18 Eylül 2017 Pazartesi

John Fante ve Sıradan Olduğunu Kabullenmek


Geçenlerde Fante’nin ilk romanını okudum. Los Angeles Yolu. Bu kitapla birlikte dörtleme tamamlanmış oldu. Kitapta Fante tam bir ergen. Kötü anlamda söylemiyorum. Kişinin ilkgençlik yıllarında içine düştüğü çalkantıları olduğu gibi resmetmiş. Duygusal gelgitlerine parasızlıktan kaynaklı sefalet de eklenince epey zor zamanlar geçirmiş.

Girmediği ayak işi kalmamış. Sürekli bir memnuniyetsizlik hâli. Konserve balık fabrikasında çalıştığı zamanları anlatıyor örneğin. Bir türlü kendini o ortama ait hissedemiyor. Kendini diğer işçilerden, o sıradan, vasıfsız, hayattaki tek amacı günü kurtarabilmek olan göçmenlerden farklı görüyor. “Aslında ben bir yazarım” diyor onlara. “Yazacağım kitap için veri topluyor, gözlem yapıyorum.” Sanki meteliğe kurşun sıkmıyormuş, sanki üç kuruşa muhtaç değilmiş gibi, kokusuna dahi tahammül edemediği o ortama güya müstakbel kitabı için katlanıyormuş izlenimi vermek istiyor. Gurur işte... Kimse onu ciddiye almıyor tabi. Çulsuzun teki olduğunu bilmeyen yok.

Fante’nin ilkgençlik yıllarını okurken empati kurduğum anlar oldu. Özellikle kendini olduğundan değerli hissetme meselesinde. Adamın yılları hamallık, ırgatlık, amelelik ve bu tarz işlerde geçmiş; ama her zaman bunun geçici bir durum olduğunu telkin etmiş kendine. “Ben bir dâhiyim”, “farklıyım”, “üstünüm” hissi onu hiç bırakmamış. Mevcut durumun geçici olduğu, yakın gelecekte yükseleceği, tez zamanda hak ettiği değeri göreceği umudu -ve bu umuda rağmen yıllarca süren sefalet: İşte bu beni üzdü. Sanıyorum çoğumuzda olmuştur bu his. Hangi işi yaparsak yapalım, ne konumda olursak olalım hep daha iyisine layık olduğumuzu hissederiz. Ben yıllarca, hani çoktan geçti gitti ama, ileride bir gün çalışmak zorunda olmayacağıma inandım. Farklıydım. Dünya’yı farklı ve derinlemesine görebiliyordum. Gözümle görmek değil yani. Dilerseniz sezgi diyelim. Çalışmak benim için geçici bir evre olacaktı. Yüksek işlerle, sanatla, bilimle, felsefeyle ilgilenecek, enstrüman çalmayı ve bir sürü yabancı dili öğrenecek, belki müthiş bir yazılım geliştirecek, bir şekilde insanlığa katkı sunacaktım. Eninde sonunda parayı vuracaktım. Çalışmak da neymiş? Geçici bir aşama.

Yıllar geçtikçe çalışmaya alıştım ve bu kuruntu kayboldu. İyi de oldu. Zaman geçtikçe kişideki ben-merkezci duygular zayıflıyor. Dâhi filan değildim. IQ’m yüksek değildi. Matematiğe kafam basmıyordu mesela. Kafam çalışmasına çalışıyor; ama yavaş çalışıyordu. Enstrüman çalmak emek istiyordu. Giderek kendi sıradanlığımdan memnun olmaya başladım. Flu bir gelecek uğruna mevcut andan memnuniyetsizlik duymayı bırakalı çok oldu. Otuzlu yaşlar daha güzelmiş diyorum ne zamandır. Böyle iyi.

Katılmayabilirsiniz ama Fante edebî bir deha filan değil. Yalnızca samimi. Onu okurken insan kendisinden bir şeyler buluyor. Sırf bu yüzden okudum dörtlemesini. Neyse ki Fante’nin kendisini özel hissetmesi bir kuruntu olarak kalmamış. Onca sefaletin ardından amacına ulaştı ve ünlendi hiç olmazsa.

Hayat işte.