18 Ağustos 2017 Cuma

17 Ağustos'u Hatırlamak

Deprem olduğunda on yedi yaşında bir öğrenciydim ve bilgisayar başındaydım. Uykuda olsaydım hiç değilse bir kısmını yaşamazdım; ama uyanıktım. Ev yıkılmadı. İki katlı, müstakil. Apartmanlardan iyi. Korkudan şoka girmiştim. Ağustos’un ortasında zangır zangır titriyor, üşüdüğümü zannediyordum. Ne üşümesi, salak? Şoktasın işte. O gece bir ömürlük korku kotamı doldurmuş olacağım ki, fobi mobi kalmadı. Öyle korkmuştum ki, şimdi köpekten, fareden, hırsızdan, asansörden, yüksekten, denizden, karanlıktan, yalnızlıktan filan korkmuyorum. Agorafobi? Klostrofobi? Hiçbiri yok. MR cihazının içinde saatlerce durabilirim. Daralmam.

Acıları bastırıyoruz ve belki de iyi yapıyoruz. Çünkü hatırlasak da bir işe yaramıyor. Unutmaktan değil, hatırlamaktan kalbimiz kurudu. Sisifos’un tepeye her çıkarışının ardından kayanın yine aşağı yuvarlanmasında olduğu gibi, bitimsiz bir yineleme. 1999, ‘98, fark etmez. Güzel şeyleri hatırlıyorum daha çok. Çünkü ben bu ülkenin acılarından bıktım. Hatırlayalım, hatırlayalım da çözüm mü? Üzülmek dışında neye yarıyor? Hatırlayalım. Peki. “7,4 YETMEDİ Mİ?” pankartını hatırlıyorum ben. “Oh olsun!” imalı sözleri hatırlıyorum.

Hep hatırlıyoruz ama çözüm yok. Yarın İstanbul’da deprem olsa ne kadar kişi ölür diye hesaplıyorlar. 650 bin filanmış. Çözüm olarak söylenense genelde “ay inşallah olmaz!” gibi temenniler. Giresun’da ilçeler vardı, nüfusları 3.000. İnsan kalmamış. Oralara yatırım yapsak? Olmaz. İktisadî mantık diyor ki orada sanayi olsa bile ürünler Marmara’ya taşınacak. Nakliye maliyetli olur. O zaman yüklen İstanbul'a! Dip dibe, balık istifi. İki deniz arasına sıkışmış. Yer yok. İstanbul dediğin konum itibariyle bir Moskova değil ki çember çember genişletesin. Deprem mi? "İnşallah olmaz ya :/" -dilek ve temenniler.

Depremde ölen tanıdıklar olmuştu. Tatsız anılar. Arkadaş arasında pek bahsetmiyoruz. İnsanoğlu kötü yaşantıları bastırmakla en doğrusunu yapıyor belki de. Zaten unutamazsın ki? Aklının bir köşesinde durur. Evet, fazlasıyla kişisel ve belki bencilce ama 1999 denince güzel şeyler de geliyor aklıma. Kızmayın. On yedi yaşım geliyor mesela. The Matrix’in çıkışı ve bu film vesilesiyle felsefeye olan merakımın bilincine varmam geliyor. Sedat Abi’nin Ekşisözlük’ü kurduğu günler ve sözlükte kodlama meraklısı bir avuç insan olarak eğlencesine takılmamız geliyor. Şimdi telefonu uçuş modunda tutan, mesaj gelse üşene sıkıla yanıtlayan ben, o zamanlar ICQ ile saatlerce sohbet ederdim. ICQ iletisinin sihirli sesi. '99 yazı deyince -evet, Ağustos'tan sonra bile- umut dolu oluşum geliyor. Umut derken, eğer bir yere gelmek istiyorsan torpil, himaye, araya adam sokma filan gerekmezmiş, çalışıp çabalaman yeterliymiş duygusunu kastediyorum. Aklıma haber bültenlerinde "gençliğimiz için en büyük tehlike olan" Satanizmden bahsedildiği geliyor bir de. Vay be. Derde bak! Ve şimdi tüm bunlar on sekiz değil de kırk sene öncesiymiş gibi uzak geliyor.

Yetmese de o temenniyi paylaşıyorum. Yaşayan bilir. İnşallah bir daha öyle bir deprem olmaz.

Ek: Temenniler çözümün yerini tutmuyor ama temenni iyiyse katılmak da lazım. 45 saniyesini iliklerime kadar uyanık ve bilinçli hâlde, kapı pervazına tutunarak yaşadım. Bina nasıl yıkılmadı hayret ettim. Ciddi ciddi "buraya kadarmış" diye düşünüyordum. "Nasıl daha az acı çekerek ölebilirim?" hesabı yaptığımı hatırlıyorum. Hatta öncesinde güneş tutulması olmuştu. Kıyamet kopacak diyenler oluyordu ve biz gülüp geçiyorduk. "Haklılarmış, kıyamet kopuyor galiba" diye düşünmüştüm deprem anında. Yine de bunlar bir şey değil. Sonuçta ölmedim. Oysa onca ölen ve sakat kalan insan oldu.

İstanbul'da böyle bir deprem olmamalı. Felaket olur. Sele benzemez. Çok sıkışık. Kaçacak, toplanacak bir boşluk dahi kalmadı. İnşallah olmaz

Eleştiri: Sen de biliyorsun, ben de bildiğini biliyorum ki depremin inşallahı, maşallahı yok. Bu deprem olacak. Ve asıl korkunç projeksiyon şu ki, deprem anında enkaz altında can veren insanlar, bu depremi en ucuz atlatmış olanlar olacak. 15 dklık yağmurla bile felç olan, bir yerde yangın çıksa itfaiye araçlarının giremediği istanbul ulaşım sistemine; 17 ağustos sonrası afet toplanma yerleri olarak belirlenmiş alanlara yapılmış avmleri ekle; insanlar asıl deprem sonrası, açlıktan, susuzluktan, salgın hastalıklardan ve yağmadan; deprem anındaki gibi tek seferde değil, zamanla, acı çeke çeke ölecekler. Çünkü ne onlara bir yardım eli uzanabilecek, ne de onlar gitmek isteseler bir yere gidebilecek. İnsanlar ölülerini bile toplayamayacak, bir çoğu enkaz altında çürüyecek. Bu depremde olabilecekler holywood sinemasında bir senaryo olsa, hadi len o kadar da değil der, filmin yarısında salonu terkederdik. Deprem olursa bu ülke iflas eder. Bunun başka bir projeksiyonu yok. Gerçekler acıdır ve acıtır, üzgünüm ama böyle.

Yanıt: "İnşallah olmaz" demek, dedim ya, yetmez; zira gerçekliğe tekabül etmeyen sırf bir temenniden ibaret. "Umuyorum" demek gibi, söz edimi. Bir keresinde, senin yazdıklarına benzer şeyler söylediğimde depremin olup insanların ölmesini istediğim ima edilmişti. Sanırım bir çeşit savunma mekanizması geliştirmişim. O şekilde suçlanmamak adına depremin gerçekleşmemesini umduğumu ekleme gereği duydum. Büyük bir İstanbul depreminde korkunç bir hengâme yaşanacağının farkındayım. Ama bu göz göre göre geliyor. İnşallah'lara kalmış olmamızsa bu acınası durumun tescili gibi. Ne diyeyim, gerçekler acıdır ama tek bir büyük depremdense çok sayıda küçük deprem olmasını dilememe engel yok diye düşünüyorum. Başka her şey o kadar kötü durumdaki elde bir tek dilekler kalıyor. Onu da çıkarırsak elde var sıfır.