23 Ekim 2017 Pazartesi

Bugün Dünya'yı Gezmek Marifet Değil

Günümüzde yurtdışını gezmek marifet değil bence. Şu ana dek, gerek turist olarak gerekse eğitim projeleri vesilesiyle on iki ülkede bulundum. Toplamda yirmi dört şehri gezmişim. Rusya’yı saymazsak, gittiğim tüm ülkeler Avrupa’daydı. Avro ve dolar bu denli artmamış olsaydı ve evde takılmayı daha az sevseydim pekâlâ daha fazla ülkeye de gidebilirdim.

Ama bunda övünülecek bir şey yok. Çünkü bugün Dünya’nın neresine gitsen standartlaşma var. Havalimanları aynı, raylı sistemler, ulaşım ağları, otoyollar ve otogarlar aynı. Yabancı dil bilmek faydalı elbette; ama bilmeseniz de sorun değil. Kimi simgeler var, nereye gitseniz onları görüyorsunuz. Valizini almak için valiz simgesini takip etmen yeterli. Moskova’dan St. Petersburg’a trenle gitmiştim mesela. Gişe memuru İngilizce bilmiyor ki? Sorun yok, “St. Petersburg!” demen yeterli. Memur tren saatlerini yazıp gösteriyor, sen de seçiveriyorsun işte. Zaten Google yeni bir kulaklık sürdü piyasaya. Tüm dillerde çeviri yapıyor. “Sabah tren var mı? Saat kaçta?” diyorsun, tıpkısı şakır şakır Rusçaya dönüyor mesela. On sene sonra yurtdışına giden herkesin kulağında o çeviricilerden görürsek şaşırmam.

Atla uçağa, birkaç saat içinde başka bir ülkedesin. İndiğinde şehir merkezine giden toplu taşıma araçları muhakkak oluyor. GPS, haritalar, TripAdvisor ve Lonely Planet gibi uygulamalar varken kaybolman imkânsız. Gidilecek en önemli mekânları elinle koymuş gibi buluyorsun zaten. Çoğu restoran yemeklerin fotoğraflarını mönülerine koymuş. Yazılanları anlamayan birisi fotoğraftan seçiveriyor. Hostellerde kalırsan canının sıkılması da mümkün değil. Bir selam vermek, biraz güleryüz yeterli insanlarla tanışmaya; zira siz gibi tonla insan oluyor. Gittiğiniz ülkenin yerlisinden ziyade, tıpkı sizin gibi gezen, o ülkede bulunan yabancılarla tanışıyorsunuz daha çok. Sonuçta orada yaşayan insanlar işinde gücünde veya okulunda. Siz gibi gezmekte olanlarsa tanışıp kaynaşmaya daha müsait.

Bugün uçakla güvenli bir ülkeye yapılan, akıllı telefon sağolsun, yüzde yüz öngörülebilir bir seyahati “yeni yerler keşfetmek” olarak lanse etmek gerçek gezginlere haksızlık olur. Ne keşfi Alla’sen?
Dün akşam Motosiklet Günlükleri’ni (2004) yıllar sonra ikinci kez izledim. Genç Che Guevara ve yakın arkadaşı Alberto’nun kıytırık, arızalanıp duran bir motosikletle asfalt olmayan yollarda yaptıkları, çokça yürüdükleri, tırmandıkları, yeri geldiğinde ahırda kaldıkları, kirlendikleri, hastalandıkları, parasızlıkla geçen, henüz turist işgaline uğramamış yerlerde yerel halkla muhatap oldukları ve öngörülemeyen durumlarla karşılaştıkları Güney Amerika gezisine bakınca, bizim bugünkü seyahatlerimiz devede kulak bile değil.

20 Ekim 2017 Cuma

Yanlış Hayat Doğru Yaşanmaz -mı?

2013’te İsveç ve Hollanda’daki bazı işlere başvurmuştum. İnternette gezinirken sığınmacılarla ilgili bir derneğin İsveçli yöneticisinin verdiği röportajı okumuş, ardından kendisine e-posta göndermiştim. Kız benim yaşlardaydı. Doktora öğrencisi. Aynı zamanda söz konusu derneğin faaliyetlerini koordine ediyordu. Üstelik kayak sporuyla arası iyiydi. Dolu dolu bir yaşamdı yaşadığı. Doktora çalışmaları, dernek faaliyetleri, ilişkiler, spor ve tüm bu doluluğa karşın gönderilen e-postaya yirmi dört saat içinde cevap verebilen bir dinamizm.

Adorno’nun Minima Moralia’da sarfettiği şu meşhur “yanlış hayat doğru yaşanmaz” sözünün suiistimal edildiğini düşünüyorum. Yanlış bir hayatı, yani içinde yaşadığımız, eşitsizlik, baskı ve başka sorunlardan muzdarip bu dünyayı doğru yaşamak mümkün değilse, sırf içine doğduğumuz şartların birer ürünüysek, yani birey olarak doğru yaşamamız, içinde bulunduğumuz bağlamın yanlışlığından ötürü imkânsızsa, varıp varabileceğimiz nokta boşvermek olacaktır. Doğru yaşamak için doğru hayatı beklemek gerekecekse, bireysel hayatımızı -ve etki alanımızın kapsadığı kadarıyla kamusal hayatı- doğru yaşamamız, makro-hayatın, egemen politik düzenin, devletlerin ve tüm dünyanın doğruluğuna tabî olacaksa daha çoook bekleriz. Adorno’nun Hitler Almanyasından kaçmış olması karamsarlığını anlamamıza yardım edebilir. Ama buradan, “makro-düzen bozukken mikro iyilikler yapsam neye yarar?” noktasına varmak kolaycılık.

Kimi dostlar “devrim olmadıktan sonra her şey boş” kafasında. Öyle ya, hayatın kendisi, yani mevcut kapitalist düzen yanlışken kişisel olarak doğruları yapsak ne anlamı var? -diye düşünüyorlar. Yahut çoğumuz bir partinin gidip yenisinin gelmesiyle her şeyin düzeleceğini zannediyoruz. Bekliyoruz ki bir şeyler kendiliğinden olsun. Seçim yapılacak ve her şey değişecek(!) Peki kaçımız, ki bu eleştiriye kendimi de katıyorum, kaçımız bir derneğe üyeyiz mesela? Kaçımız bir vakıf için oradan oraya koşturduk, bağış topladık, posterler hazırladık, toplantılara katıldık veya kamusal yaşamın güzelleşmesi için herhangi bir çaba sarf ettik? Ne bileyim mesela TEMA Vakfı'na, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’ne, Aydınlanma Hareketi'ne veya başka oluşumlara üye olup, kaçımız kamu yararına özel hayatlarından ve değerli zamanlarından azıcık olsun ödün verdi? En basit bir iyilik, küçücük bir doğruluk için bile “düzenin değişmesini” beklemek zorunda mıyız? Yanlış olduğunu bildiğimiz hâlde, “nasıl olsa herkes öyle yapıyor ya” diyerek yanlışı sürdürdüğümüz zamanlar olmuyor mu? Mesela nasıl olsa diğer araçlar yaya geçitlerinde durmuyor, o hâlde biz de durmayalım, öyle değil mi? Basalım gaza gitsin. Sorarlarsa "herkes öyle yapıyor" deriz.

"Yanlış hayat doğru yaşanmaz" diye diye doğru hayatın gelmesini beklemek yerine dolu dolu yaşamaya ve etki alanımızı genişletmeye çalışmakta yarar var bence. Herhangi bir konuda doğru olanı yapmak için herkesin bizden önce ya da bizimle birlikte aynı davranışı sergilemesini bekleyeceksek o iş yaş.

Yorum: Konunun ilgili kısmıyla ilgili, bir STK çalışanı olarak söyleyeyim, o kadar da şey yapılmıyor. Çoğu zaman göstermelik bir çaba, var olan kaynağın ve insan gücünün doğru/ olması gereken yerlere her zaman kullanılmadığı bir alan. Bir de son dönemlerde okuduğum makalelerde gördüğüm ortak şey, STK'lerin devletin yapmayı bıraktığı birtakım hak alanlarında çalışmak üzerine kurulduğu, hak savunuculuğunun projeleştiği, toplumsal hareketlerin dönüştürücü özelliğinden koptuğu yönünde. Devleti de "tembelleştiren", yapması gerekeni yapmadığı noktada bir nevi imdadına yetişen kurumların olduğu enformasyonu... Dönüştürücüden kasıt bu. Ben de bu noktadan bakıyorum. Düşünüyorum, bir mahalle baskını oluyor, hangi dernek ciddi bir açıklama yapıyor, protesto ediyor? Veya 5 yaşındaki çocuk işçi için.... Liberal olanlar ayakta kalabildi zaten günümüz şartlarını düşünürsek. Yeni bir KHK korkusuyla konforlu alandan çıkılmamaya gayret gösteriliyor. Birçoğu için bunu söylemek mümkün ama kadın ve LGBTİ+ hareketinden STK'leri ayırabilirim bu genel çerçeveden sanırım. Ne güzel yazıyorsunuz. Selamlar.

Yanıtım: STK'lara eskiden DKÖ denirmiş. Demokratik Kitle Örgütleri. STK'ların DKÖ'lerin yumuşatılmış hâli olduğu söylenir. Yine de küçümsememek lazım. Eleştirilebilir elbette. Öte yandan özel hayatlarından özveride bulunup bu işlere koşuşturan idealist kişilerin emeğine saygım sonsuz. Toplumsal hareketlerin dönüştürücü özelliğini yitirdiğine katılıyorum. Çoğunlukla "bizi de tanıyın" yaklaşımıyla mevcut sistemi daha da sağlamlaştırdıkları söylenebilir. 

Aslında konuyu dağıtmak gibi olacak ama, bunu bir yaşam felsefesi yapmak gerektiğini düşünüyorum. Önceki okullarımdan birinde okul yönetimini sürekli -ve bence biraz haksız ölçüde- eleştiren bir meslektaşım vardı. Artık fenalık gelirdi içime. Anca'eleştiriz. Ya Hocam dedim, "bak müdür yardımcılığı sınavları var, istersen başvur, bakarsın sen daha iyi yaparsın yöneticiliği?" "Yok" dedi. Sistem kötü olduğu için iyi niyetle de çalışsan bir işe yaramazmış. E o zaman n'apalım? Ölelim mi? İşimizi daha düzgün yapmak için de mi gayret etmeyelim? Ben bu pes etmişlikten hoşlanmıyorum. Evet, etkimiz büyük değil belki ama kendimizi de küçümsemememiz lazım.

Aslında, şu paylaşımları yaparken bile etki alanımızı genişletmek istiyoruz. Bir düşünce var, bunu kendimize saklamak yerine ifade ediyoruz; çünkü başkalarını da ikna etmek, böylelikle daha etkili olmak istiyoruz. Bizler yapmazsak başkası yapar.

Yorum: Hocam bu halk hiçbir şeyi hakketmiyor.

Yanıtım: Biz de halk değil miyiz? N'apalım, alternatif nedir? Kişisel zevklerimize gömülelim, eyvallah, o da bir tercih. Peki ondan sonra neden sürekli gündemi sıkı sıkıya takip edip yakınıp duruyoruz? Bence kestirip atmamak lazım. Şimdi bir öğretmen düşün. "Ya bu ülke bitik, bu halk hiçbir şeyi hak etmiyor, bu eğitim sistemi çökük" diyerek iyice boşverip öğrencilerine daha mı az yararlı olsun, yoksa elinden geleni yapsın mı? Zamanında dağ bayır aşıp en ulaşılmaz köylerde bile aşı yaparak kimi hastalıkları tamamen bitiren sağlık personelini düşünelim. Bir de şimdi bir doktor düşünelim, "bu halk hiçbir şeyi hak etmiyor, zaten sağlık sistemi çökmüş, uğraşmaya değmez" kafasında olsun. Hangisini tercih ederiz?

Bence eğer işini düzgün yapma, özverili olma ve diğerkâmlık gibi erdemli tutumlar günlük hayatımıza yerleşmezse devrim de olsa bir şey değişmez. Komünist ülkeler içerisinde Doğu Almanya'nın en başarılısı olduğu, adeta bir vitrin olduğu söylenir. Neden? Çünkü Almanlar komünizmin de iyisini yapmıştı. İşlerini ciddiye almak adamların kültüründe vardı. Kültüründe yoksa, bazı şeyler oturmamışsa tepeden yapılan değişiklikler etkilir olur olmasına ama kısmen.

19 Ekim 2017 Perşembe

Sevgi mi Yoksa Takıntı mı? Platonik Aşk Masum Değildir

Öldürülen kızcağıza üzüldüm. Aslında aşk-meşk işleri ülkemizde tam bir tabu. İnançları, fikirleri, siyasî partileri filan eleştirirsin ama ilişkiler dedin miydi herkes suspus olur. 7/24 siyaset konuşuluyor çünkü güvenli uzaklıkta bir alan; dolayısıyla etkileri dolaysız ve yakın değil. Oysa ilişkiler hepimizi en yakından ilgilendiren, her birimize dokunan mevzular. Medyada ise anca’cinayet olunca gündeme geliyor.

Her “seviyorum” diyene inanmamak lazım. Herkes birilerini sevdiğini söylüyor söylemesine; ama hangisinin gerçek sevgi, hangisinin takıntı olduğunu ayırt etmek zor. Patolojik vakalar da kendilerininkinin gerçek sevgi olduğunu iddia ediyor. Hadi al bur’dan yak. Sevgi adı altında karşıdakinin iradesine el koymak, onu kısıtlamak ve gözetleyip denetlemek bizde neredeyse olağan sayılıyor. Norm adeta. Kafalarda “beni kısıtlamadığına göre sevmiyor mu yoksa :/” gibi soruların belirdiği, güvensizlikte temellenen, şüphecilikle beslenen ve iradeye müdahale ile sonlanan marazî süreçler. Türkiye’de çağdaş kesimdenmişsin, solcuymuşsun, muhafazakârmışsın, fark etmiyor. İlişkiler dedin mi genel bir arıza mevcut. Modernleşme ve kentleşme geleneksel normları ezdi geçti geçmesine. Öte yandan içimizde saklanan, karşındakinin iradesini hiçe sayma potansiyeline sahip arabesk bir tip var ve bu kişilik tipi hiç beklenmedik anlarda, hiç beklenmedik kişilerde dahi hortlayabiliyor.

Karşılıksız aşka, şu platonik aşk romantizmine karşıyım. Doğası gereği karşılıklı olması gereken bir durum bu. Karşındaki kişi seni istemiyorsa yere batsın senin tek taraflı sevgin. Bunun yüceltilecek bir tarafı yok. Masumane değil; bilakis tehlikeli. “Beni niye sevmedin?” sitemlerinden “beni nasıl sevmezsin!” diyerek zarar veren eylemlere varılması mümkün. “Hak ettiği” sevgiyi görmediğini defaatle ifade etmek ve sevilmediği için sevmeyeni suçlarcasına sitem edip durmak, henüz etkinleşmemiş tacizin nüvelerini içinde barındırıyor. “Beni niye sevmedin?” -sevmemiş işte. Şiirler, sitemler, hesap sormalar, suçlamalar, kendini en yüce duyguların insanı zannetmeler gırla. Yahu istemiyor işte kardeşim. Acındırarak arzu uyandıramazsın. Merhamet ve arzu bambaşka şeyler. Zorla güzellik olmaz. Söz konusu patolojik hâller bu denli yaygınken ve kendisinin en hakiki aşık olduğunu, hak ettiği sevgiyi görmediğini vs. düşünen kişiler ülkemizde bu denli çokken gidip de “AŞK KURŞUNLARI” diye, “ÖLDÜREN SEVGİ” diye manşetler atmaksa rezilliğin daniskası.

Sevmekten herkesin aynı şeyi anladığını sanmıyorum. Diyelim ki göreceli bir duygu durumu. Tamam, üç aşağı beş yukarı göreceli olsun. İtirazım yok. Ama şunda hemfikir olmak çok zor olmasa gerek: Karşılıklı istek ve rıza yoksa, taraflardan birinin tek taraflı arzusu hiçbir şey ifade etmez. Hatta bu durum tehlikeli hâle gelebilir. Zira işin platonik fantazilerden, melankolik ruh hâllerinden, kendi kendine şiir yazmaktan filan öteye gidip karşındakini suçlama, onu rahatsız etme ve giderek ona zarar verme boyutlarına varması mümkün.

Genç Karl Marx (2017) ve Filozofların Tutkulu Yapısı



Dün gece Le Jeune Karl Marx’ı (2017) seyrettim. Filozof denince genellikle akla sinirleri alınmış, dünya nimetinde gözü olmayan, Budist keşişler gibi yaşayan hırs yoksunu karakterler gelir. Hâlbuki, Marx’ın hayat hikayesinde de görüldüğü üzere, filozoflar son derece tutkulu, adeta hiç ölmeyecekmiş gibi yaşayan insanlar. Onca sefaletin içerisinde, karısı ikinci çocuğuna gebe olduğunu söylediği gece bile Marx, “ailemi doyuramazken aklımda yeni bir kitap fikri var” diyor mesela. Tutkulu insanlar engel tanımıyor. Hedeflerine ulaşmak için göze alamayacakları risk, aşamayacakları zorluk yok.

Marx gençliğinden itibaren etki alanını genişletmek, daha fazla insanı ikna ederek yanına çekmek uğruna Proudhon’la, Bakunin’le, Genç Hegelcilerle ve hani şu “dünyayı iyilik kurtaracak”, “dünya bu güzel insanların yüzü suyu hürmetine dönüyor” tarzı naif sözlere inanan ütopik sosyalistlerle mücadele ediyor. Bir on dokuzuncu yüzyıl insanı olarak, muhtemelen bugünün bireyci moderninden farklı bir kafa yapısına sahip olduğundan, onca koşturmaca, sefalet ve sürgün koşullarında bile ailesiyle ilgilenmeyi sürdürüyor. Bugünün insanının göğüs geremeyeceği, derhâl pes edeceği zorluklar karşılaştıkları... Marx ve Engels’deki kararlılığa hayran olmamak elde değil.

Platon’a bakıyorum. İdealar dünyasından söz etse de esasen aklı burada. Devleti filozofların, bilge-kralların yönetmesi gerektiğini savunmuş. En hacimli kitaplarının adı Devlet ve Yasalar. Aristoteles deseniz, Büyük İskender’in akıl hocası. Descartes mesela, Kraliçenin davetiyle gittiği İsveç’te ölmüştü. Schopenhauer’in Hegel’in popülaritesini kıskandığı, Hegel’e akın eden öğrencileri kendisine çekebilmek için derslerini bilerek Hegelinkilerle aynı saate koydurttuğu bilinir. Adamlar bildiğin hırs küpü yani. Heidegger’in Hitler’i desteklediği, Sartre’ınsa Küba dahil olmak üzere uğramadığı yer kalmamış, son derece faal bir komünist olduğu malûm. Nietzsche bugün yaşasaydı sosyal ağlarda fikirlerini beyan eder, eleştiren olduğunda onunla hemen ağız dalaşına girer, hatta öfkelenip küfrederdi diye düşünürüm bazen. Sanıyorum, yani okuduklarımdan çıkardığım o ki epey kibirli ve tahammülsüz bir adamdı.

Felsefe sanıldığı gibi dünya işlerinden kopuk bir etkinlik değil -ne de filozoflar öyle naif, daima hoşgörülü, “canım o da senin görüşün, saygı duyarım” diyecek tipte insanlar. Filozofların son derece tutkulu insanlar olduklarına inanıyorum. Hakikati bulduklarında onu yaymak, mümkün olduğunca fazla sayıda insanı ikna etmek, onları yanlarına çekerek etki alanlarını genişletmek, kısacası daha fazla güç elde etmek istiyorlar.

"Benim öyle hırslarım yok" diyene inanmam. Sonuçta, nihilizmin ve karamsarlığın en şairane formunu ortaya koymuş olan Cioran bile düşüncelerini yaymak istemişti.

Soru: Sonuç, herkes hırslı, diyecekmiyiz?

Yanıtım: Herkes hırslı demem; ama her filozof hırslıdır derim Aydın Abi. Düşüncelerini kendisine saklamak yerine başkalarıyla paylaşan kişilerin, söz konusu düşünceleri başkalarına kabul ettirme umudu taşıdığı söylenebilir. Her fikir beyanı ikna amacı güdüyor. Adam "her şey boş ve anlamsız" derken bile başkalarının da her şeyin boş ve anlamsız olduğuna inanmasını istiyor mesela.

Yorum: Zaten Marks da "Filozoflar simdiye dek dunyayi yorumladilar, esas mesele onu degistirmektir." diyor. Degisim de insanin kendinden basliyor.

Yanıtım: Evet. Aslında filozofun kafasında tasarladığı kavramsal yapıyı dünyaya uyarlayarak maddeyi dönüştürme, maddeye kafasındaki tasarıya göre şekil verme, dolayısıyla dış dünyaya etki etme arzusunda olduğunu düşünüyorum. O "dünyayı yorumlayanlar" da ellerine güç geçse yorumları doğrultusunda onu değiştirme girişiminde bulunurlardı bence. Değişimin insanın kendinden başladığına katılıyorum. Yeni bir insan tipi yaratılmadıktan, kişiler kendilerini de değişim sürecine katmadıktan sonra tek başına politik düzenin değişmesinin kalıcı bir ilerleme sağlaması zor görünüyor. Çok değerli bir Hocam demişti, "yeni bir insan tipinin yaratılması otomatikman devrim anlamına gelir."

13 Ekim 2017 Cuma

Yirminci Yüzyılın "Dogmaları"

Fikir tartışmalarında dikkatimi çeken bir husus var. Aydınlanma’dan beridir tartışma ve mücadeleler yoluyla oturmuş, çoğumuz için doğal ve apaçık olan fikirler için bile yeni gerekçelendirmeler gerekiyor. Günümüzde felsefe tüm fikirleri reddetmeye ve her şeyden şüphe etmeye indirgenmiş gibi görünüyor. Ortaya yeni bir bilgi koymaksızın varolan bilgiyi yadsımak. Her şeyi aynı kefeye koyan yeni bir yoksayıcılık. Hukuk karşısında eşit yurttaşlık diyorsun, “neden öyle olması gereksin ki?” deniyor. Kadın-erkek eşit miras hakkına sahip olsun diyorsun, “niye öyle olmak zorunda?” sorusu geliyor. Yurttaş olmak tebaa olmaktan iyidir dediğinde “nereden biliyorsun?” tepkisi gelebiliyor. Reşit olma yaşının on sekiz olduğunu hatırlattığında “bunu kim belirlemiş ki?” sorusu soruluyor. Şu an dahası aklıma gelmedi. Düşünün, en temel, en açık, doğal kabul ettiğiniz bir fikri ya da değeri göz önüne getirin. Heh. İşte onun için bile meşruiyet zemini yaratmanız lazım artık.

Bu gibi konular uzun yıllar süren tartışmaların sonucunda oturdu -daha doğrusu oturdu zannediyoruz. Şu anda, yani modernliğin sonunun yaşandığı günümüzde, hiçbir şey açık ve net görünmüyor. Çoğumuza göre doğruluğu kendinden menkûl olan değerler için bile yeni nesillere açıklamalar yapmak, söz konusu değerlerin neden önemli olduğunu gerekçelendirmek gerekecek. Dostoyevski “Tanrı yoksa her şey mübahtır” derken geleneksel değerlerin çöküşünden duyduğu kaygıyı dillendiriyordu. Bana kalırsa yanıldı. Geçen yüzyılda değerler bakımından bir fluluk olduğunu sanmıyorum. İnsan hakları, parlamenter demokrasi, serbest piyasa ekonomisi, özel hayatın dokunulmazlığı, seküler kamusal yaşama karşın inançların kişiselliği gibi gayet doğal kabul edilen kimi değerlerden oluşan “liberal paket” pekâlâ işi götürüyordu. Kafalar netti.

Geçenlerde Polonya parlamentosunda bir tartışma yaşandı. Bir milletvekili, kadınların erkeklerden daha zayıf olduğuna, iş verimlerinin erkeklerden daha düşük olduğuna, dolayısıyla daha az ücret almaları gerektiğine dair sözler etmişti. Bunun üzerine meclisteki kadın milletvekilleri ayaklandı tabi. Adam ne dese beğenirsiniz? “Siz yirminci yüzyılın dogmalarıyla konuşuyorsunuz hanımefendi! Bu safsataların, bu önkabullerin hepsi geride kalacak.”

“Yirminci yüzyılın dogmaları.” Şimdi burada şuna dikkat etmek gerekiyor: Modernite eleştirisi üzerinden yeni, daha iyi, daha güzel bir değerler demeti mi inşa edeceğiz; yoksa yirminci yüzyılın değerlerini mumla arayacak hâle mi geleceğiz? Modern değerlerin aşınması ile ortaya çıkan alternatifler -gözlemlediğim kadarıyla- hayatı zindan edecek cinsten. Yerel kültürler adı altında yasaklardan müteşekkil kimi anlayışlar fırsattan istifade güç gösterisi yapma peşinde. Modernliğin aşınmasının modern-öncesine dönüş anlamına geldiğini sanıyorlar.

Öte yandan, insanlığın esenliği için, varolan fikir ve değerlerden yararlı olanları ayıklayıp onları gerekçelendirmek ve yanlarına yenilerini eklemek, böylelikle yeni bir paketin ortaya çıkması da mümkün.

Yorum: Geçen gün tarih öğretmeni arkadaşım,coğrafi keşifler konusunu işlerken,(lise)öğrencisinin dünyanın yuvarlaklığını sorgulayıp,gerekçe ve kanıtları küçümseyerek reddeden tavrını anlattığında dehşete kapılmıştım.Malum zırvalar karşılık buluyor.Acı....

Yanıt: Bir keresinde bir öğrencim "ben Çin'de o kadar çok sayıda insanın yaşadığına inanmıyorum" demişti. Burada sorun kendi benimsediği önermenin mevcut ve kabul görmüş önermeden daha kıymetli olduğunu düşünmesi. Bunun hiçbir temeli yok. Solipsizm, nam-ı diğer tekbencilik dediğimiz felsefî tutumu andırıyor: Dünya benim inşa ettiğim bir şeydir. Aslında benim bilincim dışında hiçbir şey yoktur. O hâlde dilediğimi benimserim -gibi. Somut kanıt ve aklî gerekçeler esas alınmayacaksa alternatif nedir? Mesela şu şudur, şundan ötürü diyorum. Karşımdaki kişi "hayır öyle değil" derse, e o zaman sorarım, peki neyden ötürü öyle değil? Çok sayıda insan öyle benimsedi diye mi? Canın öyle istedi diye mi? Nedir alternatif?

Doğa bilimlerinde (Dünya'nın yuvarlaklığı) bile durum buysa laiklik, kuvvetler ayrılığı, hukukun üstünlüğü, liyakatin önemi, din ve vicdan özgürlüğü ve benzeri konularda, yani doğa bilimlerine göre zaten çok daha tartışmaya açık alanlarda şüphecilikten de öteye gidilmesi kuvvetle muhtemel. Hayır, yerine doğru düzgün bir şey konsa amenna ama anca'olumsuzlama.

7 Ekim 2017 Cumartesi

Düşünce Farklılıkları Gerçekten Düşünce Farklılığı mı?

Kimi küçük aksaklıklara, kargocunun kargoyu eve bırakmaması gibi bir soruna bile “rezalet” denir olmuş. Böyle olunca, yalancı çoban masalında olduğu gibi, insan yeni rezaletleri merak etmez, üzerine tıklatıp okumaz oluyor. Bir gün havalimanında valizler biraz geç konmuştu banta. Yanımdaki kişinin telefonda konuştuğu kişiye “hâlâ valiz bekliyorum. Hayatımın en kötü günü!” dediğini hatırlıyorum. Binlerce kilometreyi gökyüzünde UÇARAK kat etmişsin; ama hayatının en kötü günü; çünkü valiz gecikti :/

Artık herkes video kaydediyor; ama gerçek skandalların da dönüştürücü bir etkisi kalmadı. Hani insanların vicdanlarına hitap edeyim, öyle görüntüler izleteyim ki rahatsız olsunlar, “BÖYLE Bİ'ŞEY OLAMAZ!” çığlığıyla ayaklansınlar, adalet talep etsinler, harekete geçsinler filan -işte öyle bir şey kalmadı. Anca'oturduğumuz yerden cık-cık. Her şey mümkün. Hiçbir şey için “yok artık!” dememeyi çoktan öğrendik.

Tanrı’nın ölümü, daha doğrusu feodal toplumla birlikte aşkın değerlerin ve geleneksel davranış kodlarının çöküşü büyük kaygı yaratmıştı. Ne var ki ve iyi ki, ortaya çıkan boşluk modernlik tarafından başarıyla dolduruldu. Modern toplumlarda iyi-kötü ayrımı vardı. Görelilik değil; evrensellikti söz konusu olan. Bilim bize doğruya en yakın bilgiyi verirdi. Göksel kurtuluş öğretilerinin yerini kurtuluşu bu dünyada bulma anlayışı almıştı. Kalkınma, ilerleme, refah devleti ve sosyalizm. İnsanların daha iyiye gidebilme umutları vardı. Modernlik iyiydi. Büyük anlatılar açık seçikti. Karşıt ikiliklere dayanan bir dünya.

Asıl kaygı vermesi gereken aşama, belirsizliğin tek kesinlik olduğu şu içinde bulunduğumuz dönem olmalı. Bir adam otomatik silahlarla konserde eğlenen insanları tarıyor; zira asker/sivil ikiliği önemini yitirdi. Neden taramasın? Ortak iyi diye bir şeyin olmadığı bir ortamda her birey kendi etiğini inşa edeceğine göre, kendi iyi anlayışı bakımından en “doğru” olanı yaptı belki de? Her şey göreceli ise her şey doğrudur. Tıpkı zevkler ve renkler gibi, bir tercih meselesine indirgendiğinde fikir de tartışmaya kapalı olacaktır. İstediğin kadar doğruyu söyle ve gerekçeler ortaya koy. “Ben yine de öyle düşünmüyorum” diyecektir karşındaki. Sahip olduğu bir fikir değil, tercih oysa ki. "Ben NASA'ya inanmıyorum" diyecektir mesela. E ama Google Earth kullanıyor, uydulardan gelen yayınları izliyor, cep telefonu ile iletişim kuruyorsun? Uzaya uydu gönderen insan da gönderir. Yok diyecek. "Bence öyle değil." Neden? İşte. Fikirleri tercih sanıyor ve tercihi o yönde.

Büyük anlatıların çöktüğü ve iyi anlayışlarının karşılaştırılamaz olduğuna inanıldığı bir ortamda adanacak bir ideal kalmadı. Olsa olsa tekil, geçici, sırf zevke, canının öyle istemesine dayanan, fikir kılığına girmiş tercihler ve bunun çoğulculuk olarak yutturulması. Böyle bir ortamda her şey rezalettir ve hiçbir şey rezalet değildir.

Bana kalırsa, öngörüldüğünün aksine nihilizm Tanrı'nın değil, modernliğin ölümüyle ortaya çıkmakta. Ve bu tarihsel ana tanıklık etmekteyiz.

Yorum: post-modern toplum aptallığın tahta oturduğu, insanın sadece topluma değil, kendi iç organlarına ve hatta kendi hücrelerine bile yabancılaştığı bir cehalet toplumu olduğu için bütün bunları normal karşılıyorum. Ama yine de on bin kişiyi yağma için toplayabilen Moğol, Roma vs. gibi imparatorlukların ve insanın ya özgür ya köle olduğu orta çağlarda yaşamaktan iyidir.

Yanıt: Aynı şekilde ben de Ortaçağda yaşamak istemezdim. Bazen Yüzüklerin Efendisi veya Taht Oyunları tarzı yapımları izlerken eskiye özlem duyulabiliyor. Yine de, modernliğin kazanımlarını hiçbir şeye değişmem. Az önce duşakabinde sıcak suyla yıkandım mesela. Ortaçağda yaşıyor olsaydım musluktan sıcak su akmıyor olacaktı. Banyom soğuk olacak, sıcak suyu güğümde ateş yakıp ısıtmam, sonrasında yıkanacağım yere taşımam gerekecekti. Hepsini geçtim, su tesisatı ve barajdan konutlara su dağıtımı olmadığı için evde bir musluk olmayacaktı zaten. Buz gibi su bile akmayacaktı evde. Kuyudan taşıyacaksın. Yok öyle musluğu açayım da su aksın. Sıcak su yok. Zaten musluk yok. Dolayısıyla soğuk su da yok. Zaten yıkanmazmış insanlar pek.

En basit, en alışıldık konforlarımız, hani yokluğunu tasavvur dahi edemediğimiz olanaklar bile yoktu yani. Kir, koku, hastalıklar, bebek ölümleri, yokluk ve şiddetse cabası.

Postmodern duruma ilişkin söylediklerinize aynen katılıyorum. Ben modernlikten yanayım. Habermas'ın dediği gibi, modernliğin tamamlanmamış bir proje olduğuna inanıyorum. Postmodern "rezalet çağı" geride kalacak ve yeni büyük anlatılar ortaya çıkacak diye düşünüyorum. Bir nevi Modernlik 2.0.

5 Ekim 2017 Perşembe

Geleceği İpotek Altına Almaktan Bugünü Yaşayamaz Hâle Gelmeye Doğru

Motorlu taşıtlar vergisine yüzde kırk zam yapılmış. Arabam yok. Yine de, motorlu taşıtlar bir yana, önümüzdeki yıllarda vergiler, yoğun ithalat, döviz kurlarındaki artış ve üretim maliyetleri gibi etkenlerden ötürü her kalemde pahalanma bekliyorum.

Eskiden Avrupalıların meyveyi tane tane almasını tuhaf bulurduk. Bizde her şey bol kepçeydi. Şimdilerde bu konuda Batılılaştık aslında. Vatandaşın meyve gibi şeyleri tane tane aldığını sıkça görür oldum. Bir ben böyleyim sanıyordum. Meğer pek çok insan, çoktandır, 3-4 tane meyveyi tarttırıp alır olmuş. Bitti o ucuzluk devri. Patates ve ekmek var işte. Aç kalmazsın yani. Onlar ucuz.
Önümüzdeki yıllarda kemerler sıkılacağa benziyor. Hani olağanüstü bir yeteneğiniz, zengin ebeveynleriniz veya üzerinden yol geçecek bir arsanız filan yoksa, yani ortalama birisiyseniz, büyük ihtimalle bir ömrü borç ödemeyle geçirecek, ay sonunu getirebilmiş olmayı başarıdan sayacaksınız. Çocuğunuzun okuyacağı bölüm pek fark etmeyecek. Zaten bence “okuyan insan çok para kazanır” devri kapandı. Beyaz yakalıların durumu kötüleşeceğe benziyor.

Çocuğun büyüyecek, okul sıralarında geçirdiği yılların ardından staj-mtaj derken nihayet asgarî ücretle çalışmaya başlayacak, giderek 2.000 lira, 2.500 lirayla geçinmeye çalışacak, iş bulduğu şehirde yaşayabilmek için evini 2-3 kişiyle daha paylaşmak durumunda kalacak, eh, bir de birini sever de evlenmeye kalkarsa, iki maaşın biri evin kredisine diğeri yeme-içmeye derken, tek eğlence cepte internet ve “evde dizi qeyfi”, çocuğun servisiydi, arabanın taksidiydi, motorlu taşıtlar vergisiydi, öde babam öde, yıllar yılları kovalayacak. Sorumluluklar birbirine zincirleme eklenirken o ilk sorumluluğun altına girdiği ana lânet okuyacak belki. Belki de olumlu bakıp “hayat böyle bir şey zaten” diyerek avunacak: "Yaşamak ödeme yapmaktır."

Refah devleti bitti. Eskiden Sovyetlerin varlığı yetiyordu. Hayat ‘45-75 yılları arasında, hani Hobsbawn’ın “Altın Yıllar” dediği dönemde güzelmiş hakikaten. Ekonomik serpilme, özgürlük talepleri, vatandaş isyan etmesin diye gelişen sosyal devlet uygulamaları vs. Bugün düzeni tehdit eden bir alternatif kalmadı. O yüzden otomobillere değil yüzde kırk, yüzde yüz kırk zam gelse yine bir şey olmaz. En fazla “o zaman araba kullanma kardeşim! Zorla mı?” denip geçilir.

Hani “beklentilerini düşük tutarsan daha mutlu olursun” denir ya, hayata dair başka konular bir yana, önümüzdeki yıllarda parasal bakımdan beklentileri düşük tutmak gerekecek gibi duruyor. Çalışmayan sürünürdü. Artık çalışan da sürünecek. Konforlu bir yaşam hedefini tutturmak zorlaşacak. Ev kirası 1.500 lirayken maaşın 2.000 lira, maaşın 3.000 lirayken hap kadar dairenin kredi taksidi 3.500 lira olacak mesela. Yapmak istediklerini yapmak yerine yıllarca borç ödeyip yeryüzünden 100 metre karelik bir kutuyu kendine ayırabildiğin için mutlu olacaksın -mutlu olmaya hâlin kalırsa.

Şahsen konforlu ve garantili bir gelecek inşası için hayatımı heba etmeye niyetim yok.

------------------------

Evde ses olsun diye Youtube’dan Amerikan kanallarının canlı yayınlarını açıyorum. Görünen o ki Amerikalılar sağlıklı yaşam uğrunda kafayı sıyırmış. Tüm reklamlar sağlıklı yaşam üzerine. Beden sağlığı, dış görünüşün güzelleştirilmesi, kondisyonun geliştirilmesi ve uzun ve sağlam bir geleceği garantiye almak üzerine reklamlar dönüp duruyor. Yüzde doksanı sağlık, geri kalanı ise sigorta üzerine. Cidden bir gelir kapısına dönmüş.

Kelliğe çözüm, daha gür saçlar, sağlıklı dişler, egzersiz aletleri, hayat sigortası filan neyse de, bildiğiniz ilaç reklamları dönüyor sürekli. Reklamda önce ilacın faydaları, sonra hızlıca yan etkileri anlatılıyor. Daha sağlıklı bir karaciğer, daha ferah bir akciğer, daha fazla vitamin, daha derin bir uyku. Moleküller, bilimsel araştırmalar, kan basıncı düzeni. İlaç babam ilaç. Reklam mı izliyorum yoksa prospektüs mü okuyorum belli değil. Dünya kimyasallardan uzaklaşıyor sanıyordum. Meğer Atlantik’in karşı kıyısında durum farklıymış.

Bizdeki sağlıklı beslenme takıntısının bizi taşıyacağı yer de bugünün Amerikası olabilir. Artık hemen her sofrada “o yediğin zararlıymış” diyen birileri oluyor. Birçok yemekli organizasyonda önümüze konan yemeklerin hormonlu olup olmadığı, Çin’den gelip gelmediği, işlenmiş olup olmadığı, içinde koruyucu madde bulunup bulunmadığı, kalori miktarı, kanserojen olduğu, şusu busu konuşulup duruyor. Bir keresinde muhabbet tarım ilaçlarına kadar varmıştı. İlaç da kimyasal sonuçta. Hepimiz zehirleniyormuşuz. İnsanımız sağlıklı beslenme takıntısını biraz daha ilerletirse herkes kendi mahsulünü kendisi yetiştirecek herhalde. Şahsen ben bu kaygıları paylaşmıyorum. Her şeyden azar azar yiyor, kilo almamaya bakıyorum, o kadar. Günde bir meyve, mesela şeftali ya da elma yerim muhakkak. Ama arkaplanını araştırmam. Her lokma için o kadar ince düşünecek olsam çıldırırdım. Bana göre değil.

Amerikan kanallarını izlerken anlıyorum ki Beat Kuşağı, "carpe diem!", hippieler mippieler filan çoktan bitmiş. Bugünü yaşayayım, içimden geldiği gibi davranayım, hayatın tadını çıkartayım diyen kalmamış gibi görünüyor. Yeraltı edebiyatı gerçekten de edebiyat ve sinemadan ibaret demek ki. Varsa yoksa gelecek inşası. Kendini sağlama alma. Gördüğüm kadarıyla oralarda insanların çoğu hayatını bir proje gibi yaşamayı tercih ediyor artık.

Birisi çıkıp “kendime şöyle güzel bir biftekli sandviç yapayım” dese, “ama o sandviç ekmeğinin yapıldığı buğdayın cinsi sağlıksız, biftek yağlı ve kalbine zararlı, kullandığın marul tarladayken kimyasallarla ilaçlanmış, üstelik ketçabın içinde koruyucu madde var. Ayrıca yedikten sonra aldığın kaloriyi yakmak için yürümen gereken mesafeyi de unutma!” diyen bir başkası adamın yediklerini boğazına dizebilir. Üzerine bir de ilaç tavsiye eder herhalde. O son aşama, yani ilaç konusu Türkiye'de yok henüz. Yani bildiğim kadarıyla yok.

Bir kıtlık gelmedikçe bu muhabbetler süreceğe benziyor. Sağlıklı beslenmenin takıntı boyutlarına varması da pek sağlıklı değil bence.