21 Ağustos 2017 Pazartesi

Sırça Fanus ve Varoluş Kudreti


İki günde iki zıt ruh hâli. Sylvia Plath’in Sırça Fanus’unu okudum. Kendisinin şair olduğunu bildiğim için Sırça Fanus’u bir şiir kitabı zannediyordum. Meğer romanmış. Kitabın ilk yarısını çok sevdim. Plath’in yeni deneyimlere yelken açarken duyduğu heyecanı paylaştım. Neşesine bayıldım. Bazı arkadaşlarıma tavsiye ettim hatta.

Şimdi tavsiyemi geri alıyorum; zira kitabın ikinci yarısı tam bir kâbus. Okurken yüreğim sıkıştı. Ani bir kırılmanın ardından ağır bir bunalıma giren Plath’in sürekli zihninde gezdirdiği intihar fikri ve girişimini okurken öf çekmekten ruhum daraldı. Kendini öldürme fikrini, psikiyatri kliniklerinde geçirdiği ayları, elektroşok tedavisini ve kimi başka tatsız yaşantıları dinlerken “yapma, dur!” deyip durdum içimden. O kadar güçsüz hissettiği bir dönem geçirmiş ki, bırakın o hisleri bizzat yaşamayı, kitabı okumaya bile zor dayandım. O güçsüzlük ve çaresizlik odama kadar geldi, yanıma dikilip somutlaştı adeta. Keşke Plath’in hayatı Sırça Fanus’un ilk yarısı gibi neşeli ve coşkulu olsaydı. 1963'te intihar etmiş. 31 yaşındayken. Keşke yapmasaydı. 30'lar daha güzel geçebilirdi de. Bilemeyiz artık.

Bunda gencecik insanların omuzlarına kaldıramayacakları yükleri yükleyen yetişkinlerin de payı var. Hani bankamatiği bile kullanamayan, en basit konularda dahi kendini geliştirmeyen teyzeler ve amcalar, on sekiz yaşındaki insanlara “okuyun, çalışın, şikayet etmeyin, İngilizce yetmez, ÜÇ-BEŞ DİL ÖĞRENİN!” derler ya, onun gibi. Küçük bir kasabadan çıkıp New York’ta staj yapan Plath de neye uğradığını şaşırmış. İş stresi, koşturmaca ve amirinin ondan “2-3 dil öğren” tarzında sürekli yeni taleplerde bulunması onu bir “hiçbir şeye yetişememe” duygusuna kıstırmış gibi geldi bana. Zaten bir arkadaşı Plath için “her şeye yetişmeye çalışırdı. Sanki hayatta ne varsa elinden kaçıp gidiyordu ve Sylvia hepsini yakalamalıydı” gibi bir şeyler yazmış bir mektubunda.

Kitap bitince Il Postino (1994) diye bir film indirdim. Bir dergide okumuştum. Şilili şair Pablo Neruda ile ilgili olduğunu hatırlıyordum sadece. Ve film içimi öyle ferahlattı, öylesine sevinç doldum ki, şu ana dek izlediğim en iyi filmlerden biri oldu diyebilirim. Sevgi, dostluk, güzellik, neşe, mahçubiyet, masumiyet, şiir, ada, deniz, balıkçılar... Sonu acıklı gerçi. Olsun. Sırça Fanus’tan sonra yüreğim ısındı resmen. İtalyanca’nın sesletimi serttir, pek sevmem; ama bu filmde İtalyanca bile kulağıma ninni gibi geldi.

Filmin çekildiği mekânı Google Earth’ten buldum. Procida diye bir ada. Belki bir gün gidip görürüm orayı da. Çok isterim.

Eleştiri: Hayat sadece neşeyle dolu anlara sahip değil. Bazıları hayatı boyunca bu neşeyi yakalama şansına sahip olmuyor bile.

Yanıt: Muhakkak. Öte yandan hayat sadece hüzünle dolu anlara da sahip değil. Ben yaşam felsefesi söz konusu olduğunda, yani nasıl yaşamamız gerektiği söz konusu olduğunda Spinoza ve Heidegger'in felsefelerini yakın buluyorum kendime. Spinoza, çünkü conatus (varoluş kudreti; yaşam azmi ve enerjisi) ne kadar artarsa neşe de o kadar artar. Conatus'umuzu yenecek denli güçlü dış etkenlere karşı tetikte olmak gerekir. Heidegger, çünkü insan yalıtık bir varlık değil fakat şeyler içinde bir şeydir. Dolayısıyla şeylerle dolaysız bir bağlantı içinde olmak, Dünya'ya, hayata gömülmek, yalnızca kavramlarla değil ayrıca deneyimlerle yaşamak conatus'umuzu yükseltecektir. Heidegger ile Spinoza'yı bağlantılandırmam keyfî görünebilir. Ama bence sakıncası yok.

Hayatı boyunca bu neşeyi yakalama şansına sahip olmamak büyük bir talihsizlik olurdu. Ben bu kadar kötümser olamıyorum. Her bireyin zevk aldığı, yaparken zamanın ne kadar geçip geçmediğine bakma gereği bile duymadığı, kendisini o etkinliğin içerisinde kaybettiği bir iş vardır herhalde. Neşeyi yakalamak biraz da çaba istiyor sanki.

Ha son olarak, varoluş sancısı çekilebilir; ama bu iyi bir şeymiş gibi yüceltiliyorsa ben orada yokum.

Bir yoruma istinaden: Öncelikle yorumunuz için teşekkür ederim Hocam. Aynı kitabı okumuş olan insanlar göksel bir cemaat gibi birbirine bağlı sanki. Kitap güzel. Ona şüphe yok. Elimden bırakamadım. Anlatımı, üslubu güzel. Son derece içten ve dürüst. Ne var ki ikinci yarısını sevmedim derken, edebî yönden değil de, üzerimde bıraktığı his bakımından sevmedim. Ben yenilgileri, pes etmişlikleri, direnemeyişleri sevmiyorum. Bence sırça fanusundan çıkma şansı vardı. Gerçi kitabın sonunda iyileşme de gösterdi. Ha, bu topluma uyum sağlamak doğru olan mıdır? Tartışılır, ama yine de intihar düşüncesini bu denli kafaya takmanın sağlıklı bir durum olmadığı aşikâr. Ben kitabın ilk yarısındaki meraklı, hevesli, tutkulu Sylvia'yı sevdim. Pes etmeyen. Hayatta tatsızlıklar kadar güzellikler de var. Bırakmaması gerekirdi 31 yaşında. Çok genç. Neyse. En azından ardında böyle bir yapıt bırakmış Sylviacığımız