25 Ağustos 2017 Cuma

Zam İstemiyorum

Kaç senedir parasızlığa, ay sonunu getirememeye veya memurlara yapılan zam oranlarına dair tek söz etmemişimdir. Evimin borcu bitti. Yenisini almaya niyetim yok; zira konut fiyatları resmen uçmuş. Maşallah sanırsın New York’tan ev alıyoruz. Uç bir örnek olacak ama Etiler’deki bir stüdyo dairenin ilanı vardı. 1+0 yani. 1.8 trilyondu bedeli. Yeni parayla milyon oluyordu, değil mi? Yaklaşık iki milyon Türk lirası. Uygunmuş. Hemen alalım! Diyeceğim, mütevazı evimin borcu bitmiş, zaten masrafsız adamım, ilgi duyduğum konular okumak olsun, yüzmek, koşmak, sohbet etmek, film izlemek filan olsun, zaten maliyetsiz işler. Kaydıyla kuyduyla bakımıyla uğraşmak istemediğim, hepsinden öte heves etmediğim için arabam da yokken ne diye para muhabbeti yapayım? Hiç yapmadım hâliyle.

Çoluğu çocuğu olan, kirada oturan, belki yaşlı veya engelli ebeveynlerine de bakmak durumunda olan memurla benim durumum bir değil. Bunun farkındayım. Yine de kendi adıma konuşmama engel yok: Kamu çalışanlarına yapılan zam oranları UMRUMDA BİLE DEĞİL. Açıkçası çok bile zam yapmışlar. Şu an, hazır OHAL de varken, hiç zam yapılmasaydı bile kimse gıkını çıkaramazdı. Geçiniz. Hatta bugün “darbe atlatmış, beka sorunu yaşayan, dış mihrakların ve içerideki hain işbirlikçilerinin yıkmak istediği devletimizin içinden geçmekte olduğu bu zorlu süreçte herkes elini taşın altına koymalı” gibi bir açıklama yapılabilirdi pekâlâ. “Kamu çalışanları da elini taşın altına koyar, böylesine olağanüstü şartlarda zam talep etmez, hatta maaşlarından kesinti yapılmasına razı gelirse ülkesini ve devletini gerçek anlamda sevenler ortaya çıkmış olacaktır” diye de eklenebilirdi. Hadi bunlar varsayım; ama şu bir gerçek ki hiç zam yapılmasaydı bile hiçbir şey olmazdı. Kendimizi kandırmayalım.

Benim, bir kamu çalışanı olarak sendikalardan başka isteklerim var. Bana zam yapılmasın, sorun değil; ama müfredatta bilimsellikten ödün verilmesin, din dersi SEÇMELİ hâle getirilsin, karma eğitimden sapma olmasın, öğrenciler vakıf ve dernek adı altında kurulmuş ideolojik yapılara emanet edilmesin, nasıl ki İmam-hatip ortaokulları varsa, Fen ve Anadolu liselerinin de orta kısımları açılsın vs vs. Üç haftadır %3 mü %3,5 mu muhabbeti. Hayır, zaten bende gereksiz bir gurur var, millet “beleşçi öğretmenler” demesin diye dolmuşta filan öğretmen indirimi varsa bile tam ücret veririm. Yirmi beş - elli kuruş için millete koz vereceğime, kendime "üç kuruşun hesabını yapıyor" dedirteceğime tamdan da fazla vermeye razıyım. Yeter ki sussunlar. Böyle de salakça bir gurur bendeki işte.

Bir şey daha: Kimsenin maaşını merak etmiyorum. Belki çok kazanıyordur. Belki aileden zengindir. Arsaları, evleri vardır -bana ne? Ama kamu çalışanlarının maaşları televizyonlarda BRÜT hâliyle afişe ediliyor ve bu durumdan hiç haz etmiyorum. "Vergilerimizle ödüyoruz maaşınızı!" E sen de benim vergilerimle başka hizmetler alıyorsun? İstemiyorum kardeşim zam filan. Eğitimde kalite artsın, cehaletle savaşalım, ülkede huzur artsın.

Yemişim zammı.

22 Ağustos 2017 Salı

21 Ağustos Güneş Tutulması ve Hissettirdikleri


İnternetten güneş tutulmasına bakınca nasıl da küçük hissettim kendimi. Böyle büyük olaylara tanık olunca, özellikle uzayın sonsuzluğu üzerine düşününce her şey nasıl da önemsiz geliyor. Sonsuz uzayı geçtim, Samanyolu’nu da geçtim, Güneş sistemine nazaran baktığımızda bile bir toz zerresi kadar yer kaplamayan, ortalıkta vızır vızır dolaşan birkaç milyar insanız. Tartışan, didişen, birbirinin arkasından konuşan, kıskanan, kurnazlık eden, açık arayan, yargılayan ve yadırgayan insanoğlu. İşe giden, eve dönen, sofra kuran, gülümseyen, paylaşan, ümit eden, şarkı söyleyen, tatile giden insanlar. Kafaya kim bilir nasıl da küçük bir şeyi takıp tırnaklarını kemiren, sabahlara kadar yatakta bir oraya bir buraya dönüp duran, uykusu kaçan, asabı bozulan insancıklar. Yıldızların, gezegenlerin ve galaksilerin boyutlarına bakıldığında uzayda kapladığı yer, bedenindeki bir mikrop kadar bile olmayan, ama derinlemesine hissettiği sevinci ve kederi büyük olan insanlık.

Zamana bakınca dertler daha da önemsizleşiyor. Omuzlarından bir yük kalkıyor adeta. Bir kitapta “zaman en büyük düşmanımızdır” diye okuduğumu hatırlıyorum. “Zamanla yaşlanır ve ölürüz. Geçen zamana çare üretmekten aciziz. Zaman düşmanımızdır -hepimizin ortak düşmanı” gibi cümleler yazıyordu. Bir ömür az zaman değil. Bazen bir gün bile geçmek bilmiyor. Ama Halley Kuyrukluyıldızı’nı düşünüyorum mesela. Ben dört yaşındayken görülmüş en son. Yetmiş altı yılda bir ortaya çıkıyor. Bir sonraki sefer 2061 yılında. Eğer yaşarsam yetmiş dokuz yaşında olacak ve dört yaşındayken göremediğim Halley Kuyrukluyıldızı’nı bu kez görebileceğim. Kim bilir? Ondan sonraki sefer, yani 2137’de ne bu satırları okuyan sen yaşıyor olacaksın, ne de ben. Ama Halley görünmeye, Güneş ise tutulmaya devam edecek. Aradan geçen zamanda insanlar birbirini sevmeye, birbirinden nefret etmeye, birbiriyle didişmeye ve incir çekirdeğini doldurmayacak sebeplerden ötürü birbirine küsmeye devam edecek. Muhtemelen.

Tanrı olsaydım ve yarattığım evrene şöyle bir baksaydım, evrenin bir yerinde, onca galaksinin arasında Samanyolu’nun içindeki Güneş sistemi’ne bağlı Dünya adlı gezegende ortaya çıkmış olan insan denen bu varlığa hayret ederdim. Uzaktan bakınca görünmeyecek kadar küçük; ama roketler yapıp uzaya çıkan, yörüngelere uydular oturtan, “acaba dışarıda ne var?” diye uzaya, dışarıya bakan ve Güneş’in ne zaman tutulacağını önceden saati saatine bilen bu tuhaf varlığın merak duygusunu takdir ederdim doğrusu.

21 Ağustos 2017 Pazartesi

Sırça Fanus ve Varoluş Kudreti


İki günde iki zıt ruh hâli. Sylvia Plath’in Sırça Fanus’unu okudum. Kendisinin şair olduğunu bildiğim için Sırça Fanus’u bir şiir kitabı zannediyordum. Meğer romanmış. Kitabın ilk yarısını çok sevdim. Plath’in yeni deneyimlere yelken açarken duyduğu heyecanı paylaştım. Neşesine bayıldım. Bazı arkadaşlarıma tavsiye ettim hatta.

Şimdi tavsiyemi geri alıyorum; zira kitabın ikinci yarısı tam bir kâbus. Okurken yüreğim sıkıştı. Ani bir kırılmanın ardından ağır bir bunalıma giren Plath’in sürekli zihninde gezdirdiği intihar fikri ve girişimini okurken öf çekmekten ruhum daraldı. Kendini öldürme fikrini, psikiyatri kliniklerinde geçirdiği ayları, elektroşok tedavisini ve kimi başka tatsız yaşantıları dinlerken “yapma, dur!” deyip durdum içimden. O kadar güçsüz hissettiği bir dönem geçirmiş ki, bırakın o hisleri bizzat yaşamayı, kitabı okumaya bile zor dayandım. O güçsüzlük ve çaresizlik odama kadar geldi, yanıma dikilip somutlaştı adeta. Keşke Plath’in hayatı Sırça Fanus’un ilk yarısı gibi neşeli ve coşkulu olsaydı. 1963'te intihar etmiş. 31 yaşındayken. Keşke yapmasaydı. 30'lar daha güzel geçebilirdi de. Bilemeyiz artık.

Bunda gencecik insanların omuzlarına kaldıramayacakları yükleri yükleyen yetişkinlerin de payı var. Hani bankamatiği bile kullanamayan, en basit konularda dahi kendini geliştirmeyen teyzeler ve amcalar, on sekiz yaşındaki insanlara “okuyun, çalışın, şikayet etmeyin, İngilizce yetmez, ÜÇ-BEŞ DİL ÖĞRENİN!” derler ya, onun gibi. Küçük bir kasabadan çıkıp New York’ta staj yapan Plath de neye uğradığını şaşırmış. İş stresi, koşturmaca ve amirinin ondan “2-3 dil öğren” tarzında sürekli yeni taleplerde bulunması onu bir “hiçbir şeye yetişememe” duygusuna kıstırmış gibi geldi bana. Zaten bir arkadaşı Plath için “her şeye yetişmeye çalışırdı. Sanki hayatta ne varsa elinden kaçıp gidiyordu ve Sylvia hepsini yakalamalıydı” gibi bir şeyler yazmış bir mektubunda.

Kitap bitince Il Postino (1994) diye bir film indirdim. Bir dergide okumuştum. Şilili şair Pablo Neruda ile ilgili olduğunu hatırlıyordum sadece. Ve film içimi öyle ferahlattı, öylesine sevinç doldum ki, şu ana dek izlediğim en iyi filmlerden biri oldu diyebilirim. Sevgi, dostluk, güzellik, neşe, mahçubiyet, masumiyet, şiir, ada, deniz, balıkçılar... Sonu acıklı gerçi. Olsun. Sırça Fanus’tan sonra yüreğim ısındı resmen. İtalyanca’nın sesletimi serttir, pek sevmem; ama bu filmde İtalyanca bile kulağıma ninni gibi geldi.

Filmin çekildiği mekânı Google Earth’ten buldum. Procida diye bir ada. Belki bir gün gidip görürüm orayı da. Çok isterim.

Eleştiri: Hayat sadece neşeyle dolu anlara sahip değil. Bazıları hayatı boyunca bu neşeyi yakalama şansına sahip olmuyor bile.

Yanıt: Muhakkak. Öte yandan hayat sadece hüzünle dolu anlara da sahip değil. Ben yaşam felsefesi söz konusu olduğunda, yani nasıl yaşamamız gerektiği söz konusu olduğunda Spinoza ve Heidegger'in felsefelerini yakın buluyorum kendime. Spinoza, çünkü conatus (varoluş kudreti; yaşam azmi ve enerjisi) ne kadar artarsa neşe de o kadar artar. Conatus'umuzu yenecek denli güçlü dış etkenlere karşı tetikte olmak gerekir. Heidegger, çünkü insan yalıtık bir varlık değil fakat şeyler içinde bir şeydir. Dolayısıyla şeylerle dolaysız bir bağlantı içinde olmak, Dünya'ya, hayata gömülmek, yalnızca kavramlarla değil ayrıca deneyimlerle yaşamak conatus'umuzu yükseltecektir. Heidegger ile Spinoza'yı bağlantılandırmam keyfî görünebilir. Ama bence sakıncası yok.

Hayatı boyunca bu neşeyi yakalama şansına sahip olmamak büyük bir talihsizlik olurdu. Ben bu kadar kötümser olamıyorum. Her bireyin zevk aldığı, yaparken zamanın ne kadar geçip geçmediğine bakma gereği bile duymadığı, kendisini o etkinliğin içerisinde kaybettiği bir iş vardır herhalde. Neşeyi yakalamak biraz da çaba istiyor sanki.

Ha son olarak, varoluş sancısı çekilebilir; ama bu iyi bir şeymiş gibi yüceltiliyorsa ben orada yokum.

Bir yoruma istinaden: Öncelikle yorumunuz için teşekkür ederim Hocam. Aynı kitabı okumuş olan insanlar göksel bir cemaat gibi birbirine bağlı sanki. Kitap güzel. Ona şüphe yok. Elimden bırakamadım. Anlatımı, üslubu güzel. Son derece içten ve dürüst. Ne var ki ikinci yarısını sevmedim derken, edebî yönden değil de, üzerimde bıraktığı his bakımından sevmedim. Ben yenilgileri, pes etmişlikleri, direnemeyişleri sevmiyorum. Bence sırça fanusundan çıkma şansı vardı. Gerçi kitabın sonunda iyileşme de gösterdi. Ha, bu topluma uyum sağlamak doğru olan mıdır? Tartışılır, ama yine de intihar düşüncesini bu denli kafaya takmanın sağlıklı bir durum olmadığı aşikâr. Ben kitabın ilk yarısındaki meraklı, hevesli, tutkulu Sylvia'yı sevdim. Pes etmeyen. Hayatta tatsızlıklar kadar güzellikler de var. Bırakmaması gerekirdi 31 yaşında. Çok genç. Neyse. En azından ardında böyle bir yapıt bırakmış Sylviacığımız

20 Ağustos 2017 Pazar

Türkiye'de Eğitimin Geleceği

Türkiye’de eğitimin yakın vadede iyiye gideceğine inancım yok. Yurtdışına giderken yanımda dergi götürmüştüm. Bir yıldır kitaplığımda duruyordu. Dergide geçen haberlerden birisi bir mahkeme ile ilgiliydi. Bir öğrenci, öğretmeninden kendisine kitap önermesini istiyor. Öğretmen ise -bence gayet doğru bir kararla- Buket Uzuner’in Kumral Ada – Mavi Tuna’sını öneriyor. Doğru karar diyorum; çünkü kitabın dili genç okura hitap eden tarzda. Beş yüz sayfa filan. Sonrası Alo 147’ye şikayet. Soruşturmadır, mahkemedir, malûm süreçler.

Sebebi neymiş biliyor musunuz? Kitabın içindeki cinsellik içeren cümleler. Güler misin, ağlar mısın? O romanı ben de okumuştum. Ve öyle hacimli bir kitabı, sıradışı bir belleği olmayan hiç kimse ezberinde tutamaz. Şahsen çoğu kısmını hatırlamıyorum bile. Kaldı ki her edebî eserde cinsellik olabilir. Bilemiyorum, belki vatandaş için çok incitici, belki de şok edici bir durum ama HAYATTA CİNSELLİK DİYE BİR ŞEY VAR arkadaşlar. Evet, hayatta pek çok şey olduğu gibi böyle bir şey de, ne kadar istemeseniz de var. Herhangi bir eser, hayata dair herhangi bir konuya yer verebilir. Bu o kadar olağan, o kadar sıradan bir şey ki, inanın romanı okuduğum hâlde öyle bir paragraf hatırlamıyorum bile. Ceza almış mı, almamış mı bilmiyorum ama o öğretmen muhtemelen bir daha kitap tavsiyesi vermeyecek. Enayi mi ki versin? "Ben bilmem" de geç.

Film, kitap, müzik önerisi mi? Aman abi, boşver şimdi. Şarkının içinde hangi sözler geçiyor bilemezsin. İçkiden filan bahseder, özellikle Türk Sanat Müziği’nde çok geçer -Allah muhafaza. Ben bilmem çocuklar, ben müzik bilmem. Kitap dersin, içinde evrimle ilgili bir paragraf filan vardır. Boşver, başımız belaya girmesin şimdi. Film mi? Dikkatle her sahnesini baştan sona izledin mi? Olumlu bir mesaj vermesi yetmez. İçinde küfürlü cümle var mı mesela? Otuz beş kişilik sınıfta birinin şikayeti yeterli. Risk almaya değmez abi. Aptallık etmeyelim. Biyoloji öğretmeni misin? Akıllı olacak, öyle evrim mevrim demeyeceksin -seni çok bilmiş seni. Yabancı dili öğreteceksin ama KÜLTÜRÜNÜ VERMEDEN. Yeni nesli Batı kültürüyle “yozlaştırmayacaksın” öyle. Bilimsel yöntem, felsefî argümanlar filan ne ayak? Yahu o topluma ışık olma, onu aydınlatma, akıl yürütme, gerekçelendirme, görüşleri tartma ve daha doğru olanını idrak etme gibi şeyler: Bunlar geride kaldı Hoca! Bize şunu şunu öğret, gerisini kurcalama. Müfredat belli. Sen kimsin de öyle müfredat dışı önerilerde bulunuyorsun? Çok canın istiyorsa git evinde oku; ama bildiklerini kendine sakla. Zaten TEOG’da, ÖSYS’de filan daha fazla net yapıyorsa öğrenci başarılıdır. Gerisi yalandır, fuzuli iştir.

Bu "topun ağzındayız", “acaba şikayet edilir miyim?”, "başım belaya girmesin durduk yere" gibi kaygılar eğitim-öğretime engel teşkil ediyor. Eskiden idealizm fedakârlık gerektiren, zorlu bir tercihti. Şimdi ise bildiğin enayilik anlamına geliyor. Bu yol yol değil.

Yorum: Ülkedeki sorunların çözülebilmesi için; iyi yetişmiş, bilgili, kültürlü, ahlâklı, dürüst kısaca işini lâyıkıyla yapabilecek insanların yönetici olmaları gerekir. Evet ama ciddi bir sorun var: Bu insanların seçilip iktidara gelebilmeleri için birilerinin onları aday göstermesi ve seçmenin çoğunluğunun da oy vermesi gerekiyor. Bu mümkün mü? Böyle bir talep var mı halktan?

Kısır döngü sürecek; doğru insanlar yönetici olamadığı için sorunlar sürecek, sorunlar sürdüğü için doğru insan yetişmeyecek, doğru insan yetişmediği için uygarlığa ulaşamayacağız, medeni olamadığımız için de saçma sapan bir hayat yaşayıp, 1400 yıl öncesinin meselelerini ❝bağırıp çağırıp❞ mutsuz bir şekilde öleceğiz.

Yanıt: Böyle bir talep yok. Katılıyorum. Aslında vatandaş "bana şunu şunu öğret, bunu bunu öğretme" demeye getiriyor. Yani zaten neyi öğreneceğini biliyor ve bilgiler içerisinde ayrıma gidiyor. Bildiğini ya da bildiğini sandığını öğrenen toplum yerinde sayar. Sonuçta ben zaten x'i biliyorum. X iyidir. Sen bize x'i öğret demek, ben bir şey öğrenmek istemiyorum demeye gelir.

Aslında bu gibi durumları Feyerabend gibi kimi Batılı düşünürler de besledi. Temellerini hazırladı yani. Şimdi cımbızla çekmek gibi olacak ama olsun. Feyerabend eğitimin tamamen demokratikleşmesini savunur. Yani taban neyi talep ederse, neyin öğretileceğine öyle karar verilmelidir der. Hatta uç bir örnek verir. Der ki, "halk isterse büyücülük (vodoo) bile öğretilebilir okullarda."

Sonuçta demokratik talep.

19 Ağustos 2017 Cumartesi

Coşku, Conatus, Spinoza ve Karşıtlık Teodisesi

Babam bekârken bir süre İsviçre’de yaşamış. Yaşı daha ondokuz filan. Sınır polisine pasaportunu uzattığında boynunda fotoğraf makinesi varmış. Güya turist :) Eh, o yıllarda vize diye bir dert de yok, kolaylıkla ülkeye girmiş ve sanırım bir-bir buçuk yıl kalmış oralarda. Kaçak işçi. Çeşitli işler. Almanca da öğrenmiş. Yine de, tek başına başka bir ülkede hayata sıfırdan başlayıp tutunabilmek kolay değil. Nihayet dönmüş ve annemle evlenmiş. Dönmeseydi, biraz dişini sıkıp orada kalsaydı bugün Dünya'da yoktum. Sonuç olarak buradayım ve burada olmak güzel.

Otuzlu yaşlar gayet keyifli. Doğuştan içime kodlanmış coşku yüzünden bazen yerimde duramıyorum. Her gün yarım saat yüzüyorum muhakkak. Ama bugünkü gibi kendimi zaptedemediğim kimi günlerde, rüzgâr yoksa, bisikletle on kilometre gezdikten sonra denizde açılabildiğim kadar açılıp, yine denizde sırt üstü dinlenip, sudan çıkmamla birlikte çimlerde çıplak ayak koştuğum oluyor. Bir çeşmede ayaklarımı yıkıyorum sonra. Her çıktığımda "su soğuk mu?", "temiz mi?", "ne kadar derin?" soruları. Soran sorana ama plaj dışında giren yok. Deniz insanın dostudur. Henüz yürüyemeyen bir bebek suya konunca yüzebiliyor. Geçenlerde bir arkadaş görmüş beni. Epey rüzgârlı bir gündü. “O dalgalarla boğuşan sen miydin?” dedi. Yok dostum, dalgalarla dans ediyordum ben. Kendini suyun hareketlerine uydurunca sorun kalmıyor. Ben de geç öğrendim. Yirmi iki yaşıma kadar suda şaşkın gibi debeleniyormuşum meğer. İnsanımız bu yaz çok can verdi denizlerde. Belki yüzme dersini ilkokula koymalı. Bilmiyorum. Tek bildiğim ölümlerin büyük çoğunluğunun panik sebebiyle olduğu. Yazık.

Bu kökensel coşkunun varlığından hoşnutum. İçimi darlayan, varoluş kudretimi azaltan, yüreğime yumru oturtan her şey düşmanımdır. Acıların sürekli hatırlatılmasına, çaresizlik ve yenilgi hissine ve sert ahlâkçılığa karşıyım. Kierkegaard “kahkaha benden yana” demiş ya, evet, ben kahkahadan yanayım. İyi ve güzel olanın kıymetini anlamak için kötüye maruz kalmak zorunda olduğumuz fikrine karşıyım. İyinin değeri kendinden menkûl. Anlamak için kötünün varlığına ihtiyacımız yok. Bugünümün güzel geçmesi için dün acı çekmiş olmam şart değil. İyiliğin ve güzelliğin değerini idrak etmek için Dünya’da savaşlar, tecavüz, şiddet ve katliamlar olmasına gerek yok. İnsanoğlunun, hayatı yalnızca karşılaştırma yaparak değerlendirebileceğine inanmıyorum. Bu kaderciliği, bu gariban avuntusunu reddediyorum.

Bir şekilde babam İsviçre’den döndü, annemle tanıştı ve Dünya’ya geldim. Günlerden tek beklentim iyilik, güzellik, hayattan koparabildiğimi almak ve içimdeki coşkunun sürüp gitmesi.
Burada olmak, Dünya’da olmak güzel.

Ek: Homo Deus ve The Moral Landscape adlı iki kitapta rastladığım bir saptama var. İçimizde iki benlik olduğundan söz ediliyor. Birisi deneyimleyen, diğeri hikaye eden benlik. Bazen bir yaşantı o esnada sıkıcı da olsa, hikaye eden benliğimiz onu allayıp pullayıp yeniden kuruyor. Öyle ki, deneyimlendiği esnada alelade olan bir an, anlatıcı benlik tarafından unutulmaz bir anıya dönüştürülüyor. "Ne güzel anlatmışsınız" demişsiniz ya, bunları ona istinaden söylüyorum.

Öte yandan, benim hikaye eden benliğim, deneyimleyen benliğimin aldığı tadı aktaramıyor bile. Evet, belki insanlardan, rüzgardan, denizden, yemeklerden ve kitaplardan aldığım tadı abartıyorum gibi görünüyordur; ama inanın öyle değil.

Hani bana "su soğuk mu?", "temiz mi?", "ne kadar derin?" diye sorup sorup denize girmeyenlerden değil de, tereddütsüz suya atlayanlardan olmak mutlu ediyor beni. Bu dolayımsızlık, yani doğrudan deneyimleme hâli beni mutlu ediyor. Mutluluğun erdem, acı ve hüznünse bir an önce başımızdan def etmemiz gereken durumlar olduğuna inanıyorum. Bu bakımdan Baruch Spinoza Hazretleri'nin askeriyim. 

Coşku olmasa zaten ölmüşüz demektir. Bahsettiğim, anlatmaya çalıştığım bu coşku olmasa ne okur, ne yazar, ne gezer ne de başka bir şey yapardım. Parmağımı bile kıpırdatmazdım. Hikaye eden benlik, deneyimlerin aktarımını sağlıyor; yine de deneyimin kendisini hakkıyla aktarmaktan aciz olduğumuzu düşünüyorum. Tabi bir parça aktarım da aktarımdır ve susmaktan iyidir.

18 Ağustos 2017 Cuma

17 Ağustos'u Hatırlamak

Deprem olduğunda on yedi yaşında bir öğrenciydim ve bilgisayar başındaydım. Uykuda olsaydım hiç değilse bir kısmını yaşamazdım; ama uyanıktım. Ev yıkılmadı. İki katlı, müstakil. Apartmanlardan iyi. Korkudan şoka girmiştim. Ağustos’un ortasında zangır zangır titriyor, üşüdüğümü zannediyordum. Ne üşümesi, salak? Şoktasın işte. O gece bir ömürlük korku kotamı doldurmuş olacağım ki, fobi mobi kalmadı. Öyle korkmuştum ki, şimdi köpekten, fareden, hırsızdan, asansörden, yüksekten, denizden, karanlıktan, yalnızlıktan filan korkmuyorum. Agorafobi? Klostrofobi? Hiçbiri yok. MR cihazının içinde saatlerce durabilirim. Daralmam.

Acıları bastırıyoruz ve belki de iyi yapıyoruz. Çünkü hatırlasak da bir işe yaramıyor. Unutmaktan değil, hatırlamaktan kalbimiz kurudu. Sisifos’un tepeye her çıkarışının ardından kayanın yine aşağı yuvarlanmasında olduğu gibi, bitimsiz bir yineleme. 1999, ‘98, fark etmez. Güzel şeyleri hatırlıyorum daha çok. Çünkü ben bu ülkenin acılarından bıktım. Hatırlayalım, hatırlayalım da çözüm mü? Üzülmek dışında neye yarıyor? Hatırlayalım. Peki. “7,4 YETMEDİ Mİ?” pankartını hatırlıyorum ben. “Oh olsun!” imalı sözleri hatırlıyorum.

Hep hatırlıyoruz ama çözüm yok. Yarın İstanbul’da deprem olsa ne kadar kişi ölür diye hesaplıyorlar. 650 bin filanmış. Çözüm olarak söylenense genelde “ay inşallah olmaz!” gibi temenniler. Giresun’da ilçeler vardı, nüfusları 3.000. İnsan kalmamış. Oralara yatırım yapsak? Olmaz. İktisadî mantık diyor ki orada sanayi olsa bile ürünler Marmara’ya taşınacak. Nakliye maliyetli olur. O zaman yüklen İstanbul'a! Dip dibe, balık istifi. İki deniz arasına sıkışmış. Yer yok. İstanbul dediğin konum itibariyle bir Moskova değil ki çember çember genişletesin. Deprem mi? "İnşallah olmaz ya :/" -dilek ve temenniler.

Depremde ölen tanıdıklar olmuştu. Tatsız anılar. Arkadaş arasında pek bahsetmiyoruz. İnsanoğlu kötü yaşantıları bastırmakla en doğrusunu yapıyor belki de. Zaten unutamazsın ki? Aklının bir köşesinde durur. Evet, fazlasıyla kişisel ve belki bencilce ama 1999 denince güzel şeyler de geliyor aklıma. Kızmayın. On yedi yaşım geliyor mesela. The Matrix’in çıkışı ve bu film vesilesiyle felsefeye olan merakımın bilincine varmam geliyor. Sedat Abi’nin Ekşisözlük’ü kurduğu günler ve sözlükte kodlama meraklısı bir avuç insan olarak eğlencesine takılmamız geliyor. Şimdi telefonu uçuş modunda tutan, mesaj gelse üşene sıkıla yanıtlayan ben, o zamanlar ICQ ile saatlerce sohbet ederdim. ICQ iletisinin sihirli sesi. '99 yazı deyince -evet, Ağustos'tan sonra bile- umut dolu oluşum geliyor. Umut derken, eğer bir yere gelmek istiyorsan torpil, himaye, araya adam sokma filan gerekmezmiş, çalışıp çabalaman yeterliymiş duygusunu kastediyorum. Aklıma haber bültenlerinde "gençliğimiz için en büyük tehlike olan" Satanizmden bahsedildiği geliyor bir de. Vay be. Derde bak! Ve şimdi tüm bunlar on sekiz değil de kırk sene öncesiymiş gibi uzak geliyor.

Yetmese de o temenniyi paylaşıyorum. Yaşayan bilir. İnşallah bir daha öyle bir deprem olmaz.

Ek: Temenniler çözümün yerini tutmuyor ama temenni iyiyse katılmak da lazım. 45 saniyesini iliklerime kadar uyanık ve bilinçli hâlde, kapı pervazına tutunarak yaşadım. Bina nasıl yıkılmadı hayret ettim. Ciddi ciddi "buraya kadarmış" diye düşünüyordum. "Nasıl daha az acı çekerek ölebilirim?" hesabı yaptığımı hatırlıyorum. Hatta öncesinde güneş tutulması olmuştu. Kıyamet kopacak diyenler oluyordu ve biz gülüp geçiyorduk. "Haklılarmış, kıyamet kopuyor galiba" diye düşünmüştüm deprem anında. Yine de bunlar bir şey değil. Sonuçta ölmedim. Oysa onca ölen ve sakat kalan insan oldu.

İstanbul'da böyle bir deprem olmamalı. Felaket olur. Sele benzemez. Çok sıkışık. Kaçacak, toplanacak bir boşluk dahi kalmadı. İnşallah olmaz

Eleştiri: Sen de biliyorsun, ben de bildiğini biliyorum ki depremin inşallahı, maşallahı yok. Bu deprem olacak. Ve asıl korkunç projeksiyon şu ki, deprem anında enkaz altında can veren insanlar, bu depremi en ucuz atlatmış olanlar olacak. 15 dklık yağmurla bile felç olan, bir yerde yangın çıksa itfaiye araçlarının giremediği istanbul ulaşım sistemine; 17 ağustos sonrası afet toplanma yerleri olarak belirlenmiş alanlara yapılmış avmleri ekle; insanlar asıl deprem sonrası, açlıktan, susuzluktan, salgın hastalıklardan ve yağmadan; deprem anındaki gibi tek seferde değil, zamanla, acı çeke çeke ölecekler. Çünkü ne onlara bir yardım eli uzanabilecek, ne de onlar gitmek isteseler bir yere gidebilecek. İnsanlar ölülerini bile toplayamayacak, bir çoğu enkaz altında çürüyecek. Bu depremde olabilecekler holywood sinemasında bir senaryo olsa, hadi len o kadar da değil der, filmin yarısında salonu terkederdik. Deprem olursa bu ülke iflas eder. Bunun başka bir projeksiyonu yok. Gerçekler acıdır ve acıtır, üzgünüm ama böyle.

Yanıt: "İnşallah olmaz" demek, dedim ya, yetmez; zira gerçekliğe tekabül etmeyen sırf bir temenniden ibaret. "Umuyorum" demek gibi, söz edimi. Bir keresinde, senin yazdıklarına benzer şeyler söylediğimde depremin olup insanların ölmesini istediğim ima edilmişti. Sanırım bir çeşit savunma mekanizması geliştirmişim. O şekilde suçlanmamak adına depremin gerçekleşmemesini umduğumu ekleme gereği duydum. Büyük bir İstanbul depreminde korkunç bir hengâme yaşanacağının farkındayım. Ama bu göz göre göre geliyor. İnşallah'lara kalmış olmamızsa bu acınası durumun tescili gibi. Ne diyeyim, gerçekler acıdır ama tek bir büyük depremdense çok sayıda küçük deprem olmasını dilememe engel yok diye düşünüyorum. Başka her şey o kadar kötü durumdaki elde bir tek dilekler kalıyor. Onu da çıkarırsak elde var sıfır.

17 Ağustos 2017 Perşembe

Sam Harris ve Ahlâkî Manzara

Sam Harris (1967-)
Sam Harris’in The Moral Landscape’ini bitirmek üzereyim. Kitap olgu ve değer ayrımını reddediyor. Bilimin olgularla ilgilendiği, gerçeklikle en iyi örtüşen bilgiyi bize sağladığı ama değerlere dair bir şey söyleyemediği fikrine karşı çıkıyor. Yani bilimin değerler üretebileceğini iddia ediyor!

Hume’dan beridir olan ile olması gereken ayrımı vardır. Bilim olan’a dair bilgi verir; ama olması gereken’e, yani değerlere ilişkin bir şey söylemez. Sam Harris bu fikri eleştirdiği için dikkatimi çekti. Ama üzgünüm, kitabı bitirdim sayılır ve maalesef hiç ikna olmadım. Harris “esenliği esas alırsak” gibi kendi tercih ettiği bir değerin etrafında kimi argümanlar geliştirmiş. Dikkate değer noktalar olmakla birlikte ikna edici değil. Düşüncemi koruyorum: Bilim neşter gibidir. Onunla adam da kesersin, ameliyat yapıp hayat da kurtarırsın. Araçları hangi amaçlarla, yani bilgiyi hangi değerleri işe koşarak, hangi tercihleri baz alarak kullanacağındır esas olan -ve bu değerler kültür ve felsefe ile inşa edilebilir.

Ha, Harris’e katıldığım önemli bir nokta şu: Farklı değerlerin karşılaştırılabilir olması. Buna kesinlikle katılıyorum. Belirli bir değerler kümesi koyalım. Yanına bir tane daha koyalım. Bunların hangisinin insanlık için daha iyi ve güzel olduğuna karar verebiliriz diye düşünüyorum. Yani kültürel, dolayısıyla ahlâkî göreciliğe karşıyım. "Töre cinayeti kötüdür", "özgürlüğü kısıtlamak kötüdür" diyebilmeliyim. Mutlak bir görecilik bizi her şeye eyvallah demeye götürür.

Kitabın bir yerinde ilginç bir çalışmadan söz edilmiş. Sormuşlar bir grup deneğe: “Kansere çare bulunacak ama bunun için şu gördüğün kişi öldürülecek. Sence bu doğru mudur?” "Hayır!" demişler. Bu adamın günahı ne? Ama başka bir gruba başka bir soru sormuşlar: “Kansere çare bulunacak ama bunun için milyarda bir insanın öldürülmesi gerekiyor. Sence bu doğru mu?” Evet demişler bu kez. Sonuçta milyarda bir kişi. Küçük bir rakam. Kansere çare bulunması ise insanlığın geleceği için devasa bir adım.

Dikkat ederseniz, ilk soruya “evet” yanıtı verdiğiniz takdirde bir kişiyi feda etmiş oluyorsunuz. İkinci soruya “evet” demenizse -Dünya nüfusu yedi milyarsa- yedi kişinin sonu demek oluyor. Yani ikinci durumda zarar daha büyük. Harris buna net bir açıklama getirmemiş. Ben deneyebilirim.
Sanıyorum ahlâkî, yani insanlar arasındaki ilişkileri ilgilendiren konularda aritmetiğin önemi yok. İkinci soruda adını sanını bilmediğimiz, salt rakamlardan ibaret soyut varlıklar var. Safî istatistik. İlk soruda ise kanlı canlı, gözlerine baktığımız, yüzünü gördüğümüz somut bir insan evladı söz konusu. İnsan ölünün gözlerine bakamazmış... Sanırım bu yüzden, bu zor soruların ilkine “hayır”, ikincisine “evet” yanıtı vermişler.

Zira kim olduğuna dair hiçbir bilginin olmadığı “uzaktaki birileri” ile, bizzat deneyimlediğin, gözlerine baktığın somut birey bambaşka şeyler.

11 Ağustos 2017 Cuma

Genellemek İyidir

“Genelleme yapıyorsun" ifadesi çoğunlukla karşıdakini susturmak için söyleniyor. Bir ara “tüm genellemeler yanlıştır” cümlesi revaçtaydı. Sık sık paylaşılıyordu. Olay öyle bir noktaya vardı ki, insanlar düşüncesini öne sürerken tereddüt eder oldu. Herhangi bir sorundan bahsetsen, illa ki birisi çıkıp “genelleme yapamazsın!” diye tepki gösterebilir. Öyle kullanışlı bir silah ki, bununla konusunda uzman birisini de, herhangi bir olaya, kesime ya da kavrama ilişkin bir fikrini beyan eden birisini de kolaylıkla susturabilirsin. Kadın-erkek ilişkileri, toplu taşıma kültürü, üniversitelerin acınası hali, kimi şehirlerdeki sosyal hayat veya sosyal ağlar gibi herhangi bir konuda ne söylersen söyle, muhakkak birileri “incinecek” ve “genelleme yapıyorsun!” yaftasını şakkadanak alnına yapıştıracaktır.

Oysa genelleme yapmak iyidir. Zihni açar. Akıl yürütme becerisinin sağlıklı işlediğine işaret eder. Genelleme yapmadan fikir geliştiremez, kavramlar arasında bağ kurmakta zorlanır, her bir konuyu tüm tekil öğeleriyle ele alacağım derken tümelden uzaklaşır, sonsuz sayıda tekilliğin içinde kaybolup gideriz. Herhangi bir sözcük kullandığımızda, o sözcüğün bir varlığa, duruma, olaya ya da niteliğe işaret etmesi bile bir genellemedir. Sonuçta varolan her bir güvercine tek tek farklı isimler vermek yerine "güvercin" der geçeriz. Bir tanımımız vardır elimizde. Ha, tüm yeryüzünü gözlemleyecek olsak, illa ki o tanıma uymayan bir güvercinle karşılaşabiliriz. Mümkündür. Ama bu demek değil ki ben bu sözcüğü kullanamam.

Herhangi bir konuda konuşurken de gözlemlerine, okumalarına, deneyimlerine ve tüm bunların sentezine dayanarak bir düşünce inşa edersin. Zaten kendiliğinden olur bu. Bunu yaparken, kusura bakmayın ama hiç kimse konuya dair evrendeki her şeyi gözlemleyecek değildir. Eldeki verilerle yetinmek durumundadır. Dolayısıyla, insanları “genelleme yapıyorsun!” diye susturmak kolaycı, yararsız ve giderek gülünç bir taktik olmaktan öteye gitmez.

Genelleme iyidir. Canım genelleme ❤️ Başımızın tacı, gönlümüzün efendisi. Hayatta kalmamızın, sağlıklı öngörülerde bulunabilmemizin şartı. Genellemeyi sevmesek bile ondan kaçamayız zaten. Zorunludur kendileri. Akıl ve dil onu zorunlu kılar. Hâl böyleyken, genelleme yapıyor olma ithamına maruz kalmamak adına, her cümlesine, özür diler gibi, boynu bükük, omuzlar düşük halde “elbette genellemiyorum ama...” diye başlamak bir ürkekliğin işareti olabilir. Fuzulî laf kalabalığı. Olması gereken şu: Düşünceni koyarsın ortaya. Gerek deneysel veriler gerekse rasyonel gerekçelerle onu destekler, sebep (aklî) ve nedenlerini (dışsal) ortaya koyarsın. Beğenen alıp geder, beğenmeyen bırakıp gaçar.

Yoksa illa ki, ifade ettiğin düşüncenin göndermede bulunduğu milyon tane öğe içerisinde, ara tara tırım tırıs bir tane farklısını bulup “genelleme yapamazsın!” diyenler olacaktır. Hatta çoğunluk böyle bir istisna arama zahmetine dahi girmeyecektir.

Sorun değil. Sonuçta makûl insanlar güvercine güvercin demeye devam edecek.

Eleştiri: Genellemeler değişimi reddeden durum... hayat akıştır oysa ki

Yanıt: Genelleme yapıyor olma ithamının gereksiz ve keyfi kullanımına vurgu yapmak istedim. Durum o kadar ciddiyetsiz bir hal alabilir ve kuşkuculuk öyle bir noktaya vardırılabilir ki, "genellemeler değişimi reddeder" ve "hayat akıştır" ifadeleri de birer genelleme olarak reddedilebilir. Keyfi ve büyük genellemeler zaten çökmeye mahkum. Ama makul ve gerekçelendirilmiş bir genellemenin altına "Bkz. Bütün Genellemeler Yanlıştır" yazmak tartışmayı haksızca bitirmek olur.

Hayat akıştır. Doğru. Ama hayatı anlamlandırırken belirli kavramsal çerçeveler üretir, varolana o çerçeveden bakarız. Genellemeler kaçınılmazdır. "Kırmızı" der geçeriz. Oysa bu kurgusal bir inşaadır. Gerçekliğe tekabül etmez; zira kırmızının milyonlarca tonu olabilir. Hatta sonsuz sayıda. Ne var ki, bu farklılıkları göz ardı ederek, işe yarar kavramlar inşa etmek zorundayız. En temel şeylerde bile böyleyken, sosyal, kültürel ve düşünsel kimi konularda fikir beyan ederken kimi genellemelere varmak kaçınılmaz. "Türk halkı çay içer", "Ortadoğu'daki terör örgütleri zalimdir", "Erzurum muhafazakar bir şehirdir", "geleneksel aile kurumu zordadır", "Türkiye'de evrim teorisi reddedilme eğilimindedir", "Slav kadınları güzeldir" gibi, aklına gelebilecek tüm ifadeler genelleme olarak görülüp reddedilebilir. Bu bizi konuşamamaya götürür.

Hayat akıştır. Kesinlikle. Varolan kavramsal çerçeveler akış halindeki hayatın değişimlerini açıklayamadığında, istisnalar giderek çoğalıp kaideyi bozacak kadar güçlendiğinde, genellemeler pekala terk edilebilir. Kendi kendilerine çökerler zaten -ve yerlerini yenilerine bırakırlar.

Genelleme eleştirisini sorun etmiyorum da, genelleme yapıyor olma ithamını bir münazara aygıtı olarak suiistimale açık buluyorum. Umarım meramımı anlatabilmişimdir.

Ek: Kesinlikle. "Önyargılısın!" dendiğinde durup düşünmek gerekiyor. Acaba gerçekten de durduk yere, anlamsız yere önyargıya mı sahibiz, yoksa bu önyargılar deneyimlere, yaşanmışlıklara dayanan, yahut gayet bilinçli bir akıl yürütme süzgecinden geçmiş SONYARGILAR mı?
Önyargıdan herkesin aynı şeyi anladığından emin değilim. Gadamer Hakikat ve Yöntem adlı iki ciltlik başyapıtında önyargının dünyayı anlamamız için zorunlu olduğunu savunuyor. Kısmen okudum. Bir ara o iki cilde birkaç ayımı ayırmayı planlıyorum.

Gerçekten önyargılı, yani temelsiz yargılara sahip insanları eleştirmeye varım da, temellendirilmiş, üstelik kimi yaşanmışlıklara dayanan yargılar için de "önyargı!" deyip geçiştirmek, "genelleme yapıyorsun!" suçlamasına benzer, kof bir taktik.

Ek 2: Şimdi ben mesela "Türkiye'de toplu taşıma özelleşmeleri rant kavgasına yol açmaktadır" dediğimde, derhal birisi çıkıp "Tamer genelleme yapıyorsun, bak mesela ben dolmuş hattı sahibiyim ama kavga filan etmedim" diyebilir. Dediğiniz gibi yüzleşmeyi sevmeme veya alınganlık ile açıklanabilir bu durum. Ben o cümlenin başına "bazen" kelimesini koymuşum, koymamışım, önemli mi? Sonuçta rant kavgası çıkıyor mu? Çıkıyor. Bizzat gözlemledim. Minibüsçülerin birbirini vurduğunu bilirim. Daha geçen gün Sabiha Gökçen'de yaşanan bıçaklı kavgayı biliyoruz.

Yani kimi örnekler genel bir durumun tezahürleri. Altta yatan bir sıkıntının dışa, yüzeye vurmaları. Ben bu genel sorunu görmezden gelip, tek tek örneklere bakıp, onları bağıntısız, kopuk, hiçbir temeli olmayan, anlamsız birer olay olarak ele alırsam sorunu ve soruna sebep olan örüntüyü anlayamam.

3 Ağustos 2017 Perşembe

Motosiklet Sürücüleri Hep mi Haklı?


Beş yıl motosiklet kullandım. Motorum Harley Davidson çakması, hani çoğunluğun chopper dediği modeldendi. İznik gezileri, Giresun’dan Ardanuç’a gidişim, adını hep duyduğum Şavşat’ı ilk kez görüşüm, kimi zaman virajlı köy yollarında gezmek, gezerken türlü kokular almak ve rüzgarı bedeninde hissetmek leziz duygulardı. AB projemizin başlamasıyla birlikte iki yıl boyunca motosiklete pek az binebildim. Motor ilgi ister. Temizleyeceksin, bakımını yapacaksın, zincirini yağlayacaksın, vergisi, muayenesi. Kışın binmezsen durduk yere akü biter mesela -veya aküyü sökmen gerekir kışa girmeden. O dönem hakkını veremedim motorun ve nihayet bıraktım. Üzerimden çıksın, adıma kayıtlı hiçbir taşıt olmasın düşüncesiyle. Bisikletim var şimdi. Aküsü yok, vergisi yok, kaydı kuydu yok. Özgürlük.

Motor kullanırken kaskımı, montumu ve eldivenlerimi muhakkak giyerdim. Kışlık pantolonum, özel ayakkabılarım bile vardı. Çok açık bir şey söyleyeceğim: Eğer bunlara para vermeye kıyamıyorsanız motosiklet sevdasına hiç girmeyin. Asya ülkelerinde motosiklet bir yaşam tarzı olarak değil, otomobilden daha ucuz olduğu için tercih ediliyor. Bir şeyin kültürünü almadan, sırf ucuz diye alınca, adamlar kask bile takmadan geziyor üzerinde. Bizim kebapçı kuryeleri gibi -Allah'a emanet. Mesele düşünce kafayı vurmak değil sadece. Belirli bir hızla giderken bir böceğin çarpması taş çarpmış etkisi yapıyor. Bir uğur böceği gözüne girse bittin. Kaldı ki rüzgara uzun süreli maruz kalmak sakıncalı. Sözün özü bu işi ciddiye almak gerekiyor. Ciddiye almıyorsan motora binmeyeceksin.

Son zamanlarda motorcuların tavırlarından hoşnut değilim. Eğer “bizi sıkıştırmayın, bizim de tıpkı otomobiller gibi bir şerit hakkımız var” diye sızlanıyorsan, birkaç aracın önüne geçeceğim diye iki aracın arasına girmeyeceksin o zaman. Böyle yapınca, otomobil sürücülerine “araya girebiliyor, demek ki şerit genişliğine ihtiyacı yok” mesajı vermiş oluyorsun. Otoyollar yarış pisti değil. Kurallar motosikletler için de geçerli. Sollayacaksan soldan solla, SAĞDAN DEĞİL. Cruiser ve enduro sürücüleri iyidir, hoştur da, bir de yarış motorlarıyla uçak gibi geçenler var, akıl kârı değil. Zaten grup takılmazlar, genellikle iki motor gezerler onlar. Tabi ona gezmek denirse.

Tirebolu’dayken motoru bakıma götürdüğüm usta “hoceaa egzozu delelim mi?” diye sormuştu. Böylece motordan kükreme sesi çıkacakmış. Gök gürültüsü gibi. "Yok" dedim ya, "delme, insanları rahatsız etmek istemem." Arkamdan küfür yemek istemem. Görünen o ki bu soruna bir önlem alınamıyor. Geçen gün birkaç motosiklet geçti yanımdan. İnanın gürültüden ürktüm. Doğal bir afet meydana geliyor sanırsınız. Yıkıldı tüm mahalle. Bu resmen rahatsızlık vermektir. Lamı cimi yok.

Motor kullanıcıları kendilerini her zaman mağdur ve mazlum görmeyi bıraksınlar. Tamam, motosikletleri fark edelim, onlar da tıpkı otomobiller gibi birer taşıttır, trafikte motosikletlere de eşit muamele edilsin. Ama biraz da özeleştiri yapmaları lazım. Kimsenin ayrıcalığı yok.

2 Ağustos 2017 Çarşamba

Türkiye'ye Dönüş ve Yakın Gelecek

Birkaç gün önce Türkiye’ye döndüm. Sabiha Gökçen’den komşu illere yolcu taşıyan bir firma var. Ona bindim -ve bingo! Memlekete ayak bastığım gibi ilk gerginliğe tanık oldum. Çocuğu çıldırasıya ağlayan bir anne ile otobüs şoförü arasında tartışma çıktı. Ayağa kalkma. Frene basarsam tehlikeli. Çocuk ağlıyor. Ayağa kalkıyorum ki sussun. Olmaz, yasak. Dilersem kalkar, dilersem otururum. Sen kimsin? Asıl sen kimsin? Sana acıdığımdan değil, çocuk için söylüyorum. Terbiyesizlik yapamazsın vs. Üç hafta boyunca gerginlik görmeyince birden afalladım tabi. Ama iyi oldu bir bakıma. Tez zamanda memleketin kültürel havasına uyum sağlamakta yarar var. Hemen uyum sağlayacaksın ki Türkiye’ye dönüş sendromu uzamasın. Ülkene dair beklentilerini düşük tutacaksın ki kolayca mutlu olasın. Yüksek beklenti eşittir depresyon.

Samimiyet, sağlıklı iletişim ve göz temasını da derhal unutmam gerektiğini hatırladım. Bu topraklarda artık kimse kimseye güvenmiyor. Herkes herkesten ve her şeyden kuşkulu. Süpermarkette şarküterideki kız veya kasadaki kız, fark etmiyor, asla gözüne bakmıyor mesela. Havaya, yere, masaya filan bakarak konuşuyoruz öyle tuhaf tuhaf. Yarım paket tam yağlı sert peynir. Evet. Bir buçuk liranız var mı? Evet. Kolay gelsin -ama asla göz teması yok. Yüzde hafif bir tebessümle dolaşmaya da son. Herkesin suratının asık olduğunu da hatırlamak lazım. Fabrika ayarlarına dönüş.

Bahçe katındayım. Ne de olsa yirmi bir gün uzun bir süre. “Hani daha önce konuşmuştum, herhalde sofra bezi silkelememiş, ambalaj atmamışlardır artık” diyorsun içinden; o kadar da değil diyorsun. Ama yok. Gardenyaların üzerinde poşetler, ambalajlar, hatta nereden geldiyse bir ayakkabı teki. Islak mendiller, ayçekirdeği kabukları, ekmek ve lavaş parçaları. Kırıntı değil, bildiğin ekmek KENARI. Onlarca kullanılmış peçete. Sonuçta beklentiyi düşük tutmak lazım. Bizim kültürümüz böyle işte: Farklı kültürlere saygı. Evin içini temiz tut da gerisi önemli değil. Annesi balkondan aşağı sofra bezi ve halı silkeleyen çocukların çikolata ambalajını ve ağzını sildiği peçeteleri balkondan aşağı atması kadar doğal bir şey olabilir mi? Hem nasıl olsa alt kattaki evde yok. Sal aşağı gitsin. Helal olsun bize. Görüyorum ki değerlerimiz nesilden nesile başarıyla aktarılıyor. Koskoca ülkeyi devasa bir Esenler Otogarı’na dönüştürmek konusundaki kararlılığımız takdire şayan. İnanırsak başarabiliriz bence. Ha gayret hanımlar beyler. Devam.

Yurtdışındayken bir arkadaştan gönüllü çalışma diye bir şey öğrendim. Seneye yaza başka bir ülkede bir teknede, hostelde ya da insanların birbirlerine kendi dillerini öğrettiği bir kampta filan iş bakacağım. Çiftlik bile olabilir. Üç haftada ruhum dinlendi. Bu kez iki ay kalırım. Rehabilitasyon gibi. Mis. Konaklama ve yemek karşılığında günde birkaç saat çalışman gerekiyormuş. Bana uyar. Bakalım.

1 Ağustos 2017 Salı

Yunan Adalarına Tatile Giden Vatain Hainleri


ATV’nin bir sunucusu, Yunanistan'a giden bir milyon Türk’ün Yunan ekonomisini batmaktan kurtardığını yazmış. Sanırsın Yunan adalarına bir tek Türk turistler gidiyor :) Üstelik “tebrik” ediyor bizleri. “Hainler” demek istiyor yani. Parasını Yunan adalarında harcayanların vatan sevgisinden yoksun olduğunu ima ediyor. Hayır, sanki insanlar tasarruflarını nasıl değerlendireceğini ona soracaktı. Ona sormayacak kuşkusuz; ama turizmcilerin artık kendilerine sorması lazım: Yahu bunca insan neden akın akın Yunan adalarına gidiyor? Nedir bunun sebebi?

Geçenlerde acentalar birliği ya da oteller federasyonu başkanı mı, işte öyle yüksek mevkide birisi CNNTürk’te konuşuyordu. Adam yurtdışına tatile giden Türkleri canlı yayında neredeyse azarladı. “Bizim tesislerimiz Yunanistan’dakilerden daha gelişkin!” “Bizim otellerimiz beş yıldızlı. Yunanistan’dakilerden daha iyi!” gibi cümleler kurdu. Belli ki yönetim kademesindeki kişiler sorundan bihaber. Hâlâ insanların binaları önemsediğini, tatil deyince akıllarına beş yıldızlı otellerin, koca koca tesislerin filan geldiğini zannediyorlar. Doğrudur, en büyük, en gelişmiş, asansörlü, en şaşaalı binaları dikmişizdir eminim. İyi de acaba binalar insanların umrunda mı? Sanmam.

Adam televizyonda “efendim Konya’mız, Erzurum’umuz çok güzel” diyor. Peki insanlar orada cami ve türbe ziyareti dışında ne yapacak? Kadınları geçtim, sıcakta erkekler rahat rahat şort giyebilecek mi? Sabah akşam her yerde çay içmeye devam mı? Bir keresinde yabancı bir konuğumla gün batımına karşı hoş bir mekânda sohbet ediyorduk. Manzaradan mest oldu. Beyaz şarap istedi bir kadeh. Dedim yok! "Burada çay var." Çay :/ O zaman maden suyu alalım. Maden suyu geldi. BİM’de satılanından. Mekân, BİM’den maden suyu almış önümüze koyuyor yani. Gerçi içki olsa ne olur ki? Fiyatları altınla yarışır hâlde. Kırmızı et de lüks. Bir porsiyon köfte istedim geçen gün. Dört adet köfte geldi önüme. Dört (4).

Nedense ekranlarda açık açık konuşmuyorlar. Samimi olun canımı yiyin. Olay sadece turizm değil. Bu insanların çoğu biraz olsun nefes alabilmek için resmen ülkeden kaçıyor. Gider Yunan adasında uzomu içer, dans eder eğlenirim, kimsenin gözü üzerimde olmaz, karıma/sevgilime veya kızıma dik dik bakan haydut sürüsü olmaz, birey ya da aile olarak rahat ederim, tavernasında kazıklanmadan kalamarımı, karidesimi, envai çeşit deniz mahsulünü yer, şarkılara neşeyle eşlik eder, bonus olarak “ATATÜRK HEYKELİNE ORAKLA SALDIRAN ADAM” veya “Büyükerşen’e yumruklu saldırı” gibi Türkiye'ye dair garabetlerden uzak kalmış olurum diye düşünüyor insanlar. En güzel tesisler bizdeymişmiş. Doğrudur; ama emin olun pek çok kişi, burada beş yıldızlı bir otelde kalmaktansa Yunan adasına gidip şirin bir pansiyonda kalmayı yeğler.

Ha bir de Yunanistan’a bırakılan para -adamın verdiği bilgi doğruysa- 400 milyon avroymuş. Demek ki adam başı ortalama 400 avro. 1.600 lira. Türkiye’den ucuz :) Önümüzdeki dönemde tatilini yurtdışında geçiren yurttaşların sayısı daha da artacak belli ki.