19 Ekim 2017 Perşembe

Genç Karl Marx (2017) ve Filozofların Tutkulu Yapısı



Dün gece Le Jeune Karl Marx’ı (2017) seyrettim. Filozof denince genellikle akla sinirleri alınmış, dünya nimetinde gözü olmayan, Budist keşişler gibi yaşayan hırs yoksunu karakterler gelir. Hâlbuki, Marx’ın hayat hikayesinde de görüldüğü üzere, filozoflar son derece tutkulu, adeta hiç ölmeyecekmiş gibi yaşayan insanlar. Onca sefaletin içerisinde, karısı ikinci çocuğuna gebe olduğunu söylediği gece bile Marx, “ailemi doyuramazken aklımda yeni bir kitap fikri var” diyor mesela. Tutkulu insanlar engel tanımıyor. Hedeflerine ulaşmak için göze alamayacakları risk, aşamayacakları zorluk yok.

Marx gençliğinden itibaren etki alanını genişletmek, daha fazla insanı ikna ederek yanına çekmek uğruna Proudhon’la, Bakunin’le, Genç Hegelcilerle ve hani şu “dünyayı iyilik kurtaracak”, “dünya bu güzel insanların yüzü suyu hürmetine dönüyor” tarzı naif sözlere inanan ütopik sosyalistlerle mücadele ediyor. Bir on dokuzuncu yüzyıl insanı olarak, muhtemelen bugünün bireyci moderninden farklı bir kafa yapısına sahip olduğundan, onca koşturmaca, sefalet ve sürgün koşullarında bile ailesiyle ilgilenmeyi sürdürüyor. Bugünün insanının göğüs geremeyeceği, derhâl pes edeceği zorluklar karşılaştıkları... Marx ve Engels’deki kararlılığa hayran olmamak elde değil.

Platon’a bakıyorum. İdealar dünyasından söz etse de esasen aklı burada. Devleti filozofların, bilge-kralların yönetmesi gerektiğini savunmuş. En hacimli kitaplarının adı Devlet ve Yasalar. Aristoteles deseniz, Büyük İskender’in akıl hocası. Descartes mesela, Kraliçenin davetiyle gittiği İsveç’te ölmüştü. Schopenhauer’in Hegel’in popülaritesini kıskandığı, Hegel’e akın eden öğrencileri kendisine çekebilmek için derslerini bilerek Hegelinkilerle aynı saate koydurttuğu bilinir. Adamlar bildiğin hırs küpü yani. Heidegger’in Hitler’i desteklediği, Sartre’ınsa Küba dahil olmak üzere uğramadığı yer kalmamış, son derece faal bir komünist olduğu malûm. Nietzsche bugün yaşasaydı sosyal ağlarda fikirlerini beyan eder, eleştiren olduğunda onunla hemen ağız dalaşına girer, hatta öfkelenip küfrederdi diye düşünürüm bazen. Sanıyorum, yani okuduklarımdan çıkardığım o ki epey kibirli ve tahammülsüz bir adamdı.

Felsefe sanıldığı gibi dünya işlerinden kopuk bir etkinlik değil -ne de filozoflar öyle naif, daima hoşgörülü, “canım o da senin görüşün, saygı duyarım” diyecek tipte insanlar. Filozofların son derece tutkulu insanlar olduklarına inanıyorum. Hakikati bulduklarında onu yaymak, mümkün olduğunca fazla sayıda insanı ikna etmek, onları yanlarına çekerek etki alanlarını genişletmek, kısacası daha fazla güç elde etmek istiyorlar.

"Benim öyle hırslarım yok" diyene inanmam. Sonuçta, nihilizmin ve karamsarlığın en şairane formunu ortaya koymuş olan Cioran bile düşüncelerini yaymak istemişti.

Soru: Sonuç, herkes hırslı, diyecekmiyiz?

Yanıtım: Herkes hırslı demem; ama her filozof hırslıdır derim Aydın Abi. Düşüncelerini kendisine saklamak yerine başkalarıyla paylaşan kişilerin, söz konusu düşünceleri başkalarına kabul ettirme umudu taşıdığı söylenebilir. Her fikir beyanı ikna amacı güdüyor. Adam "her şey boş ve anlamsız" derken bile başkalarının da her şeyin boş ve anlamsız olduğuna inanmasını istiyor mesela.

Yorum: Zaten Marks da "Filozoflar simdiye dek dunyayi yorumladilar, esas mesele onu degistirmektir." diyor. Degisim de insanin kendinden basliyor.

Yanıtım: Evet. Aslında filozofun kafasında tasarladığı kavramsal yapıyı dünyaya uyarlayarak maddeyi dönüştürme, maddeye kafasındaki tasarıya göre şekil verme, dolayısıyla dış dünyaya etki etme arzusunda olduğunu düşünüyorum. O "dünyayı yorumlayanlar" da ellerine güç geçse yorumları doğrultusunda onu değiştirme girişiminde bulunurlardı bence. Değişimin insanın kendinden başladığına katılıyorum. Yeni bir insan tipi yaratılmadıktan, kişiler kendilerini de değişim sürecine katmadıktan sonra tek başına politik düzenin değişmesinin kalıcı bir ilerleme sağlaması zor görünüyor. Çok değerli bir Hocam demişti, "yeni bir insan tipinin yaratılması otomatikman devrim anlamına gelir."