19 Eylül 2017 Salı

Teknolojiden Kaçıp Doğaya Sığınmak

Modern teknolojiden kaçıp doğaya sığınma arzusu duyduğumu hatırlamıyorum. Makinelersiz yaşamak istemezdim. Az önce şarjlı diş fırçamla dişlerimi fırçaladım mesela. Canlı yayın müthiş bir olanak. Güneş tutulmasının en iyi göründüğü yerden, Olimpiyatlardan, Irma Kasırgası’ndan canlı yayın. Kablosuz teknolojileri seviyorum. Nihayet ev ve işyerlerindeki kablo terörü sona eriyor. İleride hiç kalmayacak. Beyne ve kalbe zararı var dediklerine bakmayın. Yarım asırdır uydulardan TV yayını alıyoruz. Havada kablosuz sinyaller hep vardı. Zaten insan bedeni adapte olur. Ortalama insan ömrü uzuyor.

E-kitap okuyucum elimden düşmüyor. Kağıt kokusu nostaljisi yapacak değilim. Evde yüzlerce basılı kitabım var. Tamam, dekor olarak güzel; ama bir yerden sonra yeni bir kitaplık daha istemez oldum. Basılı kitap kutsalım değil. Basılı kitap dediğiniz bilgisayarda yazılıp çıktısı alınan metinler zaten. El yazısı değil sonuçta. Sahaf nostaljim yok. Eski kitaplara merakı olanlara karışmam. Beni cezbetmiyor.

Akıllı telefonumu özellikle yurtdışındayken kullanmaya bayılırım. Uydu üzerinden konum saptama müthiş bir olanak. Gitmek istediğim tüm mekânları elimle koymuş gibi buluyorum. İnternete gerek yok. İndir haritaları, GPS açık olsun, sonra gez dur. Fotoğraf çekiyor olması da cabası. Görüntülü konuşma, gerçi hiç kullandığım yok ama, şunun şurasında çocukluğumun bilimkurgu filmlerinde olan bir teknolojiydi. Şimdi elimizin altında.

Dün akşam kahroldum. Yedi yıllık emektar ses sistemim ÇAT-PAT-PAT seslerinin ardından bozuldu. Ben onunla ne filmler izlemiş, ne şarkılar dinlemişim. Tarkovskiler, Bergmanlar, Kieslowskiler gibi ağır abilerden bol efektli bilimkurgu filmlerine... Lost’u, Prison Break’i bitirmişim ben bu sinema sistemiyle. Canım ya. Yenisini istemiyorum. Onarılacak. Şu an evimin neşesi gitti resmen. Yokluğuna alışamadım :( Televizyonun kıytırık hoperlörüne kalmak ne acı.

Kendimce kurallarım var tabi. Paylaşım yaptıktan sonra 1-2 saat geçmeden bakmıyorum kim beğenmiş, kim yorum yazmış diye. Dizüstümün ya da telefonumun beni esir etmesine izin vermiyorum. Ama doğaya kaçayım, teknolojiyi bırakayım diye bir kez olsun düşünmemişimdir. Hayır, doğa da olsun, teknoloji de? Bunlar birbirini dışlamaz. Teknoloji hep vardı. Basit bir balta, değirmen veya köprü de teknolojidir (tekhne+logos). Neyse, o ayrı konu.

İnsan yaşamının olduğu yerlerde kontrol altına alınmış doğayı seviyorum. Doğada polenler, kasırgalar, envai çeşit hastalık, sıtma mikrobu taşıyan sivrisinekler filan da var sonuçta. Mikroplar, bakteriler ve virüsler de yaşam mücadelesi veriyor. Binanın bahçesinde boyum kadar ot bitmiş ve dut ağacına binlerce tüylü tırtıl musallat olmuş, ağacı yiyip bitirdikten sonra artık evlere girmeye çalışıyor, buna rağmen binada kimse şu otları yolalım, ağacın bakımını-budamasını-ilaçlamasını yaptıralım demiyorsa ben istemiyorum öyle doğallık kardeşim. 

Yaşasın teknoloji. Bir de unutmadan, kahve makinamı da seviyorum.

Ek: Bu paylaşımı yapma sebebim teknoloji kötülemenin kabul gören bir eğilim olması. Moda gibi bir şey. Hep bir teknoloji düşmanlığı ve ardından gelen vahşi doğa güzellemeleri. İnsanoğlu doğayla mücadele ederek kültürü yarattı. Her tür ayakta kalmak ister. Bizim ayakta kalmamız için doğadaki kimi düşmanları dize getirmemiz gerekiyordu. Hastalıklara karşı aşı ve ilaçları geliştirdik. Tarladaki mahsulün yarısını yiyip bitiren böceklere karşı ilaçlamayı geliştirdik. Soğuktan korunabilmek için ısınma sistemleri, doğal afetlerden korunabilmek için güvenli yaşam alanları geliştirdik. Bu liste uzar gider.

Doğayı severim ama yırtıcı bir hayvan tarafından parçalanmak istemem. Böcek veya yılan ısırığıyla zehirlenmek, alerji olmak, mikrop kapmak, üşümek ve aç kalmak istemem. Doğasever derken kastedilen nedir? Bence hepimiz aynı şeyi anlamıyoruz. Vahşi doğa zaten insan yaşam alanı değil. Jungle yani. "Forest" değil. Balta girmemiş ormanlar. Oraların kendi hâline bırakılmasına ben de taraftarım. Yalnız insan yerleşiminin olduğu yerlerde, doğal adı altında bir başıboşluk, sorumsuzluk, "doğal hâline bırakma" adı altında bir üşengeçlik varsa işte ben buna karşıyım. ABD filmlerinde görürüz hep. Banliyöde bahçeli evlerde yaşayan, beyzbol oynayan, barbekü yapan tipik Amerikan ailesi. Çocuğa "sana 10 papel vereyim de şu çimleri biç" der babası. Çim biçme makinesi vardır her ailede. Hiçkimse çıkıp da "doğaya neden müdahale ediyoruz ya, bırakalım yabani otlar büyüsün, çimler uzasın" filan demez. Çimleri biçmemenin cezası vardır zaten.

Komşu apartmanın bahçesine müdahale edemiyorum; ama oradaki yabani otlar, bakımsız ağaçlar ve buna benzer şeyler böceklenme olarak bana etki ediyor. O tüylü tırtıllarla, binlercesiyle mücadele ettim geçen yaz. Tamam, tırtılın canı var da benim de canım var. "Gel sevgili yarasa, senin de kana ihtiyacın var, gel beni em!" diyecek değilim. Tabi ki önce kendi türümü düşüneceğim. Diledikleri kadar insan-merkezcilik desinler. 

Ben de doğaseverim, ama şöyle: Mesela kahvaltıya ya da yemek yemeye, şırıl şırıl dere seslerinin duyulduğu, ağaçların gölgelediği güzel bir yerde kurulmuş ahşap bir tesise gitmeyi severim. Patikalarda yürümeyi, denizde yüzmeyi filan severim. Buradan teknoloji düşmanlığına varılmasını, "teknolojiyi bırakıp doğaya kaçma" arzusuna varılmasını anlamıyorum. Zaten geri dönüş mümkün değil. "Doğal" yollarla, dolap beygiriyle değirmende un yapılsa bugün ekmeğin tanesi 100 lira olur, genetik mühendisliğinin başarıları olmasa hepimiz aç kalırdık.