23 Eylül 2017 Cumartesi

Otuzlu Yaşlar Daha Güzelmiş - Dünya Nimeti

Bugün öğle paydosunda kat nöbeti tutarken düşüncelere daldım. Jay Jay Johanson’un 2004 gibi sıkça dinlediğim bir şarkısının sözleri takıldı dilime: “Kuzeyde bir dağda / küçük bir ev dikeceğim / ahşaptan, taştan ve hasırdan / kimseyi içeri sokmayacağım / ne aile ne arkadaşlar / ne de postacı gelebilecek.” Yirmili yaşlarımda kendimi yalıtıp iç dünyama kapanma arzum çok güçlüydü. Dışarıya koyduğum mesafe ile kurduğum içsellikle yetiniyordum. İlginçtir, uzun süre internet bağlantım dahi yoktu. Şimdilerde hiçbir düşüncemi içimde tutmak istemeyen ben, o zamanlar tek satır yazmıyor, hiçbir sosyal ağda içimi dökmüyordum. İçimden gelmiyordu. Kitaplarım ve müziğimle mutluyduk. Henüz beslenme evresiydi belki de. Sessiz bir dönem.

Otuzlu yaşlarsa dışa açılma yılları oldu. İnsanlarla yakın temas, davetlere icabet, göz teması, kurulup bozulan, geçici ve bazen daimî bir-aradalıklar, yüz yüze sohbet, konuştuğun kadar dinleme ve dışarıyı keşfetme yılları. Kendime dağ başında ahşap bir ev yapmak ve içeri kimseleri sokmamak aklımın ucundan bile geçmiyor artık. Yirmili yaşlarımın aksine insanları seviyorum. Bazen kızsam da, onları anlamakta zorlansam da, her seferinde beni heyecanlandıran, şaşırtan ve merak duygumu uyandıran insan, yine insan oluyor. “Hayat ne kadar güzel!” derken esasen insanların güzelliğini, “hayat ne kadar kötü” derken insanlardan nasıl da sıkıldığımı kastediyorum. Hayattan bıktığını söyleyen birisini biraz kurcaladığınızda, aslında insanlardan bıktığını, onları anlama çabasından bitap düştüğünü görürsünüz. İnsan insanın hem kurdu, hem ilacı.

Otuzlu yaşlar daha güzel. İnsan ne istediğini biliyor. Kendini daha iyi tanıyor. İçinden geldiği gibi davranıyor. Yine de, hani yirmili yaşları değil de ilk çocukluk yıllarını özlediğim olmuyor değil. Çocukluğun dünya ile iç içe olma hâli güzeldi. Henüz kendini bilinçli ve özerk bir özne olarak duymadığın, varolan her şeyi birer nesne olarak, kendinden kopuk birer “karşıda-duran” olarak görmediğin, özne-nesne ikiliğini inşa etmemiş, henüz bu yarılmayı gerçekleştirmemiş olduğun o dönemin hemhâlliği güzeldi. İlk çocukluğun verdiği bu hissi çok iyi hatırlıyorum. Daha sonra, kendini ayrı bir özne olarak kurduğunda, olan biten ne varsa “dışarısı” olarak karşına dikilecek ve önüne iki seçenek çıkacaktı: (1) İç dünyanda, yani kendi öznelliğinde ikamet etmek veya (2) dışarıya açılıp dünya nimetinin tadını çıkartmak. Çocuklukta bu ayrım yoktu ve artık bunu geri dönüşsüz bir ideal olarak görüyorum. Yirmili yaşlarda ilk durum geçerli oldu: Adeta bedeni olmayan bir varlık. Safî bilinç. Otuzlarda ise bile isteye ikincisini tercih ettim.

Bugün öğle nöbetinde olduğu gibi ilk duruma kaydığım olsa da artık bu anlar pek nadir. İyi ki öyle. Merhaba Dünya! Dışarıyı temaşa etmek yerine ona gömülmek, onda eriyip gitmek, ondan koparabildiğini almak ve tüm bu doğrudanlık çok daha güzelmiş.