17 Ağustos 2017 Perşembe

Sam Harris ve Ahlâkî Manzara

Sam Harris (1967-)
Sam Harris’in The Moral Landscape’ini bitirmek üzereyim. Kitap olgu ve değer ayrımını reddediyor. Bilimin olgularla ilgilendiği, gerçeklikle en iyi örtüşen bilgiyi bize sağladığı ama değerlere dair bir şey söyleyemediği fikrine karşı çıkıyor. Yani bilimin değerler üretebileceğini iddia ediyor!

Hume’dan beridir olan ile olması gereken ayrımı vardır. Bilim olan’a dair bilgi verir; ama olması gereken’e, yani değerlere ilişkin bir şey söylemez. Sam Harris bu fikri eleştirdiği için dikkatimi çekti. Ama üzgünüm, kitabı bitirdim sayılır ve maalesef hiç ikna olmadım. Harris “esenliği esas alırsak” gibi kendi tercih ettiği bir değerin etrafında kimi argümanlar geliştirmiş. Dikkate değer noktalar olmakla birlikte ikna edici değil. Düşüncemi koruyorum: Bilim neşter gibidir. Onunla adam da kesersin, ameliyat yapıp hayat da kurtarırsın. Araçları hangi amaçlarla, yani bilgiyi hangi değerleri işe koşarak, hangi tercihleri baz alarak kullanacağındır esas olan -ve bu değerler kültür ve felsefe ile inşa edilebilir.

Ha, Harris’e katıldığım önemli bir nokta şu: Farklı değerlerin karşılaştırılabilir olması. Buna kesinlikle katılıyorum. Belirli bir değerler kümesi koyalım. Yanına bir tane daha koyalım. Bunların hangisinin insanlık için daha iyi ve güzel olduğuna karar verebiliriz diye düşünüyorum. Yani kültürel, dolayısıyla ahlâkî göreciliğe karşıyım. "Töre cinayeti kötüdür", "özgürlüğü kısıtlamak kötüdür" diyebilmeliyim. Mutlak bir görecilik bizi her şeye eyvallah demeye götürür.

Kitabın bir yerinde ilginç bir çalışmadan söz edilmiş. Sormuşlar bir grup deneğe: “Kansere çare bulunacak ama bunun için şu gördüğün kişi öldürülecek. Sence bu doğru mudur?” "Hayır!" demişler. Bu adamın günahı ne? Ama başka bir gruba başka bir soru sormuşlar: “Kansere çare bulunacak ama bunun için milyarda bir insanın öldürülmesi gerekiyor. Sence bu doğru mu?” Evet demişler bu kez. Sonuçta milyarda bir kişi. Küçük bir rakam. Kansere çare bulunması ise insanlığın geleceği için devasa bir adım.

Dikkat ederseniz, ilk soruya “evet” yanıtı verdiğiniz takdirde bir kişiyi feda etmiş oluyorsunuz. İkinci soruya “evet” demenizse -Dünya nüfusu yedi milyarsa- yedi kişinin sonu demek oluyor. Yani ikinci durumda zarar daha büyük. Harris buna net bir açıklama getirmemiş. Ben deneyebilirim.
Sanıyorum ahlâkî, yani insanlar arasındaki ilişkileri ilgilendiren konularda aritmetiğin önemi yok. İkinci soruda adını sanını bilmediğimiz, salt rakamlardan ibaret soyut varlıklar var. Safî istatistik. İlk soruda ise kanlı canlı, gözlerine baktığımız, yüzünü gördüğümüz somut bir insan evladı söz konusu. İnsan ölünün gözlerine bakamazmış... Sanırım bu yüzden, bu zor soruların ilkine “hayır”, ikincisine “evet” yanıtı vermişler.

Zira kim olduğuna dair hiçbir bilginin olmadığı “uzaktaki birileri” ile, bizzat deneyimlediğin, gözlerine baktığın somut birey bambaşka şeyler.