20 Ekim 2017 Cuma

Yanlış Hayat Doğru Yaşanmaz -mı?

2013’te İsveç ve Hollanda’daki bazı işlere başvurmuştum. İnternette gezinirken sığınmacılarla ilgili bir derneğin İsveçli yöneticisinin verdiği röportajı okumuş, ardından kendisine e-posta göndermiştim. Kız benim yaşlardaydı. Doktora öğrencisi. Aynı zamanda söz konusu derneğin faaliyetlerini koordine ediyordu. Üstelik kayak sporuyla arası iyiydi. Dolu dolu bir yaşamdı yaşadığı. Doktora çalışmaları, dernek faaliyetleri, ilişkiler, spor ve tüm bu doluluğa karşın gönderilen e-postaya yirmi dört saat içinde cevap verebilen bir dinamizm.

Adorno’nun Minima Moralia’da sarfettiği şu meşhur “yanlış hayat doğru yaşanmaz” sözünün suiistimal edildiğini düşünüyorum. Yanlış bir hayatı, yani içinde yaşadığımız, eşitsizlik, baskı ve başka sorunlardan muzdarip bu dünyayı doğru yaşamak mümkün değilse, sırf içine doğduğumuz şartların birer ürünüysek, yani birey olarak doğru yaşamamız, içinde bulunduğumuz bağlamın yanlışlığından ötürü imkânsızsa, varıp varabileceğimiz nokta boşvermek olacaktır. Doğru yaşamak için doğru hayatı beklemek gerekecekse, bireysel hayatımızı -ve etki alanımızın kapsadığı kadarıyla kamusal hayatı- doğru yaşamamız, makro-hayatın, egemen politik düzenin, devletlerin ve tüm dünyanın doğruluğuna tabî olacaksa daha çoook bekleriz. Adorno’nun Hitler Almanyasından kaçmış olması karamsarlığını anlamamıza yardım edebilir. Ama buradan, “makro-düzen bozukken mikro iyilikler yapsam neye yarar?” noktasına varmak kolaycılık.

Kimi dostlar “devrim olmadıktan sonra her şey boş” kafasında. Öyle ya, hayatın kendisi, yani mevcut kapitalist düzen yanlışken kişisel olarak doğruları yapsak ne anlamı var? -diye düşünüyorlar. Yahut çoğumuz bir partinin gidip yenisinin gelmesiyle her şeyin düzeleceğini zannediyoruz. Bekliyoruz ki bir şeyler kendiliğinden olsun. Seçim yapılacak ve her şey değişecek(!) Peki kaçımız, ki bu eleştiriye kendimi de katıyorum, kaçımız bir derneğe üyeyiz mesela? Kaçımız bir vakıf için oradan oraya koşturduk, bağış topladık, posterler hazırladık, toplantılara katıldık veya kamusal yaşamın güzelleşmesi için herhangi bir çaba sarf ettik? Ne bileyim mesela TEMA Vakfı'na, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’ne, Aydınlanma Hareketi'ne veya başka oluşumlara üye olup, kaçımız kamu yararına özel hayatlarından ve değerli zamanlarından azıcık olsun ödün verdi? En basit bir iyilik, küçücük bir doğruluk için bile “düzenin değişmesini” beklemek zorunda mıyız? Yanlış olduğunu bildiğimiz hâlde, “nasıl olsa herkes öyle yapıyor ya” diyerek yanlışı sürdürdüğümüz zamanlar olmuyor mu? Mesela nasıl olsa diğer araçlar yaya geçitlerinde durmuyor, o hâlde biz de durmayalım, öyle değil mi? Basalım gaza gitsin. Sorarlarsa "herkes öyle yapıyor" deriz.

"Yanlış hayat doğru yaşanmaz" diye diye doğru hayatın gelmesini beklemek yerine dolu dolu yaşamaya ve etki alanımızı genişletmeye çalışmakta yarar var bence. Herhangi bir konuda doğru olanı yapmak için herkesin bizden önce ya da bizimle birlikte aynı davranışı sergilemesini bekleyeceksek o iş yaş.

Yorum: Konunun ilgili kısmıyla ilgili, bir STK çalışanı olarak söyleyeyim, o kadar da şey yapılmıyor. Çoğu zaman göstermelik bir çaba, var olan kaynağın ve insan gücünün doğru/ olması gereken yerlere her zaman kullanılmadığı bir alan. Bir de son dönemlerde okuduğum makalelerde gördüğüm ortak şey, STK'lerin devletin yapmayı bıraktığı birtakım hak alanlarında çalışmak üzerine kurulduğu, hak savunuculuğunun projeleştiği, toplumsal hareketlerin dönüştürücü özelliğinden koptuğu yönünde. Devleti de "tembelleştiren", yapması gerekeni yapmadığı noktada bir nevi imdadına yetişen kurumların olduğu enformasyonu... Dönüştürücüden kasıt bu. Ben de bu noktadan bakıyorum. Düşünüyorum, bir mahalle baskını oluyor, hangi dernek ciddi bir açıklama yapıyor, protesto ediyor? Veya 5 yaşındaki çocuk işçi için.... Liberal olanlar ayakta kalabildi zaten günümüz şartlarını düşünürsek. Yeni bir KHK korkusuyla konforlu alandan çıkılmamaya gayret gösteriliyor. Birçoğu için bunu söylemek mümkün ama kadın ve LGBTİ+ hareketinden STK'leri ayırabilirim bu genel çerçeveden sanırım. Ne güzel yazıyorsunuz. Selamlar.

Yanıtım: STK'lara eskiden DKÖ denirmiş. Demokratik Kitle Örgütleri. STK'ların DKÖ'lerin yumuşatılmış hâli olduğu söylenir. Yine de küçümsememek lazım. Eleştirilebilir elbette. Öte yandan özel hayatlarından özveride bulunup bu işlere koşuşturan idealist kişilerin emeğine saygım sonsuz. Toplumsal hareketlerin dönüştürücü özelliğini yitirdiğine katılıyorum. Çoğunlukla "bizi de tanıyın" yaklaşımıyla mevcut sistemi daha da sağlamlaştırdıkları söylenebilir. 

Aslında konuyu dağıtmak gibi olacak ama, bunu bir yaşam felsefesi yapmak gerektiğini düşünüyorum. Önceki okullarımdan birinde okul yönetimini sürekli -ve bence biraz haksız ölçüde- eleştiren bir meslektaşım vardı. Artık fenalık gelirdi içime. Anca'eleştiriz. Ya Hocam dedim, "bak müdür yardımcılığı sınavları var, istersen başvur, bakarsın sen daha iyi yaparsın yöneticiliği?" "Yok" dedi. Sistem kötü olduğu için iyi niyetle de çalışsan bir işe yaramazmış. E o zaman n'apalım? Ölelim mi? İşimizi daha düzgün yapmak için de mi gayret etmeyelim? Ben bu pes etmişlikten hoşlanmıyorum. Evet, etkimiz büyük değil belki ama kendimizi de küçümsemememiz lazım.

Aslında, şu paylaşımları yaparken bile etki alanımızı genişletmek istiyoruz. Bir düşünce var, bunu kendimize saklamak yerine ifade ediyoruz; çünkü başkalarını da ikna etmek, böylelikle daha etkili olmak istiyoruz. Bizler yapmazsak başkası yapar.

Yorum: Hocam bu halk hiçbir şeyi hakketmiyor.

Yanıtım: Biz de halk değil miyiz? N'apalım, alternatif nedir? Kişisel zevklerimize gömülelim, eyvallah, o da bir tercih. Peki ondan sonra neden sürekli gündemi sıkı sıkıya takip edip yakınıp duruyoruz? Bence kestirip atmamak lazım. Şimdi bir öğretmen düşün. "Ya bu ülke bitik, bu halk hiçbir şeyi hak etmiyor, bu eğitim sistemi çökük" diyerek iyice boşverip öğrencilerine daha mı az yararlı olsun, yoksa elinden geleni yapsın mı? Zamanında dağ bayır aşıp en ulaşılmaz köylerde bile aşı yaparak kimi hastalıkları tamamen bitiren sağlık personelini düşünelim. Bir de şimdi bir doktor düşünelim, "bu halk hiçbir şeyi hak etmiyor, zaten sağlık sistemi çökmüş, uğraşmaya değmez" kafasında olsun. Hangisini tercih ederiz?

Bence eğer işini düzgün yapma, özverili olma ve diğerkâmlık gibi erdemli tutumlar günlük hayatımıza yerleşmezse devrim de olsa bir şey değişmez. Komünist ülkeler içerisinde Doğu Almanya'nın en başarılısı olduğu, adeta bir vitrin olduğu söylenir. Neden? Çünkü Almanlar komünizmin de iyisini yapmıştı. İşlerini ciddiye almak adamların kültüründe vardı. Kültüründe yoksa, bazı şeyler oturmamışsa tepeden yapılan değişiklikler etkilir olur olmasına ama kısmen.