22 Ağustos 2017 Salı

21 Ağustos Güneş Tutulması ve Hissettirdikleri


İnternetten güneş tutulmasına bakınca nasıl da küçük hissettim kendimi. Böyle büyük olaylara tanık olunca, özellikle uzayın sonsuzluğu üzerine düşününce her şey nasıl da önemsiz geliyor. Sonsuz uzayı geçtim, Samanyolu’nu da geçtim, Güneş sistemine nazaran baktığımızda bile bir toz zerresi kadar yer kaplamayan, ortalıkta vızır vızır dolaşan birkaç milyar insanız. Tartışan, didişen, birbirinin arkasından konuşan, kıskanan, kurnazlık eden, açık arayan, yargılayan ve yadırgayan insanoğlu. İşe giden, eve dönen, sofra kuran, gülümseyen, paylaşan, ümit eden, şarkı söyleyen, tatile giden insanlar. Kafaya kim bilir nasıl da küçük bir şeyi takıp tırnaklarını kemiren, sabahlara kadar yatakta bir oraya bir buraya dönüp duran, uykusu kaçan, asabı bozulan insancıklar. Yıldızların, gezegenlerin ve galaksilerin boyutlarına bakıldığında uzayda kapladığı yer, bedenindeki bir mikrop kadar bile olmayan, ama derinlemesine hissettiği sevinci ve kederi büyük olan insanlık.

Zamana bakınca dertler daha da önemsizleşiyor. Omuzlarından bir yük kalkıyor adeta. Bir kitapta “zaman en büyük düşmanımızdır” diye okuduğumu hatırlıyorum. “Zamanla yaşlanır ve ölürüz. Geçen zamana çare üretmekten aciziz. Zaman düşmanımızdır -hepimizin ortak düşmanı” gibi cümleler yazıyordu. Bir ömür az zaman değil. Bazen bir gün bile geçmek bilmiyor. Ama Halley Kuyrukluyıldızı’nı düşünüyorum mesela. Ben dört yaşındayken görülmüş en son. Yetmiş altı yılda bir ortaya çıkıyor. Bir sonraki sefer 2061 yılında. Eğer yaşarsam yetmiş dokuz yaşında olacak ve dört yaşındayken göremediğim Halley Kuyrukluyıldızı’nı bu kez görebileceğim. Kim bilir? Ondan sonraki sefer, yani 2137’de ne bu satırları okuyan sen yaşıyor olacaksın, ne de ben. Ama Halley görünmeye, Güneş ise tutulmaya devam edecek. Aradan geçen zamanda insanlar birbirini sevmeye, birbirinden nefret etmeye, birbiriyle didişmeye ve incir çekirdeğini doldurmayacak sebeplerden ötürü birbirine küsmeye devam edecek. Muhtemelen.

Tanrı olsaydım ve yarattığım evrene şöyle bir baksaydım, evrenin bir yerinde, onca galaksinin arasında Samanyolu’nun içindeki Güneş sistemi’ne bağlı Dünya adlı gezegende ortaya çıkmış olan insan denen bu varlığa hayret ederdim. Uzaktan bakınca görünmeyecek kadar küçük; ama roketler yapıp uzaya çıkan, yörüngelere uydular oturtan, “acaba dışarıda ne var?” diye uzaya, dışarıya bakan ve Güneş’in ne zaman tutulacağını önceden saati saatine bilen bu tuhaf varlığın merak duygusunu takdir ederdim doğrusu.