5 Ekim 2017 Perşembe

Geleceği İpotek Altına Almaktan Bugünü Yaşayamaz Hâle Gelmeye Doğru

Motorlu taşıtlar vergisine yüzde kırk zam yapılmış. Arabam yok. Yine de, motorlu taşıtlar bir yana, önümüzdeki yıllarda vergiler, yoğun ithalat, döviz kurlarındaki artış ve üretim maliyetleri gibi etkenlerden ötürü her kalemde pahalanma bekliyorum.

Eskiden Avrupalıların meyveyi tane tane almasını tuhaf bulurduk. Bizde her şey bol kepçeydi. Şimdilerde bu konuda Batılılaştık aslında. Vatandaşın meyve gibi şeyleri tane tane aldığını sıkça görür oldum. Bir ben böyleyim sanıyordum. Meğer pek çok insan, çoktandır, 3-4 tane meyveyi tarttırıp alır olmuş. Bitti o ucuzluk devri. Patates ve ekmek var işte. Aç kalmazsın yani. Onlar ucuz.
Önümüzdeki yıllarda kemerler sıkılacağa benziyor. Hani olağanüstü bir yeteneğiniz, zengin ebeveynleriniz veya üzerinden yol geçecek bir arsanız filan yoksa, yani ortalama birisiyseniz, büyük ihtimalle bir ömrü borç ödemeyle geçirecek, ay sonunu getirebilmiş olmayı başarıdan sayacaksınız. Çocuğunuzun okuyacağı bölüm pek fark etmeyecek. Zaten bence “okuyan insan çok para kazanır” devri kapandı. Beyaz yakalıların durumu kötüleşeceğe benziyor.

Çocuğun büyüyecek, okul sıralarında geçirdiği yılların ardından staj-mtaj derken nihayet asgarî ücretle çalışmaya başlayacak, giderek 2.000 lira, 2.500 lirayla geçinmeye çalışacak, iş bulduğu şehirde yaşayabilmek için evini 2-3 kişiyle daha paylaşmak durumunda kalacak, eh, bir de birini sever de evlenmeye kalkarsa, iki maaşın biri evin kredisine diğeri yeme-içmeye derken, tek eğlence cepte internet ve “evde dizi qeyfi”, çocuğun servisiydi, arabanın taksidiydi, motorlu taşıtlar vergisiydi, öde babam öde, yıllar yılları kovalayacak. Sorumluluklar birbirine zincirleme eklenirken o ilk sorumluluğun altına girdiği ana lânet okuyacak belki. Belki de olumlu bakıp “hayat böyle bir şey zaten” diyerek avunacak: "Yaşamak ödeme yapmaktır."

Refah devleti bitti. Eskiden Sovyetlerin varlığı yetiyordu. Hayat ‘45-75 yılları arasında, hani Hobsbawn’ın “Altın Yıllar” dediği dönemde güzelmiş hakikaten. Ekonomik serpilme, özgürlük talepleri, vatandaş isyan etmesin diye gelişen sosyal devlet uygulamaları vs. Bugün düzeni tehdit eden bir alternatif kalmadı. O yüzden otomobillere değil yüzde kırk, yüzde yüz kırk zam gelse yine bir şey olmaz. En fazla “o zaman araba kullanma kardeşim! Zorla mı?” denip geçilir.

Hani “beklentilerini düşük tutarsan daha mutlu olursun” denir ya, hayata dair başka konular bir yana, önümüzdeki yıllarda parasal bakımdan beklentileri düşük tutmak gerekecek gibi duruyor. Çalışmayan sürünürdü. Artık çalışan da sürünecek. Konforlu bir yaşam hedefini tutturmak zorlaşacak. Ev kirası 1.500 lirayken maaşın 2.000 lira, maaşın 3.000 lirayken hap kadar dairenin kredi taksidi 3.500 lira olacak mesela. Yapmak istediklerini yapmak yerine yıllarca borç ödeyip yeryüzünden 100 metre karelik bir kutuyu kendine ayırabildiğin için mutlu olacaksın -mutlu olmaya hâlin kalırsa.

Şahsen konforlu ve garantili bir gelecek inşası için hayatımı heba etmeye niyetim yok.

------------------------

Evde ses olsun diye Youtube’dan Amerikan kanallarının canlı yayınlarını açıyorum. Görünen o ki Amerikalılar sağlıklı yaşam uğrunda kafayı sıyırmış. Tüm reklamlar sağlıklı yaşam üzerine. Beden sağlığı, dış görünüşün güzelleştirilmesi, kondisyonun geliştirilmesi ve uzun ve sağlam bir geleceği garantiye almak üzerine reklamlar dönüp duruyor. Yüzde doksanı sağlık, geri kalanı ise sigorta üzerine. Cidden bir gelir kapısına dönmüş.

Kelliğe çözüm, daha gür saçlar, sağlıklı dişler, egzersiz aletleri, hayat sigortası filan neyse de, bildiğiniz ilaç reklamları dönüyor sürekli. Reklamda önce ilacın faydaları, sonra hızlıca yan etkileri anlatılıyor. Daha sağlıklı bir karaciğer, daha ferah bir akciğer, daha fazla vitamin, daha derin bir uyku. Moleküller, bilimsel araştırmalar, kan basıncı düzeni. İlaç babam ilaç. Reklam mı izliyorum yoksa prospektüs mü okuyorum belli değil. Dünya kimyasallardan uzaklaşıyor sanıyordum. Meğer Atlantik’in karşı kıyısında durum farklıymış.

Bizdeki sağlıklı beslenme takıntısının bizi taşıyacağı yer de bugünün Amerikası olabilir. Artık hemen her sofrada “o yediğin zararlıymış” diyen birileri oluyor. Birçok yemekli organizasyonda önümüze konan yemeklerin hormonlu olup olmadığı, Çin’den gelip gelmediği, işlenmiş olup olmadığı, içinde koruyucu madde bulunup bulunmadığı, kalori miktarı, kanserojen olduğu, şusu busu konuşulup duruyor. Bir keresinde muhabbet tarım ilaçlarına kadar varmıştı. İlaç da kimyasal sonuçta. Hepimiz zehirleniyormuşuz. İnsanımız sağlıklı beslenme takıntısını biraz daha ilerletirse herkes kendi mahsulünü kendisi yetiştirecek herhalde. Şahsen ben bu kaygıları paylaşmıyorum. Her şeyden azar azar yiyor, kilo almamaya bakıyorum, o kadar. Günde bir meyve, mesela şeftali ya da elma yerim muhakkak. Ama arkaplanını araştırmam. Her lokma için o kadar ince düşünecek olsam çıldırırdım. Bana göre değil.

Amerikan kanallarını izlerken anlıyorum ki Beat Kuşağı, "carpe diem!", hippieler mippieler filan çoktan bitmiş. Bugünü yaşayayım, içimden geldiği gibi davranayım, hayatın tadını çıkartayım diyen kalmamış gibi görünüyor. Yeraltı edebiyatı gerçekten de edebiyat ve sinemadan ibaret demek ki. Varsa yoksa gelecek inşası. Kendini sağlama alma. Gördüğüm kadarıyla oralarda insanların çoğu hayatını bir proje gibi yaşamayı tercih ediyor artık.

Birisi çıkıp “kendime şöyle güzel bir biftekli sandviç yapayım” dese, “ama o sandviç ekmeğinin yapıldığı buğdayın cinsi sağlıksız, biftek yağlı ve kalbine zararlı, kullandığın marul tarladayken kimyasallarla ilaçlanmış, üstelik ketçabın içinde koruyucu madde var. Ayrıca yedikten sonra aldığın kaloriyi yakmak için yürümen gereken mesafeyi de unutma!” diyen bir başkası adamın yediklerini boğazına dizebilir. Üzerine bir de ilaç tavsiye eder herhalde. O son aşama, yani ilaç konusu Türkiye'de yok henüz. Yani bildiğim kadarıyla yok.

Bir kıtlık gelmedikçe bu muhabbetler süreceğe benziyor. Sağlıklı beslenmenin takıntı boyutlarına varması da pek sağlıklı değil bence.