22 Eylül 2017 Cuma

Eğitim, Okullar ve Bilgi Üzerine Birkaç Not

Kutsal bir meslek icra ettiğimi düşünmüyorum. Bilgiye erişimin son derece zor olduğu, okuma yazmanın yalnızca kayıt tutan ve yazışmaları yapan bürokratlar ile din adamlarına özgü bir imtiyaz olduğu geçmiş çağlarda, gerçekten de, bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olunabilirdi. Bugünün dünyasında bilgiye erişim, onca dezenformasyona karşın, modernite öncesi dönemlere göre bin kat daha kolay. Bu yüzden öğretmenlik mesleğinin statüsü değişti. “Öğretmenlik ayağa düştü” gibi kötümser ifadeler kullanacak değilim. Dünyanın düzeni değişti ve öğretmenlik bu değişimden nasibini almış oldu sadece. Bilgiye sahip olmak bugün ayrıcalık sebebi değil.

Bilgi herkesin erişimine açık. Kimi uluslararası dergilerde yayımlanan makaleler hâlâ ücretliyse de ileride onlar da kamuya açılacak. Son barajlar bunlar. Tutamayacaklar. Bilgi bendini çiğneyip aşacak. Önümüzdeki hafta, alanım olmayan bir konuda bile olsa bir konu işleyecek olsam, oturur, çalışır, etraflıca hazırlanır ve dersi gayet güzel işleyebilirim. Tahammül eşiği yüksek, gelişim psikolojisinden haberdar ve öğretim yöntemlerine vakıf olmak önemli muhakkak. Yine de bunların kutsal ya da göksel birer özellikten ziyade sonradan edinilen ve geliştirilmeye açık beceriler olduğu malûm. Hâl böyleyken, bilginin taşıyıcısı ve aktarıcısı olmak, bugünün dünyasında, kendimize kutsallık payesini vermemiz için yeter sebep değil. Elbette sevgi ve özveri gibi erdemler ve bir çocuğun yetişmesine tanık olmak güzel şeyler. Orası ayrı.

Anasınıfları ve ilkokullar hep olacak. Ebeveynlerin çalıştığı günümüzde okullar biraz da anne-baba işteyken çocuklara göz kulak olunan kurumlar. Okuma-yazma, aritmetik, doğa bilimleri ve hayat bilgisi gibi dersler işlenirken çocuklar gün boyu güvenilir kişilerin gözetimine bırakılmış da oluyor. Gelgelelim, açık lisede okuyanların sayısının şimdiden BİR MİLYON ÜÇYÜZ BİNE ulaştığını düşünürsek, üniformalı, devam zorunluluğu olan, MEB’in öğrenciyi okulda tutmak adına devamsızlık sınırını on güne kadar çektiği, öğrencinin neredeyse zoraki okulda tutulduğu örgün liselerin sayılarının gelecekte azalacağını düşünüyorum. Eskiden bile kör topal yapılan uzaktan eğitimin, bugün internet herkesin elinin altındayken gelişip yaygınlaşması kaçınılmaz. Özetle anasınıfı ve ilkokul, hadi ortaokul aynen devam; ama liselerde uzaktan eğitim yaygınlaşır. Üniversitelerse bilgi aktarımının giderek azaldığı, onun yerine öğrencinin makale, araştırma, ürün vs. ortaya koyduğu ortamlara dönüşüyor.

İleride HER DERS SEÇMELİ olacak. Zaten bugün nesnel bilgiyi haiz fizik, kimya ve biyoloji gibi doğa bilimleri dersleri bile haftada topu topu 1-2 ders. İleride öğrenci “fen paketi” seçecek kendine mesela. Veya “sosyal paket.” “Din paketi ver bize, yanına biraz sosyal bilgiler serpiştir. Biyoloji ve İngilizce istemez” denebilecek pekâlâ. Ya da tam tersi. Kulağa uçuk gelebilir. Ama artık her şeyin mümkün olduğunu düşünüyorum.

Sonuçta hakikat-sonrası (post-truth) bir çağda yaşıyoruz.

Yorum: Bugün bilgiye ulaşmak değil bilgi karmaşasında boğulmamak asıl mesele oldu. Özellikle sosyal bilimlerde bir konu üzerinde her yerde farklı bir bilgiye denk gelebiliyorsun. Genel olarak hangi bilgi ideolojinle tutarli ise onu "gerçeklik" olarak adlandiriyorsun. Bugün yaşadığımız çağda özneden bağımsız bir gerçeklik olabilir mi gerçekten şüpheliyim.

Yanıt: Mert'e yanıt yazarken bunu genel bir eke dönüştürmeye karar verdim. Mert kesinlikle haklı. Çağımızın sorunlarından birisi bu. Kişilerin kendi hakikat anlayışları, kendi gerçeklikleri var ve o pencereye uygun bir eğitim paketi istemeleri yakındır. "Bana doğruyu öğret" diye bir şey kalmayacak ileride. Doğru görelidir, bana a, b ve d'yi öğret, c'ye gerek yok, onu sevmedim denecek. 

Sosyal bilimler açısından durum zaten sıkıntılı. Mesela iki farklı tarih anlatısı arasında "tercih" yapılabiliyor. Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunu bir şahlanış ya da başarı olarak da, koca bir imparatorluğun çöküşü, Batılılaşma, "özümüzü" kaybetme ve yozlaşma olarak da anlatmak mümkün. Aynı olguyu açıklayan iki farklı hipotez. Hangisi daha doğru? Karşılaştıralım? Yok. Kişiler diyecek ki bana a ya da b anlatısını ver. Ben birini ötekine tercih ediyorum. Benim doğrum bu. Bilgi doğru ya da yanlış değil, doğruya daha yakın ya da daha uzak değil -bilgi salt bir "tercih" meselesidir. Üzerime kıyafet seçer gibi canımın istediği doğruyu ben seçerim anlayışı yaygınlık kazanmaya başladı.

Söz konusu bu görecilik sosyal bilimlerden doğa bilimlerine de sirayet etti. Artık fizik, kimya, biyoloji, aklınıza ne geliyorsa birer anlatı olarak görüldüğünden, mesela, "bana düz-dünya kuramını öğret" denebilecek. Yeni bilgi öğrenmenin modası geçerken, "bana benim istediğimi öğret" talebi yeni moda olacak.

Illich'in Okulsuz Toplum'u ve Feyerabend'in eğitim üzerine söyledikleri uçuk gelirdi bana. Hâlâ öyle geliyor. Bu paylaşımda bahsettiklerimi onaylıyor olduğum düşünülmesin. Durum çözümlemesi bu daha çok. Öngörülerim bu yönde ama bunu tasvip ediyor değilim. Uzaktan eğitimin gelişmesini tasvip ederim bir tek. Yoksa hakikat-sonrası bir çağda yaşıyor oluşumuzdan, yukarıda saydığım gerekçelerden ötürü, hoşnut değilim.

TEOG tartışması ilgimi çekmedi. TEOG gider başkası gelir. O konuda daha çok başkalarının fikirlerini okudum; ama eğitime dair bu öngörülerimi paylaşmama vesile oldu bu gündem. Bir de, aslına bakarsanız, ekranlarda eğitimin ciddi anlamda tartışıldığını, eğitim-öğretimin gerçek anlamda önemsendiğini düşünmüyorum. 

Tartışılan eğitim değil, her daim sınav sistemi oluyor.

Yorum: "Kişilerin kendi hakikat anlayışları, kendi gerçeklikleri var" yazmışsınız yukarıda. Ben bunu açıklamanızı rica ediyorum mümkünse...

Yanıt: Tabi Hocam. Hakikat-sonrası bir dönemde yaşadığımızı da ifade etmiştim. Kişilerin kendi hakikat anlayışları olması içinde bulunduğumuz dönemin bir ürünü. Bugün nesnellik, tarafsızlık, rasyonel zeminde, kanıt ve gerekçelerle tartışma gibi moderniteye özgü kimi aygıt ve önkabuller işlerliğini büyük ölçüde yitirmiş görünüyor. Kişilerin kendi gerçeklikleri, daha doğrusu gerçeklik algıları var. Dış dünyayı, yaşananları, politik gündemi ve olan biten ne varsa her şeyi kendi gerçekliklerine göre algılıyorlar. Tam da bu yüzden, farklı görüşlerin çoğulluğunda, yani günümüzde çok-seslilik olarak görünen ve bana kalırsa -kimse kimseyi dinlemediği için- esasen kakofoniden başka bir şey olmayan mevcut durumda, kişiler ve gruplar, kendileriyle aynı tercihleri yapan, yani kendi gerçeklik algılarını paylaşan kişilerle yakınlık kurarken kendileri gibi olmayanların düşüncelerini kaale almıyor. Sosyal ağlardaki arkadaş listelerimizi düşünelim mesela. Birbirini onaylayan insanların bir-aradalıkları. Duymak istediklerimizi söyleyen sayfaları beğeniyor oluşumuz vs.

Benzer şekilde, televizyondaki tartışma programlarında izleyici kendi görüşünü dillendiren kişiden yana oluyor. Karşı taraf tarafından ikna edilme olasılığı düşük; zira o kendi gerçeklik algısını paylaşmadığı için ona hitap etmiyor. Hâl böyle olunca doğruyu söylüyor olsa da, doğru sevimsiz göründüğünden, kendi hakikat anlayışına, kendi kavramsal çerçevesine oturmadığından onu es geçiyor. Göremiyor bile. Yine, bir köşe yazarının önemli bir yazı kaale aldığını farz edelim. Okurlar "hangi gazete?" diye soruyor önce. Çünkü önkabullerini paylaşmayan bir gazete ise, yazar ne söylemiş olursa olsun, hiçbir kıymeti harbiyesi yok ve okumaya değmez.

Aynı olguyu açıklayan farklı kuramların olması gibi, aynı dünyayı yorumlayan farklı çerçeveler o kadar çoğaldı ki, insanlarda göreciliğe mutlak bir inanç gelişti. Artık ne denli akla aykırı, saçmasapan, makûl olmaktan sonsuzca uzak bir fikir duyarsak duyalım, eğer onu benimseyen insanlar kayda değer bir sayıdaysa, "demek ki öyle inanıyorlar, belirili bir rakama eriştiklerine göre de güçlüler" şeklinde düşünülüyor.

Bu durum analizi Nietzsche'nin "olgu yok; bakışaçısı var" öngörüsüne kadar geri götürülebilir elbette. Bu noktaya gelineceğini o bile beklemezdi belki. Ben "kişilerin kendi hakikat anlayışları, kendi gerçeklikleri var" derken bir durum tespiti yaptım -naçizane. Yoksa öznel kuruntular nesnel gerçekliklere tekabül ettiğinden değil. Felsefî temelde nesnel bir gerçeklik olduğuna, hepimizden bağımsız bir dış gerçekliğin varlığına, dolayısıyla, yorumlar ne kadar çok olursa olsun, yorumlar arasında gerçeklikle daha çok örtüşenle daha az örtüşen arasında farkl olduğuna, dolayısıyla doğrunun ve yanlışın o kadar da göreli olmadığına inanıyorum. Körler filin neresinden tutsa farklı bir his alırmış hani, ama sonuçta fil oradadır. Sırtını tutan kör onun sert, hortumunu tutansa onun yumuşak bir nesne olduğunu söyleyebilir. Bu bizi göreceliğe götürmez, zira tüm o öznelerden bağımsız, nesnel, ayrı, kendinde bir fil orada durmaktadır.

Hızla yazdım. Umarım meramımı anlatabilmişimdir Hocam.