25 Eylül 2017 Pazartesi

Almanya'da Aşırı Sağın Yükselişi Gayet Olağan

Almanya’da "aşırı sağın" yükselmesine gerçekten şaşırdınız mı? “Naziler” yükselişteymiş; İkinci Dünya Savaşı’ndan ders çıkartmamışlarmış: Laf ola beri gele. Almanyası, Fransası, Hollandası, nereye gitseniz aşırı sağ oylarını arttırıyor ve bence bu tam da beklenen bir gelişme. Onlar yükselişini sürdürürken, ana akım medya olan biteni anlamaya çalışmak yerine, “ırkçılar”, “faşistler”, “Naziler” filan deyip soruna gözlerini kapayacak belli ki.

Empati deyip duruyor ya herkes, nedense empatiyi hep kendimiz için isteriz; ama başkasını anlamaya çalışayım diyen olmaz. Kendimizi Almanların yerine koyalım: Ülkende milyonlarca göçmen var. Uyum sorunları var. Bir çoğu sert bir şekilde direniyor. Tatilde gittiği kendi ülkesinde daha rahat takılırken, gurbet elde ulusal ve dinî kimliğine sımsıkı sarılıyor ve bunu her fırsatta görünür kılmak istiyor. Avrupa’da cami inşa ediyor, başını örtebiliyor mesela; ama Avrupalı İran’da, Suudî Arabistan’da başını açamıyor. Helal gıda bulabiliyorsun süpermarketlerde. Berlin’de bizzat görmüştüm. Ama İslam coğrafyasında helal kesim olmayan gıda bulamıyorsun. “Benim ülkeme geliyorsan benim kültürüme uyum sağlamak zorundasın!”, “saygı duymak zorundasın!”, “burası Müslüman ülke!” gibi sözleri dillendirip duruyorsun; ama Avrupa'da yaşarken “ben sana uyum sağlamam, kendi kültürümü yaşarım!” diyerek oradaki hak ve özgürlüklerden sonuna kadar yararlanıyor, son derece katı ve muhafazakâr da olsan orada sol partilere oy veriyor, “bize her yer Trabzon” zihniyetiyle gittiğin yeri değiştirip dönüştürmeye çalışıyorsun. Ortadoğu'dan kaçayım; ama Avrupa'yı da Ortadoğu'ya benzeteyim. Toplu taşıma araçlarında tekbir getiriyor, bağırıp çağırıyor, düğün konvoyu yapıp trafiği tıkıyor, kibar insanları bulmuşsun, birileri çıkıp eleştirince “pis Naziler sizi! Kültürümü her yerde yaşarım!” gibi tepkiler veriyorsun.

Yüzüne karşı kimse ses edemiyor; zira ses ettiği an ırkçı, Nazi ya da faşist yaftalamalarına maruz kalacağını, Avrupa solunun da bunu onaylayarak, “evet, suçlu olan biziz” tavrıyla onun karşısına dikileceğini biliyor. El-kaide gibi örgütlerin şiddet eylemleri, tekbir sesleri, karikatürist cinayetleri filan derken, yahu şu sorunu konuşalım, bu kültürler arasında doku uyuşmazlığı var, "bu iş nereye varacak?" diye soranları derhâl İslamofob ithamıyla susturuyor, sorunların konuşulmasına engel oluyorsun. Yeşiller de arkanda nasıl olsa. Konu kilit.

De Benoist, Bruckner ve Sunic gibi filozoflar ciddi anlamda Batı uygarlığı savunusu ve çok-kültürcülük eleştirisi yapıyor -tabi bihaberiz çünkü Türkçe'de yok. Sıradan yurttaşa gelince, insanlar tepki görmemek adına konuşamadığı zaman sessizce gider, sandıkta aşırı sağa oyunu verir kardeşim. Bundan daha doğal bir sonuç olamaz. Adam sola oy verirse Batı medeniyetinin içeriden çökeceğine inanıyor artık. Ülkesine gelen farklı kültürler baskın gelme yarışı içinde. Alttan alta bir medeniyetler çatışması yaşanıyor. Sonra da diyoruz ki “aaa, bu seçim sonuçları da ne böyle :/”

E ne bekliyorduk ki?

24 Eylül 2017 Pazar

Kızlarını Üniversiteye Kot Pantolonla Gönderen Babalar

Üniversite okuyan, pantolon giyen ve kaşlarını alan kızların varlığından ötürü hicap duyan bir ilahiyatçı, sesi titreyerek, buna izin veren babaların cehennemlik olduğunu söylüyor. Kayıt belki önünüze düşmüştür. Bu açıklamaları öngörmek çok kolay. Düşünsel kodlara bakınca oradan çıkarılacak sonuçlar gün gibi ortada. Zincirleme bir süreç bu. Bir parça koparınca daha fazlasını alabileceklerine dair oluşmuş bir güvenin sonucu. En ufak bir eleştiride incinen bu gibi insanlar, böyle asıl incitici sözleri dillendirdiklerinde “ne var yani, ifade özgürlüğü” deyip durumu geçiştiriyor.

Tamam, tepki gelmiş de, şu “hastanede kadın doktor olsun istersin ama!” klişesinden sıyrılmak lazım. Bu kişiler kararlı, uzun erimli düşünen, evliya sabrına sahip insanlar. Kız çocuklarının okumalarına ve doktor, öğretmen ya da maliyeci olmalarına karşı değiller. Amaçları ortak yaşam alanlarında kadın ve erkeği birbirinden ayırmak. Malatya’daki pembebüste olduğu gibi, kadın ve erkeği birbirinden uzak tutmak. Pembebüs bu hedefin mikro bir örneği. Tüm okulların kız ve erkek öğrencilere özel olması arzusundalar. Kız çocuğu tıp fakültesini bitirip doktor olsun -buna karşı değil; ama erkeklerin olmadığı sınıflarda okusun ve hastanede erkek hastaya müdahale etmesin istiyorlar. Öğretmen olsun, ama kız öğrencilere öğretmenlik etsin ve kadın ve erkekler için ayrı ayrı öğretmen odaları olsun istiyorlar. Kadınlar evde, erkekler kahvede otursun; ama -Batı'dan alınma ve özümüze aykırı olarak gördükleri- kafelerde bir araya gelmesin istiyorlar mesela. Bu yüzden, “ne yani, kadın doktor olmasın mı?” diye sormak anlamını yitiriyor. Okumalarına değil, ortak yaşam alanlarında kadın ve erkeğin bir-aradalığına karşılar. Karşımızda böylesine odaklanmış ve uzun erimli hedefleri olan bir akım var ve “orantısız zekayla” veya küçümseyici tepkilerle küçülmüyorlar.

Geçen hafta Ankara’da bir hostelde kaldım. Odamı paylaştığım kişi İranlı bir Bahaî idi. Karısı ABD'de ve o da oraya gidecek. İran’da yaşadıklarından beni en çok etkileyen, “ıslah edilmek üzere” üç ay boyunca İslamî eğitimine tabi tutulmuş olması oldu. Rezalete bak. Yani şimdi bu adam sırf başka bir inanca mensup olduğu için yaygın inanışın mensupları tarafından “sapkın” olarak görülüyor, bir anlamda ona “acıyor” ve dinî eğitim verince doğru yola getireceklerine inanıyorlar. Sonuç: Adam ülkesini terk ediyor. İran’la bizim durumumuz aynı değil elbette. Ama kimi ilahiyatçıların söylemlerine bakınca çok da rahat olmamamız gerektiği aşikâr. Orada eylem düzeyinde, apaçık müdahale aşamasında olan durum bizde söylem düzeyinde. Söylemden eyleme geçişse zamanlama meselesi.

Cumhuriyet sağolsun, Türkiye’nin sekülerleri azımsanmayacak sayıda ve bence tepkilerini eğilip bükülmeden vermelerinde yarar var. Yaşam tarzından giyime, yemeden içmeye, ilişkilerden aile kurmaya ne kadar kişisel tercih varsa, bunları dinî paradigmaya değil, kendi hür irademize göre yapmaktan yana olduğumuzu açıkça, çekinmeden dillendirmemiz lazım.

Yorum: Twitter'a bu konuda şöyle bişeyler yazdım: "İhsan Şenocak tarzı kişilerin cinselliğe bakışında, laik kesimde olmayan bir açıksözlülük gördüm hep. Mesela bu kot pantolonlu kız konusu...Laik kesim,üniversitedeki kot pantolonlu kızı "cinsel çekimi olmayan düz öğrenci" olarak algılar gibi yapıyor; yani cinselliği gizliyor. Bu "sapık" olarak damgalanan "islamcı"larda, (gündelik yaşamın içindeki) cinsellikle doğrudan yüzleşme,olanın adını koyma cesareti var." (Elbette bu tür adamları desteklemiyorum, ama cinsellik konusunda laik kesime oranla daha açıksözlü ve direkt konuşabilmelerine saygı duyuyorum. Laik kesimde, sözümona medeni olma adına inanılmaz bir "cinsellik gizleme" durumu var.)

Yanıt: Katılıyorum. Laik kesim diye tabir edilen insanlarda da cinsellik deyince akan sular duruyor. Ciddi anlamda bir tabu. Zaten en çağdaşım diye dolaşan kişide bile onlarca tabu vardır -bilinçli ya da bilinçsiz. İslamcılar cinselliği açıkça kabullenip onunla yüzleşiyor. Şu zamana kadar çıkıp da bir ilahiyatçı için "bunlar sapık ya!" yazdığımı görmemişsindir. Buraya kadar tamam. Sorun buradan sonra başlıyor. Açıksözlü olmak tek başına yetmiyor. Sonrası, buradan nereye varıldığı, hangi değerler kümesinin savunulduğu önemli.

İnsan cinselliği olan bir varlık. İstendiği kadar yokmuş gibi davranılsın, böyle bir özelliğimiz var. Sorun, bu gibi ilahiyatçıların, kişilerin kendi iradeleriyle kendi hayatlarını nasıl yaşayacaklarını ve hangi değerlere göre hareket edeceklerini kendilerinin belirlemelerini uygunsuz görüyor olmaları. Üniversite öğrencisi dediği reşit bir insan. Kendi aklı, hür iradesi var. Diler kot pantolon giyer, diler etek. Diler kaşlarını alır, diler makyaj yapar, dilerse yapmaz. Dilediğini yer dilediğini içer. Başka insanlara zarar vermediği sürece gidip de yetişkin bir insanın yapıp ettiklerini yargılayıp, babalarına "cehennem sopası" göstermek apaçık bir sınır ihlâli.

Yani açıksözlüler, eyvallah; ama açıksözlülüklerinden insanların tercihlerine saygı duymaya değil, başkalarının nasıl giyineceğine, nasıl yaşayacağına dair akıl vermeye, giderek yeni yasaklar koymaya varmaları yanlış olan. Mesela söz konusu ilahiyatçı belirli bir çerçevede hayatı kısıtlama yönünde görüş beyan ediyor. Bense diyorum ki, kişiler, hür iradeleriyle, başkalarına zarar vermedikleri sürece kendi kararları, kendi tercihleriyle yaşasın. Şu hâlde benim durduğum yer daha özgürlükçü ve farklı tercihlere daha saygılı.

Bir sorun da, söz konusu ilahiyatçıların, kadın ve erkeklerin yetişkin olmalarına rağmen kendi kararlarını kendi almalarını sorun olarak görmeleri. "Bizim iyi anlayışımız hepimize yeter", "biz sizin için neyin iyi olduğunu sizden iyi biliriz" tarzı bu yaklaşım, özerkliğe sekte vuruyor. Yaderkliğin âlâsı. "Ben kendi isteğimle pantolon giyiyorum, kendi isteğimle kaşımı alıyorum, kendi isteğimle erkek arkadaşımla görüşüyorum, üstelik çoktan reşit olmuşum" diyen genç bir kadın düşünelim -yok, adamlar ikna olmuyor. Kendi isteğinle de olsa, yetişkin de olsan yapamazsın, yapmamalısın demeye varıyor. Aferdersin de kendi iradesiyle karar veren insanları sen ne hakla yargılıyor, kendini ne hakla başkasından üstün görüyorsun? Bu adamlardaki bu rahatlık anlaşılır gibi değil.

İnsanlar, karşılıklı rıza olduğu sürece, yani zorbalaşmadıkları sürece birbirleriyle yakınlaşabilir. Önemli olan kendi istekleriyle olması. Ama razı değiller. Yok abi diyor, "kendi istekleriyle de olsa olmaz." Sen babası değil misin, müdahale et, karış vs. Yoksa cehennemde hesap verirsin. Bunlar hayatı boğan, özgürlüğü kısıtlayan, en azından huzur kaçıran düşünceler. Eyleme geçse zaten hayat zehir olur. İlahiyatçı olsun başka birisi olsun, böyle büyük büyük laflar ederse tepki görmeye ve eleştirilmeye hazır olmak zorunda.

Yorumun için teşekkür ederim.

Yorum: Ne kadar ayırmaya çalışırlarsa birlikte olma arzusu ve merak o oranda artıyor. Muhafazakar bir okulda çalışmıştım. Kızla erkekleri ayıran kilitli ve cam kısmı boyalı bir kapı vardı sınıfımda. Bir gün kızların boyaları gizleyerek kazıyıp oradan erkeklere baktıklarını erkeklerin de kapının arkasında biriktiklerini gördüm. Kapıyı açsan üst üste düşecekler. Çok trajikomikti. Hatıraladıkça gülerim.

Yanıt: Çok güzelmiş :) Dünya'nın en doğal şeyi. Buna engel olmak, doğamızın önüne geçmek yerine zorbalaşmadan, kabalaşmadan, rızaya dayalı, incelik ve güzellikle karşı cinsle iletişim kurmanın önemi daha çocukken öğretilmeli asıl. Biraz centilmenlik, biraz nezaket. Öbür türlüsü, yasaklayalım, uzak tutalım, ayrı mekanlara koyalım, bunlar çözüm değil.

23 Eylül 2017 Cumartesi

Otuzlu Yaşlar Daha Güzelmiş - Dünya Nimeti

Bugün öğle paydosunda kat nöbeti tutarken düşüncelere daldım. Jay Jay Johanson’un 2004 gibi sıkça dinlediğim bir şarkısının sözleri takıldı dilime: “Kuzeyde bir dağda / küçük bir ev dikeceğim / ahşaptan, taştan ve hasırdan / kimseyi içeri sokmayacağım / ne aile ne arkadaşlar / ne de postacı gelebilecek.” Yirmili yaşlarımda kendimi yalıtıp iç dünyama kapanma arzum çok güçlüydü. Dışarıya koyduğum mesafe ile kurduğum içsellikle yetiniyordum. İlginçtir, uzun süre internet bağlantım dahi yoktu. Şimdilerde hiçbir düşüncemi içimde tutmak istemeyen ben, o zamanlar tek satır yazmıyor, hiçbir sosyal ağda içimi dökmüyordum. İçimden gelmiyordu. Kitaplarım ve müziğimle mutluyduk. Henüz beslenme evresiydi belki de. Sessiz bir dönem.

Otuzlu yaşlarsa dışa açılma yılları oldu. İnsanlarla yakın temas, davetlere icabet, göz teması, kurulup bozulan, geçici ve bazen daimî bir-aradalıklar, yüz yüze sohbet, konuştuğun kadar dinleme ve dışarıyı keşfetme yılları. Kendime dağ başında ahşap bir ev yapmak ve içeri kimseleri sokmamak aklımın ucundan bile geçmiyor artık. Yirmili yaşlarımın aksine insanları seviyorum. Bazen kızsam da, onları anlamakta zorlansam da, her seferinde beni heyecanlandıran, şaşırtan ve merak duygumu uyandıran insan, yine insan oluyor. “Hayat ne kadar güzel!” derken esasen insanların güzelliğini, “hayat ne kadar kötü” derken insanlardan nasıl da sıkıldığımı kastediyorum. Hayattan bıktığını söyleyen birisini biraz kurcaladığınızda, aslında insanlardan bıktığını, onları anlama çabasından bitap düştüğünü görürsünüz. İnsan insanın hem kurdu, hem ilacı.

Otuzlu yaşlar daha güzel. İnsan ne istediğini biliyor. Kendini daha iyi tanıyor. İçinden geldiği gibi davranıyor. Yine de, hani yirmili yaşları değil de ilk çocukluk yıllarını özlediğim olmuyor değil. Çocukluğun dünya ile iç içe olma hâli güzeldi. Henüz kendini bilinçli ve özerk bir özne olarak duymadığın, varolan her şeyi birer nesne olarak, kendinden kopuk birer “karşıda-duran” olarak görmediğin, özne-nesne ikiliğini inşa etmemiş, henüz bu yarılmayı gerçekleştirmemiş olduğun o dönemin hemhâlliği güzeldi. İlk çocukluğun verdiği bu hissi çok iyi hatırlıyorum. Daha sonra, kendini ayrı bir özne olarak kurduğunda, olan biten ne varsa “dışarısı” olarak karşına dikilecek ve önüne iki seçenek çıkacaktı: (1) İç dünyanda, yani kendi öznelliğinde ikamet etmek veya (2) dışarıya açılıp dünya nimetinin tadını çıkartmak. Çocuklukta bu ayrım yoktu ve artık bunu geri dönüşsüz bir ideal olarak görüyorum. Yirmili yaşlarda ilk durum geçerli oldu: Adeta bedeni olmayan bir varlık. Safî bilinç. Otuzlarda ise bile isteye ikincisini tercih ettim.

Bugün öğle nöbetinde olduğu gibi ilk duruma kaydığım olsa da artık bu anlar pek nadir. İyi ki öyle. Merhaba Dünya! Dışarıyı temaşa etmek yerine ona gömülmek, onda eriyip gitmek, ondan koparabildiğini almak ve tüm bu doğrudanlık çok daha güzelmiş.

22 Eylül 2017 Cuma

Eğitim, Okullar ve Bilgi Üzerine Birkaç Not

Kutsal bir meslek icra ettiğimi düşünmüyorum. Bilgiye erişimin son derece zor olduğu, okuma yazmanın yalnızca kayıt tutan ve yazışmaları yapan bürokratlar ile din adamlarına özgü bir imtiyaz olduğu geçmiş çağlarda, gerçekten de, bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olunabilirdi. Bugünün dünyasında bilgiye erişim, onca dezenformasyona karşın, modernite öncesi dönemlere göre bin kat daha kolay. Bu yüzden öğretmenlik mesleğinin statüsü değişti. “Öğretmenlik ayağa düştü” gibi kötümser ifadeler kullanacak değilim. Dünyanın düzeni değişti ve öğretmenlik bu değişimden nasibini almış oldu sadece. Bilgiye sahip olmak bugün ayrıcalık sebebi değil.

Bilgi herkesin erişimine açık. Kimi uluslararası dergilerde yayımlanan makaleler hâlâ ücretliyse de ileride onlar da kamuya açılacak. Son barajlar bunlar. Tutamayacaklar. Bilgi bendini çiğneyip aşacak. Önümüzdeki hafta, alanım olmayan bir konuda bile olsa bir konu işleyecek olsam, oturur, çalışır, etraflıca hazırlanır ve dersi gayet güzel işleyebilirim. Tahammül eşiği yüksek, gelişim psikolojisinden haberdar ve öğretim yöntemlerine vakıf olmak önemli muhakkak. Yine de bunların kutsal ya da göksel birer özellikten ziyade sonradan edinilen ve geliştirilmeye açık beceriler olduğu malûm. Hâl böyleyken, bilginin taşıyıcısı ve aktarıcısı olmak, bugünün dünyasında, kendimize kutsallık payesini vermemiz için yeter sebep değil. Elbette sevgi ve özveri gibi erdemler ve bir çocuğun yetişmesine tanık olmak güzel şeyler. Orası ayrı.

Anasınıfları ve ilkokullar hep olacak. Ebeveynlerin çalıştığı günümüzde okullar biraz da anne-baba işteyken çocuklara göz kulak olunan kurumlar. Okuma-yazma, aritmetik, doğa bilimleri ve hayat bilgisi gibi dersler işlenirken çocuklar gün boyu güvenilir kişilerin gözetimine bırakılmış da oluyor. Gelgelelim, açık lisede okuyanların sayısının şimdiden BİR MİLYON ÜÇYÜZ BİNE ulaştığını düşünürsek, üniformalı, devam zorunluluğu olan, MEB’in öğrenciyi okulda tutmak adına devamsızlık sınırını on güne kadar çektiği, öğrencinin neredeyse zoraki okulda tutulduğu örgün liselerin sayılarının gelecekte azalacağını düşünüyorum. Eskiden bile kör topal yapılan uzaktan eğitimin, bugün internet herkesin elinin altındayken gelişip yaygınlaşması kaçınılmaz. Özetle anasınıfı ve ilkokul, hadi ortaokul aynen devam; ama liselerde uzaktan eğitim yaygınlaşır. Üniversitelerse bilgi aktarımının giderek azaldığı, onun yerine öğrencinin makale, araştırma, ürün vs. ortaya koyduğu ortamlara dönüşüyor.

İleride HER DERS SEÇMELİ olacak. Zaten bugün nesnel bilgiyi haiz fizik, kimya ve biyoloji gibi doğa bilimleri dersleri bile haftada topu topu 1-2 ders. İleride öğrenci “fen paketi” seçecek kendine mesela. Veya “sosyal paket.” “Din paketi ver bize, yanına biraz sosyal bilgiler serpiştir. Biyoloji ve İngilizce istemez” denebilecek pekâlâ. Ya da tam tersi. Kulağa uçuk gelebilir. Ama artık her şeyin mümkün olduğunu düşünüyorum.

Sonuçta hakikat-sonrası (post-truth) bir çağda yaşıyoruz.

Yorum: Bugün bilgiye ulaşmak değil bilgi karmaşasında boğulmamak asıl mesele oldu. Özellikle sosyal bilimlerde bir konu üzerinde her yerde farklı bir bilgiye denk gelebiliyorsun. Genel olarak hangi bilgi ideolojinle tutarli ise onu "gerçeklik" olarak adlandiriyorsun. Bugün yaşadığımız çağda özneden bağımsız bir gerçeklik olabilir mi gerçekten şüpheliyim.

Yanıt: Mert'e yanıt yazarken bunu genel bir eke dönüştürmeye karar verdim. Mert kesinlikle haklı. Çağımızın sorunlarından birisi bu. Kişilerin kendi hakikat anlayışları, kendi gerçeklikleri var ve o pencereye uygun bir eğitim paketi istemeleri yakındır. "Bana doğruyu öğret" diye bir şey kalmayacak ileride. Doğru görelidir, bana a, b ve d'yi öğret, c'ye gerek yok, onu sevmedim denecek. 

Sosyal bilimler açısından durum zaten sıkıntılı. Mesela iki farklı tarih anlatısı arasında "tercih" yapılabiliyor. Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunu bir şahlanış ya da başarı olarak da, koca bir imparatorluğun çöküşü, Batılılaşma, "özümüzü" kaybetme ve yozlaşma olarak da anlatmak mümkün. Aynı olguyu açıklayan iki farklı hipotez. Hangisi daha doğru? Karşılaştıralım? Yok. Kişiler diyecek ki bana a ya da b anlatısını ver. Ben birini ötekine tercih ediyorum. Benim doğrum bu. Bilgi doğru ya da yanlış değil, doğruya daha yakın ya da daha uzak değil -bilgi salt bir "tercih" meselesidir. Üzerime kıyafet seçer gibi canımın istediği doğruyu ben seçerim anlayışı yaygınlık kazanmaya başladı.

Söz konusu bu görecilik sosyal bilimlerden doğa bilimlerine de sirayet etti. Artık fizik, kimya, biyoloji, aklınıza ne geliyorsa birer anlatı olarak görüldüğünden, mesela, "bana düz-dünya kuramını öğret" denebilecek. Yeni bilgi öğrenmenin modası geçerken, "bana benim istediğimi öğret" talebi yeni moda olacak.

Illich'in Okulsuz Toplum'u ve Feyerabend'in eğitim üzerine söyledikleri uçuk gelirdi bana. Hâlâ öyle geliyor. Bu paylaşımda bahsettiklerimi onaylıyor olduğum düşünülmesin. Durum çözümlemesi bu daha çok. Öngörülerim bu yönde ama bunu tasvip ediyor değilim. Uzaktan eğitimin gelişmesini tasvip ederim bir tek. Yoksa hakikat-sonrası bir çağda yaşıyor oluşumuzdan, yukarıda saydığım gerekçelerden ötürü, hoşnut değilim.

TEOG tartışması ilgimi çekmedi. TEOG gider başkası gelir. O konuda daha çok başkalarının fikirlerini okudum; ama eğitime dair bu öngörülerimi paylaşmama vesile oldu bu gündem. Bir de, aslına bakarsanız, ekranlarda eğitimin ciddi anlamda tartışıldığını, eğitim-öğretimin gerçek anlamda önemsendiğini düşünmüyorum. 

Tartışılan eğitim değil, her daim sınav sistemi oluyor.

Yorum: "Kişilerin kendi hakikat anlayışları, kendi gerçeklikleri var" yazmışsınız yukarıda. Ben bunu açıklamanızı rica ediyorum mümkünse...

Yanıt: Tabi Hocam. Hakikat-sonrası bir dönemde yaşadığımızı da ifade etmiştim. Kişilerin kendi hakikat anlayışları olması içinde bulunduğumuz dönemin bir ürünü. Bugün nesnellik, tarafsızlık, rasyonel zeminde, kanıt ve gerekçelerle tartışma gibi moderniteye özgü kimi aygıt ve önkabuller işlerliğini büyük ölçüde yitirmiş görünüyor. Kişilerin kendi gerçeklikleri, daha doğrusu gerçeklik algıları var. Dış dünyayı, yaşananları, politik gündemi ve olan biten ne varsa her şeyi kendi gerçekliklerine göre algılıyorlar. Tam da bu yüzden, farklı görüşlerin çoğulluğunda, yani günümüzde çok-seslilik olarak görünen ve bana kalırsa -kimse kimseyi dinlemediği için- esasen kakofoniden başka bir şey olmayan mevcut durumda, kişiler ve gruplar, kendileriyle aynı tercihleri yapan, yani kendi gerçeklik algılarını paylaşan kişilerle yakınlık kurarken kendileri gibi olmayanların düşüncelerini kaale almıyor. Sosyal ağlardaki arkadaş listelerimizi düşünelim mesela. Birbirini onaylayan insanların bir-aradalıkları. Duymak istediklerimizi söyleyen sayfaları beğeniyor oluşumuz vs.

Benzer şekilde, televizyondaki tartışma programlarında izleyici kendi görüşünü dillendiren kişiden yana oluyor. Karşı taraf tarafından ikna edilme olasılığı düşük; zira o kendi gerçeklik algısını paylaşmadığı için ona hitap etmiyor. Hâl böyle olunca doğruyu söylüyor olsa da, doğru sevimsiz göründüğünden, kendi hakikat anlayışına, kendi kavramsal çerçevesine oturmadığından onu es geçiyor. Göremiyor bile. Yine, bir köşe yazarının önemli bir yazı kaale aldığını farz edelim. Okurlar "hangi gazete?" diye soruyor önce. Çünkü önkabullerini paylaşmayan bir gazete ise, yazar ne söylemiş olursa olsun, hiçbir kıymeti harbiyesi yok ve okumaya değmez.

Aynı olguyu açıklayan farklı kuramların olması gibi, aynı dünyayı yorumlayan farklı çerçeveler o kadar çoğaldı ki, insanlarda göreciliğe mutlak bir inanç gelişti. Artık ne denli akla aykırı, saçmasapan, makûl olmaktan sonsuzca uzak bir fikir duyarsak duyalım, eğer onu benimseyen insanlar kayda değer bir sayıdaysa, "demek ki öyle inanıyorlar, belirili bir rakama eriştiklerine göre de güçlüler" şeklinde düşünülüyor.

Bu durum analizi Nietzsche'nin "olgu yok; bakışaçısı var" öngörüsüne kadar geri götürülebilir elbette. Bu noktaya gelineceğini o bile beklemezdi belki. Ben "kişilerin kendi hakikat anlayışları, kendi gerçeklikleri var" derken bir durum tespiti yaptım -naçizane. Yoksa öznel kuruntular nesnel gerçekliklere tekabül ettiğinden değil. Felsefî temelde nesnel bir gerçeklik olduğuna, hepimizden bağımsız bir dış gerçekliğin varlığına, dolayısıyla, yorumlar ne kadar çok olursa olsun, yorumlar arasında gerçeklikle daha çok örtüşenle daha az örtüşen arasında farkl olduğuna, dolayısıyla doğrunun ve yanlışın o kadar da göreli olmadığına inanıyorum. Körler filin neresinden tutsa farklı bir his alırmış hani, ama sonuçta fil oradadır. Sırtını tutan kör onun sert, hortumunu tutansa onun yumuşak bir nesne olduğunu söyleyebilir. Bu bizi göreceliğe götürmez, zira tüm o öznelerden bağımsız, nesnel, ayrı, kendinde bir fil orada durmaktadır.

Hızla yazdım. Umarım meramımı anlatabilmişimdir Hocam.

21 Eylül 2017 Perşembe

Yaz Mevsimini Seviyorum

Katlanır sandalyemi alıp dışarıda okumayı severim. Bu ancak yazın yapılabilir.
En sevdiğim mevsim yaz. Sonbaharın geliyor oluşuna üzülüyorum. Yaprakların dökülmesinin, yeşilin solmasının, denizin maviliğini yitirmesinin, bir bütün olarak doğanın gözümün önünde ölüme yatmasının nesini seveyim? Yağmur cama vururken kahveni yudumlayıp loş ışık altında kitap okumak insanı huşu ile doldurabilir. Ama bunun için sonbahara ihtiyacım yok. “Yazın kitap okunmaz” gibi yaygın ve örtük bir kabul var sanki ve buna hiçbir zaman anlam verememişimdir. En çok yazın okurum ben.

Kış zaten bildiğin kâbus. Soğuk hava, kat kat giysi, gocuk mocuk derken robota dönüyorsun. Sabah ayazını yememek adına -boynuna doladığın atkıya rağmen- omuzlarını kısarak yürüyorsun dışarıda. Boynun yokmuş gibi. Aman aradan soğuk girmesin. Doğalgaz faturalarından bahsetmiyorum bile. Vücudun dirençsizleşmesi ise cabası. Ortak yaşam alanlarında, özellikle sıkış tıkış dolmuşlarda aksıran, tıksıran, "DIŞINYA!" diye hapşıran insanların ve grip olmamak adına verdiğimiz destansı mücadelenin mevsimi. Çoğunluk kışı över ve çoğunluk hastadır. Acılardan zevk duyduğumuz için mi acaba? Kuş gribi, domuz gribi, bilmem ne gribi. Grip grip üstüne. Hava desen zaten geç aydınlanır. Sabahın köründe fabrika işçileri, memurlar, öğrenciler filan hep birlikte, omuzları kısılı, boyunları yok olmuş hâlde karanlığın yüreğine doğru yol alırcasına duraklara yürürken en pozitif insan bile “yaşamak bu mu yani?” diye hayatı sorgulayabilir. Mümkün. Akşamleyin saat beşte havanın karardığı, ne beşi yahu, bazen dört buçukta havanın zifirî karanlığa döndüğü bir mevsim benim için yalnızca katlanılması gereken bir dönem, geçici bir evre, o kutlu yaz mevsimine ulaşmak için ödenen bir bedeldir -o kadar.

Bu yüzden yazın hiç şikayet etmem. Yaz ne kadar uzar, Eylül’e ve hatta Ekim’e uzanır, ne kadar yayılır, kendine ne kadar alan yaratırsa o kadar mutlu olurum. Vallahi mevsimler konusunda tarafım ben. Yazdan tarafım. Hatta Mayıs çocuğu, bahar çocuğu olduğum hâlde yazdan tarafım; zira bahar demek polen demek ve polenlerle aram pek iyi sayılmaz.

Yazı çok seviyorum. Asgarî miktarda giysiyle dışarıya çıkabilmek hoşuma gidiyor. Hafiflemek güzel şey. Hastalık mastalık yok. Günler upuzun. Oh, mis gibi D vitamini! Ortam yeşil. Doğa canlı. İnsanlar dışarıda. Balkonlardan kahkahalar yükseliyor. Akşamlar şenlikli. Şu anda dışarıdan ağustos böceklerinin sesi de geliyor mesela.

Sesi geliyor, evet; çünkü -yaz mevsimi sağolsun- odanın penceresi açık.

19 Eylül 2017 Salı

Teknolojiden Kaçıp Doğaya Sığınmak

Modern teknolojiden kaçıp doğaya sığınma arzusu duyduğumu hatırlamıyorum. Makinelersiz yaşamak istemezdim. Az önce şarjlı diş fırçamla dişlerimi fırçaladım mesela. Canlı yayın müthiş bir olanak. Güneş tutulmasının en iyi göründüğü yerden, Olimpiyatlardan, Irma Kasırgası’ndan canlı yayın. Kablosuz teknolojileri seviyorum. Nihayet ev ve işyerlerindeki kablo terörü sona eriyor. İleride hiç kalmayacak. Beyne ve kalbe zararı var dediklerine bakmayın. Yarım asırdır uydulardan TV yayını alıyoruz. Havada kablosuz sinyaller hep vardı. Zaten insan bedeni adapte olur. Ortalama insan ömrü uzuyor.

E-kitap okuyucum elimden düşmüyor. Kağıt kokusu nostaljisi yapacak değilim. Evde yüzlerce basılı kitabım var. Tamam, dekor olarak güzel; ama bir yerden sonra yeni bir kitaplık daha istemez oldum. Basılı kitap kutsalım değil. Basılı kitap dediğiniz bilgisayarda yazılıp çıktısı alınan metinler zaten. El yazısı değil sonuçta. Sahaf nostaljim yok. Eski kitaplara merakı olanlara karışmam. Beni cezbetmiyor.

Akıllı telefonumu özellikle yurtdışındayken kullanmaya bayılırım. Uydu üzerinden konum saptama müthiş bir olanak. Gitmek istediğim tüm mekânları elimle koymuş gibi buluyorum. İnternete gerek yok. İndir haritaları, GPS açık olsun, sonra gez dur. Fotoğraf çekiyor olması da cabası. Görüntülü konuşma, gerçi hiç kullandığım yok ama, şunun şurasında çocukluğumun bilimkurgu filmlerinde olan bir teknolojiydi. Şimdi elimizin altında.

Dün akşam kahroldum. Yedi yıllık emektar ses sistemim ÇAT-PAT-PAT seslerinin ardından bozuldu. Ben onunla ne filmler izlemiş, ne şarkılar dinlemişim. Tarkovskiler, Bergmanlar, Kieslowskiler gibi ağır abilerden bol efektli bilimkurgu filmlerine... Lost’u, Prison Break’i bitirmişim ben bu sinema sistemiyle. Canım ya. Yenisini istemiyorum. Onarılacak. Şu an evimin neşesi gitti resmen. Yokluğuna alışamadım :( Televizyonun kıytırık hoperlörüne kalmak ne acı.

Kendimce kurallarım var tabi. Paylaşım yaptıktan sonra 1-2 saat geçmeden bakmıyorum kim beğenmiş, kim yorum yazmış diye. Dizüstümün ya da telefonumun beni esir etmesine izin vermiyorum. Ama doğaya kaçayım, teknolojiyi bırakayım diye bir kez olsun düşünmemişimdir. Hayır, doğa da olsun, teknoloji de? Bunlar birbirini dışlamaz. Teknoloji hep vardı. Basit bir balta, değirmen veya köprü de teknolojidir (tekhne+logos). Neyse, o ayrı konu.

İnsan yaşamının olduğu yerlerde kontrol altına alınmış doğayı seviyorum. Doğada polenler, kasırgalar, envai çeşit hastalık, sıtma mikrobu taşıyan sivrisinekler filan da var sonuçta. Mikroplar, bakteriler ve virüsler de yaşam mücadelesi veriyor. Binanın bahçesinde boyum kadar ot bitmiş ve dut ağacına binlerce tüylü tırtıl musallat olmuş, ağacı yiyip bitirdikten sonra artık evlere girmeye çalışıyor, buna rağmen binada kimse şu otları yolalım, ağacın bakımını-budamasını-ilaçlamasını yaptıralım demiyorsa ben istemiyorum öyle doğallık kardeşim. 

Yaşasın teknoloji. Bir de unutmadan, kahve makinamı da seviyorum.

Ek: Bu paylaşımı yapma sebebim teknoloji kötülemenin kabul gören bir eğilim olması. Moda gibi bir şey. Hep bir teknoloji düşmanlığı ve ardından gelen vahşi doğa güzellemeleri. İnsanoğlu doğayla mücadele ederek kültürü yarattı. Her tür ayakta kalmak ister. Bizim ayakta kalmamız için doğadaki kimi düşmanları dize getirmemiz gerekiyordu. Hastalıklara karşı aşı ve ilaçları geliştirdik. Tarladaki mahsulün yarısını yiyip bitiren böceklere karşı ilaçlamayı geliştirdik. Soğuktan korunabilmek için ısınma sistemleri, doğal afetlerden korunabilmek için güvenli yaşam alanları geliştirdik. Bu liste uzar gider.

Doğayı severim ama yırtıcı bir hayvan tarafından parçalanmak istemem. Böcek veya yılan ısırığıyla zehirlenmek, alerji olmak, mikrop kapmak, üşümek ve aç kalmak istemem. Doğasever derken kastedilen nedir? Bence hepimiz aynı şeyi anlamıyoruz. Vahşi doğa zaten insan yaşam alanı değil. Jungle yani. "Forest" değil. Balta girmemiş ormanlar. Oraların kendi hâline bırakılmasına ben de taraftarım. Yalnız insan yerleşiminin olduğu yerlerde, doğal adı altında bir başıboşluk, sorumsuzluk, "doğal hâline bırakma" adı altında bir üşengeçlik varsa işte ben buna karşıyım. ABD filmlerinde görürüz hep. Banliyöde bahçeli evlerde yaşayan, beyzbol oynayan, barbekü yapan tipik Amerikan ailesi. Çocuğa "sana 10 papel vereyim de şu çimleri biç" der babası. Çim biçme makinesi vardır her ailede. Hiçkimse çıkıp da "doğaya neden müdahale ediyoruz ya, bırakalım yabani otlar büyüsün, çimler uzasın" filan demez. Çimleri biçmemenin cezası vardır zaten.

Komşu apartmanın bahçesine müdahale edemiyorum; ama oradaki yabani otlar, bakımsız ağaçlar ve buna benzer şeyler böceklenme olarak bana etki ediyor. O tüylü tırtıllarla, binlercesiyle mücadele ettim geçen yaz. Tamam, tırtılın canı var da benim de canım var. "Gel sevgili yarasa, senin de kana ihtiyacın var, gel beni em!" diyecek değilim. Tabi ki önce kendi türümü düşüneceğim. Diledikleri kadar insan-merkezcilik desinler. 

Ben de doğaseverim, ama şöyle: Mesela kahvaltıya ya da yemek yemeye, şırıl şırıl dere seslerinin duyulduğu, ağaçların gölgelediği güzel bir yerde kurulmuş ahşap bir tesise gitmeyi severim. Patikalarda yürümeyi, denizde yüzmeyi filan severim. Buradan teknoloji düşmanlığına varılmasını, "teknolojiyi bırakıp doğaya kaçma" arzusuna varılmasını anlamıyorum. Zaten geri dönüş mümkün değil. "Doğal" yollarla, dolap beygiriyle değirmende un yapılsa bugün ekmeğin tanesi 100 lira olur, genetik mühendisliğinin başarıları olmasa hepimiz aç kalırdık.

18 Eylül 2017 Pazartesi

John Fante ve Sıradan Olduğunu Kabullenmek


Geçenlerde Fante’nin ilk romanını okudum. Los Angeles Yolu. Bu kitapla birlikte dörtleme tamamlanmış oldu. Kitapta Fante tam bir ergen. Kötü anlamda söylemiyorum. Kişinin ilkgençlik yıllarında içine düştüğü çalkantıları olduğu gibi resmetmiş. Duygusal gelgitlerine parasızlıktan kaynaklı sefalet de eklenince epey zor zamanlar geçirmiş.

Girmediği ayak işi kalmamış. Sürekli bir memnuniyetsizlik hâli. Konserve balık fabrikasında çalıştığı zamanları anlatıyor örneğin. Bir türlü kendini o ortama ait hissedemiyor. Kendini diğer işçilerden, o sıradan, vasıfsız, hayattaki tek amacı günü kurtarabilmek olan göçmenlerden farklı görüyor. “Aslında ben bir yazarım” diyor onlara. “Yazacağım kitap için veri topluyor, gözlem yapıyorum.” Sanki meteliğe kurşun sıkmıyormuş, sanki üç kuruşa muhtaç değilmiş gibi, kokusuna dahi tahammül edemediği o ortama güya müstakbel kitabı için katlanıyormuş izlenimi vermek istiyor. Gurur işte... Kimse onu ciddiye almıyor tabi. Çulsuzun teki olduğunu bilmeyen yok.

Fante’nin ilkgençlik yıllarını okurken empati kurduğum anlar oldu. Özellikle kendini olduğundan değerli hissetme meselesinde. Adamın yılları hamallık, ırgatlık, amelelik ve bu tarz işlerde geçmiş; ama her zaman bunun geçici bir durum olduğunu telkin etmiş kendine. “Ben bir dâhiyim”, “farklıyım”, “üstünüm” hissi onu hiç bırakmamış. Mevcut durumun geçici olduğu, yakın gelecekte yükseleceği, tez zamanda hak ettiği değeri göreceği umudu -ve bu umuda rağmen yıllarca süren sefalet: İşte bu beni üzdü. Sanıyorum çoğumuzda olmuştur bu his. Hangi işi yaparsak yapalım, ne konumda olursak olalım hep daha iyisine layık olduğumuzu hissederiz. Ben yıllarca, hani çoktan geçti gitti ama, ileride bir gün çalışmak zorunda olmayacağıma inandım. Farklıydım. Dünya’yı farklı ve derinlemesine görebiliyordum. Gözümle görmek değil yani. Dilerseniz sezgi diyelim. Çalışmak benim için geçici bir evre olacaktı. Yüksek işlerle, sanatla, bilimle, felsefeyle ilgilenecek, enstrüman çalmayı ve bir sürü yabancı dili öğrenecek, belki müthiş bir yazılım geliştirecek, bir şekilde insanlığa katkı sunacaktım. Eninde sonunda parayı vuracaktım. Çalışmak da neymiş? Geçici bir aşama.

Yıllar geçtikçe çalışmaya alıştım ve bu kuruntu kayboldu. İyi de oldu. Zaman geçtikçe kişideki ben-merkezci duygular zayıflıyor. Dâhi filan değildim. IQ’m yüksek değildi. Matematiğe kafam basmıyordu mesela. Kafam çalışmasına çalışıyor; ama yavaş çalışıyordu. Enstrüman çalmak emek istiyordu. Giderek kendi sıradanlığımdan memnun olmaya başladım. Flu bir gelecek uğruna mevcut andan memnuniyetsizlik duymayı bırakalı çok oldu. Otuzlu yaşlar daha güzelmiş diyorum ne zamandır. Böyle iyi.

Katılmayabilirsiniz ama Fante edebî bir deha filan değil. Yalnızca samimi. Onu okurken insan kendisinden bir şeyler buluyor. Sırf bu yüzden okudum dörtlemesini. Neyse ki Fante’nin kendisini özel hissetmesi bir kuruntu olarak kalmamış. Onca sefaletin ardından amacına ulaştı ve ünlendi hiç olmazsa.

Hayat işte.

11 Eylül 2017 Pazartesi

İş Hayatı Aşkı Öldürür

“İş hayatı aşkı öldürür” demişti bir arkadaşım. Sözün kapsamını genişletip “yoğun iş hayatı her şeyi öldürür” diyebilirim. Birkaç gündür sabahları yedide kalkıyorum. Okul, seminer, toplantı derken günün bir kısmı geçiyor. Öğleden sonra iki gibi ise abimin dükkanını açıyor ve akşam sekiz-sekiz buçuğa kadar dükkanla ilgileniyorum. Envai çeşit taleple gelen her yaştan insan... “Benden esnaf olmaz” diyorum kendi kendime; zira herkesi memnun etmek için azamî çaba sarf ediyorum.

Çözüm odaklı olmanın doruklarındayım. Sanki karşımda öğrenciler gelmiş de bana soru soruyor. Her seferinde, kendi kendime, “Tamer zor iş olunca zorlama, ‘hayır’ de geç” diye telkin etsem de, içinde şarkı yüklü olduğu hâlde dosyaları görmeyen aygıtlarla veya video dosyasını oynatmayan tabletlerle cebelleşiyor, hac videosunu DVD’den usb belleğe aktarmamı isteyen teyzelerle veya hayatımda duymadığım kimi yerel şarkıcılardan bahseden amcalarla ilgileniyorum. Kimisi MP3 sevmiyor; zira çok şarkı olunca “atla” tuşuna basmaktan sıkılıyormuş. Kimisi ise müzik CD’si sevmiyor; çünkü az sayıda şarkıdan çabucak bıkıyormuş. Herkesin isteği farklı. Hiç film önermiyorum. Benim tavsiyem geçer akçe değil. Örtüşmüyor zevklerimiz. Mesela çoğunluk korku filmlerine bayılıyor ve istisnasız her müşteri Türkçe dublaj seviyor.

Akşam eve yorgun girdikten sonraki saatler verimsiz. Kaç gündür elimdeki kitaptan üç beş bölümü zor bitirdim. Hiçbir şey yaşamamış gibiyim. Bu yüzden yazacak bir şey bulamıyorum. İçimi dökesim gelmiyor. Koca bir boşluk içimi kaplıyor, yayıldıkça yayılıyor sanki. İçimi dökmek bir yana, dökecek bir içim kalmamış gibi hissediyorum. Tek isteğim yıkandıktan sonra uzanmak oluyor. Dile kolay, on iki saati bu şekilde geçirdikten sonra insanın Dünya’da olan biten herhangi bir şeye duyacak ilgisi de kalmıyor zaten. Bedensel yorgunluk tek sorun değil. Sanırım uzun saatler çalışmanın yarattığı asıl sorun insanın merak duygusunun körelmesi. Kitapmış, felsefeymiş, edebiyatmış, hatta Türkiye gündemiymiş, umrunda olmuyor; zira kalan tek isteğin duş alıp dinlenmek ve hiçbir şey yapmamak. Bu akşam da öyle. Hiçbir şey yapmak istemiyorum. Avrupa Yakası’nın kimi bölümlerini açıp dikkatsizce izliyorum uzandığım yerden. Zira verecek bir dikkatim de kalmamış.

İhtiyarlara hayatlarındaki pişmanlıkların neler olduğunu sormuşlar. Farklı farklı yanıtlar gelmişse de bu yanıtların ortak bir noktası varmış. İstisnasız hepsi, yaptıklarından değil de YAPMADIKLARINDAN ötürü pişman olduklarını söylemiş. Neyse ki iki gün kaldı. Pazar günü özgürüm! Bu yoğunlukta, mesela günde on iki saat çalışmak insanın bir şeyler yapmasına fırsat vermiyor. Böylesine yoğun bir çalışma hayatıyla ömürlerini geçiren insanlar, hayatlarında yapıp yapabilecekleri 3-5 hatadan ötürü pişmanlık duymak yerine, elbette yapmamış, daha doğrusu yapamamış olduklarından, yaşayamadıklarından ötürü pişmanlık duyacaklardır.

İleride "keşke yapsaydım" demek yerine şu hayatı iyisiyle kötüsüyle yaşamak lazım. Tabi vakit bulabilirsek.

6 Eylül 2017 Çarşamba

Mutlu Olmak Erdemdir

Yemek, sofra ve tatil fotoğraflarından rahatsız olmayan bir ben miyim? Gün geçmiyor ki mutluluğunu paylaşan kimselere “ders veren”, “had bildiren” sözler işitmeyelim. Günümüzde yemek fotoğrafı paylaşmak hâlâ ayıp mı? Kaldı mı öyle bir kural? Leziz yemekler görünce değil rahatsız olmak, değil bunu ayıplamak, bilakis mutlu oluyorum. Afiyet bal şeker olsun. Ne güzel. Sofra etrafında toplanmış insanlar, gülüp eğleniyor, sohbet ederken bir yandan da yemeklerini yiyor. Bundan daha güzel bir tablo olabilir mi?

Tatile giden arkadaşlarım için de mutluluk duyuyorum. Gezin, eğlenin, güzel yemekler yiyin, sevdiklerinizle hayatın tadını çıkartın dostlar! Bundan daha güzel bir şey olabilir mi? Niye yaşıyoruz yahu? “Pff. Ortalık tatil fotoğraflarından geçilmiyor :/” gibi tepkileri anlayamıyorum. E ne güzel işte? Herkes yeni yerler görsün, eğlensin, yüzsün ve dinlensin. Belki insanlar kendilerini mutluymuş gibi göstermiyorlardır da GERÇEKTEN mutludurlar. Ne malûm? Olamaz mı? Acaba diyorum, örtük bir biçimde, mutluluğu hak etmediğimize dair bir düşünce mi geziyor zihnimizde? Mutlu olduğumuz için neredeyse özür dileyeceğiz. Mutluluğa ek “özür dilerim herkesten” notları. Dünya’da acı çeken insanlar varken kendimizi hep suçlu hissetmeliymişiz. Kanıksanmış acı ve keder. Hep üzgün olmalı, hep zayıf olmalıyız. Zayıf kalarak başkasının merhamet duygusuna hitap etmeliyiz. Küçük Emrah bakışları :( Sevincimizi değil, acımızı paylaşmalıyız; çünkü içselleşmiş arabesk. Sevincini paylaşmak neredeyse ayıp, acını paylaşmaksa sanırsın en büyük erdem.

Bazen “emrin olur” diyesim geliyor. “Siz tatilde eğlenirken Dünya’da insanlar ölmeye devam ediyor.” Uf. Çok ağır geldi. Peki, tatile gitmeyiz dayı. Emrin olur. “Yemek fotoğrafı paylaşmak adaba aykırıdır. Yapmayın.” Emrin olur kanka. Paylaşmayız. “Rakı içen kadınları üzmeyin.” “Kitap okuyan kadınlar şiir sayılsın.” Hmm. Emrin olur kardeş. Öyle sayılsın. Ne de olsa yeni bir canlı türü. Hop! Konu dağılıyor. Toparla Tamer.

Güçlü olamayınca güçlü olanı görgüsüzlükle veya ahlâkî birtakım başka yargılarla ayıplamak bir mücadele aracı da olabiliyor. Madem mutlu olamıyorsun, başkaları da mutsuz olsun ki durum eşitlensin. Madem yukarı çıkamıyorsun, yukarıdakinin -sırf yukarıda olduğu için- kendini suçlu hissetmesine sebep ol ki denklik sağlansın. Ben hiç rahatsız olmadım. Dostlarımı yemekli toplantılarda ve tatile başka yerlere gitmiş gördükçe mutlu oldum.

İnsanların kendilerini mutluymuş gibi gösterdiklerine değil de bazen gerçekten de mutlu olabildiklerine inanmamızın önünde bir engel göremiyorum.

Eleştiri: Benim bu konuya koydugum serh farkli bir nedenden kaynaklaniyor. Bizim insanimiz (%99 'u ) ortadogulu gorgusuzlugu ve sigligindan muzdarip. Paylasimlarda hicbir entelektuel derinlik yok. Ssdece tikinma ve plaj fotograflari. Ilkel bir varolus bicimi. Hedef sadece sonradan da elde edilmis olsa , para olsun , girtlak olsun , seyahat ve cinsellik olsun tamam. Ne bir kitap yorumu ne izledikleri bir film analizi ne bir festival duyurusu paylasiyorlar. Varsa yoksa Agop'un kazi gibi tikinma . Buna tepki gosterenler de kral ciplak dedigi icin hemen susturulmak isteniyor. Mutlu insanlari kim niye hazmetmesin ? Ha , mutluluk fotografi diye tikinma ve beach fotosu gosteriliyorsa bu bizi sadece gulduruyor. Elalemin on ay taksitini odeyecegi ozenti tatilin , hevesle paylastigi latince isimli yemek gorselinin kimseye zarari olmaz , kisiler kendi gorgu durumlarini ortaya koyar paylasim kaliteleriyle , sadece bunun " mutluluk " diye empoze edilmesi cok zavallica. Toplumumuzda son 10 yilda olaganustu bir sonradan gormelik gelisti maalesef . Mutluluk uzerinde de tekrar dusunmeli insanlar. Tikinma ve beach fotosundan ibaret sig yasantilar entelektuelleri sadece gulumsetir .

Yanıtım: Aslında Ortadoğu görgüsüzlüğü ve sığlığından ziyade, Ortadoğu deyince acıların kutsanması geliyor akla. Cenazelerde Batılı sakince gözyaşı döker ve acısını güneş gözlüğünün ardına gizler ve sevincini paylaşır, parti vermeyi gündelik bir keyif sayarken, Ortadoğu deyince acısını haykırmak, ağıt yakmak, kendini yerden yere atmak, acısını yansıtmayanı ise duygusuzlukla itham etmek geliyor.

Paylaşımlarda entelektüel derinlik iyidir, severim. Ama bunu başkasına bir beklenti olarak dayatamam. Plaj fotoğrafları beni rahatsız etmez. Yüzmeyi seviyorum. Plajda değilse de, kayalıklardan atlayarak, kafama göre nerede istersem orada da olsa, yüzmeyi, denizi seviyorum. Yemek yemeyi "tıkınmak" olarak tabir etmek bana biraz sert geldi. Yemek yemek hayattaki büyük zevklerimizden biridir. Bunu küçümsemem.

Aslında bakışaçınız tutarlı; tutarlı ama altında yattığını düşündüğüm zemin çekip alındığı vakit tutarlılığı kalmaz. Söylediklerinizin, pekçok yerde gördüğüm, "intellect" ile "emotion" karşıtlığına dayandığını düşünüyorum. "Akıl kavramlarla ilgilenir. Entelektüel mevzularla ilgilenen, ona yoğunlaşan insanların adeta duyguları yoktur. Onlar bedensel hazlardan keyif almazlar. Bunları önemsiz, geçici, küçük şeyler olarak görürler" gibi bir eğilim. Ben buna felsefî temelde karşıyım. Intellectus ve emotio karşıtlığının yapay bir karşıtlık olduğunu düşünüyorum. Kişi bünyesinde bu ikisini bir arada barındırabilir. Şahsen her ikisini de benimsiyor, ikisine hitap eden konulara da ilgi duyuyorum. Örneğin bu sabahı şu saate kadar kitap okumakla geçirdim. Şimdi mola verdim. Birazdan yüzmeye gideceğim. Felsefî metinleri okumaktan entelektüel bir haz aldığım kadar sevdiğim bir yemeği yemekten de ayrı bir haz alırım.

Sıralı yapmak bir yana, bu iki zihinsel bölgeyi aynı anda işletmek de mümkün. Şimdi bir fotoğraf koyacağım. Deniz karşısında, katlanır sandalyemi açıp, termos kupama kahve doldurup kitap okuyorum mesela. Yazın bunu sık sık yaptım. Ben sizi katı buldum bu konuda. Daha esnek yapıda olduğumu düşünüyorum. Tatil ve sofra paylaşımları görünce rahatsızlık duymuyor, mutlu oluyor, bunun altında "kendini mutlu gösterme gayreti" aramıyorum. Zira, benzer şekilde, okuduğum kitaplardan bahsettiğimde, yahut kavramsal bir sorunu ele aldığımda, bir başkası çıkıp, "kendini entelektüel gösterme gayretindesin" diyebilirdi benim için. Bunun sonu yok. Biraz rahat olmak lazım bence. Diyeceklerim bunlar.

Tekstil Endüstrisi ve Bayramlığın Sonu

Eskiden bayramlıklarımızı başucumuza koyar öyle yatardık. Yeni giysilerimizi giyeceğiz diye sabahı iple çekerdik.” İyi ki bugün böyle bir durum yok. Tekstil endüstrisi sağolsun, eskiden bir zanaatkârın bir günde ürettiği tek bir ürün, kıyafet olsun, ayakkabı olsun, başka bir şey olsun, şimdi makineler tarafından günde dilediğin kadar üretilebiliyor. Bin tane, onbin tane. Çalışkan makineler! Bu yüzden giyim herkes tarafından erişilebilir hâlde bugün.

Zanaatkârlığın yok olmasından yakınılıyor bazen. Üzgünüm ama yok olmaları kaçınılmaz. Endüstriyel üretime karşı bir terzinin, kunduracının, sepetçinin filan mücadele edebilmesi mümkün değil. Zamanında İngiltere'de zanaatkârlar makinelere saldırıp onları parçalamış. "Makine-kırıcılar" olarak anılıyorlardı sanırım. Duygusal tepkiler... Su akıp yatağını buluyor oysa. Sanayi ezer geçer. Belediyelerin veya kimi derneklerin gönüllü çabalarıyla en fazla unutulmamaları sağlanabilir bu işlerin. Geçmişe dair hoş bir anı, bir nostalji olarak. Vitrinlik, sergilemelik, kültürel birer numune olarak. Kurslarda hobi niyetine öğrenilen kimi beceriler olarak.

Bayramlığım yok. Çünkü zaten her gün başka başka giyiniyorum. Aklıma ne geldi: Pazardan altlı üstlü eşofman almıştım. Kışlık, pamuklu. Evde giyerim diye. 20 lira dedi adam. 15’e bıraktı. Ezine peynirininse kilosu 30 lira. Üstelik peynir hemen yenip biterken giyecek baki kalıyor. Kuzu pirzola filan kaç liradır bilmiyorum bile. En son 70 lira mıydı, 65 mi? Oysa pazara çık mesela, tekstil endüstrisi sağolsun, bilim ve teknoloji sağolsun, beş liraya tişört var. Dolapta mağazalardan aldığım onlarca gömleğim vardır herhalde. Ayakkabı desen gırla. Maşallah eskidikleri de yok. Bir yerden sonra sırf bıktığım için giymemeye başlıyorum.

Bayramlıkların eski kıymetinin kalmaması gibi, yoksullara kıyafet yardımının da pek bir geçerliliği kalmadı. Evde birikmiş, giymedikleri, eskimemiş de olsa artık bıktıkları giysileri "yoksullara vereyim bari" diyor insanlar. Diyor demesine de, verecek fakir bulamıyor. Daha doğrusu fakir çok; ama ihtiyacı kıyafet değil. Adam Perşembe pazarına gidip kendine üst baş alır zaten. Bugün pahalı olan şey barınma ve gıda. Konut fiyatları şaka gibi. Kiralar korkunç pahalı. Gıda desen öyle. Tahıl değil de, peynir, kırmızı et ve balık gibi mahsuller pahalı. Bu bakımdan kurban etlerinin konserve edilip tespit edilen yoksul ailelere gönderilmesini doğru buluyorum. Güzel bir kampanya. O insanlar çıplak gezmez. İlla ki giyecek bir şey bulur; ama kırmızı eti gerçekten de alamayan tonla insan olduğu su götürmez.

Senede bir kez değil, hemen her gün az çok özenli giyinebiliyor olmayı yeğlerim. Kombinler mombinler, renk uyumu filan. Seri endüstriyel üretimin olmamasından kaynaklı olarak kıyafetin sıradan yurttaş için erişilmez ölçüde pahalı olduğu, insanların yamalı giysilerle dolaşmak zorunda kaldığı günlere ise zerrece özlem duymuyorum.

5 Eylül 2017 Salı

Arakan'daki Katliama Sessiz mi Kaldık?

Myanmar’da yaşananlara dikkat çekmek istenmesini anlıyorum. Öte yandan uzak bir coğrafya. Orada olan bitenlere dair sağlıklı bilgi akışı yok -özellikle sosyal ağlarda. Şiddet içerikli görsellere ve videolara bakmıyorum. Paylaşmam da; zira bunun kederi ve karamsarlığı arttırmaya hizmet ettiğini düşünüyorum. Kaldı ki, paylaşılanların kayda değer bir kısmının Arakan’la ilgisi olmadığını biliyoruz.

Yardım edememenin verdiği çaresizlik hissini anlıyorum. Ama “Fransa’da insanlar ölünce ses çıkartanlar! ŞİMDİ NEREDESİNİZ?” nevinden suçlayıcı ifadeleri anlamıyorum. Kimsenin neye ses çıkartıp neye ses çıkartmadığının çetelesini tutmuyorum. Tek tek bireylerin ne dediğini değil de, genel olarak sosyal ağlardaki paylaşımları göz önünde bulundurduğumda Arakan’ın hiç de göz ardı edilmediğini söyleyebilirim. Daha bugün anahaberlerde gördüm. Ses çıkartılmasına çıkartılıyor da çözüm yok. “Ölenler Müslüman olunca neden sessizsiniz?” tarzı suçlamalara hak vermiyorum; zira tam tersine, iki sene önce Fransa’daki terör saldırısında yüz otuz sivil öldüğünde, insanlar, “anca’ölenler Batı’da olunca kınarsınız!” tepkisi almamak adına terörü kınamaya çekinmişti neredeyse. Ölenlerin Hıristiyan ya da başka bir inanca mensup olup olmaması önemli değildi. Böyle bir vurguya ihtiyaç yok. Ama unutmayalım, o olayın ardından bir futbol maçında, Fransa’da öldürülen siviller için yapılan saygı duruşunu yuhaladı bu millet. “Oh olsun!” diyenler az değildi. Diyeceğim o ki, Arakan’la empati kurulmuyor, ölenler Müslüman olunca sessiz kalınıyor gibi ifadeler gerçekleri yansıtmıyor -en azından abartılı.

Bu noktada Batı’dan yardım istenmesini de yanlış buluyorum. Çünkü herhangi bir Batı ülkesi Arakan’a yardıma giderse derhâl emperyalizm suçlamasına maruz kalır. “Bir çıkarları olmasa gitmezlerdi” denir. Ortadoğu ülkeleri yardım etmiyor. En son Katar’la uğraşıyorlardı. Batı yardım etmiyor; etse de emperyalisttir, “çıkarı için gitmiştir” filan deniyor. E çözüm ne o zaman? Bizler burada Endonezya’da, Afrika’da, Myanmar’da veya Laos'ta yapılan herhangi bir psikopatlığın videosunu paylaşsak ne, paylaşmasak ne? Madem Arakan’da böyle bir sıkıntı var, sınırda bekletmek yerine, oradan kaçan Müslümanların tamamını Bangladeş kabul edebilir mesela. Bangladeş dediğin 170 milyonluk ülke. Birkaç bin insanla sarsılmaz. Üstelik madem iki halk da Müslüman ağırlıklı, kültürel uyum sorunu da çıkmaz.

İlgisiz görsellerden arınmış sağlıklı bir bilgi akışı gerekiyor. Bir de artık ölen insanların dinî ya da etnik aidiyetlerine yapılan vurguya bir son vermek belki.

İnsanları ses çıkartmamakla itham edince bu işler çözülecekse birbirimizi suçlayıp duralım. Kendimizi kandırdığımızla kalırız öylece.

EK: Bangladeş sınırını tamamen kapatmış. CNNTürk anahabere konuk olan bir vakfın yetkilisi söyledi. Geçebilenler dağ bayır tırmanarak, orman içerisinden kaçak geçebilirse geçiyormuş.
Bugün Batı'yı eleştirmek kolaydır; çünkü modadır. Çünkü Batı'da zaten özeleştiri kültürü ve kendi içinde güçlü bir muhalefet mecvuttur. Özellikle İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra kendi içinde kendi politikalarını eleştiren hareketleri üretmiştir hep Batı.

Bugün cesur olmak, kolay olanı söylememek, gerçekçi ve çözüm odaklı olmak istiyorsak, ciddi ciddi, bi'zahmet BANGLADEŞ'İ DE eleştirebilmeliyiz. Yahu bir kez olsun, şu uluslararası toplum, Türkiye ve Dünya medyası, vatandaşından devlet görevlisine, bir kez olsun eeeey Fransa, ey Almanya, ey ahlâksız, emperyalist, sömürgeci Batı demesin de, bir kez olsun "ey Bangladeş!" deyiversin ya. N'apsın, uçak gönderip, Bangladeş sınırına yığılmış Arakanlıları da İsveç mi alsın? Neden ey Suudi Arabistan, ey 190 MİLYON NÜFUSLU Pakistan, ey Birleşik Arap Emirlikleri, ey Bangladeş, ey Endonezya diyemiyor insanlar? Neden bu ülkeler, bu kültürler adeta dokunulmaz, adeta eleştiriden muaf, adeta kutsal halelerle çevrelenmiş?

Bu kadar mı zor? Bu samimiyetsizlik canımı sıkıyor.

4 Eylül 2017 Pazartesi

30 Ağustos ve Sonrası - İnkılapları Desteklemek

Mustafa Kemâl’in askerî dehasını onu sevmeyenler de takdir ediyor. Birinci Dünya Savaşı’nı kaybetmiş bir ülkenin, o perişan ve yorgun, hatta mahvolmuş hâliyle Kurtuluş Savaşı’nı kazanmış olması olağanüstü bir başarı. Kimileri için sorun Zafer’in sonrasında yapılanlarda. Sanki imparatorluklar çağının sonu gelmemiş, sanki Osmanlı’nın yanısıra Çarlık Rusyası ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu da çökmemiş, sanki tüm Dünya’da pıtrak gibi ulus devletler türememiş gibi, “Atatürk Cumhuriyet’i ilan ederek bir imparatorluğu yok etti” diyen mi istersiniz, onu İngiliz ajanı olmakla itham eden mi? Bu gibi kurguları savunan ağlak kepsler hazırlayıp sosyal ağlara salıyorlar. İnanmaya hazır kitle ise zaten mevcut. Kanıta filan gerek yok. İşgal altındaki İstanbul’dan İngilizler neden çekilmişmiş. Demek ki Atatürk İngiliz ajanıymış. Hmm. İkna oldum kardeşim. Ne kadar da “mantıklı."

Askerî zaferler olmadan hiçbir şey olmaz. Önce temel koşullar sağlanmalı. Öte yandan ben asıl Cumhuriyet’in ilanını, hilafetin ve saltanatın kaldırılmasını, laikliğin anayasaya girmesini, MEDENÎ KANUNUN KABULÜNÜ, Latin alfabesinin benimsenmesini, yani ne kadar inkılap varsa asıl onları sahipleniyor, zamanında yapılması elzem olan yenilikler olarak görüyorum. “30 Ağustos’u kutluyorum; ama sonrasında yapılanları tasvip etmiyorum” diye düşünen onca insan var. Tam aksine, asıl sonrasında yapılanları tasvip ediyorum ben.

Vay efendim Batı’ya karşı savaşmışız, kazanmışız, ama aslında kaybetmişmişiz. Niye? Çünkü ceza yasasını İtalya’dan, medenî kanunu İsviçre’den almışız. Bu yüzden aslında kaybetmişmişiz. Yazık. Kederlendim şimdi :( Kısıtlama ve yasaklar üzerine kurulu bir kültür olan Ortadoğu’dan şeriat alsak “kazanmış” olacaktık yani? Vallahi kusura bakma da iyi ki İsviçre’den medenî kanunu almışız kardeşim. Oh, yaşasın mis gibi modernlik. Bak, veli toplantısında en muhafazakâr veli bile okul servisleriyle ilgili olarak, “bunun bir yönetmeliği yok mu?” diye soruyor. İşte bu sorgulayan, rasyonel tutumdur. Ne mutlu ki bu az çok yerleşmiş. Ne mutlu ki kadercilik artık prim yapmıyor. “Önlemini alsaydın kardeşim!” diyor insanlar. Ne mutlu ki bir kadın, “sen kız çocuğusun, mirastan hakkın daha az” diyen abilerine rağmen, çağdaş hukuk sağolsun, mahkemenin sonunda eşit miras hakkını söküp alıyor mesela. Ne mutlu ki dışarıda kızlı erkekli oturabiliyoruz. Ne mutlu ki hayatın her alanı sekülerleşiyor. İnançlar giderek bireyselleşirken, dışarısı için, ortak yaşam için, “şurada ne yapmalıyız?” dendiğinde insan, kendi sorununu rasyonel tartışma sonucunda kendisi çözüyor. Akıntıya karşı kürek çekenler hep olacak. Sıkıntı değil.

Ben çok ideal olduk, harika olduk filan demiyorum. Ama gelip de, “efendim aslında biz yenildik. Batı’yı yendik; ama sonra Batılılaşarak yenildik” gibi acıklı ve kompleksli söylemlere sığınılmasına karşıyım. İyi olanı gider Japonya’dan da, Nijerya’dan da olsa alır, mümkünse uygarlığa kendi katkını sunmak için de çabalarsın. Olay bu.

3 Eylül 2017 Pazar

Batı'nın Ahlâksızlıkları

Gün geçmiyor ki Batı’nın yeni bir ahlâksızlığına tanık olmayalım.

2007 senesinde Amazon’dan dört tane felsefe kitabı almıştım. Türkçe’de bulunmayan kitaplardı. Üçü sağlam gelse de A Dictionary of Kant adlı kitabın yedi-sekiz sayfası eksik çıkmıştı. Bildiğin boş. Bembeyaz. Sonuçta dolarla alıyorsun kitapları. Ucuz değil. Üzülmüştüm hâliyle. Müşteri hizmetlerine ileti gönderip durumu anlattım tabi. Beklentiye girmemeye nasıl alışmışsak artık, “eksik çıkan sayfaları tarayarak e-posta ile bana gönderebilir misiniz?” demiştim. Bunu yapsalar dünyalar benim olacaktı. Yeterliydi. O taranmış görsellerin çıktısını alır, kitabın arasına koyardım. Maksat işim görülsün.

Bir saat sonra gelen yanıt şöyleydi: “Derhâl size aynı kitaptan bir tane daha gönderiyoruz. Elinizdekini bize iade etmenize de gerek yok. ÇOK ÖZÜR DİLERİZ!” Tabi ben şok. Gerçekten de ta Amerika’dan ücretsiz gönderdiler kitabı. Kargo ücreti dahi almadan. Elimdeki gayet sağlam diğer baskıyı ise o sıralar Kant üzerine yüksek lisans tezi yazmakta olan bir arkadaşıma hediye ettim. Eksik sayfaları tam olandan fotokopi çekip arasına koyarak. Sonuçta beş yüz sayfada sekiz sayfa nedir ki? Arkadaş da memnun olmuştu böylece.

Bugünse Booking’den kredi kartıma 110 lira iade edildi. Belgrad’da kalacağım hostelde çıkan bir sorundan ötürü başka bir hostel önermişlerdi. Peki demiştim. Yapacak bir şey yok. Bu yeni hostel daha pahalıydı. Ama hizmetten o kadar memnun kaldım ki, “aman canım! Beş gün, günde yirmi iki liraya geliyor farkı. Nedir yani?” diye düşünüyordum. Gelgelelim, bir gün Barcelona’dan telefon geldi. Hem de Türkçe bilen bir müşteri temsilcisi. Farkı iade etmek istediklerini ifade etti. O 110 lirayı verecekler yani geri. Kaçarı yok. "Önemli değil, ben hizmetten memnun kaldım" filan dedim. Nasıl şaşırmışsam artık. Aaaa, olmaz! İsterse 110 değil, 10 lira olsun, adamlar iade etmek istiyor farkı. Çünkü benim kendi tercihim ve kontrolum dışında ortaya çıkmış bir sorunmuş bu. Muhakkak geri ödeyeceklermiş. Faturayı taradım, gönderdim ve birkaç gün sonra para karta yatırıldı.

Hani insan beklentisini düşük tutar, umut bağlamaz, “olan oldu”, “yapacak bir şey yok” filan der, ilk durumda “ben nereden bileyim sayfaları senin yırtmadığını?”, ikinci durumda ise “kardeşim o hostel daha lüks olduğu için konaklama daha pahalı, işine gelirse!” gibi tepkiler almaya hazır bekler ya, ondan mıdır nedir, bu küçük jestler mutlu etti beni.

Bakalım bir sonraki sefere hangi zulümlere maruz kalacağım?