahillere parklara akın etti filan diyor. Şimdi, bunların doğru olup olmamasından ziyade bu adamın açık konuşması önemli.

Kendisinin jeoloji alanında dünya çapında bir bilim insanı olduğu biliniyor. Ama buradan, "jeoloji alanındaki çalışmalarına saygı duyarım fakat diğer konularda konuşmamalı" demek bence yanlış. Varsın konuşsun abi. Zaten eleştiriliyor. Belki en çok eleştirilen insanlardan birisi. Bu adam apaçık bir şekilde modernist, Batıcı ve seçkinci. Bunu açık yüreklilikle söylüyor. Eleştiren eleştirsin. Gelip de "sen sus Hoca!" filan denmesini doğru bulmuyorum. Mesela Aristoteles konusunda hatalı ifadeleri olduğu tespit edildi kendisinin. Sorun değil. Madem hatalı konuştu, eleştirilecek. Ama konuşmamasını beklemek doğru olmaz diye düşünüyorum.

Bu biraz şeye benziyor. Hani mesela Canan Karatay örneği. Söylediği pekçok şey aklıma yatmıyor. Öte yandan bu kadını silip atamıyorum da. Zira onun sayesinde insanlar sofrada ekmeğe uzanırken adeta utanır oldu. Çaya şeker atmayan insanların sayısı her geçen gün artıyor. Ha, eleştirilemez mi? Eleştirilebilir. Mesela gelip de avuç avuç fındık, badem, kaju ve ceviz yiyin diyor. Yahu yüzer gram alsan hepsinden 50 lira tutar. Ortalama gelirli birisi ne kendi "avuç avuç" bunlardan yiyebilir ne de çocuğuna yedirebilir. 

Benim tahammül eşiğim biraz yüksek galiba Zafer. Doğruları almaya bakıyorum. Aklıma yatmayanları es geçiyorum şahsen.

26 Kasım 2017 Pazar

Neden Bu Denli Hassasız? Black Friday Meselesi


Dün tüm gün dışarıda geçince Black Friday tartışmasını kaçırmışım. Cuma günü İslam dinine göre kutsal bir gün olduğundan ve Black Friday ifadesi “Kara Cuma” anlamına geldiği için, muhtemelen durgun olan piyasayı canlandırmak adına uyarlanan bu alışveriş çılgınlığının İslam’a kurulmuş bir komplo olduğu hissi oluşmuş. Dış mihrakların bilinçaltımıza gönderdiği bu mesajlarla Cuma günü gibi kutsallarımız yerle bir olacakmış. Müslümanları içeriden fethediyorlarmış. Teyakkuz hâlinde olmalıymışız.

Bence, neredeyse paranoya düzeyine varmış olan bu kadar hassasiyet pek sağlıklı bir durum değil. Aslında bunun bir “kendinden emin olmama” hâlinin işareti olduğu da söylenebilir. Türkiye gibi Müslüman çoğunluğun olduğu bir ülkede asıl diken üstünde hissetmesi gerekenler, asıl hassasiyet geliştirmesi, olan bitene dikkat etmesi gerekenler azınlıkta kalan insanlar. Çoğunluksan rahat olman gerekir abi. Zaten çoğunluksun. Tehdit altında hissetmesi gereken birileri varsa çoğunluk değil azınlık olan, farklı, aykırı, sıradışı olan, marjinal fikir, inanç ve yaşam tarzlarını benimsemiş olanlar olsa gerek. 

İnanç zaten kişisel bir olgu ama, hadi toplumun çoğunluğu belirli bir inanca mensup diyelim. Ne kadar kırılgan, ne kadar zayıf bir inançmış ki bu, bir alışveriş kampanyasıyla yıkılıveriyor, hemencecik inancından vazgeçiveriyorsun? Birkaç aydır alışveriş merkezilerine uğramadım; ama en son Hepsiburada’ya girdiğimde “Kara Cuma” değil, “Efsane Cuma” ifadesini gördüm. Bana sorarsanız, tam tersine, “efsane” sıfatını önüne koyarak Cuma günü daha da yüceltilmiş mesela. Bak, benim gözüme de o çarpmış mesela? Kaldı ki, “Kara Cuma” yazsa bile, zaten yüzde doksan küsürsen, en azından çoğunluksan ve zaten sarsılmaz bir inanca mensupsan bunu niye sorun edesin? Gülüp geçmen gerekir. Ha, seksen milyonluk ülkede bir avuç Müslüman olsaydı kendilerini tehdit altında hissedebilirlerdi -o zaman tek lafım olmazdı. Ama öyle bir durum yok.

Söz konusu ibarenin nereden geldiğine dair rivayetler muhtelif. Bir yerde, bu alışveriş çılgınlığında trafiğin kilitlenmesi ve izdiham yaşanması gibi sorunlardan ötürü “kara” nitelemesinin kullanıldığını okudum mesela. Gayet seküler bir gerekçe. Hepsi bir yana, diyelim ki Black Friday Hıristiyanlara özgü bir etkinlik ve diyelim ki bunun İslam’da yeri yok. E hani engin hoşgörün? Hani farklılıklara olan saygın? Hani başka inançların da kendini ifade edebilmesi? Bu ne hassasiyet? Türkiye nasıl bir ülkeyse, her daim hoşgörü talep edenler zaten egemen ve çoğunluk olanlar oluyor. Oysa egemen ve çoğunluksan rahat olman gerekir ve tam tersine, egemen olmayanlara, azınlık, farklı ve aykırı olanlara karşı hoşgörülü olman gerekir. Asıl hoşgörüye ihtiyacı olanlar onlardır çünkü.

Bu kadar fazla hassasiyetin olduğu toplumlarda demokrasi ve ifade özgürlüğü gelişemez. Ağzımızı açtığımız anda üç kesim, ikinci cümleden sonraysa beş kesim inciniyorsa zamanla hiçkimse konuşamaz olur. Bence suskunluk tekin değil. Konuşmak iyidir. Ve herkes daha rahat olmalı.

Eleştiri: Dun alisverise gittim.Bu kampanya hemen her magazanin vitrininde yaziyordu.Ama gercekte indirim falan yoktu .Olmayan indirim, bize tamamen yabanci , dayatma,samimi olmayan bir sloganla karsima çıkınca ben rahatsiz oldum ve çok ozenti buldum bu yapılmak isteneni..

Yanıtım: Gerçekte indirim olmamasını ve bu kampanyayı yapmacık bulmanızı anlıyorum ama "özenti" kısmına dair çekincelerim var. Bunun sonunu getirmek zor. Elde belirli bir ölçüt yok. Yılbaşı kutlasak özenti deniyor. Öğrenciler Aralık ayı sonunda birbirine hediye almak istese "Hristiyan adeti" deniyor. Sınırı çizmek zor olduğu için, şurada yağlıboya bir tablo paylaşsam veya yağlıboya tablolardan müteşekkil bir sergiye gitsem, ona da "İslam'da bu tarz resim ve heykelin yeri yok. Hat, ebru ve minyatür var. Özentisin" denebilir. Tekil bir olaydan ziyade bu genel yaklaşım tarzını sakıncalı buluyorum Hocam.

Yorum: Firmaların Black Friday reklamlarinin altina yazilmıs kin öfke ve intikam dolu ifadeleri görunce yuh artik bundan da bu sonucu mu çikardi bizim çomarlar diye düşundüm ama maalaef işin gerçegi böyle hoşgörü(?) dininin sınırları cehalet, öfke, kompleks,şiddet intikam ve cinsiyetcilik gibi kavramlarla şekillenmis durumda maalesef. Oysa hiç birinin cevabı bile yok neden cuma senin icin kutsal? 

Yanıtım: Ya abi, çok açık söyleyeyim, Cuma günü benim için en büyük kutsal bile olsa ve benim kutsalımı paylaşan milyonlarca başka insanla aynı ülkede yaşıyor olsam, Black Friday reklamları benim için vız gelir tırıs gider. Asla rahatsız olmam. Bu kadar narinlikte bir tuhaflık var. Hayır merak ettim Hepsiburada'ya girdim, adamlar Efsane Cuma demiş bir de. Daha bu neyin muhabbeti? Mısır'da Işid Sufilerin gittiği bir camiye saldırdı ve iki yüz küsür insan öldü. Bilirsin, selefî akımlar sufileri, Mevlana'yı filan İslam dışı bulur. Şu Black Friday reklamlarına gösterdikleri tepkiyi oraya göstermediler. Anlamak zor gerçekten de.

21 Kasım 2017 Salı

Valerios Leonidis, Centilmenlik, Nezaket ve İnsanlık


Naim Süleymanoğlu’nun 1996 yılında üçüncü kez olimpiyat şampiyonu olmasına canlı yayında tanık olmuştum. Bilmem siz de izlemiş miydiniz? Yunan bir rakibi vardı. Ama öyle böyle değil; çok zorluyordu Naim’i. Nefesi ensesindeydi. Rakamlar şu an aklımda değil elbette; ama diyelim ki Naim 150 kilo kaldırıyorsa, hemen ardından Yunan halterci gelip aynı ağırlığı kaldırıyordu. Çok iyi hatırlıyorum. Hatta “rakip çok güçlü, Naim kaybedebilir” diye içimden geçirmiştim. Kaybetmedi. Yunan rakibi son denemede başarısız olunca Naim Süleymanoğlu şampiyon oldu. Dört sene sonra dördüncü kez yarıştığındaysa sıfır çekmişti. Yaş ilerliyor ne de olsa. Gerileme kaçınılmaz. 

İşte o Yunan halterci, ta yirmi bir sene önce yarıştığı Naim Süleymanoğlu’nun cenazesine gelmiş. Adamdaki saygıya bakar mısın? Böyle şeyler beni duygulandırıyor. Futboldaki bayağılık, şiddet ve fanatizm yüzünden böyle centilmen tavırlara, centilmenlik de demeyeyim, insanî tavırlara nasıl da hasret kalmışım, onu fark ettim. Bravo Valerios.

Bu olay üzerine Twitter'da "helal olsun Naim'e. Yunan'a Türk bayrağını öptürdü" gibi sözler edenler olmuş. İşte yukarıda bahsettiğim fanatizm kültürünün bir eseri bu. Nasıl bir yozluksa, nasıl bir şovenizmse çekilir gibi değil. Bunlar yüzünden futboldan çoktan soğuduk. Bunların bu bağnaz milliyetçiliği kentte yetişen yeni nesil gençliğe hitap etmiyor. Bomboş, sevimsiz, dışlayıcı bir anlayış.

Bu kafadaki bağnaz güruhun tepkisini görmemek adına susacağımıza ölelim daha iyi. Tepki çekmekmiş... Çekeceksin abi tepkiyi. Sorun değil. İçinde tutma. Yoksa bu dar ufuklu Twitter kahramanları kendilerini hep haklı zanneder. Bunların tepkisini çekiyorsan kendinle gurur duyman gerekir. Bu çürümüş zihniyet mecburen sönümlenecek, marjinalleşecek ve hayırlısıyla yok olacak. Reziller. Valerios'un yaptığını takdir edenlerse giderek çoğalacak. Kaba-saba, şoven ve kibirli olup üstelik bununla "ben buyum abi, değişmem!" tarzı övünmelerin modası geçecek. Çünkü bomboş. Çok milliyetçiysen sanatta, sporda, bilimde vs. başarılı insanlar yetiştirirsin. Türkçe'yi özenle kullanır, ülkenin daha iyiye gitmesi için uğraşırsın. "Yunan'a Türk bayrağını nasıl da öptürdük!" filan demekle ise anca'kendinden tiksindirirsin. 

Teşekkürler Valerios. İnsanlığın ölmediğini bize hatırlattığın için.

18 Kasım 2017 Cumartesi

Başkaları Her Şeydir


Kazuo İşiguro'nun Gece Müzikleri (Nocturnes) kitabındaki öykülerden birinde üstat, "dinleyici kitlesi önemli değil" diyen muhatabına isyan ediyor: "Dinleyiciler önemli değilse ne diye çalıyorum ben bu şarkıları?" Haklı.

Pek çok şeyi başkaları için yapıyoruz. Şu an okumuyor olsaydınız bu satırları yazmamın bir anlamı kalmazdı. Başkaları önemli olmasaydı evde kendi kendime günlük tutardım zaten. Çok güzel tivitler atabilirsin ama kimse okumuyorsa hiçbir anlamı yok. Robinson Crusoe'u düşünelim. Dünyanın uzak ucunda, kimselerin yaşamadığı bir adada müthiş bir yağlıboya tablo yapsın. Kendisinden başka kimse göremeyeceği için eserin anlam ve değerinin inşası yarım kalacaktır. Bir arkadaş hatırlattı geçenlerde: Çok enerji harcıyor olabilirsin ama bir şeyler yerinden kımıldamıyorsa hiçbir iş yapmış sayılmazsın.

Anlam ve değerler müştereken inşa edilen, başkalarının katılımı, alımlaması ve etkileşimi ile gerçekleşen, karşılıklı bağlanma gerektiren şeyler. Her kitap okunmak içi yazılır, her film izlenmek için çekilir, her şarkı dinlenmek için bestelenir. Hepsinin arkasında başkalarına erişme arzusu yatar. Hedef kitle, bir bakıma, İşiguro'nun müzisyeninin dediği gibi her şey demek.

Bu bakımdan bence Sartre'ın "cehennem başkalarıdır" sözünü genişletmek lazım: Madem cehennem başkaları, o zaman her şey başkaları. Bizi üzenler başkaları olduğu gibi sevindirenler de başkaları. Takdir eden, eleştiren, birlikte zaman geçiren, seni değiştirmeye çalışan ya da olduğun gibi kabul eden, umursamayan veya merak edenler hep başkaları. Doğalmışçasına kabul ettiğimiz ne varsa, şöyle bir düşünürsek, hep kolektif kabule dayanıyor. Para güzel bir örnek mesela: Paranın değerli olduğuna herkes aynı anda inanıyor olmasaydı hiçbir değeri olmazdı. Doğada 5 lira ile 200 lira aynı şey: Sadece iki kağıt parçası. Onlara farklı değerleri atfedense bizim kolektif aklımız.

Düşünüyorum da, başkaları olmasaydı, internet de olmayacak ama, hani Robinson Crusoe misali tek başımıza uzak bir köşede kalıyor olsaydık, muhtemelen tek derdimiz hayatta kalmak olurdu. Yaşamak değil.

Yorum: Her birimiz bu hayatın, devam eden sürecin küçük dişlileriyiz, sosyal hayatın dışına çıkma şansımız yok, eğer ki çıkılırsa da hayatın akışı sekteye uğrar. Bu durum bizimle irtibat halinde olan bireyleri etkiler. Bireysel etkilenmeden sosyal, toplumsal etkiler doğar kanısındayım. Saygılar.

Yanıt:  Katılıyorum. Aslında insan dünyasından kopmamız imkansız bence. Dağ başına kulübe yapsam, o kulübeyi yaparken kullanacağım çekici bile başka bir insan yapmış olacak. Öyle ya da böyle insan ve ürettikleriyle ilişki içerisindeyiz. Saygılar bizden.

17 Kasım 2017 Cuma

Ya Başkasına Çay Demlerse?

Şöyle bir alıntı gördüm: “Bazen aklıma geliyor üzülüyorum, ‘ya başkasına çay demlerse?’” Öyk. Bir de şu var, yeni: “Sahi, biz ne ara üzerine çay içilmemiş bir yemek gibi yarım kaldık sevgilim?” Müsaadenizle ben bir kusup geleyim :/ Yazarı gülümsemeyen, sert bakışlı, sakallı bir genç. Hani hem en romantik benim hem de maçoyum, “öfkem de sevgim kadar büyük olur!” tarzı, böyle hem asi, hem mahallemizin delikanlısı, çok sever ama döver de, sevgi pıtırcığı ama ağzında küfür, sürekli lanlı lunlu konuşan, son yıllarda edebiyat çevrelerinde yaygınlık kazanmış bitirim tiplerden. Biliyorum, bu durum yeterince eleştirildi zaten. Sosyal ağlarda yapılan çay romantizmi ise resmen dalga konusu artık.

Sanırım bu tip ifadeler kurulurken mümkün olduğunca geniş bir kitle hedefleniyor. Astrolojideki gibi. Herhangi bir burca ilişkin güzel sözler etmenin yanısıra, "zayıf" yönlerini söylerken bile onu alttan alta övebilirsin. Nasıl olsa her burçtan milyonlarca insan var. Hiçbir emek sarf etmedikleri hâlde kendileri hakkında güzel sözler edilen, ortada bir sebep yokken kendisini değerli hisseden milyonlarca insan. “Akrep intikamcıdır” -hmm öyleyimdir! “Boğa sabırlıdır ama kızdırırsanız tepkisi sert olur” -hmm kesinlikle! Eleştiri görünümlü övgüler. İyi özellikler çoğunlukta zaten. Kötü olarak anlatılanlarsa aslında övgü vesilesi.

“Rakı içen kadınları üzmeyin” gibi laflar da böyle bir yaranma amacı güdüyor. Peki niye başka kadınlar değil de özellikle rakı içen kadınlar üzülmemeli? Açıklama yok. Sebep yok. Önemli olan, rakı içen kadının durduk yere kendisini özel hissetmesi. Bir an için “ben de rakı içiyorum, o hâlde beni de üzmeyin!” diye içinden geçirdiyse hedefi tutturdun demektir şair kardeşim. Hedef kitleye yaranma amaçlı bu tip ifadeler içerisinde en geniş, dolayısıyla en saçma olanı, belki görmüşsünüzdür, “çay veren insandan zarar gelmez” cümlesiydi. Pardon da neden zarar gelmez? “Ben de çay içtiğime, çay demleyip etrafımdakilere ikram ettiğime göre benden de zarar gelmez” diye düşünmemiz için mi? E iyi de tüm Türkiye çay içiyor? Birkaç beğeni toplayacağım diye, Twitter’da daha fazla fav alacağım diye hedef kitleyi biraz fazlaca geniş tutmadın mı? Neyse, bu uç bir örnekti.

Taktik şu: (1) Son derece yaygın bir özellik seç. (2) O özelliği taşıyan insanlar kümesine hitaben güzelleme tarzında bir cümle kur. (3) Küme dahilindeki elemanlar cümleyi görüp kendini özel hissetsin.

Viyana Çevresi filozoflarının uyarısıdır: Spesifik ol kardeşim. Ayrımlara git. Bir kavram her şeyi söylüyorsa esasen hiçbir şey söylemiyordur. Benzer şekilde, bir söz fazlaca genelse, kayda değer hiçbir ayrıma gitmiyor, milyon tane başka özelliği bakımından birbirine hiç benzemeyen unsurları tek ve genel bir özelliğe bakarak aynı kefeye koyuyorsa, o söz hiçbir şey söylemiyordur.

Dolayısıyla bu, olsa olsa, mümkün olduğunca geniş bir kitleye yaranma çabasıdır, o kadar.

14 Kasım 2017 Salı

İstesek de İstemesek de Yüzümüz Batı'ya Dönük

Zamanla anladım ki, 20. yüzyılda bu coğrafyada modernleşme, kentleşme ve buna bağlı olarak sekülerleşme bir tercih değil, kaçınılmaz bir sonuçtu. Modernizmin bireycilik, sekülerleşme, bilimsel düşünce ve serbest piyasa ekonomisinden oluşan yeni düzeninin mutlak bir hakikat olduğu, postmodernizmle birlikte ise bu hakikatin (büyük anlatının) aşındığı ve ortaya bir çoğul hakikatler havuzunun çıktığı söylendi. Doğru olmasına doğru da, bu yol geleneksel toplum modeline, Osmanlı’ya filan varmaz. Boşuna heyecanlanıyorlar.

Madem günümüzün modern-sonrası dünyasında mutlak bir hakikat yok, madem modernlik tek seçenek değil, e o zaman modern-öncesi anlatılar ne diye kendilerini mutlak hakikat zannediyor? Postmodernizm ile birlikte tüm hakikatlerin altı oyulduysa, bu herkesi ilgilendirir. Evet, senin sunacağın alternatifin de altı oyuldu kardeşim. Batı medeniyetine alternatif bir medeniyet, mesela İslam medeniyeti, Uzakdoğu medeniyeti filan için “asıl doğru olan budur!” deme imkânı da ortadan kalktı yani. Madem mutlak hakikat yok, o zaman bunların hiçbiri geçerli değil. Demek ki devreye tercihler giriyor.

Türkiye Cumhuriyeti, açık konuşalım, çoktan tercihini Batı medeniyetinden yana kullandı ve dilerseniz İslam medeniyeti, dilerseniz Ortadoğu diyelim, ki bunlar iç içe geçmiş kavramlardır, çoktan geride bıraktığımız bir kültür. Kişinin inanç sahibi olması Batı medeniyeti dahilinde zaten mümkün. Ortadoğu’daki mevcut kültürse çok sert ve katı. Yasaklar üzerine inşa edilmiş. Orijinali böyle değildi denebilir, bilemem. Medine Vesikası’ndan bahsedip dururlar. Güzel metin. Hakikaten demokratik. Medine’de zamanında Müslümanların, Yahudilerin, Hıristiyanların ve Putperestlerin bir arada yaşadığını belgeleyen bir sözleşme. İyi, güzel söylüyorsunuz da kardeşim, peki neden bugün Medine’de yalnızca Müslümanlar yaşıyor? Neden diğerleri yok oldu? Kendini mutlak hakikat addederek hoşgörüsüzlüğe vardıkları için olmasın?

Hoşumuza gitsin ya da gitmesin pratikte yönümüz belli. En çok Avrupa’ya uçuyoruz. Televizyonlarda her Allah’ın günü “ey Avrupa!” filan dendiğine bakmayın. Erasmus+ projeleriyle öğrenciler, öğretmenler, STK’lar, aklınıza kim gelirse Avrupa ülkelerine gidip geliyor. Bırakın şimdi Beşiktaş’ı, Kadıköy’ü, Çankaya’yı filan, taşraya bakın, taşrada bile insanlar eskiden özenti veya sosyetik saydıkları işleri günlük hayatlarının olağan bir parçası hâline getirdi. Pazar kahvaltıları, brunch’lar filan dışarıda yapılıyor. İnsanlar sabahları eşofmanlarını giyip yürüyüşe çıkıyor. Sosyal medyaya baksan öyle değil; ama dışarıya bakıyorum, çocukluğumla kıyaslıyorum, erkek kahvehanelerinin değil kafelerin sayısı artıyor. Sosyal hayat dönüştü, daha da dönüşecek. Hoşnutsuzluklar olabilir ama dönüşüm kaçınılmaz.

Kendi dilini ve kültürünü yaşatmak ve bağımsızlığını korumak güzel şey; ama nereye yakın durduğuna karar vermek de önemli. Seçeneklere bakıyorum, kıyaslıyorum ve Cumhuriyet'in yolunun içlerinde en iyisi olduğunu görüyor ve bu yüzden Atatürk'e minnet duyuyorum.

12 Kasım 2017 Pazar

Yeni Yapılacak AKM ve Türkiye'de Sanat


Yeni AKM yapılacakmış. Hayırlısı. Onbeş yıldır kültür-sanat konusu ebru-mebru bir şekilde idare edildi. Ama artık hat sanatı, minyatür, ebru ve dikiş-nakışla bu işlerin yürümeyeceği belli. “Bizim değerlerimiz” denerek seçenekler daraltıldığında yelpazenin önemli bir kısmını elimizin tersiyle itmiş oluyoruz. Resim, heykel, müzik ve dans alanlarında cidden sıkıntı var. Alçıdan yapılan, kitsch demenin bile iltifat sayılacağı çirkin “heykelleri” mi desem, step dansından hâllice koreografileri mi... Fakir denilen Ukrayna’da izlediğim opera ve balelere bakıyorum mesela, o keskin hareketler, kibar ve ürkek değil, bilakis sert dönüşler, insan bedeni üzerindeki mutlak hakimiyet ve onca kişinin kusursuz uyumu gözümün önüne geliyor.

2008'di galiba. Bizimkiler Guinness Rekorlar Kitabı’na başvurmuştu. Aynı anda en çok bağlama çalma rekoru. Boş beleş işler; çünkü değil bin bağlama, bir milyon bağlama olsa yine bir anlam ifade etmez; çünkü müziğimiz tek sesli. Hepsi aynı anda aynı notayı basıyordu yani. Bin tane bağlamanın aynı notayı basması marifet değil. Bir ara, Malatya’da, Sefiller’i aynı anda en çok sayıda kişinin okuması gibi akıllara zarar bir rekor denemesi olmuştu. Ortaokul çocukları stadyuma doldurulmuş, ellerinde Sefiller’in bir kopyası, haydi bakalım, “Guinness’a gireceğiz çocuklar!” denmişti. Ciddi ciddi.

Çok-sesli müzik büyük marifettir kardeşim. Çok-seslilik "Batı kültürünün bir ürünüdür, bize ait değildir" denerek reddedilemez. Bu mantıkla “ilk örneği Cervantes’in Don Kişot’u olan roman, Batı’da çıkmış edebî bir tür olmakla bize ait değildir” denerek roman sanatını da mı reddeceğiz? Mümkün değil. Cumhuriyet’in ilk yıllarında çok-sesli müzik konusunda ciddi çalışmalar yapılmış. En sevdiğim de Ulvi Cemal Erkin’in Köçekçe’si. Bugün artık “Bayburt Bayburt olalı böyle zulüm görmedi” popülizmiyle çok-sesli müziği küçümsemenin devri geçti. Türk sanat müziği ve halk müziği yine yaşatılır zaten. Ama mesela türkülerin çok-sesli uyarlamalarının yapılmasının önünde bir engel yok. Kendi adıma, az çok müzik zevki olan birisi olarak, artık mıy-mıy-mıy, ağzı kapalı, zayıf sesli solist dinlemeye tahammül edemiyorum. Ses güçlü ve eğitimli olacak arkadaş. Sesi güzel insan çok. Ama onu kusursuz bir şekilde kullanan pek az.

Dans desek tam bir facia. Tam bir odun olarak yetiştik arkadaş. Kadın ve erkeğin harikulade uyum gösterdiği dans türleri var. İzlerken hayran kalıyor insan. Ama biz ne tango öğrenebildik ne vals. Yetenek yarışmasının birinde görmüştüm. Yarışmacılar birbirinin aynısı olan solo danslar yapıyordu. İyi de kardeşim, flamingolar bile çift hâlinde dans ederken sen ne diye sahnede tek başına debeleniyorsun? Mesela isterdim ki, yetenekli koreograflar öyle figürler koysun ki ortaya, Anadolu ve Rumeli’nin halk oyunlarından esinlenerek kendimize özgü bale eserleri üretelim. İsterdim ki halk şarkılarımız senfonik tonlarda gümbür gümbür inletsin ortalığı.

Biraz coştum. AKM'nin çağrıştırdıkları işte. Neyse.

8 Kasım 2017 Çarşamba

Komün Apartmanları: Komünalka


Sovyetler çöktü çökmesine ama bazı uygulamaları yer yer devam ediyor. Komünalka dedikleri, büyükçe bir daireyi birden fazla aile ya da bireyin paylaşmasına dayanan uygulama St. Petersburg’da hâlâ sürüyormuş. Muhtemelen başka şehirlerde de vardır. Diyelim ki bir evin beş odası varsa, her odada, birbiriyle kan bağı olmayan aileler veya bireyler kalıyor. Mutfak ve banyo ise ortak kullanım alanları.

Daha eski olanlar kıdemli sayılıyor ve daha büyük odalar onların oluyor. Eve sonradan gelenler veya yalnız olanlarsa küçük odaları alıyor. Ortak kullanım alanlarına dair katı kurallar koymuşlar. Bulaşığını yıkamayı erteleyemiyorsun mesela. Bugünkü hostelleri andırsa da, komünalka usulü odalarda hostellerde olduğu gibi öyle iki katlı ranzaların olduğu tarzda bir yerleşim yok. Eve girince ayakkabıları çıkartıp terlik giyme kuralı bize yabancı değil; ama eve girince elleri yıkamanın kural olması enteresan geldi açıkçası. Haberi hazırlayan ekibe bile ellerini yıkamalarını söylediler :)

Mesela bir akademisyen yüzlerce kitabıyla bir odada kalırken yan odada St. Petersburg’a çalışmak üzere gelmiş Özbek bir çift yaşıyor. Bebekli bir çift ise bir başka odada kalıyor. Tuhaftır, bebekli çiftin odasında piyano var. Evi paylaşan bu farklı farklı kişiler arasında bazen ister istemez tartışma çıkıyormuş; ama birlikte yemeğe oturup sohbet ettikleri de oluyormuş. İnternette komünalka konusundaki videoları seyretmek çok zevkli. İnsan "Türkiye'deki metropollerde de böyle bir seçenek olsaydı keşke" diye düşünmeden edemiyor.

Kızıl İnsanın Sonu adlı kitapta Sovyet dönemindeki mutfak sohbetlerinden söz edilir. Mutfak ortak kullanım alanı olduğu içindir belki, en içten sohbetler orada yapılırmış. Devletin her yerde hissedildiği dönemlerde bile mutfaklar özgürlük alanıymış. Brejnev’i mi eleştireceksin mesela, hadi gel mutfakta konuşalım. Makanin’in Underground adlı müthiş bir romanı var. Kitabın kahramanı komünalkada yaşayan yalnız bir yazar. Sovyetlerin çöküşüyle birlikte, 90’ların ilk yarısında bu evlerde yaşayanların çok cüzi paralara ikna edilip, ikna olmazlarsa mafya tehditiyle evlerden nasıl çıkartıldıklarını anlatıyor.

Şartların mecbur kılması da söz konusu tabi. Mesela kimisi “kendime ait bir dairem olsun isterdim” diyor. Buna rağmen, insanların daha ucuz olduğu için, yani bir bakıma mecburen paylaştığı o evlerin kitaplarla dolu olması ve piyano çalmaları filan, ekonomik şartlara rağmen bazı değerlerden ödün vermediklerinin de bir göstergesi. Wilde demiş ya hani, lükslerimi bana verin, ihtiyaçlarım sizin olsun diye, o hesap.

Yorum: Fazlaca vahşi bir duygu olabilir ama bazen ekonominin daha daha kötüye gidiyor oluşundan memnuniyet duyduğum oluyor. Sebebine gelince ülkem insanını kişilikli ve uygar olmaya ancak böyle mecburiyetlerle sürükleyebiliriz gibi geldiği için.15-20 sene önce falan sabahın köründe duraklarda yaşlı kadınlar görürdüm. Pek çoğu vakti zamanında kocalarının "Ben karımı çalıştırmam" deyip eve sakladığı hayatlarının uzun bölümünde çalışma hayatı tanımamış kadınlardı.Çok kızardım o zamanlar o kocalara.Bu kadınlar en enerjik zamanda çalıştırılmayıp parasızlık diz boyu olunca ev temizliğinden çocuk bakımına kadar fevkalade zor işlere o yaşlarda katlanmak zorunda kalıyorlardı.İnsanları tanımaya devam ettikçe aynı kadınların imkanları olsa kızlarını da aynı kocaları gibi eve saklayacaklarını farkettim. Eve saklanan kadının kişiliğini geliştirmesi hepimizin takdiridir ki zordur. İmkansız demiyorum ama zordur. Ve biz kadınlar çalışarak daha özgür olduk. Bize öğretilen gerçeklerin dışındaki gerçeklerin farkındalığına dışarıda olarak varabildik. Ekonomi zorlaştıkça insanların/ailelerin de evleri ortak kullanacağını,gider ortaklığı yapacaklarını sanıyorum. Bizler kabul edelim ki birlikte yaşama kültürüne erişmiş toplum değiliz. Bu zorluklar bize birlikte yaşamayı,ortak alan paylaşma kültürünü de öğretecek.(Gibi geliyor yani.)

Yanıt: Kendi adıma, ekonominin kötüye gidişi beni çok da sarsmıyor. Tek olduğum için gelir gider dengemi kurmam zor olmuyor. Çoluğu çocuğu olanın işi zor. Yalnız avronun dört buçuk liraya ulaşmış olması cidden kötü. Bana "İtalya'yı gezmelisin, harika ülke" diyen oluyor. Almayayım diyorum. Avro böyle olduğu sürece İtalya mitalya istemem :)

Yazdıklarınıza katılıyorum. Tam da bu anlattıklarınız yüzünden kentleşme kaçınılmaz, göç kaçınılmaz, sekülerleşme kaçınılmaz, bireysel hak ve hürriyetlerin önem kazanması kaçınılmaz, hatta belki abarttığımı düşüneceksiniz ama saygılı ve mesafeli olmak gibi tutumların yaygınlaşması bile kaçınılmaz. Sıkış tıkış bir arada, pahalı bir hayatı paylaşıyoruz kentlerde. Bu işin sonu mecburen medenileşmek olacak :) Bir ara bu konuyu detaylandırmak lazım.

5 Kasım 2017 Pazar

Büyük İkramiye Bana Çıksaydı

Büyük ikramiye vursa ne yapardım? Bir anlık afallamanın ardından, gayrimenkûl alımı gibi, hayatta kalmayı garantileyecek “hayaller” geliyor akla. Kaç kez duymuşumdur: “Beş tane daire alır, dördünü kiraya verirdim abi. Bir tanesinde ben oturur, çalışmadan yaşayıp giderdim.” Hayal dünyamız ne kadar da zengin(!) Bir de dünya seyahati işte... Klişe yanıtlar. Yarın sabah milyarder olarak uyansam ne alırdım? Hmm. Açıkçası şu an alamayıp "ah keşke alabilsem" diye yanıp tutuştuğum hiçbir şey yok. Iphone mu? Spor araba mı? Havuzlu villa mı? Düşünmem lazım... Gerçi hepsini alsan da mutluluk garanti değil; zira parayla elde edilebilenler genellikle hayatta kalmayı, konforu sürdürülebilir kılmayı ve çalışmak zorunda olmamayı temin eden şeyler. Bu yol mutluluğa çıkmayabilir. Depresyonsa her zamanki yakınlıkta durur.

Mutluluğun kişisel bir yönü olduğuna şüphe yok. Ama öznelerarası yönünü de es geçmemek lazım. Hegel’in “karşılıklı tanınma (mutual recognition)” diye tabir ettiği kavramın önemi büyük. Parayla her şey satın alınamaz. Evet. Hayatta kalmayı, belirli bir konfor standardını ve çalışmamayı temin eder belki; ama mutluluğa giden yol başkaları tarafından tanınıp kabul görmekten geçiyor. Karşımızdaki bizi kaale alsın, ciddiyetle dinlesin, bizi insan yerine koysun isteriz. “Dikkat çekmek istiyor!” ifadesi bir suçlama gibi kullanılıyor. Oysa herkes şu ya da bu şekilde dikkat çekmek ister. “Ben buradayım!” demektedir kişi, “beni de tanıyın, ben de değerliyim; üstelik ben de sizi tanıyor, sizi siz olarak kabul ediyorum.”

Dostoyevski, Budala’da, a kişisinin b kişisinden nefret duymasının, onu yok saymasından kıymetli olduğunu söyler. Nefret edilmek kötü bir durum; ama karşındaki tarafından yok sayılmak, onun nefretine maruz kalmaktan bile kötüdür: “Nefret ettiğine göre hiç olmazsa varlığımı kabul ediyor.” Sıkça kullanılan "kimsin ulan sen?” ifadesi geliyor akla. Seni tanımıyor, iradesi olan, özgür ve eşit bir birey olarak görmüyorum ki? Benim için yoksun. "Kim olduğunu zannediyorsun?" = senin iradenin benim için bir önemi yok.

Karşı cinsle ilişkileri düşünelim: Milyarların olsa aklın yine birilerinde kalacak. “Keşke mesaj atsa”, “mesajıma dönse”, “benimle buluşsa”, “bana öyle değil de böyle davransa” gibi, arzuladığın irade tarafından arzulanmakta temellenen, senin onu tanıdığın gibi onun da seni tanıması ve gönüllü olarak, yalansız istemesi isteği hiç son bulmayacak. Dünya nimetinden el etek çekip manastıra filan kapanmadığımız sürece, milyarlarımız da olsa, tamamen iradî, dolayısıyla gönüllülüğe dayalı bir durum olan, başkalarınca kabul görme arzusu hiç sonlanmayacak.

Nietzsche, Deccal'de, mutluluğu "gücün arttığı duygusu" olarak tanımlıyor. Tanınmalarımız, başka bir deyişle kabul görmelerimiz çoğaldıkça etki alanımız genişliyor ve kendimizi daha güçlü, dolayısıyla daha mutlu hissediyoruz. Öznelerarası değerimiz zaman içerisinde inşa oluyor.

Piyango da vursa, mutluluğa giden yolun köşe taşları olan tanıma ve tanınma süreçlerinden muaf olmayacağız.

4 Kasım 2017 Cumartesi

Kediler, Yalnız Yaşamak ve Orada-Olmak

2015 sonlarında kendimce bir karar almıştım: Bundan böyle keyfime bakacak, ülkenin makro sorunlarıyla kafamı meşgul etmeyecektim. Gündemden tamamen kopmak pek mümkün değilse de, aldığım bu kararın arkasında az çok durabildiğim için mutluyum. Olan bitenler kafamı meşgul etmediği gibi beni üzmüyor da. “Benden sonra tufan” dememe ramak kaldı yani. Bugünün Türkiye’sinde hiçbir şeye şaşırmıyorum. Belediye başkanlarının istifa ettirilmesi nedir ki mesela? Yarın “seçimler iptal arkadaşlar. Komple iptal yani. Artık ülkede hiç seçim yapılmayacak” dense bile şaşırmam. Yarın Üçüncü Dünya Savaşı çıksa, önümüzdeki hafta kıyamet kopsa heyecan yapmayacak bir ruh hâlindeyim. Bencilce mi? Olabilir; ama vaziyet bu.

Son zamanlarda evime kim gelse illa ki kedi ya da köpek beslememi salık veriyor. Bilemiyorum, dışarıdan acıklı gibi mi görünüyor ama yalnız yaşamaktan fazlasıyla memnunum. Neyle uzun erimli bağlar kurabilmişim ki bir kediyle kurayım? Zaten kıl tüy sevmem. Evin içinde uğraşamam. Kaldı ki, canım istediğinde haftalarca evden uzak kalabilen bir yapım var. Daha bu yaz Sırbistan ve Bosna-Hersek’te yirmi bir gün geçirdim. Rusya’da ise yirmi dört gün kalmıştım. Kime bırakacağım hayvancağızı? Kimseye yük olmak istemem. Dışarıda, sokak kedilerini sevip okşuyorum işte -o bana yetiyor. En çok da şu üç renkli, hani beyaz, gri ve turuncu renkleri olan dişi kedileri seviyorum. O renklerin taşıyıcıları hep dişidir. Erkek kedileri ise ensesinden tanırım. Tipsizler :)

MP3 çalarıma enfes albümler yükledim. Çoğunlukla film müzikleri. Son zamanlarda izlediğim en güzel film The Graduate (1967) oldu. Dustin Hoffman. Müziklerini hâlâ dinliyorum: “And the vision that was planted in my brain / still remains / within the sound of silence.” Dostoyevski’nin Budala’sının 2003 Rus yapımı bir uyarlaması var. Ona bakıyorum bölüm bölüm. İş güç dışında okumaya devam.

Bu arada, bugünlerde mektup nostaljisine rastladığımı hatırladım -veya algım seçiyor. Şair ruhlu olmadığımdan olsa gerek, mektup nostaljim yok açıkçası. İstediğim kişilerden gelecek Whatsapp veya Facebook mesajlarını, istemediğim birisinden gelecek bir mektuba tercih ederim mesela. Bence önemli olan, kullanılan mecra değil, iletinin kimden geldiğidir.

Hayatımın eskisinden daha az okumalı, daha çok gezmeli bir evresindeyim. Her haftasonu gezmece. Bazen yeni insanlar tanımak, bazense yanı başında duran, bildiğin ama tanımadığın, daha doğrusu tanıdığın ama yeterince tanımadığın insanlarla zaman geçirmek, onları keşfetmek keyifli oluyor.
Hani insanların telefonlarına gömülmeleri eleştirilir ya, aslına bakarsak, mevcut ortamdaki mutsuzluklarından ve orada olmama arzularından ötürü telefonlarına sarılıyor olabilirler. Şahsen içinde bulunduğum ortam, iletişim, muhabbet vs. tatminkâr olduğu sürece telefona elimi sürdüğümü bilmem. Kişi telefonuna dalıyorsa, biraz da orada olmak istemediğindendir.

Orada olmaktan memnun olduğumuz, kalıcılaştırmak istediğimiz, "hiç bitmese" dediğimiz anlarsa zaten paha biçilemez.